Edebiyat

 

Sergey Yesenin’e

Vladimir Mayakovski


Vladimir Mayakovski, "Sergey Yesenin e" adlı Şiirini nasıl yazdığını şöyle anlatıyor: Yesenin’e yazdığım şiir, başlangıçta şöyle bir mırıldanma biçiminde doğdu :

Ta ra rai ra rai ra, ra ra ra rai ra rai

ra raree/ra ra rai ra ra/ra ra ra rai

ra ra ra/ra ra ra rara ra raree ra ra ra/ra ra ralraralralra ra

Sonra sözcükler belirlendi :

Sen gittin ra ra ra ra ra yukarlarda bir dünyaya

Belki de uçtun ra ra ra ra ra ra

Borç yok senin için, ne kadın, içki ne de.

Ra ra ra/ra ra ra ra/ayılma.

Birçok kez yineliyorum bunu, birinci dizeyi dinleyerek :

Sen gittin ra ra ra yukarlarda bir dünyaya... vb.

Nedir bu Tanrı’nın belası ‘ra ra ra’ yı belki?

Sen gittin yukarılarda bir dünyaya.

Yok! Hemen, daha önce duyduğum şu ya da bu dize geliveriyor aklıma.

Zavallı kısrak yığılıp kalıverdi tarlada.

Bu atın işi ne burada! At değil ki bu, Yesenin. O heceleri çıkarınca dağınık bir ‘koşuşturma’ oluşuyor; ‘ra ra ra’ diye kalsa daha güzel olacak. Ne olursa olsun ‘ra ra ra’yı atmamak gerek ritm yerinde. Bazı sözcükler ekleyip yeniden deniyorum.

Sen gittin, Seryozha, yukarılarda bir dünyaya...

Sen gittin, dönmemek üzere, yukarılarda bir dünyaya...

Sen gittin; Yesenin, yukarılarda bir dünyaya...

En iyisi hangisi bu dizelerin?

Hepsi berbat! Neden?

Birinci dize ‘Seryozha’ sözcüğünden ötürü bozuk. Yesenin ’le hiçbir zaman bu denli içli dışlı olmadım; bu sözcüğe hiç dayanamıyorum artık, çünkü benimle de, ilişkimizle de hiç mi hiç bağlantısı olmayan bir yığın sözcüğü birlikte sürükleyip getiriyor : ‘Sen’, ‘canım’, ‘kardeşim’, vb. gibi.

İkinci dize de kötü, çünkü ‘dönmemek üzere’ sözcükleri gereksiz; rasgele, ölçü tutsun diye yerleştirilmiş oraya: Hiçbir yararlan yok, hiçbir şey açıkladıkları da yok, üstelik ayak bağı oluyorlar. Gerçekten, ne demek oluyor bu ‘dönmemek üzere’? Şöyle bir deneyivermek üzere ölen, sonra dönüp gelen kimse var mı? Bir süre sonra dünyaya geri dönmek üzere ölmek diye bir şey olur mu?

Üçüncü dize de olmaz; çok yoğun, ciddi bir havası var çünkü. (Benimsediğim amacı ya da ereği düşününce, her üç dizenin de bu açıdan başarısız olduğu yavaş yavaş dank ediyor kafama.) Bu ciddiliği neden kabul edemiyorum? Çünkü o zaman, önce benim, mezarın ötesinde yatan, İncil diliyle anlatılan o yaşama inandığım sanılabilir böyle bir inancım yok; bir kere bu var; sonra bu ciddilik şiiri amaçlı olmaktan çıkarıp ağıta dönüştürüyor; bu da benim amacımı bulandırıyor. Bu nedenle ‘diyorlar’ sözcüğünü ekliyorum dizeye.

"Sen gittin diyorlar, yukarılarda bir dünyaya" dize oldu, ‘diyorlar’ sözcüğü açıktan açığa alay etmeden dizedeki acıma duygusunu sessizce yok ettiği gibi, şairin ölümünden sonra yaşam saçmalığına inandığı yolundaki kuşkuları da ortadan kaldırıyor. Dize tamamdır artık; hemen bütün dörtlüğü belirleyen bir donne oluyor bu dize; dengeli olmalıdır dörtlük; ne cenazeye hoplaya zıplaya gitmeli, ne de parayla tutulmuş ağıtçıların eline bırakmalıdır kendini. Şiir diliyle yazılmış iki dizenin arkasından, konuşur gibi, günlük dille yazılmış iki dize gelsin; bu iki yarı, karşıtlıklarıyla birbirini daha bir açığa çıkarsın. Bu düşünceyle hemen, neşeli bir dize için hecelerin sayısını azaltmak gerektiği inancına uyarak dörtlüğün ikinci yarısını oluşturmaya girişiyorum.

Borç yok senin için, ne kadın, içki ne de

ra ra ra ra ra ra ra ra ayılma

Nasıl düzeltebilirim bu dizeleri? Nasıl kısaltabilirim? ‘Ne kadın’ çıkarılmalı. Neden? Çünkü bu kadınlar yaşıyorlar.

Yesenin’in aşk şiirlerinin çoğu sevgiyle kendilerine adanmış bu kadınlardan böyle söz etmek düşüncesizlik olur. Bu yüzden yersizdir bu sözcükler, kulağa yanlış gelir. Şu kalıyor geriye :

Borç yok senin için, içki ne de.

Mırıldanarak yineliyorum bunları kendime : Olmuyor. Bu dizeler ilk yazdıklarımdan öylesine değişik ki, ritim yalnız değişmekle kalmadı, bozuldu, paramparça oldu. Çok fazla şey çıkarıp attım. Ne yapılabilir? Bir hece eksik. Ritimden kopan bu dize başka bir açıdan daha geçersiz oldu: Anlam açısından. Yeterli bir karşıtlık oluşturmuyor; sonra tüm ‘borçları ve meyhaneleri’ yalnızca Yesenin’in üstüne yıkıyor; oysa bunlar hepimiz için geçerli.

Bu dizeleri, daha büyük bir karşıtlık yaratacak, aynı zamanda daha genelleştirilmiş bir duruma nasıl getirebilirim? En yalın halk deyişini kullanıyorum :

Ne üstünde bir şey kaldı, ne başında (talihin kötü)

Ne borç var artık, içki ne de.

Günlük konuşma dilinde, en düşük halk dilinde, bu şöyle olacaktır :

Ne üstümüzde bir şey var, ne başımızda.

Ne borç var artık bize, içki ne de.

Ölçü ve anlam bakımından dize kararlaştırılmıştır artık. ‘Bize’ ilk dizelerle çok daha büyük bir karşıtlık oluşturuyor; üstelik birinci dizedeki ‘Sen gittin’ seslenişiyle üçüncü dizedeki ‘ne üstümüzde var’ sözcükleri borçlar ve meyhanelerden Yesenin’in anısını küçümsemek için değil, genel bir olgu olarak söz edildiğini hemen gösteriyor. Bu dize öylesine güzel bir hız kazandırıyor ki bize, ‘ayılma’dan önceki bütün heceleri atabiliriz; bu ayılma' sözcüğü de bir sorunun çözümü gibi çıkıveriyor ortaya. Böylece bu son dize, özünde alaycı olmasına karşın, Yesenin’ın hayranlarının bile hoşuna gidecek bir şey oluyor.

Dörtlük temelde hazırdır; uyağı tamamlanmamış olan bir tek dize kalıyor;

Sen gittin, diyorlar, yukarlarda bir dünyaya,

Belki de uçtun ra ra ra ra.

Ne borç var artık bizde, içki ne de

Ayılma.

Dize uyaksız bırakılabilir belki de? Olmaz. Çünkü, (bu sözcüğü geniş anlamıyla alırsak) uyaksız şiir dağılır gider. Uyak, bir önceki dizeyle bağlantı sağlar, onu unutmamızı engeller; sonra, bir düşünceyi oluşturan bütün dizelerin bütünleştirilmesini sağlar.

Herkes uyağı çoğunlukla iki dizenin son sözcüklerindeki benzer sesler olarak tanımlar; vurgulanan ünlüler aynıdır; bu ünlülerden sonra gelen sesler de az çok birbirine yakındır.

Herkesçe kabul edilen tanım budur; oysa saçmadır bu tanım.

Dizelerin birbirine uyan sonları uyak oluşturur dizeleri bütünleştirmenin binbir değişik yolundan bir tanesidir bu ancak; rahatlıkla söyleyebilirim ki en kolay, en kaba yoludur.

Dizelerin başları da uyaklanabilir :

Caddede

Gittikçe daha az rastlıyorum köpekti insanlara... vb.

Bir dizenin sonuyla bir sonraki dizenin başını da uyaklayabilirsiniz:

Hınzır bir yağmurla, kısıldı gözler

Oysa bizler, parmaklıkların ardından bakıyoruz.b.

Birinci dizenin sonunu ikinci dizenin sonuyla, sonra bunların ikisini birden üçüncü ya da dördüncü dizenin sonuyla ayaklayabilirsiniz:

Bilgince tartışmaları pek severdi

Ne var ki

Şiir diye bir şey bilmezdi, bizim Şengeli.

Bu sonsuza dek böylece sürer gider.

Benim şiirimde ‘ayılma’ya bir uyak bulmak kesinlikle gereklidir. Örneğin aklıma ilk gelenler ‘toparlanma’ gibi sözcükler oluyor :

Sen gittin, diyorlar, yukarılarda bir dünyaya

Belki de uçtun... sence ne güzel bir dağılma!

Ne borç var artık bize, içki ne de

Ayılma.

Bu uyağı böylece bırakabilir miyiz? Hayır. Neden? Her şeyden önce, bu uyak gereğinden fazla saydamdır. ‘Dağılma’ dediğimizde ‘ayılma’ uyağı ister istemez zorla kabul ettiriyor kendini; söylediğimizde bu sözcük insanı şaşırtmıyor, kulağa çarpmıyor. Aynı türden hemen bütün sözcüklerde durum budur: Örneğin fiili bir fiille, ismi bir isimle uyarlandırdığımızda aynı şey olur, çünkü kökler ya da ekler aynıdır. ‘Dağılma’ sözcüğünün kötü olmasının başka bir nedeni daha var: Bu sözcük, birinci dizede zaten bulunan bir alay öğesini yineliyor, bu yüzden daha sonraki bütün karşıtlıkları zayıflatıyor. işi daha kolaylaştırmak için ‘ayılma’ sözcüğünü dizenin sonuna koymaz, dizeye ‘ayılma, dinginlik’ gibi birkaç hece daha ekleyebilirsiniz belki?... Bence bu yapılmamalıdır: Ben, en önemli sözcüğü her zaman dizenin sonuna yerleştirir, ne pahasına olursa olsun, bir uyak bulurum ona. Bunun sonucu olarak benim uyak düzenlerim, hemen her zaman değişik, alışılmamış uyaklardan oluşur; hiç değilse benden önce hiç kimsenin kullanmadığı, uyaklar sözlüğüne girmemiş uyaklardır bunlar.

Dizeleri uyaklar kaynaştırır birbirine; bu yüzden uyakları oluşturan malzeme, öteki dizeler için kullanılan malzemelerden daha sağlam olmalıdır.

Uyak sözcüğü ‘ayılma’nın en önemli sesini alıyor, akla getirdiği bütün çağrışımları yakalamaya çalışarak kendi kendime yineleyip duruyorum bu sesi. ‘Ayaklanma’, ‘sayılma’, ‘parıl’, ‘parılda’, ‘parıldama’. Böylece iyi bir uyak yakalamış oluyorum. Sıfat değil isim; üstelik birkaç kadeh parlatmayı düşündürüyor!

Ama bir sorun var : ‘ayılma’ sözcüğünde son hece ‘ma’, ‘ayıl’ ölçüsünde olmasa da açıkça çarpıyor kulağa. Ne yapabiliriz bu heceyi? Bir önceki dizeye de benzer harfler sokmak gerek.

Bu yüzden ‘Belki de’ sözcüklerinin yerine içinde ‘a’ sesi bulunan ve sonu ma’yla biten ‘sonsuzlaşma’yı koymak gerekiyor: Sonra ses uyumunu sağlamak için ‘uçtunu’, ‘uçuyorsun’ yapıyoruz, böylece ‘u...çu...sun’, ‘sonsuzlaşma’ sözcüğündeki ‘u’ seslerim yankılıyor, ‘a’ seslerini de yumuşatıyor.

İşte artık basılmaya hazır dizeler :

Sen gittin diyorlar, yukarlarda bir dünyaya.

Sonsuzlaşma

Uçuyorsun, parıldayan yıldızlara çarparak

Ne borç var artık bize, içki ne de

Ayılma.

Elbette burada her şey, çok yalınlaştırıyor, çok şemalaştırıyorum; şairin işini, burnunu her şeye sokan zihnin ellerine bırakmış oluyorum. Doğaldır ki şiir yazma süreci çok daha karmaşık çok daha sezgiseldir. Gene de çalışma temelde, yukarda anlattığım biçimde ilerler.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült