Edebiyat

 

Romanda Demokrasi

Murat Belge


Yazının başlığına “romanda" demokrasi dedim ama, . yalnız roman değil söz konusu olan; gene bütün anlatı türü: Epiğinden sinemasına kadar. llyada'da Akhilleus’un Troyalılara kızıp savaşa girmesi için sevgili arkadaşı Patroklos’un ölmesinin gerektiği andan günümüze kadar süregiden.bir eğilimin üstünde durmak istiyorum. Romanlarda ikinci, üçüncü, dördüncü derecede önemli kişilerin (bir anlamda, “figüranların") uğradıkları muameleyle ilgili bir şey. “Demokrasi" derken de bunu kastediyorum: Romanda “demokratik" fikirler değil, bizzat romancının kendi roman kişilerine karşı tavrı.

Geçen hafta geleneksel anlatı türünde olay örgüsüne dayanan yapıda sonun baştan belirlenmiş olduğuna değinmiştim. Şimdi ele almak istediğim de, aynı yapıya ilişkin bir sorun: Kahramanların hayatlarının biz okurlara anlamlı, önemli görünmesini sağlamak için ikinci dereceden kişilerinki zaten genellikle bu amaçla türetilmiş oluyorlar oraya buraya iteklenmesi, hatta öldürülmesi. Patroklos iyi bir örnek. Akhilleus Yunan ordularının komutanı Agamenınon’a kızmış, savaşmıyor, bu yüzden de Yunan ordusu kazanamıyor.. Ama olay örgüsü gereği savaşması gerek, çünkü Troyalı Hektor’u öldürecek ondan başka kimse yok. O zaman da Yunanlılar savaşı kazanamayacak Öyle bir neden olmalı ki, Akhilleus tükürdüğünü. yalama. durumuna düşmeden savaşsın. İşte Hektor arkadaşını öldürünce, Akhilleus'u savaşa sokacak fırsat hazırlanıyor. Akhilleus’un Hektor'u öldürmesine bir diyeceğim yok. Onlar birbirinin dengi sayılır, savaşları demokratikti. Ama zavallı Patraklos bu arada gürültüye gitti gibi geliyor bana.

Tiyatro yazarı Stoppard Rosencrantz He Guildernstem Öldü adlı bir oyun yazmıştı. Bence pek parlak bir oyun değildi ama bu sorunu akla getiriyordu. Bu iki kişi, Shakespeare'in Hamlecinden neredeyse dördüncü dereceden kişiler. Vaktiyle Hamlet'le okul arkadaşıyken, hain amcası Kral tarafından Hamlet’i ispiyonlamakla görevlendiriliyorlar. Kan deryası halinde biten bu oyunda onlar da nasiplerini alıyor, Hamlet'in bir aldatmacasıyla yaşamaya veda ediyorlar. Biz de oyundaki olaylara Hamlet'in açısından baktığımızda buna aldırmıyoruz, hatta “oh olsun” bile diyebiliyoruz. Oysa o kadar da kötü insan değil bunlar, ne olsa krallarının emrine boyun eğmekteler. Hamlet'in durumunu, kralın cinayetini bilmedikleri gibi, eski arkadaşları karşılarına bir deli olarak çıkıyor. Ama bütün bunları düşünmemiz için bir neden yok, çünkü zaten oyunda dördüncü dereceden kişiler ve biz alışığız bu dereceden kişilerin olay örgüsü uğruna sık sık boğazlanmasına. Cüneyt Arkın filmlerinde kahramanın kahramanlığını kanıtlamak için beş dakikada bir sopa yiyen figüranlar gibi.

Gerçek hayattaki yığınla insanın yok yere harcanıp gitmesini engelleyemezken roman ya da oyun kişilerinin ölmesine hayıflanmak biraz lüks gibi. Hala sefaletin kol gezdiği bu dünyada hayvanların korunmasına hayatını adayanları andırır bir durum neredeyse. Ama yok, bu kadar basit değil. Hem estetik bir boyutu var, hem de kültürümüzün hiyerarşik özünü yansıtması bakımından anlamlı.

Batı’da burjuva devrimi, “sorumlu birey" kavramına dayalı bir “ahlak" yarattı. Buna göre, birey, başına gelenlerden kendisi sorumluydu. Karakter, kaderdi. Böyle bir bakış, dışsal nesnel hayatı bireye içselleştirir. Aynı zamanda, olaylar kadar karşısına çıkan başka bireyleri de şu ya da bu şekilde onun kendi karakterinin uzantıları haline getirir. Böylece, hayatta çok önemli bir yeri olan “rastlantı" ortadan kalkar. Sanatta bunun sonuçları, herhangi bir anlatı içinde yer alan kişilerin kahramana ilişkin olarak uydulaşması, kahramanın karakterini açıklayan öğelere indirgenmesi olur. Althusser'in dediği gibi. Ophelia OtheUokın, Desdemona da Hamlet’in sevgilisi olamaz. Hamlet’in karakteri Ophelia gibi bir sevgiliyi zorunlu kılar. Kısacası, dış dünya ve insanlar bireyin dışavurumuna dönüşür. Böylece, görünürdeki karmaşıklığa rağmen, anlatı temelde bir teksesliliğe indirgenir. Gelgelelim, klasik roman geleneğinde de Tolstoy ya da Dostoyevski gibi büyük yazarlar bunu aşabilmiş, yarattıkları kişilerin hemen hemen hepsini kendi sesleriyle konuşturabilmişlerdir.

Bundan varılacak sonuç, romanda, bütün anlatıya dayalı türlerde kişileri öldürmemek gibi anlamsız bir şey olamaz elbette. Sinek gibi öldürmemek olabilir ya da daha genel anlamda, kurgusal kişileri kurgusal kahramanların işlevleri olarak kullanmaktan kaçınmak olabilir. Nitekim, yirminci yüzyılda romanın alışılmış yapısını bu yönde değiştiren eserler yazıldı. Bireyin hayata bakışındaki öznelliği ortadan kaldırmak imkansız sayılabilir. Kendi yakınımızın burnunun kanaması, dünyanın öbür ucunda, adını sanını bilmediğimiz birinin ölümünden daha acı gelir hepimize. Ama anlatı yapısını kuran yazar, sinemacı vb., bu olayın kendisini sergileyebilir, bireysel öznelliklerle hayatın nesnelliği arasındaki çatışmayı anlatabilir: Bunu yapmanın da çok çeşitli yöntemleri bulunabilir: Lawrence Durrel gibi, Marquez gibi, veya Brecht gibi.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült