Sabahattin Ali’ye Yeniden Duyulan Gereksinim

Enver Aysever


Tarihle yüzleşme modasının sevimsiz hale geldiği günlerden birinde yazıyorum bu metni. İki tür tarihten söz açmak için: İlkin içinde bulunduğum ülkenin giderek nesnel ölçülerini yitirmiş tarihi düşüyor aklıma, ardından kendi ömrüme sığdırdığım olaylar ve gözlemler sonucu oluşan kısa ve önemsiz tarih... Kısa ve önemsiz dediysem, okur için söylüyorum bunu. Yoksa o biricik süreç benim için benzersiz bir deneyim, gün geçtikçe üstüne düşündüğüm. Sabahattin Ali hem benim tarihim için, hem ülkemin yazgısında önemli bir kırılma noktası. İnsan kendiyle farklı yaşlarda, türlü karşılaşmalar yaşayınca, elde olmadan derin bir tahlile girişiyor. Kaç “ben”den söz edebilirim, kaç “Sabahattin Ali”den?

Sabahattin Ali cinayeti üzerine türlü rivayetler var. Bir sis perdesi ardına gizlenmiş kimi kötü cinayet romanları benzeri kişileri seziyorum. Ama ülkemdeki tüm siyasi cinayetlerin “herkesin bildiği bir sır” olduğu hiç aklımdan çıkmıyor. Büyük roman Kırmızı Pazartesi benzeri deneyimleri yaşamaktan yorulmayan bir toplumda aydın kalmak olanaklı mı?...

Bir romancı gibi yaklaşarak, benim Sabahattin Ali’lerimi açığa çıkarmaya gayret ediyorum önce. “Başın öne eğilmesin” dizesinin bir haykırış olarak yüreğime düşmesi çok eskidir. Sokak arkadaşım Burak, o dönem liberal savrulmalar içinde raks eden 62 ailesinin sözcüsü olarak, sert eleştiriler yapardı Ali’ye. Ben de sezgisel bir direnç ve duygusal bir tonla iterdim onu olması gerektiği yere! O yer bir bataklıktır ve çırpındıkça daha derine gidersin... Boğulursun da, bunu bile fark etmezsin! Bir bok çukurudur cehalet! Kaba bir ayrımın içindeydim, ama doğruyu bulduğumdan da kuşku duymuyordum; ya Sabahattin Ali’nin yanındasındır, ya karşısında... Ben yanındaydım.

Entelektüel yaşam bu türden kaba ayrımları kaldırmaz, biliyorum. Ama eğer yaşadığımız çağ giderek incelmiş zevklerden, ayrıntılı düşüncenin lezzetinden yoksunsa, elden ne gelir! Zorunlu bir yol kesişmesi olur; bir tür düşünsel soy birliğinden söz ediyorum. Siyasal bir tercihti ilk Ali buluşması:

“Bizde birkaç sahifeden fazla yazı okumağa tahammülü olmayan bir ‘münevver’ zümresi vardır. Bunlar ruhları hasta, iradeleri gevşek, kafalarını bir nokta üzerinde uzunca bir zaman tutmak kabiliyetinden mahrum birtakım psikopatlardır. Bu tip insanların kafası hayatın bütün ciddi meseleleriyle alakalarım kaybettiği için hiçbir şey onları sahiden sarsmaz. Bir çocuk tecessüsü ile her şeye şöyle bir dokunurlar ve derhal daha ne olduğunu anlamadan bırakırlar...” diye yazan bir adamla karşılaşmanın heyecanıydı bu.

Ancak çok daha derin ve önemli karşılaşma Kürk Mantolu Madonna’yla oldu. Nasıl bir yazarla karşılaştığımı anlamam, derinlemesine okumamla gelişti. Dünyayı iyi kavrayan, yazınsal süreçlerin içinde yolunu bulan ve belli ki bulunduğu çevrelerde yalnız kalmayı, hadi moda deyimle söyleyelim; “öteki” olmayı baştan benimseyen biriydi yeni dostum! Hani geç yazarlığın o acemi halleri içinde kıvranır ya kişi, hani öykünmeler, taklitler arasında boğuntular yaşar ya, işte o dönemde kimi pusula olarak aldığın önemlidir. Ben aydın olarak da, yazar olarak da gönül vermiştim Ali’ye!

Toplumsal sorunları tam tamına saptıyor, tepeden bakmadan çözümler üretiyor, hararetli kavgalara tutuşmaktan kaçınmıyor ve yazıyor da yazıyordu... Tam da gençlik için biçilmiş kaftandı bu yöntem. Kana kana iyi romanlar okuduğum, şiire tutkun olduğum bir dönemden söz ediyorum. “Sabahattin Ali romanında sarsıcı olan neydi?” sorusuna, şimdi daha yerinde bir yanıt buluyorum. Toplumsal kaygıları yitirmeden, romanın doğasını iyi bilen bir yazar olarak bireyin dünyasını olduğu gibi açığa çıkarıyordu. Büyük ve inatçı siyasal kavgasına edebiyatını kurban vermemişti. Pek çok önemli yazı adamının içine düştüğü ikilemi yaşamıyor, siyasal tezleri için romanlarını kullanmıyordu. Sanki iki ayrı damarda yol almaktaydı; eylemci ve yazar olarak...

Nedense onca siyasi dövüşe karşın Sabahattin Ali, bana aydın sonuna yazgılı gibi gelir. (Bunun içinde vurulmak, öldürülmek var mıdır, bilmem ki!) Bir partili olamayacak kadar bağımsız, düşünceye sevdalı, edebiyat emekçisi! “Markopaşa” serüveni, oradaki tonu yüksek, kitleyi hedefleyen siyasi yazılarla edebiyat işçiliği çelişmez. Sınıfsal kavgayı bilmek, bunu başarmak için siyasal irade ortaya koymak, gözünü budaktan sakınmamak da buna dahildir:

“Hala köylüyü Amerikalı bir seyyah gözü ile seyredip onda ya mistik, karanlık bir ruh veya iptidai bir hayvan gören büyük romancılarımız var. Halktan bahsediyorum diyen yabancı ve ucuz esprili hikayelerle halkı maskaraya çeviren meşhur muharrirlerimiz var. Cinsi ihtibaslardan histeriye uğramış yarım tahsilli genç kızlar için yazdığı sulu romanının ciltllerine dayanarak kendisine ‘en çok okunan halk muharriri’ sıfatını takan şımarık şarlatanlar var. Edebiyatımızla okurlar kitlesi arasındaki boşluğu bunlar mı dolduracak?”

Bir yazarın “ilerici” olması mecburidir. Bunun özgün olmakla, biçim ve öz denklemini doğru kurup, hem estetik ölçütlerle hem de söylem açısından böyle olması gereğini elbet 64 çok iyi bilir Ali. Kavgayı sert vermektedir. Bir yandan, özellikle Kürk Mantolu Madonna örneğinde olduğu gibi tezlerini temellendirmekte, derin yaratıcılığını göz önüne sermektedir. Susamış bir hali, telaşı vardır sanki. Ki bu beni hep baştan çıkarmıştır. Siyasete dair söyler, yazar, direnç gösterir; edebiyata delice bir sevdayla tutkundur. Ama en çok okumayla meşguldür. Benzersiz bir açlıkla okur... Belli ki hayalleri ve çok işi vardır. Hep ertelediği tasarıları belki de!

Müslüman mahallesinde salyangoz sattığının farkındadır. Bir yandan ürkütücü, ırkçı bir hava solunmaktadır. Öte yandan dinci baskılar alabildiğine derinleşmiştir. Her şeyi piyasaya uygun yapmaya çalışanlar boldur. Yalnızdır bir yanıyla, her kalem sahibi gibi. O namlunun bir gün Sabahattin Ali’ye doğru tutulacağı ve kör bir kurşunla, o güzel dağlarda can vereceği ve efsane olacağı da bellidir. En çok da sanki o çocuksu yaşam sevinciyle yaşama bağlı, telaşlı kendisi bilir bunu.
 

Başım dağ, saçlarım kardır

Deli rüzgarlarım vardır

Ovalar bana çok dardır

Benim meskenim dağlardır

Şehirler bana bir tuzak

İnsan sohbetleri yasak

Uzak olun benden, uzak

Benim meskenim dağlardır

Kalbime benzer taşları

Heybetli öter kuşları

Göğe yakındır başları

 Benim meskenim dağlardır

Yarimi ellere verin

Sevdamı yellere verin

Yelleri bana gönderin

Benim meskenim dağlardır

Bir gün kadrim bilinirse

İsmim ağza alınırsa

Yarim soran bulunursa

Benim meskenim dağlardır
 

Mektuplarının Hep Genç Kalacağım diye yayınlanması bundandır.

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Edebiyat

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült