Edebiyat

 

Şairin Görevi

Stefan Zweig
 

Tanrısal olana yalnızca
Kendileri öyle olanlar inanır.

Okul, Hölderlin’e zindandı: dışarıya, huzursuzluk dolu ve yavaş, sezgili bir korku içinde, kendisine hep yabancı olan dünyaya adımını atar. Bilim adına öğretilecek ne varsa, almıştır Tübingen Vakfında, eski dillere, İbranice, Yunanca ve Latince’ye iyice hakimdir; oda arkadaşları Hegel ve Schelling’le gayretle felsefe yapmıştır ve ayrıca ilahiyatta tembellik etmediği mühürlü belgeyle kanıtlanmıştır: "Studia Theologica magno cum successu tractavit. Orationem sacram recte elaboram decenter recitavit." Demek oluyor ki Protestan vaizliği yapabilmektedir. Ve boyun bağı ve kepiyle papaz adaylığı bu yüksekokul öğrencisine garantidir. Annenin isteği yerine gelmiştir, bir burjuva veya ruhani mesleğe, kürsüye ya da minbere giden yol açıktır.

Ama Hölderlin’in gönlü, ilk andan itibaren asla dünyevi ya da dini bir meslek aramamaktadır: bildiği tek şey, Allah vergisi yeteneği yüce haberler verme misyonu olduğudur. Daha okul sıralarında, karnesinin barok ifadeyle, ağdalı sözlerle dile getirdiği gibi "literarum elegantiarum assidus cultor" yani şiirler yazmıştır, önceleri özentili ağıtlar, sonra Klopstock coşkusunu andıran bir ateşlilikle ve nihayet Schiller’in uğultulu ritmiyle "İnsanlığın ideallerine övgüler." "Hyperion" adlı bir romana başlanmıştır: bu hayalperest daha ilk andan başlayarak hayatın dümenini sonsuza, çarpıp parçalanacağı ulaşılmaz kıyıya kırmıştır kararlı olarak. Bu görünmez ünvanı, kendini mahveden bir bağlılıkla izlemekten hiçbir şey onu alıkoyamaz.

Başından beri reddeder Hölderlin meslekte her çözümü, bir pratik zanaatın bayalığıyla her türlü teması, "değersizlikte yok olmaksan, bir burjuva mevkiinin ruhsuzluğuyla iç mesleğin yüceliği arasında dar da olsa herhangi bir köprü kurmaktan çekinir:

Görevimdir benim,
övmek yüce olanı, bunun için bana
Dil verdi Tanrı ve kalbime şükran

der gururla, istemde saf kalmak ister ve yaratılışında kapalı. "Yıkıcı" gerçekliği istemez, durmadan saf dünyayı arar, Shelley’le arar.

Some world
Where music and moonlight and feeling
Are one

Çözümlerin ve değersizle karışımın gerekli olmadığı, düşüncenin saf, katkısız alanda kendini gösterebildiği yeri arar. Bu bağnaz sarsılmazlıkta, bu gerçek varlığa karşı muazzam bağdaşmazlıkta her tek tek şiirden daha çok kendini gösterir Hölderlin’in fevkalade kahramanlığı: daha işin başından bilir ki böyle bir iddiayla her türlü garantiden, ev ocaktan, her türlü burjuvalıktan feragat etmektedir, "sığ bir gönülle mutlu olma"nın kolay olmuş olacağını bilir, kendisinin sonsuza kadar "sevinçte bir heveskar olarak kalacağını bilir. Ama hayatı, uslu uslu bir güven altına alma, değil, şairce bir kader olsun ister: bakışlar yukarı yönelmiş, zayıf vücutta eğilmez bir ruh, üstünde keşişçe yoksul giysiler, hem rahip hem kurban olacağı o görülmez minbere ilerler.

Bu, hayatın yalnızca bütününe bütün ruhuyla kendini verme isteği, Hölderlin'in, bu ince, alçakgönüllü gencin en hakiki ve en etkili gücüdür. Bilir ki edebiyatta bir yarıyla, kalbin ve kafanın çözülmüş ve yüzeysel bir bölümüyle sonsuzluğa ulaşılamaz: tanrısallığın elçisi olmak isteyen, kendini ona adamalı, kendini ona kurban etmeli. Hölderlin’in şiir anlayışı kutsal bir anlayıştır: hakiki olan, bu işle görevli olan kimse, dünyanın başkalarına bölüştürdüğü her şeyi vermek zorundadır, tanrısal olana yakın olabilme lütfü için; ana güçlerin hizmetindeki bu adam, kutsal belirsizlik ve bar bar bağıran bir tehlikenin içinde onların arasında oturmak zorundadır. İlk andan itibaren Hölderlin’in anlayışı mutlak olanın gerekliliğini kavramıştır: daha vakfı terk etmeden kararlıdır, rahip olmamaya, dünyevi varlığa asla sürekli bağlanmamaya, istediği, "kutsal alevin bekçisi" olmaktır yalnızca. Yolu bilmemektedir, ama hedefi bilmektedir. Ve kendisinin hayat zayıflığının bütün sakarlıklarının, harika bir kafa gücüyle bilincinde, en mutlu avunmayı okur kendine:

Sana akraba değil mi bütün canlılar,
Beslemiyor mu kader tanrıçası seni hizmette?
Bu yüzden işte gezin rahatça
Kat et hayatı ve korkma bir şeydenl
Ne olursa, feda olsun sana. 

İşte böyle kararlı, kaderinin dünyasına girer.

Kendini saf olarak koruma konusundaki bu kararlılıktan Hölderlin’in kendi istediği kaderi ve sonu meydana gelir. Ama bu kahramanca savaşı önce nefretinin düşman dünyasına, yani acımasız dünyaya karşı aşamayacağı, tersine ve duygulu insanın en korkunç gönül yarası en sevdiklerine ve onu en çok seven insanlara karşı açabileceği trajedisi ve iç hayat zorunluluğu ona bu yüzden genç yaşta öğretilir. Edebiyat anlamında bir hayat için verilen savaşta onun kahraman iradesinin hakiki düşmanları onu yürekten seven, yürekten sevilen ailesi, annesi, anneannesi, duygularını yaralamak istemedikleri, ama er veya geç hayal kırıklığına uğramaları gereken onun en yakın insanlarıdır: her zamanki gibi bir insanın kahramanlık özelliğinin en tehlikeli düşmanları işte tam da bu sevgili iyi niyetliler, bütün gerilimi düzeltmek isteyen ve "kutsal ateşi" evcil ocak alevine özenli bir nefesle çeviren, aslında iyi kalplilerdir. Ve ruhunun en derinleri sarsılmaz, ama biçimde yumuşak bu alçakgönüllü insanın sevgili insanlarını bütün bir on yıl boyu kaçamaklarla nasıl uzak tuttuğunu ve onların en büyük isteklerini rahip olmayı yerine getirmediği için şükran duyarak özür dilediğini fortiter in re, suaviter in modo görmek, son derece duygulandırıcı bir şeydir. Bu gözle görülmez savaşta anlatılması imkansız bir suskunluk ve esirgeme kahramanlığı vardır, çünkü ona en derinden can veren ve çelikleştiren şey, o şairlik mesleği Hölderlin’i bakir, hatta çekingence gizli tutar. Meralarından hep yalnız "şairlik denemeleri" diye söz eder, annesine başarı olarak vaadettiği en büyük şey de "bir zaman ona layık olacağını umduğu'nu söylemesinden ileri gitmez. Asla denemelerine, başarılarına fazla güvenmez, tersine hep işin daha başında olduğuna işaret eder. "İyice farkındayım, kendimi adadığım şey, yücedir ve insanlar için şifa vericidir, yeter ki tam bir ifadeye ve gelişime ulaştırılsın." Ama annesi ve anneannesi bu mütevazi sözlerin ardında uzaklardan şu gerçeği algılarlar ki o evsiz, eşsiz, boş ye yabancı, dünyada anlamsız hayallerin peşinden koşmaktadır. İki dul kadın, onlar Nürtingen’de küçük bir odada günlerini geçirmektedirler, bu zeki çocuğu okutabilmek için yıllarca yiyecek, giyecek, yakacak masraflarını kısmışlardır. Okuldan yazdığı saygı dolu mektuplarını okudukça mutlu olurlar, onun ilerleme ve ödüllenmelerine birlikte sevinirler, basılan ilk mısralarından duyduğu övüncü paylaşırlar. Ve ümitleri, öğrenimini bitirdiği için yakında papaz adayı olacağı, evleneceğidir, şöyle iyi huylu, sarışın bir kız alarak ve kendilerinin o pazarları herhangi bir Suab kasabasında kürsüden Tanrı kelamı ederken gururla dinleyebilecekleridir. Ama Hölderlin, bu düşü yıkmak zorunda olduğunu bilir, ne var ki güvendikleri elleriyle ezip parçalamaz hemen yumuşak, ama ısrarla geri iter bu imkanı hatırlatan sözleri. Bilir, onların gözünde, her türlü sevgiye rağmen bir avare zarını altındadır ve onlara mesleğini açıklamaya çalışır, mektuplarında şunu belirtir: "Böyle bir esinle boşta gezmemektedir, hele başkalarının zararına hiç, yalnızca uygun bir durum hazırlamaktadır." Onların şüphesine karşı hep çok gösterişli sözlerle, yaptığı işin ciddiyetini ve ahlak değerini vurgular: "İnanın bana" diye yazar annesine saygı dolu "size karşı ilişkimi hafife almıyorum ve kendi hayat planımı sizin bütün arzularınızla birleştirmeye çalışmak bana yeterince huzursuzluğa mal oluyor." Annesini inandırmayı dener ki "şimdiki uğraşıyla insanlara vaizlik görevindeki gibi hizmet etmekte"dir ve onu hiçbir zaman buna kandıramayacağını çok derinden bilir. "Bu bir inatçılık değil ki" diye inler en içten duygularla "yaratılışımın ve şimdiki durumun bana öngördüğü. Bu benim tabiatım, benim kaderim ve bunlar insanın uysallığı asla reddedemeyeceği biricik güçler." Ama o ihtiyar ve yalnız kadınlar da onu terk etmez: iç çekerek bu söz dinlemez insana, biriktirdikleri üç-beş kuruşu gönderir, onun gömleklerini yıkar, ona çorap örerler: her örgüye birçok gizli gözyaşı ve dert katılmıştır. Ama yıllar yılları kovalayıp da çocukları hep gezgin, hep geçici işler peşinde, onların gözünde ziyan olmaya başlayınca, yine yavaştan yavaştan aslında onlarda da çocuksu bir duygulu ısrar vardır eski arzuyu bir daha su yüzüne çıkarırlar. Onu edebiyat merakından uzaklaştırmak değildir niyetleri, ürkekçe bunu ima ederler, ama bu merakı rahiplikle birleştiremez mi: önsezi içinde ona çok yakın Mörike’nin resignation ve idil tarzını, hayatı dünya ve edebiyat olarak ikiye bölmeyi öngörürler. Ama burada Hölderlin’in gücüne, rahiplik görevinin bölünmezliğine inancı zedelenir: "Bazısı" diye yazar annesine o öğüde karşılık "Şüphesiz benden güçlü olan biri, meslekte büyük bir tüccar ya da bilgin, bunun yanında da şair olmayı denedi. Ama sonunda birini ötekine feda etti ve bu asla iyi olmadı., çünkü mesleğini feda ettiyse başkalarına karşı dürüst olmadı ve eğer sanatını feda ettiyse Tanrı’nın kendisine verdiği tabii göreve karşı günah işledi ve bu, insanın kendi vücuduna karşı günah işlemesiyle birdir ve hatta daha beterdir." Ne var ki yeteneğine böyiesine esrarengiz muazzam bir güven duyuşa, hiçbir zaman en küçük bir başarı bile cevap vermez; Hölderlin yirmi beşine girer, otuzuna girer ve hala yabancı sofralarda zavallı öğretmen ve yanaşma gibi, efendilerine bereketli "çorbaları" için, mendiller ve çoraplar için teşekkür etmek zorundadır, hala, düşkırıklığına uğrayanların yavaş sesli, yıldan yıla acı veren, suçlamasını duymak zorundadır. Bu suçlamayı sıkıntı içinde duyar ve annesine çaresiz yakınır: "İsterdim ki bir gün benden kurtulasınız", ama düşman bir dünyada ona hep açık duran tek kapıyı çalmak ve onlara tekrar tekrar yalvarmak zorundadır: "Bana katlanın, ne olur!" Nihayet eşikte, harap bir iskelet gibi yığılır kalır. İdeallerde bir hayat için verdiği savaş onun hayatına mal olmuştur.

Hölderlin’in bu kahramanlığı işte içinde gurur, zafer inancı olmadığı için böylesine anlatılmayacak kadar güzeldir: yalnızca Tanrı vergisi olanı hisseder, görülmeyen ünü, inancı adanmışlığadır, başarıya değil. Bu sonsuz harika adam asla kendini, üstünde kaderin bütün mızraklarının parçalamak zorunda kaldığı bir zırhlı Siegfried olarak hissetmez, asla kendini muzaffer, başarılı biri olarak görmez. Bu yüzden Hölderlin’in edebiyata hayatın en yüce anlam olarak adsız inancını, özel, yani şair olarak kişisel bir güvenle karıştırmamak: misyonuna çılgınca güvendiği ölçüde, kendi yeteneği bakımından öyle alçakgönüllü inançlıydı. Erkeksi, nendeyse hastaca bir özgüven kadar hiçbir şey ona yabancı değildir, mesela kendine hayat düsturu olarak "Pauci mihi satis, unus mihi satis, nullus mihi satis' i koyan, Nietzsche’ninki gelip geçici bir söz onun cesaretini kırabilir, Schiller’in bir hayır demesi onun aylarını mahveder. Bir yeni yetme, bir öğrenci gibi eğilir en zavallı manzumecilerin önünde, bir Conz’un, bir Neuffer’inama bu kişisel tevazuun yaratılışın bu en aşırı yumuşaklığı altında çelik gibi bir irade yatar, şiire, adanma gönüllülüğüne. "Ey azizim" diye yazar bir dostuna, "bizde ne zaman anlaşılacak ki en yüksek güç, en alçakgönüllü olandır ve tanrısallık, ortaya çıktığında asla belli bir tevazu ve hüzünsüz olamaz." Onun kahramanlığı bir savaşçınınki, bir güç kahramanlığı değildir, tersine bir aziz kahramanlığıdır, görülmez bir şey için acı çekmeye ve bir inanç, bir düşünce uğruna kendini mahvetmeye seve seve hazır olmaktır.

"Senin istediğin gibi olsun, ey kader"bu sözle eğilir o eğilmez adam dindarca, kendi yarattığı alınyazısının önünde. "Ve ben yeryüzünde, kana bulaşmamış ve adi iktidar hırsıyla lekelenmemiş bu kahramanlık biçiminden daha yücesini bilmiyorum: düşüncenin en asil cesareti hep kansız bir kahramanlıktır, anlamsız bir direniş değil, üstün güce, kutsallığı onaylanmış bir gereklilik olarak savunmasız bir teslimiyet".

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült