Edebiyat

 

Sanat: Yalan Söyleyerek Hakikati Dile Getirmek

Elizabeth Farrelly


Hakikatin en bariz şekilde önem taşıdığı alan sanat. Bunun böyle olması aynı zamanda ironiktir de. Siyasetçilerden dürüstlük beklemiyoruz artık. Bilim bile hakikat konusunda daha gevşek davranıyor. Ama sanat söz konusu olduğunda, doğrudan doğruya kanıtlanabilir bir hakikati dile getirmesi asla beklenmediği halde, hakiki olması isteniyor. Sanat, tanımı gereği, olguları biçimlendirir, değiştirir, yaratır, soyutlar, çarpıtır, yeniden düzenler, eğip büker, allayıp pullar ve sonuçta olgusal değil hayali bir şey yaratır. Dolayısıyla asıl mesele hakikat değil; performans gösterisinde işemekten tutun da çevrimiçi mimariye dek, sanat esas itibarıylaymış gibi yapmaktır. Andre Malraux’nun belirttiği gibi, “Gerçek bir deha ürünü, klasik olsun ya da olmasın, bir uydurmacadır.” Yine de, bir sanat eserinin orijinal olmadığını öğrendiğimizde dehşete kapılmaya devam ediyoruz.

Bu her zaman böyle değildi. Phidias’tan Leonardo’ya dek klasik ressamların gözünde, kopyalamak bir öğretme yöntemi olduğu kadar bir yaşam tarzıydı da. Üstatlar, asistanlarının yaptığı resimleri imzalamaktan çekinmezlerdi. Belirli bir üsluba ya da okula öykünen kopyalar, çoğu zaman orijinallerinden bile üstündü. Bir de, takma ad kullanma geleneği var. George Sand, Henry Handel Richardson, John le Carre, Emily Rodda ve Lemony Snickett bunlardan sadece birkaçı. Tüm bunlarda bir sakınca görmüyoruz. Warhol’un seri üretim ve orijinallik üzerine kafa karıştıran çalışmalarını hazmettik. Postmodernizmin yaratıcıyı katlettiği, olgu kurmaca ayrımını bulanıklaştırdığı, olgunun bizzat varlığını yadsıdığı ve böylelikle algıyı gerçekliğe bağlayan son bağları da koparıp attığı yirmi yıllık tuhaf dönemi atlattık. Öyle ki, sanatın gerçeklik meselesini çoktan geride bırakmış olduğunu düşünebilirsiniz. Oysa hakikilik sanat dünyasındaki en büyük sorun olmaya devam ediyor. Mesele hakiki bir Rubens, Warhol ya da Whitely’nin bir kopyadan, taklitten veya reprodüksiyondan sonsuz derecede daha değerli olmasından ibaret değil. Bir sanat eserinin yaratıcısının, arka planının ve malzemesinin şeffaflığıyla ilgili süre giden tartışmalar sanki kurmacanın olgu karşısında bir tür sorumluluğu varmış gibi çok daha ilginç.

Sanatta hakikilik meselesinin, sanat eserinin gerçekliğe ne denli benzediğiyle ilgilenmediği ortada. Bir at resmi, hatta bir at fotoğrafı, nesnesini pekala bir tukan kuşu olarak betimleyebilir ve buna kimsenin bir itirazı olmaz. Hakikatle ilgili kaygımız nesneden ziyade nesneyi kuşatan inanç yapısına yönelik. Söz konusu hakikilik, sanat eserini yaratan kişiyle ilgili. Whitely’nin elinden çıktığı kesin olan bir resim binlerce dolar ederken, profesyonel taklitçi Will Blundell’in yaptığı bir Whitely kopyası, orijinalinden ayırt edilmesi imkansız olsa bile, neredeyse metelik etmiyor. Sanatçı ile eseri arasındaki ilişkide can alıcı bir şeyler var.

Örneğin, Helen Demidenko adını kullanarak The Hand that Signed the Paper başlıklı bir roman yayımlayan Helen Darville vakasını ele alalım. İntihal ve Yahudi düşmanlığı suçlamalarıyla da karşı karşıya kalan Darville, en çok da bir başkasıymış gibi davranmakla kınandı. Bu romanıyla bir de ödül kazanan yazarın hilesi açığa çıktığında, bu durum ustalıklı bir hayal gücü olarak değil, bizzat eseri değersizleştiren kültürel bir hırsızlık olarak değerlendirildi. Benzer bir skandal 1997’de My Own Sweet Time romanı etrafında patlak verdi. Beyaz bir erkek olan Leon Carmen, kitabı Wanda Koolmatrie adında Aborjin bir kadın kisvesi altında yayımlamıştı. Avustralya Sanat Konseyi’nin finanse ettiği Aborjin yayınevi Magabala Books tarafından yayımlanan kitap 1995’te Dobbie Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü. Fakat iki yıl sonra gerçek yazarı ortaya çıktığında, kitap satıştan kaldırıldı ve satın almış olanlar da paralarını geri istedi. Aborjin romancı Ruby Langford Ginibi, Carmen’i siyahların mirasını ve kültürünü “yağmalamak”la suçlayınca, tüm temsilciler ve yayıncılar da Carmen’e sırt çevirdiler. Pan Macmillan’ın o zamanki yayın yönetmeni James Frazer şöyle diyordu: “Gerçek yazarlarımız varken neden sahtekarlarla uğraşalım ki?” Bir yazar nasıl olur da sahtekar olarak nitelendirilebilir? Sadece belgesellerin, sadece yaşanmış deneyimlerin kabul edilebilir olduğu bir noktaya mı geldik? Hayal gücü nerede ahlaka aykırı düşer?

Sanat dünyası da bu konuda daha hoşgörülü değil. Ressam Elizabeth Durack, kendine Eddie Burrup adında Aborjin erkek bir alter ego yarattı ve bu sayede kendininkinden oldukça farklı hayali bir dünya yaratma fırsatı buldu. Fakat bu zararsız girişimi yüzünden birçok suçlamaya maruz kaldı. Kültür hırsızlığı yaptığı iddia edilen Durack, ne sanat dünyası ne de yerli topluluğu tarafından tam olarak affedildi. Aborjin yargıç Pat O’Shane’e göre bu tür hilekarlıklar “Avustralya’da ırkçılığın ulaştığı boyutu” gözler önüne sermekteydi. Elizabeth Durack’ın ve Leon Carmen’in eserleri “sahte bir şekilde 'Aborjin’ olarak sunulmamış olsalardı, aynı beğeniyi asla toplayamazlardı.” O’Shane’e göre, azınlık kültürüne ait bir takma adın bu şekilde kullanılması, mülksüzleştirilmiş olana “dönüşmek” suretiyle kazanç sağlamayı hedefleyen bir sahtekarlıktı.

Belki de asıl hastalık, bir eserin orijinalliğini kanıtlamaya yönelik takıntılı tavrımızdır. Bu, ahlaki bir kaygıdan mı kaynaklanıyor? Yoksa taklitlerin önüne geçmek için her resmine kendi DNA’sını yerleştiren Pro Hart örneğinde olduğu gibi sanat piyasasını koruma isteğinden mi? Tıpkı uyuşturucu meselesinde olduğu gibi. Eğer orijinalliğin bir züppelik değeri olmasaydı, sahte eserlerle dolu bir karaborsa da olmazdı. Sahte bir Rolex, eğer aynı yetkinlikte iş görüyorsa, gerçek bir Rolex’ten daha mı az değerlidir? Bu durumda sahte olduğunu bile söylemek saçma olmaz mı? Öyleyse orijinallik de, tıpkı güzellik gibi, az bulunurluğu korumak isteyen bir piyasanın desteklediği bir kurmacadan mı ibaret? Ya da bize güvenebileceğimiz bir temel sunan her türlü olgunun ayaklarımızın altından amansızca kayıp gitmesine verdiğimiz bir tepki mi? Biz de, Hamlet gibi, azgın bitkileri tohuma kaçan bakımsız bir bahçede sıkışıp kalmış hissediyoruz kendimizi.

Hakikati bulmak için, söylenlerden müziğe dek hep sanata bel bağladık. Friedrich Schiller 1794’te bunu şöyle ifade etmişti: “Hakikat, sanat denen yanılsamayla beslenir.” Çağdaş İngiliz oyun yazarı Sir David Hare de, “Hakikate, yalan söyleyerek ulaşırız,” diyor ve bunu sanatın çelişkisi olarak adlandırıyor. Fakat Hare sıradan anlamıyla hakikatten bahsetmiyor burada. Sadece olgulardan ibaret olmayan, “ancak yalan söylemek gibi tuhaf bir taktikle ulaşılabilecek, daha yüce bir hakikat”ten söz ediyor. Oysa günümüzde, en sıradan olgular için bile giderek artan bir şekilde kurmacaya başvuruyoruz.

Sık sık belirtildiği üzere, filmler çağımızın en önemli aracı. Bunun da ötesinde, filmler kolektif mitolojimizin başlıca kaynağını oluşturan masalların ve Kitabı Mukaddes’in yerini almış durumda. Postmodernizm türler arasındaki sınırları bulanıklaştırarak kurgu belgeseller, tanıtıcı reklamlar ve fazlasıyla uydurmaca içeren “reality” programları ürettikçe, gerçek olayları anlamak için Vietnam Savaşı, hamburgerlerin hazırlanışı, J. F. Kerınedy suikastı ya da Yahudi soykırımı kurmacaya gitgide daha fazla bel bağlıyoruz. Kurmacaya böyle bir sorumluluk yüklemenin haklı ya da adil olup olmadığını sormak boşunadır. Asıl bu sıra dışı, hatta tehlikeli durumun nasıl ve neden ortaya çıktığını anlamamız gerekir. Bu, modernizmin hakikati olguya ve ardından da postmodernizmin olguyu kurmacaya indirgemesinin bir sonucu olabilir mi?

Muhtemelen son gülen, Macar Elmyr de Hory olmuştur. Orson Welles’in 1975 tarihli F for Fake filmine de konu olan Hory, profesyonel bir taklitçiydi. Monet’nin, Matisse’in ve Modigliani’nin resimlerini o kadar iyi taklit etmişti ki, bugün orijinal bir Hory taklidi yaklaşık 30.000 dolara satılıyor. Hatta Hory’nin taklitlerinin taklitleri piyasada dolaşıyor ve resim sahipleri bu durumdan oldukça endişeli. Peki şimdi kitsch olan kim?


 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült