Edebiyat

 

Marquez Ve Romanda Yenilik

Murat Belge


Aniatı geleneğinde romanın ortaya çıkması, felsefe geleneğinde Descartes ile Locke’un ve bilim alanında Newton’un ortaya çıkışlarına tekabül eden bir olaydır. Bu üç durumda da, gerçekliğin yeni ve öncekilere oranla daha kapsamlı ve disiplinli bir biçimde görülmesi, araştırılması sözkonusu.

Roman yazılmadan önce de, edebiyatta, “anlatı” türü vardı. En eski epikler de, ortaçağda koşukla veya düzyazıyla yazılan romanslar da, Rönesans çağında popülerleşen pikaresk gezgin hikayeleri de, anlatı' türüne girer. Ama romanı bütün bunlardan ayıran özellikler vardır. Defoe'nun dünyada ilk romancı, Robinson Crusoe’nun da ilk roman olduğunu söyleyebiliriz. Şimdi, bu kitap yazılmadan önce İngiltere’de popüler olmuş birkaç kitaba bakarak onları “Robinson”la karşılaştıralım. Bunlardan biri, Sir Philip Sidney’in onaltıncı yüzyıl sonunda yazdığı düzyazı romans, Arcadia. Bu aşk hikayesinde, klasik Yunan adları verilmiş, hayali kahramanlar, hayali Arcadia ülkesinde oturur, hayali serüvenler yaşarlar. Zaman, mekan ve kişiler, hepsi geneldir. Kitabın çağdaşlarına en fazla zevk veren yanı içeriksiz ama zarif serüvenlerin yanı sıra, dili, parlak ve sanatlı üslubudur.

İkinci önemli eser çok daha sonraki bir dönemden, Swift’in onsekizinci yüzyılın ikinci çeyreğinde yayımlanan, Gulliver’i. Burada fantezi, “Arcadia” dakinden de fazla; hiç değilse, devler, cüceler, konuşan adar ve yüzen adalar gibi, bilinen gerçeklikle ilgisi olmayan varlıklarla dolu olduğu için. Ama Swift bu kitabında, çağdaş toplumun acı bir eleştirisini yapıyordu. Bilinen dünyayı hicvetmek için, fantastik bir dünya yaratmıştı.

Bunyan'ın Pilgrim's Progress’i ise (Türkçe'ye Hac Yolu’nda diye çevrildi) bu ikisinin arasında çıktı ortaya. Onyedinci yüzyılın sonlarında. Bunyan bu kitapta, Christian adını verdiği, yani ortalama Hıristiyanı temsil eden bir kahraman yoluyla din! bir alegori yapıyordu. Dolayısıyla, konusu dindi, doğanın ötesindeki değerleri anlatmaya çalışıyordu. Gelgelelim, Christian’ın dolaştığı yerler, rastladığı alegorik kişiler (Şüphe Şatosu veya Bay Dünyevi Akıllı gibi) son derece gerçek, somut ayrıntılarla çizilmişti, konuşmalar çarşıda pazarda konuşulan İngilizce’ye dayanıyordu.

Anlatı geleneğinde her biri ayrı önem taşıyan bu üç eserden hangisinin romana öncülük ettiği sorulacak olursa, cevap, sonuncusu, yani Hac Yolunda’dır. Konusuyla değil ama üslûbuyla, odur Defoe’nun atası. Somut ayrıntı, sıradan kişiler, üslûbun ele aldığı her şeyi özgülleştiren (spesifikleştiren) niteliği, romanın kurmak istediği dünyaya uygundur. Bilinen şeyleri tekrarlamadan, romanla burjuva sınıfı arasındaki ilişkilerin ayrıntılı dökümüne geçmeden, romanın modern anlamda, “birey”siz varolamayacağını söylemekle yetinelim. Roıhanda, romancı da, biz de, bireye ve bireylere bakarız. Ayrıca, kendimiz de birer birey olarak bakarız. Yani, bireyin "ampirik” bakış biçimiyle. Romanda kişiler özgüldür, özgül bir mekan ve zamanda yaşarlar. Bireysel tarihlerinin bir sonucu olarak kabul edilen bir “kişilik”leri vardır. Biz okurlar roman kişilerinin bu “kişilik”le tutarlı davranmalarını bekleriz. Descartes ve Locke ve Newton’un soyut düzeyde koordinatlarını çizdikleri yeni dünyada, olayların belirli nedenleri vardır. Dolayısıyla romandaki olayların da belirli nedenleri olmasını bekleriz. Doğaüstü veya doğaötesi varlıklar, güçler romanın akışına karışır, olayları etkilemeye başlarsa, yadırgarız bunu. Böyle şeyler okumak için elimize almamışızdır romanı. “Gerçekliğe aykırı” mekanizmalar işliyorsa, “romandan” beklediğimize uymaz bu durum. Gerçi her zaman, klasik denebilecek roman yapısına aykırı eserler yazılmıştır. Emily Bronte’nin kitabında bir hayalet çıkar karşımıza. Neoklasik çağdan romantik döneme geçilirken “Gotik" roman türü belirir. Burada da, zincirlerini şakırdatan hortlaklar ve  benzerleri, korku türünün ilk örneklerini verir. Ama bunlar, romanın biçimini sömüren, romanda gerçeklik yanılsaması uyandıran teknikleri kullanarak kendi fantastik dünyalarına inandırıcılık kazandıran kitaplardır ve onları her zaman geleneğin, ana akışın kıyısında istisnalar olarak görürüz. Roman, hatta bugüne kadar, kökeninin “ampirik gerçeklik” gereğine uymaya devam eder.

Bu genel çizgi içinde bazı kırılmalar olur. Örneğin psikolojinin bir bilim olarak ortaya çıkması, yazarları etkiler ve yeni bir nedensellik kaynağı olarak “bilinçdışı” da sanata girer. Ama bunun romanda en yaygın kullanılışı, geleneksel ampirik dünyayı bozmaz. Bilinçdışına dayalı davranış açıklamaları, ampirik gerçekliği kırmaktan çok, ona yeni bir boyut katarlar.

Bu dergide, daha önce yazdığım birkaç yazıda belirtmeye çalıştığım gibi, yirminci yüzyılda roman belli bir bunalıma girer. Yüzyıl başında yazılan öncü romanlar tekrarlanamaz. Ondokuzuncu yüzyılın geniş kapsamlı olay örgüleri ve karakter tipleri yaratılamaz. Bunun çeşitli dolaysız nedenleri bulunabilir: Gerek dünyanın değişmesinde, gerekse roman yazan kişinin özlem veya iddialarında. Ama dolaylı, aynı zamanda da temel nedeni, sanının “ampirik” gerçeklik kavramının değişmesidir.

Yukarıda verdiğim örneklerle sınırlı bir alan içinde konuşursak, roman, onsekizinci yüzyılda, yani ampirizmin parlak çağında, roman olabilmek için, hayat gerçekliğini ampirik kalıplar içinde yakalamak ve sunmak zorundaydı. Bu nedenle Gulliver'ı da, Arcadia'yı da yadsımak ve Pilgrim Progress’in laikleştirilmiş biçiminden yola çıkmak zorundaydı. Bugünkü aşamada ise geride bıraktıklarına yeniden dönebiliyor. Örneğin birçok Batı romanı, şiirin kuruluşuna özlem duyar gibi. İmgeler, simgelerle doluyor romanlar. Klasik romanın, ampirik olayları verebilmek için nesneleştirilmiş, biraz da kurulaşmış düzyazısı yerine, çağrışımlarla yüklü, şiirsel bir dil geçmeye başladı. Romanın yapısı, olaylara göre değil de, birtakım estetik ölçülere göre biçimleniyor bu tip romanlarda. Demek ki, birkaç yüzyıl sonra, Sidney'in Arcadia'sı yeniden canlanır gibi oldu.

Öte yandan, bazı fikir romanları da, ele almak istedikleri sorun veya süreci, ampirik ayrıntılarla, bilinen klasik anlatımla değil, daha kuşbakışı, yukarıdan bir biçimde vermek için, Gulliver’s Travels tarzmda alegorilere kayabiliyor. Swift’in eseri gibi bunlara da roman demek güç belki, ama, başka ne diyeceğiz? Örneğin Orwell'in kitaplarına, Hayvan Çiftliği’ne, 1984’e? Ya da Huxley’nin anti-ütopyalarına?

Doğaüstü de girebiliyor çağdaş romanlara. Örneğin Usta ile Margarita tamamen böyle. Aynı zamanda, daha önceki bir yazıda değindiğim, çağdaş-parodi türüne de uygun, Faust’un yapısı üstüne oturduğu için.

Bu değişik deneyler arasında, Marquez’in kitapları, özellikle de Yüzyıllık Yalnızlık önemli bir aşamadır sanırım. Her şey içiçe bu kitapta. şiirsel dil de var, alegori de, doğaüstü de. Öldü denilen adamlar kalkıp geri geliyor, insanlar havaya uçup gidiyor. Alıştığımız dünyanın ampirik mantığı hiçbir şekilde bağlamıyor Marquez’i. Ama, yaptığı bir fantezi, eğlendirici bir yaramazlık mı? Herhalde değil, dünyada yazılmış en ciddi kitaplardan biri olmalı Yüzyıllık Yalnızlık. Başka romanlardan farkı ciddiyette filan değil, anlatılmak istenen gerçeklikte. Marquez'in bireyleri, klasik roman dünyasının bireyleri değil. Klasik romandan alışık olduğumuz “kişilik” tanımı da en geniş anlamıyla tarih. Onun için düşle gerçekliği, gerçekçilikle fantazyayı içiçe anlatıyor. İnsanlar yalnız fiziksel dünyalarıyla değil, düşleriyle de yaşıyorlar. Tarihi anlatmak için bireyleri karşımıza çıkarıyor. Ama bunlar da ondokuzuncu yüzyılın dünya tarihini özetleyen (worldhistorical) somutevrenselleri değil. Boyutları çok değişik. Bu dünyada zamanın da ampirik zaman kavramıyla ilgisi kalmamış. isterse geri dönüyor, isterse yavaş, isterse hızlı akıyor.

Bir bakıma, resimde kübizm akımının bireysel bakışın perspektifini kırması, herhangi bir nesneye aynı anda önden, yandan, üstten vb. bakmaya çalışması gibi bir şey.

Marquez’in kısmen başka Latin Amerikalı yazarlardan aldığı kısmen de kendi dehasıyla geliştirdiği bu yöntem, çağdaş romanın önemli bir sorununu çözmüş gibi görünüyor bana. Burjuva devrimi öncesinin insanı, çağın ideolojisi gereği, dinle açıklanırdı: Tanrı’nın yaratığı olarak. Başka bir söyleyişle, insanı açıklamak ve tanımlamak için başvurulacak kaynak, dindi. Aydınlanma’dan sonra, bu fizikötesi kaynak büsbütün silinmediyse de geriledi ve yerini ampirik gerçeklik kavramına bıraktı. Ama Einstein’den sonra Newton nasıl yetersizleştiyse, çağdaş bilimin sınırlarını çizdiği dünyada ampirik kalıplarla insanı vermek de o kadar güçleşti. Bu çağın ana düşünce akımlarına göre, insanı hem psikolojik boyutlarıyla, hem de politik-tarih! belirlemeleriyle açıklama zorunluluğu ortaya çıkıyor. Gelgelelim, bu iki zorunluluk birbirini dıştalar gibi görünüyor çoğu yazara. Psikolojik boyutun derinlemesine işlenmesi, bireyi tarihten uzaklaştırıyor. Toplumsallık öne alınınca da, psikoloji zayıflıyor. Çeşitli yazarlar, bu ikilem karşısında, bireysel tercihlerini yapıyor ve iki alandan birine sırt çeviriyorlar. Marquez, “roman kişisi” kavramını radikal bir biçimde değiştirmekle, iki boyutu bir arada içeren bir anlatım kalıbı bulmuş gibi. Alışılmış, bireysel “roman kişisi”nin, benzersiz bir “kişiliğin" psikolojisi değil onun verdiği, daha “ortaklaşa” bir insanı anlatıyor, özlemleri ve yüceltimleri, yıkıcı ve yaratıcı yanlarıyla, cinsel uyanışlarıyla. Bilinen anlamda bir Tarih de değil anlattığı aynı zamanda. Düşlerle, yani insan öznelliğiyle içiçe geçerek dönüşmüş, değişmiş bir tarihi-zaman. Bu tarihi-zaman, görünüşte “döngüsel”. Tıpkı, büyük mitlerin zamanı gibi, geri dönüşlerden, tekrarlardan oluşuyor. Buendia'ların evi hemen her kuşakta yıkılmaya yüz tutuyor, bitkiler ve böcekler eve doğru ilerlemeye başlıyor, kapılar, pencereler işlemez oluyor, toz yığılıyor. Sonra gene hemen her kuşaktan biri bu duruma savaş açıp düzene sokuyor evi. Doğa ile insan arasındaki denge durmadan bozulup yeniden kuruluyor böylece. Bütün kuşaklar aynı cinsel kıvranmaları, boşalmaları veya tıkanıklıkları yaşıyor. Her kuşakta bilge Çingene Melquiades’in öğretisi yeniçlen araştırılıp değerlendiriliyor. Bu nitelikleriyle roman, falan filan bireylerin, falan filan toplumun değil, öncelikle hayatın hikayesi (ama böyle olduğu için bireyler ya da toplum silik bir soyutlamaya da dönüşmüyor).

Marquez’iu bu yöntemi, çağdaş romanda gözlemlenen, şiirsellik karşısında entelektüel öğelerin zayıflaması ve gerilemesi yöntemine de bir çare önerir gibi. Çünkü, sonuçta şiirsellik elden gitmediği gibi, hayat hakkında çok önemli önermelerde bulunmak da mümkün oluyor bu yapıda.

Batı'da roman, kendi geleneğinin ağırlığı altında ezilmiş gibi. Gelenek büyük olduğu ölçüde, eziciliği de artıyor. Bunun sonucunda Batılı romancı, Batı sanatının genel eğilimine uyarak, kendini aşırı derecede “estetize” ederek bunalımını aşmaya çalışıyor. Buna karşılık, önemli bm yeniliğin azgelişmiş ülke romanında kendini göstermesi ilginç. Marquez, Batı’nın geleneğini iyi bilen, bunu özümsemiş, ama altında da ezilmemiş bir yazar. Kendi toplumsal dünyasının sağladığı, “farklı düşünebilme" imkanım çok iyi değerlendirmiş. Batı’nın “bireyselleşme tarihi”ni aynı biçimde yaşamadığı için, bunu yadsımaksızın başka tarihi deneyimlerle zenginleşebiliyor. Batı romanının kişileri, zengin roman kişilerinin gerçekten tek mümkün modeli olsaydı, azgelişmiş ülke romancısı herhalde tam bir açmaza düşerdi. Bir Latin Amerika köylüsünü (ya da, elbette, bir Türk köylüsünü), Proust’un, Joyce’n veya Flaubert'in kişileri gibi içten anlatma çabası sanının çok parlak sonuç vermezdi. Bunu yapmaktan kaçınmak ise, şimdiye kadar, kaba bir natüralizmi pek aşamadı. Marquez ikilemi aşmanın olgun bir örneğini verdi. Ama başka azgelişmiş ülke romancıları da bu yönde ürün vermişlerdir. Ülkemizde de Yaşar Kemal,. özellikle ölmez Otu’nda, benzer bir doğrultuyu yakalamıştı.

Bütün bunlardan sonra, romanda ampirik gerçekliğin aşıldığını ve artık bundan sonra böyle bir yönteme geri dönülemeyeceğini söylemek biraz aşırı bir iddia olur:, O kadar kolay değil ampirik gerçekliği aşmak, çünkü modern dünyada insanın hayata bakışını bu belirliyor. Örneğin, Einstein’ın evrenini aklımızla kavrayabiliyoruz, ama Newton'un evreni “dolaysız yaşantımıza" daha uygun. Bu nedenle, klasik roman yapısının büsbütün ortadan kalkacağını beklemek yanlış olur. Fakat Marquez gibi öncü yazarların getirdiği yeni bakış yöntemleri bu klasik yapıyı da zenginleştirebilir.

Sonuç olarak, roman ölmedi. Ölen varsa, bu klasik roman yapısının üzerine kurulduğu gerçeklik anlayışı, yani ampirizm. Çağdaş dünya, romanı, kendi hayatını anlatacak yeni ve değişik tekniklerle donatmayı herhalde başaracaktır.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült