Edebiyat

 

Öyküden Kısa Öyküye

Ülkü Ayvaz

Öykü türü içinde "kısa öykü"nün kendine özgü bir yeri bulunduğu görüşüne katılıyorum. Kısa öykü, en fazla çağdaş dram ve şiire yakındır, diye düşünüyorum; söz konusu türlerin araçlarını da kendinde eritir ve yeniden üretir. Simgesel anlatım, iç aksiyon, dramatik gerilim, ironi, alegori kısa öyküye, şiir sanatındaki gibi bir arka plan işleme olanağı da verir. Behçet Necatigil’in deyişiyle:

"Arka plan bir muhasebedir, bir bilançodur ve biz özgürlüğümüze orada kavuşuruz."

"Arka plan" olanağı ne kazandırıyor kısa öyküye? Önce görünenin öteki yüzünü sezmenin coşkusu ve kıvancını... Okuyucunun bu açıdan kendini sınama fırsatını. Kabullenilmiş, benimsenmiş; "bu yol besbelli buraya doğru gidiyor" ön hükümlerin boşa çıkmasıyla yaşanan çarpıcı son ile karşılaşış... Pek öyle yabana atılacak olanaklar değil hani.

Kısa öykü, okuyucuyla karşı karşıya gelme anında güç bir yol seçmiştir:

O garantili serim-düğüm-çözüm’den arınmıştır öncelikle. Bir olay başlayıp, gelişip, kriz noktalarım atlatıp bitmeye sona yönelmez. Kısa öykünün ne öyle el çabukluğuyla saptanıveren bir baş, ne öyle beklendiği gibi bitiveren bir sonu vardır. Ne var ki, kısa öykü yoğunluğu, sözcük seçimi ve ekonomisi, insanı ve durumu keskin — fakat o ölçüde yalın— işleme tutumu ile kendinde saklı tuttuğu üstünlükleri açığa vurur.

Denilebilir ki; kısa öykü, olaydan çok durum’a yönelmekte, bu yönelişte ayrıntı üzerinde durmaktadır. Egemen olan dış aksiyon değil tam karşıtı iç gerilimdir. İnsan, durum içinde vardır.

Şiir ve dram sanatına yakınlığı, yoğunluk ve durumun izinde yürüyen okuyucu ilişkisinde, kısa öykünün, düşünce dünyası yanında, okuyucunun imge 'em gücünü de seferber ederek üretici bir 'iç muhasebe’ye yöneltme olanağı bulunmaktadır.

Söz konusu türün kullandığı araçlar (şür, dram), okuyucunun duruma ve öykü kişilerine uzak açıdan bakabilmesini de birlikte getirmektedir kanımca. Öyle ki, kısa öyküde kendimizi bulmanın sevincini yaşarken, kendimize karşı olabilmenin de fırsatlarını ele geçiririz. Durum, durumda insan arka plan pencereleri açar çünkü. Şimdi durum sözcüğü öyle bir çırpıda tümceler arasında algılanabilecek, geçiştirileverilecek bir şey değil. En azından kısa öykü ile dram sanatı için...

Durum, mekanı ve zamanı kendinde saklı tutar.

Kısa öykü, deyim yerindeyse sonsuz biçimde mekan işleme, kurma olanağını elinde bulundurur. Zaman ise, birbiri peşi sıra akan zincir halkalarını anımsatan zaman’ı değil; zincirin tek halkasını, an’ı işlemektedir. Bu tek halkanın içinde ise, sonsuz zaman saklı yatar. Ya da tek halka başlı başına o an’dır. An, fakat sonsuz gibi bir an. İlgili durum, çağdaş dram açısından da değerlendirilebilir kanımızca: İnsan, durum içinde ele alınmıştır. Bu kimi zaman bir sosyal çevre kolu, kimi zaman iç itkilerin, birikimlerin yarattığı bir çemberdir. Kişiler, durum içinde bocalar, ancak değiştirmek için direnç gösterir, olup bitene karşı koyar. Burada yengi kazanmak, yenilgiye uğramaktan çok, kişinin direncine dikkat çekilmektedir. Böylece insan ve eylemi yüceltilir.

Denilebilir ki, yazar bir durum kurarken, hem öykünün içinde yoğunluklu bulunma, hem de duruma, dışarıdan bakma sevincini yaşar; kendini dener, okuyucusuyla yüz yüzedir çünkü.

Mayıs 1983 sayılı "Çağdaş Eleştiri" dergisinde "Her Kısa Öykü Kısa Öykü Mü?" başlıklı Şara Sayın’ın yazısından alıntıyla Heinrich Böll’ün şu sözünü anmanın tam yeri değil mi? "Kısa öykü yoktur, kısa öyküler vardır," diyor Böll. Pek çok tanımı, saptamayı, öznel betimlemeyi arayan kısa öykü, bir tek öyküde bütün bunları arayıp bulmamızı beklemektedir. Bu nedenle sıralanan saptamalar, bir kısa öykü evreni için geçerli sayılmalıdır.

*

İşin zor bölümüne böylece gelmiş bulunuyoruz. Çünkü aşağıdaki tümcelerde kendi öykülerimize göndermelerde bulunacak, pencereden aşağıya bakmaya çalışarak, sokaktaki öykülerimizin resmi geçidine bakacağız. Behçet Necatigil’in, "Bir de bizden geçmeli" sözcüklerine sığınarak yapacağız bunu. (Boyna 'biz, biz’ dedikten sonra 'ben’e nasıl geçeceğiz, eh doğrusu bu, başlı başına bir sorun olarak hala karşımızda duruyor.)

Aşağıdaki allı pullu resmi geçide bakıyorum da, orada , yüzyıllık bir eski eczanenin duvarına yaslanmış, tam da Arnavut kaldırımının bittiği Hamburger Shop 'dükkanı’nın önünden geçen öykülerimi durgun, bezgin, ezik dalgın dalgın izleyen birini görüyorum. Bu zat, benim "Olaylar ve Kahramanlar" başlıklı öykümün kişisi, kahramanı! Hani yazar figürü; yazdığı öyküleri çekmeceye saklayan, ne var ki dosyadan çekmeceden kafalarını uzatıp "Bu ben değilim..." diye karşı koymalara girişen öykü —kahramanlarını hoşnut etmek için çözüm arayan figür. Akıllı biri olduğu kesin zaten hala resmi geçidin dışında çözümü bulmuştur; kahramanlarını öyle yoğun, öyle elektrikli olaylar içine koyar ki, kahramanlardan hiçbiri karşı koyamaz, hoşnutluk, mutluluk içinde barış ilan ederler. Ancak şimdi de yazar figür de bir iç çatışma başlamıştır. "Ya giderek öykü kahramanları olayları da beğenmez olursa?" Yazar figürün varlık nedeni ortadan kalkacak değil midir o zaman ? Öykü, bu iç tedirginlikle biter.

Burada bir ironi'nin varlığı apaçık. Diyebilirim ki, bütün yazdıklarımda tiyatro oyunlarım da dahil olmak üzere ironi, öne çıkan bir tutum olmuş. (Avantajları olan bir yöntem tabii: Hem mizah unsuru var, hem mesdenilen o şey saklı bulunuyor içinde; dahası okuyucular bayılır böylesi anlatılara, eh, nihayet yalnız yazarın kendisi değil, gönenme duygusunun içine okuyucu da dahil edilmiştir.)

İronik anlatım ilk öykülerimde —aşağıdaki resmi geçitten yansıyanlar bunlar mizah öğesi daha ağır basan bir yön izliyor: Angola’da baş gösteren kitle hareketlerinin büyük bir üzüntüye sürüklediği Türkiyeli delikanlının, bu yüzden bunalıma girerek eniştesini balkondan aşağıya atıp öldürmesi ("Angola Acıları"); on tonluk hızar makinesini marangozhaneye sokmaya çalışan taşıyıcı işçilere bakarak toplumcu-gerçekçi bir öykü yazmaya koyulan, ancak o yazdıkça verimini engellediği yanlış görüsüyle işçilerin" yazarın üzerine saldırması, sonunda yazarın yazdıklarını yırtıp atması..! ("İşlerin Yolunda Gitmesine Engel Olan Kim?") Çalıştığı işyerinde kurşun zehirlenmesi altında yaşayan bir işçinin kapkara tükürüğü peşinde koşuşturan ve ona cambaz adını yakıştıran çocuklar, oturduğu gecekondu bölgesinde tükürüğü nedeniyle kahraman olan ve elbette ölüp giden işçinin macerası... ("Cambaz") Gibi...

İlk mizah ağırlıklı ironik öykülerin arasında mizaha değil de, daha çok 'iç acıları’ yansıtan öykülerin de boy verdiğini görüyorum şimdi. Bir ölüm haberini vermek için, acıyı hafifletir sanısıyla küçük oğlunu durmaksızın yedirip içiren baba... ("Gezinti") Son derece nadir yakınlıklar yaşayan baba ile küçük oğulun iki berduş gibi şehirlerarası treni beklemeleri; trenden bir tabut çıkar. ("Arka Vagonları Beklerken") Kendini asan yoksul, yaşlı dostunun mezarını bulmak için günlerce mezarlıkta arayış serüveninin anlatıldığı, sonunda herhangi bir mezara dostunun adı yazılı levhayı saplayıp iç huzura kavuşan aydın kişi... ("Bekçi") Gibi...

Giderek ikinci kitapta, ironinin yanma pathos (trajik acı) öğesini eklemiş bulunmanın uçları işte bu son öykülere rastlıyor. Acı öğesi daha ağır basmaya başlamış meğer.

Gri Oğullar, pathos öğesinin ağır bastığı bir öyküler toplamı olmuş. Pathos, figür kahramanın bir durum içinde bulunuşuyla yüze çıkıyor. Ne var ki, durumu kuran da adeta kahramanın kendisidir. İpekböceğinin içinden çıkamayacağını bildiği bir koza örmesi gibi mi?

Kahraman, geçmişten gelen imgelerle bu imgeler onun varlık nedenini oluşturuyor? Şimdinin imgelerini birleştirerek Durum’u kuruyor. Ardından o duruma karşı direnç gösteriyor, o imgelerin iziyle şimdiyi yaşıyor; ancak bu bir takılma değildir, varlık koşuludur. Burada sanıyorum kendiliğinden bir trajik durum var.

Sağ olsunlar, öykülerim üzerine yazı yazanlar, öykülerde tahkiye'yi biraz savsakladığımı belirttiler. Doğru. Fakat bu pek de kendiliğinden olmadı sanıyorum; yukarıda belirttiğim üzere, trajik yoğunluğun çizdiği bir yöndü, olay, gerilim, kriz noktaları, hatta sürprizlerden arınmış, salt durum ve pathos'un öne çıktığı bir paylaşım noktası.

Aile büyüklerinden birini defneden beş oğuldan birinin gözünden, sis martılar, toprak... ("Gri Oğullar") Babanın defnedilmesi için Hükümet Tabipliği’ne giden oğulun, Babanın nüfus cüzdanından resminin sökülüp, ad-soyad bölümünün üzerine çizilen çarpı işaretinin neden olduğu ateşlemeyle gelgitler yaşaması. ("Nüfus Cüzdanı") Daha kundakta hayata veda eden küçük kızının mezarına her gün süt sağan anne; bunu gözleyen dede ile torun. ("Küçük Tümsek Başında") Gibi...

İşlerin yolunda Gitmesine Engel Olan Kim?, Gri Oğullar ve Olaylar ve Kahramanlar adını taşıyan üç öykü kitabımda, yazdığım tiyatro oyunlarında, diyebilirim ki tek bir tema’yı işledim. O tema şudur: şimdi’nin, an’ın, içinde bulunulan gerçeğin, insanın tasarım dünyasıyla çatışması... 'Gerçeğin’ sözcüğünün altını şunun için çizdim. Bu gerçek, yapıntı bir gerçektir; imgelerle ilgili bir kurmacadır, eh, bundan daha gerçek olan ne var?

—Öyküler resmi geçidine bakarak söylüyorum elbet.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült