Edebiyat

 

Mizah, Düşünenlerin Dünyası

Aydın Boysan


Sayın dinleyiciler,

Yüreğinizi karartmayacak bir konu seçmek istedim. Bu nedenle de mizah üzerine konuşacağım.

Ancak konusu mizah olan bu konuşmamın amacı, sadece güldürmek olamaz.

Biliniyor, 5 ana sanat var: Mimarlık, resim, heykel, edebiyat, müzik. Diğer bütün sanat türleri, bunların birleşimlerinden doğar. Mizah da öyle... Üstelik mizah, 5 ana sanatın «hem kendilerinin, hem kombinasyonlarının hepsinde vardır». Öte yandan dünyada, gözle görülen veya görülmeyen hiçbir şey, mizahın dışında kalma hakkını kazanamaz. Kısacası, her şeyin mizahı, her yolla yapılır.

Komik operalar, müzikle ilişkili ve birleşik sanatlı mizah türü örnekleridir. Karikatürse, resim ve edebiyatın birleşimidir. Mizah tiyatro sanatında, komedya ile parlamaktadır. Sözlü ve yazılı edebiyat ise, mizahın çok güzel örneklerini verir. Mimarlıkta komedya örneği ise, bugünkü Türk şehirleridir.

Walpole, «Dünya, düşünenler için bir komedya, hissedenler için bir tragedyadır.» diyor.      

Ancak, şunu da bilmeli ki, bu dünya, hem düşünenlere, hem de hissedenlere helaldir.

Zaten bunların ikisi, o kadar içiçedir ki, hiçbiri ötekini yalnız bırakmaz.

Mizah yalnız sanatın değil, hayatın ve dünyanın da ta içindedir.

Mizah, gülme ile sonuçlanabilir. Ama gülme, mizahın şartı değildir. Durup dururken gülme ise, mizahla değil, tıp ile ilişkilidir.

Sırıtmanın da, mizahla ilişkisi yoktur. Sırıtma, sahtekarlıktır ve bir ihanetin planlanmasına dahildir. Kısacası, «seçim nutku» gibi bir şeydir.

Gülmek ağlamak, bu ayrılmaz iki kardeş, doğumdan ölüme kadar zıtlaşırlar.

Her soğuk alma hapşırma getirmediği gibi, her mizah da gülme getirmez ama, getirmişse ruh hapşırdı demektir. Bu da bir tür boşalmadır. Henri Bergson’a göre doğa ve yaratıklar, sadece güzel veya çirkin olabilir. Ama hiçbir zaman gülünç değildir.

Bu durumda, mizah konusu olabilen, sonuçta komik de olabilen, sadece insanlardır. Hayvanların komik olmaya başlaması, sadece insanlara benzetilmesiyle mümkündür. Örnek:

İki okumuş eşek konuşuyorlarmış. Biri ötekine diyor ki:

— Ben insanların edebiyatını inceledim. Pek iş yok... Hele bir Divan Edebiyatı var ki, yarısı gül ve bülbül ile dolu... Bülbülü bırak ama, ben gülü çok merak ettim. Geçen ilkbaharda bir tane yedim. Hiçbir şey anlamadım.

Mizah şunları içerebilir:

Şaka, alay, hiciv, taşlama, şaklabanlık, soytarılık, maskaralık...

Ama her soytarılık mizah değildir.

Mizahsız şaka ise, insanlar tarafından yapıldığı halde «eşek şakası» deyimiyle anılır.

Mizahsız hiciv ise sadece küfürdür.

Küfür mizah içinde, ziyafetteki acı hardalın rolünü oynar. Ama mizahsız küfür de, yalnız acı hardal yemeğe davet etmek kadar ham ervahlıkttr.

Sanat, sanat olabildikçe, müstehcen olmaz.

Resim ve heykel sanatları, antik zamandan bugüne kadar, her açık olanı müstehcen saymamışlardır. Eserler meydandadır.

Edebiyatta ve dolayısı ile mizahta da, her açık olan müstehcen değildir.

Zaten her sanatta eser, güzelleşme başarısı gösterebildiği oranda, müstehcenlik sınırını öteye iter.

Kısa ve yakın bir örnek verelim: Mini etek modasında, güzel kadınların değil, çirkin kadınların mini etek giymesi müstehcen olmuştur.

Bütün hayvanlar gibi, eşekler de elbise giymezler. Bu durumda demek ki bizatihi eşek, bütünü ile müstehcen değildir.

Diğer taraftan, kötü niyetliliğin etkisi arttıkça, müstehcenlik lekesi daha geniş sınırlara yayılır.

Mizah sanatı ise, iyi niyetinden ve kudretinden emindir. Müstehcenlik sınırlarını daraltır.

Moliöre, «Komedyanın görevi, insanları neşe yolu ile düzeltmektir,» diyordu.

Eflatun’a, Atina yasalarının hangi kitaptan öğrenilebileceği sorulduğunda, «Aristophanes’in komedyaları»nı salık vermişti.

Aziz Nesin’in dediği gibi, «Mizah, çok ciddi bir sanattır.»

Her şeyin içinde olduğuna göre, mizahın metodolojik bir tasnifi, güç olduğu gibi, şu anda zaten gereksiz.

Sözlü mizahtan, daldan dala atlayarak örnekler vermeye başlayalım.

Politikacı, mizahın, minnet borçlu olduğu cennet meyvasıdır. Ancak bu meyvayı yanlış tarafından ısırmaya gelmez... Zehir salar.

Politik mizahın güzelliği, yan yana gelen hakikatlardan doğar.

Bir ay evvel buraya gelen bir Liechtenstein’lıdan, ülkesi hakkında şu bilgileri aldım:

Milletvekili sayısı 15, maaşları yok. Başka ciddi işleri var. Gerektikçe toplanıyorlar... Topu topu 5 bakan var. Yalnız 2’si tam gün. Diğer 3’ü part-time... Polis sayısı 37, hapishane boş...

Yıllık gelir kişi başına 11.900 dolar... Kadınların seçme hakkı yok... Gümrük teşkilatı yok...

Bir de bizdeki duruma baktım:

Parlamenter sayısı 600 küsur. Maaşları en zirveden... Başka ciddi işleri yok... Gerektikçe toplanamıyorlar. 3035 bakan var. Hepsi gece gündüz ve tatil günleri çalışıyorlar. Yüzbinlerce polis, yüzbinlerce hükümlü ve tutuklu var.

Yıllık gelir 1.000 doların altında. Kadınların seçme hakkı var. Onbinlerce gümrükçü var ama, bakanlar kaçak sigara içer.

Liechtenstein’lıya bir şey söylemeyip, sözü padişahların kuvvet macununa çevirdim.

Politik mizah sözünü Türkiye’den uzaklaştıralım. Bir anekdot:

İkinci Dünya Savaşı sonrası, Başbakan Atlee ile muhalefet lideri Churchill, Avam Kamarası’nın pisuvarında karşılaşmışlar. Churchill, ellerini önüne kapatarak arkasını dönmüş. Atlee:

Ne o Winston, dargın mıyız?

Hayır, değiliz. Ama siz üretim araçlarını devletleştiriyorsunuz. Ben, benimkini kurtarmaya çalışıyorum.

Büyük Britanya’dan sonra şimdi, çok az bilinen bir ülkeden «Birneland»tan bahsedeceğim.

Bu sevimli demokratik ülkenin bir havaalanında polis bagaj kontrolü yaparken, sahibine bavulun içinde ne olduğunu sormuş.

Yolcu: Demokratik hayatımızın tarihi var.

Polis: Ne var, ne var?

Yolcu: Demokratik hayatımızın tarihi var.

Polis merak olmuş, bavulu açıp içine baktıktan sonra bağırmış:

Ulan, bunun içi hıyar dolu!..

Yolcu: Yalan mı söylemişim?

Hangisinden olursa olsun, güzel din fıkraları da iyi mizah örnekleridir.

Köyün yeni gelişen sağır ve dilsiz kızına tecavüz edilmiş.

Arkadan da bu işi, köy papazının yaptığı rivayeti çıkmış. Zavallı papaz, rivayeti temizlemeye uğraştıkça üstüne başına bulaştırmış. Ömrü kahır içinde geçmiş. Kırk sene sonra ölünce, Sen Piyer aracılığı ile Tanrı huzuruna çıkıp yakarmış:

Ey Ulu Tanrım. Benim gibi kuluna kırk sene, durumu bildiğin halde nasıl acı çektirebildin?

Tanrının cevabı:

Ben sana yardım edebilecek durumda değildim. Ben bu insan olacak yaratıklara, 2000 senedir, Meryem ile aramda birşey olmadığını anlatamadım.

Tanrı ile söyleşi, bizim Bektaşi fıkralarında doruğuna varır. Bektaşi inkarcı değildir. Tanrıdan korkar, ama ödü de kopmaz. Saygılıdır, ama kaçamakçıdır. Aklına takılan şeyleri sormaktan da çekinmez.

Devenin biri bir gün, yanlışlıkla camiye girmiş. Kandilleri kırmış, ortalığı pisletmiş.

Kayyum deveyi dışarı çıkarttıktan sonra sopa ile fena halde dövmeye başlamış. Bektaşi müdahale etmiş:

Kayyum efendi oğlum, dövme... Ne olacak hayvan işte... Cahilliğinden girmiştir. Bak ben giriyor muyum?

Bir yaz günü softalar, irmik helvası yapıp, kuzu çevirmeye gitmişler. Kuzuyu, güneş altında nöbetleşe çeviriyorlar. Çevirme nöbeti alan sıcaktan bunalıyor. Son nöbet Bektaşi’de. O da bunalmış. Küfürü basmış:

Ben böyle kuzunun içine ederim diye...

Softalar çok kızmış... Kuzu mekruh oldu diye yememişler, ama Bektaşi iştah ile yemeye başlamış... Biraz vakit geçince softalar çaresiz kalıp irmik helvasını yemeye niyetlenmişler, ama Bektaşi öteden seslenmiş:

Ben o helvanın da içine ederim.

Bu fıkranın asıl hoş tarafı, fıkra dinlemesini bilmeyenlerin:

Helvayı da yememişler mi? diye sormalarıdır.

Dinde bir de kendine yontmak vardır.

Karadeniz’in bir köyünde hoca vaazı şöyle bitiriyor:

Bu dünyada zinhar, kayda geçmeyen sevap ve günahınız olduğunu sanmayın. Görmezsiniz ama, sağ omuzumuzda bir melek vardır, sevaplarımızı yazar. Sol omuzumuzda bir melek vardır, günahlarımızı yazar. Sakın unutmaya kalkışmayınız. Hatta namaz biterken önce sağa, sonra sola, onlara selam verirsiniz. Zinhar unutmayınız!..

Bunu aklına yerleştiren Karadenizli, gece evinde yatsı namazını bitirdikten sonra önce sağa selam veriyor:

Esselaaamünaleyküm ve Rahmetullaaaah...

Sonra sola selam veriyor:

Hastir ulan...

Kadınlar manastırında rahibenin biri, «Buraya erkek girdi» feryadıyle ortalığı birbirine katmış... Rahibeler tavuklar gibi kaçışmışlar. Başrahibe koşarak gelip sormuş:

Nereden anladın erkek girdiğini?

Klozet kapağı kalkmıştı...

Irklar ve ulusların özellikleri ile ilgili fıkralar da zengin bir hazinedir.

Sarı derili Çinli, Avrupa’ya gelmiş, kendini takdim ediyor:

Hua Çon Pin.

İsminin anlamını sormuşlar, o da açıklamış:

Benim üç babam vardı. Bu üç hece, onların isimlerinin baş heceleridir.

Cevap:

Tevekkeli değil, sadece iki yumurta ile senin kadar sarı yapılamazdı.

1967 Mısır-İsrail harbi sırasında, İsrail istihbaratından bezen Nasır, hükümet toplantılarını yeraltında sığınakta yapmaya başlamış. Bir gün, sabah 9’da başlayan toplantıdan iki saat sonra bir yaşlı bakan helaya gitmek için ayağa kalkmış, ama Nasır:

Otur yerine, kalkmak yok! diye bağırmış.

Toplantı saat 14.00’te bitmiş. Yeryüzüne çıkılmış. O saate kadar kendini tutamayan yaşlı bakan, bir de bakmış ki kapıda karısı bekliyor. Elinde temiz çamaşır, havlu ve sabun.

Durumu biliyorum, diyor.

Adam çıldıracak:

Nasıl olur, nereden biliyorsun?

Öğle haberlerinde İsrail radyosu söyledi.

Meksikalının, çalışmak konusundaki fikri, şu sözlerle özetlenir:

Ne güzeldir hiçbir şey yapmamak ve ondan sonra da istirahat etmek...

Kızılderililerden de zevkli fıkralar vardır. Ava Gardner 15 yaşında iken çevireceği ilk film sahnesinin setine, annesi tarafından getirilmiş. Sahne basit. Ava, kızılderili kız kılığına girmiş. Ata, sahici bir Kızılderililin arkasına binmiş. Kameranın önünden dörtnala geçmişler, sahne bitmiş. Annesi kızına, atla hızlı gitmenin tehlikeli olup olmadığını soruyor. O da:

Tehlikeli değildi. Kızılderiliye arkasından sarıldım. Eğerin sapını da sıkı sıkıya tuttum, diyor.

Annesinin yüzü sararmış:

İyi ama, at eyersizdi, diyor.

Uluslarla ilgili mizahta, Musevi fıkralarının seçkin bir yeri vardır.

İşleri çok kötü giden Salamon ve Mişon’a kendilerini kurtaracak parlak bir sipariş gelmiş. Ancak, müşteri uyarıyor:

Yarına kadar opsiyon isterim. Küçük bir ihtimalle siparişimi iptal edebilirim. İptal edersem, yarın saat tam 11'e kadar telgrafım elinize geçer. 11.01’de telgraf gelmişse sevk hazırlığına başlarsınız.

Ertesi gün heyecan içinde bekleşiyorlar. Telgraf gelirse batacaklar. Ne yazık ki 10.45’te postacı telgrafı uzatmış. Birisi titreyerek almış, açmış, okumuş, gözleri parlamış ve bağırmış:

Salamon, müjde, anan gebermiş...

Uluslarla ilgili bir anektod:

Einstein’dan... Kendisi relativite teorisini ortaya attıktan sonra şöyle söylüyor:

Bu teori başarı kazanırsa, Almanlar bana Alman diyecekler, Museviler ise Musevi. Ama eğer başarı kazanamazsa, Almanlar bana Musevi diyecekler ve Museviler de Alman diyecekler.

Mizahın gür kaynaklarından biri de zulümdür. Mizah zulüme karşı silahtır.

Nazi toplama kampı kumandanı, Musevi tutukluya soruyor:

Hiç anlaşılmaz ama, benim gözlerimden birisi cam. Hangisi olduğunu bil bakalım...

Musevi tereddütsüz gösteriyor:

Bu...

Doğru, nereden bildin?

O daha insancıl bakıyor da...

IV. Murat’ın Bekri Mustafa’ya, U. Mahmut’un Bektaşilere yaptığı zulmün doğurduğu güzel mizah örnekleri bilinir.

Zulümden doğan mizah, evlilik fıkraları ile doruğuna varır.

İspanya’da bir karı koca, dostları ile beraber ellinci altın evlenme yıllarını kutluyorlar. Kocaya bir arkadaşı, bir kenara çekerek soruyor:

Bu elli senede boşanmayı hiç düşünmedin mi?

Benim gibi, İspanyol kanunlarım bilen bir adamın, boşanmayı düşünebilmesi bile mümkün değildir. Ama ara sıra, teselli olsun diye intiharı düşünürüm.

Ünlü Rus palyaçosu Popof’a, niçin evlenmediğini sorduklarında şu cevabı alıyorlar:

— Susadığınız zaman kendinizi kuyuya mı atarsınız?

Çocuklar, evliliğin değerlendirilmesini, büyüklerden daha iyi yapıyorlar. Beş yaşında bir erkek çocuğu annesini şöyle uyarıyor:

— Hem sen benimle konuşurken dikkatli ol, karşında kocan yok.

İspanya’da, anne kızına soruyor:

Alvares senin peşini bırakmıyor. Dikkat et! Acaba niyeti ciddi mi?

Evet ciddi, hem de çok ciddi... Sadece evlenmek istemiyor.

Hiç yadırgamadan, evlilik fıkralarından deli fıkralarına geçebiliriz.   '

Deli, kamışlı oltasını alıp apartmanın kapısına çıkmış ve oltayı asfalt yola değdirip duruyor.

Akıllı:

Sen ne yapıyorsun öyle, balık mı tutuyorsun?

Hayır alık tutuyorum.

Bari tutabiliyor musun?

Evet, seninle 14 etti.

Bellidir ki insanlar deli fıkralarına diğerlerinden daha çok gülerler, çünkü o esnada kendilerini daha akıllı zannederler.

Tiyatro ve sinemanın en zevkli esprileri, perde ve sahnenin dışında geçer.

Sessiz sinemanın büyük aktrisi Asta Nielsen’in bir dramı beyazperdede oynuyor. Sahne trajik... Bir yandan o zaman hep yapıldığı gibi sinemanın içinde, acemi bir kemancı keman çalıyor. Perdede ise Asta Nielsen intihar etmek üzere iskelenin ucuna gelmiş, tam kendini suya atacak iken sinemanın içinden birisi bağırıyor:

Asta, kemancıyı da al!..

Zsa Zsa Gabor, Ava Gardner’e:

Ben hayatımda tek erkeğe sadık kaldım, demiş.

Onun altıncı evliliğini yaptığını bilen Ava kahkahayı basınca

öteki ısrar etmiş:

Tabii öyle ya... Hep aynı memurda nikahlandım.

Vaktiyle, değerli sanatçımız Bedia Muvahhit hanımefendiye, turnede bir taşra dilberi kıkırdayarak sormuş:

Kadın tiyatrocular orospu olurmuş, doğru mu?

Bedia hanım sakin sakin cevap vermiş:

Evet doğru, siz hangi tiyatroda çalışıyorsunuz?

Güzel punduna getirme anekdotlarından biri de eski yıllarda parlamentomuzda geçmiştir:

Yoklamada, meclis katibi, Babanzade İsmail Hakkı beyin ismini yanlışlıkla:

Yabanzade İsmail Hakkı bey, diye okuyunca kendisi yerinden bağırmış:

Babandır!

Seks fıkralarının en ünlüleri, düğün gecesi fıkralarıdır. Örnek:

Düğün gecesi sabahı, gelin sinirli, sigarasından kesik nefesler çekiyor ve kocasına diyor ki:

Bana bak, bu sabah kahvaltı hazırlama işini sen yapacaksın, anladın mı? Sen yapacaksın!..

Sigarasından bir nefes daha çektikten sonra ekliyor:

Yoksa... Onu da mı yapamazsın?

Finlandiya’nın kuzeyinde, evlenen bir kız ertesi günü yakın arkadaşına anlatıyor:

Bir kerecik olsun kahkaha atmadan, bu kadar zevklenebileceğim! düşünmemiştim.

İtalya güneyinde, düğün gecesi sabahı, kadın kocasını incelemiş, ağlamaya başlıyor:

Kocası:

Antonella, yüreğim dayanmıyor. Ağlama, niçin ağlıyorsun?..

— Tabii ağlarım Francesko, daha birinci gecede üçte ikisini harcamışız.

Köyün 10 yaşındaki tatlı, güzel kızı Maria, ineği almış götürüyor. Sokakta kendisine rastlayan Arına hala, ineği nereye götürdüğünü soruyor. Cevap:

— Boğa’ya çektirmeye.

Arına hala utanç içinde:

Bu işi baban yapamaz mıydı?

Tabii yapamaz, yine de boğa lazım.

Şimdi birkaç meslek fıkrası:

Eisenhower demiş ki:

«Orospunun amatörü, profesyoneline taş çıkartır.»

Avukat, katil sanığını, son duruşmada 2 saat savunduktan sonra ekliyor:

İşte sayın hakimler, şimdi size ispat ettim ki, müvekkilim, öldürdüğü adamın katili değildir.

Doktorlar için Moliere’den:

Mösyö de Pourceaugnac diyor ki:

Ben ilaç kullanmam. Babamla annem de hiç ilaç kullanmazlardı. Hem zaten onlar doktor yardımı olmadan öldüler.

Mimarlık için benden bir anı:

1940 yılı... Mimarlık öğrenimime başladıktan kısa bir süre sonra sokakta rastladığım bir baba dostu, bana ne yaptığımı sordu.

Mimarlık tahsiline başladım amcacığım...

Öyle mi? Vah vah!.. Baban da seni adam etmek isterdi.

Sarhoşlukla ilgili mizahın binlerce örneğini, hepimiz dinlemişizdir. Sadece birkaç ekleme yapalım. Ama amacım, sarhoşluktan değil, içki sevenlerden bahsetmek...

Önce Orhan Veli’den Delikli şiir:

Cep delik, cepken delik,

Kol delik, mintan delik,

Yen delik, kaftan delik,

Kevgir misin be kardeşlik!

Hemen bu anda, Neyzen Tevfik Kolaylı anılmaz mı? Bu büyük ney üstadımızdan bir dizi:

Mey’de Bektasi göründüm, Ney’de oldum Mevlevi,

Meşrebim Mollayi Rûmi, mezhebim Bektaşidir!..

İçki fıkralarının sonu gelmez. Onun için tek örnekle keselim:

Gece, yıldızlı bir gecede, sabaha karşı eve giden iki ehlikeyiften birisi, gökte bir yıldız gösteriyor:

İşte bak... Bu Mars yıldızıdır.

Öteki:

O Mars değil Venüs’tür.

Beriki:

Venüs mü? Venüs haaa. Yoksa bu mesafeden cinsiyetini de mi görüyorsun?..

Şimdi, seks konusunu biraz değiştirelim. Çok kibar bir adam, mezar taşına şunları yazdırmış:

Kusura bakmayın, ayağa kalkamıyorum.

Karadenizli, sokakta rasladığı dostuna diyor ki:

Nasılsın, eyi misun? Hoş misun, karın nasildur?

Birden aklına gelmiş ki kadın öleli seneler geçti, düzeltiyor:

Yani hala ayni mezarlıkta midur, demek istiyorum...

Shakspeare’in, «Kısasa Kısas» oyunundaki idam mahkûmu, o gece:

— Maalesef idamımda bulunamayacağım, uykum var, diyordu...

Bir başka fıkra:

İdam mahkûmu son yemeğini yemiş, kahve ve purosunu içerken, konyak isteyip istemediğini soruyorlar. Cevabı:

— İstemem, dokunuyor...

Geçenlerde bir dostumuzun evinde, erkekler arası akşam yemeğinde idik. Nasıl oldu ise söz mezardan açıldı. Çok sevdiğimiz bir ağabeyimiz, kendisi ve karısına, Şehitlik’te mezar hazırlattığını söyledi. Onun üzerine, kimi Zincirlikuyu’da, kimi Feriköy’de gibilerden mezar programı anlattı, birisi de:

Benim Hisar’da yerim var, dedi. Deyince, Şehitlik’te yeri olan o sevgili ağabeyimiz:

Benim orada da yerim var, dedi.

Ben de:

Aaabiciğim, niye 2 tane? Yazlığa mı çıkacaksın? dedim.

Gülüştük. Arkasından da, onun karara bağlayacağı sahici

mezarında, beni, adabınca bir rakı içmeye davet etti. Zevkle kabul ettim. Kısa bir süre sonra karşılaştığımızda, hatırımı sordu, cevapladım:

Çok fenayım aabicim, aceie mezar aramaktan canım çıkıyor...

Acelen ne?

Tabii ederim... İadei ziyarete gelirsen mahçup mu olayım?..

Karadeniz’in köyünden birisine, Paris’teki kardeşinden davet gelmiş, o da kabul etmiş. Köyün altına kadar yürümüş, ata binmiş, yola inmiş, cipe binmiş Rize’ye gitmiş, minibüse binmiş Trabzon’a gitmiş, otobüse binmiş Ankara’ya gitmiş, uçağa binmiş Paris’e gitmiş. 3 ay sonra aynı yollardan geri dönüp akşam köy kahvesine geliyor. Hoşbeşten sonra herkes merakla soruyor:

Anlat bakalum, Paris nasildur? Eyi midur? Hoş midur?

O da cevap veriyor:

Eyidur, hoştur ama yolu sapadur.

Diğer taraftan, köyünden hiç çıkmamış bir Karadenizliye akıl veriyorlar:

Burada kakılıp kalmışsın, seyahat etsene!..

Neden edeyum, zaten celmişum...

Kalp para bastığı için hakim, Karadenizliye bağırıyor:

Utanmıyor musun sahte para basmaya?..

Cevap:

Ne edeyum... Hakikisini beceremedum ki!..

Hemen arkasından bir başka olay:

Gümüşsuyu’nda oturan bir Karadenizli arkadaşımın evine bir hırsız musallat oldu. Nerede ise her gece, balkon borularından beşinci kata çıkıyor... Evde huzur kalmadı. Sonunda o arkadaşım, yüzlerce palamut ve torik zokası kullanarak o hırsızı yakaladı.

Bu sevgili Karadenizli dostum, dünyanın olta ile hırsız tutan ilk insanıdır. Görülüyor ki ülkemizin en güzel fıkraları Karadeniz’den çıkıyor. Zaten öbür tarafların fıkralarının hepsi soğuktur.

Sayın dinleyiciler,

Mizah sevgisi, zevk düşkünlüğü değildir. Ciddiyet eksikliği değildir. Aksine, mizahı ciddiye alan, hayatı ciddiye alıyor demektir.

Saygılar sunarım.


 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült