Edebiyat
Edebiyat

 

 

Kim-lik Yazar

Ali Akay


Kitaplarda ender olarak tarih, sosyoloji, felsefe ve entrika iç içe geçmiştir demek mümkün değildir, ama bunun sık sık yapıldığını söylemek de güçtür. Kara Kitap başlı başına bir sorunsaldan yola çıkmıyor ve birçok sorunsalın kesiştiği bir noktayı odaklaştmyor. Bunlar arasında tarihi ve toplumsal bir sorun olan kimlik sorununu, 'nereliyiz?7 sorusunu sordurtuyor. Bunun açıklaması burada söz konusu olamaz. Bu bir romandır. Ancak roman olduğu ölçüde de, gitgide sanatçıların sosyal bilimcilerin sordukları sorulara yaklaşması, kitabın estetik kaygıların yanında 'içerik' kaygısını da taşıdığını düşündürtüyor bize. Sosyal bilimcilerin meşgul oldukları alanların genişlemesi, sordukları soruların içine estetik sorunsalının da girmesi ile sanatçıların sosyal konular üzerine eğilmesi arasında bir koşutluk oluşmaya başlıyor. Epigraflar bize bu yolu gösteriyor. Orhan Pamuk kitabına başlarken "Epigraf kullanmayın, çünkü yazının içindeki esrarı öldürür" (Adli) cümlesini tanıtlık olarak verdiğinde yeni bir denemeye girmekte olduğunu göstermekte ve Türk modemitesi üzerine 'postmodern' bir üslnpla konunun başlamakta olduğunu haber vermektedir. Bu bir başlangıç mıdır? Romanın bir başlangıcı var mıdır? Kim daha önce yazmıştır? Kim kimden ne almıştır? Bunlar ikinci dereceden önem taşımaya başlayıp, anonim ve tali bir yazı ortaya çıkmaya başlıyor. Kimdir yazar? Kendi cümlelerini yazan mı yoksa tanıt-lıklarla bir takım fikirlerin bize hangi yolla olursa olsun gelmesini sağlaması mı önemli? Nedir bu? Anonimlik: "Yatağın başından ucuna kadar uzanan mavi damalı yorganın engebeleri, gölgeli vadileri ve mavi yumuşak tepeleriyle örtülü tatlı ve ılık karanlıkta Rüya yüzükoyun uzanmış uyuyordu" cümlesiyle başlayan Kara Kitap kitabın kahramanının kim olduğunu hemen mi belirtir? Rüya bir hayal midir? Sannlı bir sıkıntı mı? Engebeli ve vadileriyle coğrafi bir alan yazı tarafından katedilmeye başlanır. Yazıdır burada ilk özne. Bireyleşen bir yazı var mıdır diye sorabiliriz kendi kendimize. Bireyleşen bir insanı sorunsallaştırır mıyız? Aslında, Rimbaud'nun da daha önceden ifade etmiş olduğu gibi insan oluşlar halinde vardır, içinde hayvanları da kayaları da taşır (Moğol resminin hayvan figürlerinin bireyselleşmesi gözümüzün önüne gelsin). Yazı kendi içinde hem isimler, hem fikirler, hem de daha önce söylenmiş, kullanılmış cümlelerle birtakım bilinen sözcükleri taşır. Bunun kimin kaleminden kimin ağzından çıkmış olduğu sorusu tüm metafiziğin sorusudur. Felsefe başlangıcında yazıdan önceki sözün önselliğini soruşturur (Platon'un tüm sorunsalı bunun üzerine oturtulmuştur diyebiliriz). Michel Foucault, College de France'da açılış konuşmasında bize şöyle seslenmekteydi: "Bugün yapmak zorunda olduğum konuşmada ve burada belki de yıllar boyunca yapmak zorunda kalacağım konuşmalarda, hiç kimseye sezdirmeden eriyip gitmeyi dilerdim. Söze başlamaktansa, sözün beni sarıp sarmalamasını ve beni, her türlü olası başlangıcın çok ötelerine taşımasını isterdim. Konuşacağım sırada kimliği bulunmayan bir sesin benden epey önce başlamış olduğunu fark edivermek ne hoş olurdu o zaman, sözcükleri bağlamak, cümleyi sürdürmek, kendisini, sanki bir an için, askıda tutarak bana işaret vermişçesine yarattığı boşlukların arasına, hiç kimsenin fazlaca dikkatini çekmeksizin yerleşivermek yeterdi bana (...). Benim arkamdan (çok önceden söze başlamış söyleyeceğim şeyleri önceden söylemiş) bir sesin şöyle demesini isterdim: "Sürdürmek gerek, ben sürdüremiyorum, sürdürmek gerek, sözcükler olduğu sürece onları söylemek gerek..."1 Kara Kitap'm bu sorunsaldan başladığını söylemek mümkündür sanıyorum. En azından bu şekilde anlamamızı sağlayacak işaretleri içinde taşır. Bir üslnp kaygısı var. Kendi dilini arayan bir yazar birçok cümle ve sözcükleri bir kere daha kullanıyor ve bu arayış içinde de Marx'ın sorunsalını ters yüz etmiş 1 Michel Foucault, Söylemin Düzeni, Türkçesi: Turhan İlgaz, Hil Yay., 1987, s.21 ve M. Foucault, L'Ordre du discours, Gallimard, 1971, s.7-8; ayrıca anonima sorunu için yine Bkz., Foucault, Dostluğa Dair, Telos Yay., Çeviren: Cemal Ener, "Maskeli Filozof" (Christian Delacampagne ile bir söyleşi), s. 11-22. oluyor. İkinci yapılan artık farstır demek mümkün olamıyor. Bir ciddiyet ve üslnp kaygısı tüm kitabı kapsıyor. Kitap üzerine yapılan haklı ya da haksız tüm eleştiriler de bunun farkında. Üslnpsuzluğun üslnbu. Bu bir arayıştır, yaratıcılık süreci ve istencidir. Zaman için yapılmış bir yolculuktur, ama bu zaman asla düzçizgisel bir zaman anlayışı değildir, bu bir zaman kuantu-mudur. Kımıldamazlık içindeki derinliktir. Yazının büyük patlaması ve kara delikler. Asansör boşluğu bir bilinçdışından çok bir kara deliktir. Kara delik olmasıyla da psikanalizin indirgemeci bilinçdışmın haricine çıkmaktadır. Bellek vardır ama anı yoktur. Çünkü şimdiki zaman kaygısıdır aslolan: 'Uykunun huzuruna gömülmüş Rüya'nın kapıları kapalı bahçesinin söğütleri, akasyaları, aşmalı gülleri ve güneşin altında gezinmek isterdi şimdi' (s.9). Bu bir istenç, şimdiki zamanda yapacağı bir eylem. Eskiye değil, anıya gönderimde bulunmayan bir şimdiki zaman belleğidir. Blok halinde gelen bellek. Geçmiş olayı da yersiz-yurdsuzlaştırır. Kodlarını kırar ve şimdiki zamanın, arzunun kullanımına sokar. Bu, 'arzu yatırımı' ile 'çıkarın libidinal yatırımı' arasındaki farktır. Arzu, şimdiki zamanın istencini 'çıkar yatırımına' sokmadan ortaya koyar. Libidinal bir akım oradan geçer, arzunun gücü tarafından kapılır. Yazının sorunsaJı ile sosyalin sorunsalı burada birbirlerinin içine girerler. İçerik ile biçim bir ayrışık bütün oluşturur. Bu karışımla yazının içkinlik planı (Dele-uze) oluşturulmaya başlanır. Yazı kendi kendini yazmaya başlar, kalemi kimin elinde tutuğu burada az önemsenir artık. Üslnptur bunları birleştiren: 'Üslnbumdan olup bitenleri benim anlatmaya başladığımı anlamışsınızdır' (s.416). Kim-in anlattığı belli olmayan anonim ve kim-liksizliğin kimlikleşmesini sağlayan bir üslnptur bu. Nereli olduğumuzu sorgulayan bir üslnp: "Hiçbirimiz kendimiz değiliz", dedi Galip, bir sır verir gibi fısıldayarak, "Hiçbirimiz kendimiz olamayız. Herkesin seni bir başkası olarak görebileceğinden hiç kuşkun yok mu senin? Kendin olduğundan o kadar emin misin sen? Eminsen kendin olduğuna emin olduğun o kişinin kim olduğundan emin misin?" (s.381). Kimliği yersizyurdsuzlaştıran bir bellektir ve de anıdır, bunlar burada 'özdeşleşirler': "Celâl uzun bir zaman önce ünlü İngiliz hekim Dr. Cole Ridge'nin varlığını keşfettiği, ama ilacını bulamadığı korkunç bir hafıza hastalığına yakalanmıştı" (s.415). Tüm Kara Kitap bu hafızanın yokluğunun yol açtığı kimlik sorunu üzerinde dönüp dolaşmakta. Kim hangi kimliğe sahip olabilir? Ancak hafızası olan mı kim olduğunu bilir? Bu sorular üzerinde odaklasan ve odaklaştığı anda da dağılan bir üslnp ve içerik arasındaki iletişim gerçek oyunları ve hayal gücü arasındaki dengeyi sağlar. Bu dengenin oluşum süreci içinde ekolojik sorun (Boğazın sularının çekilmesiyle yok olan bir belleğin yeniden somutçasına ortaya çıkması), özdeşlikten kimliğe doğru giden bir boyut (modernlikten post-modernliğe geçiş), makinasal bir yazı (ama yapısal değil: Yapılan eleştiriler arasında romanın içinden herhangi bir parçanın çıkarılması durumunda roman içeriğinden bir şey kaybetmeyecek deniliyordu, evet bu doğru ama kaybetmemesi ise romanın hâlâ işlediğini göstermektedir. Bu da makinasal bir işleyiştir: Mekanik, yapısal bir işleyiş değil). Siyasi komplo kuramları söz konusu edilmektedir. Bu şekilde nesnenin tam olarak ne olduğunun belirli olmadığı (fizikteki belirsizlik ilkesi) ve kurgunun içinde birçok hikâyenin 'anlatı' halinde, niçin burada olduğu bazıları tarafından anlaşılmasa bile, birlikte olduğu anlatısı vardır. Aralarındaki ilişki bir ayrışıklık bütünlüğüdür (Tıpkı Binbir Gece, veya Dekameron'da olduğu gibi). Romanın içerik ve biçim ayrımının dışında, yani analitik bir anlayışın pragmatizme dönüştürüldüğü2 durumda, yaşam ile sentezlenmesi söz konusudur. Bir bakıma minör bir edebiyata giriştir bu: Öncelikle ifade edilir, olay ondan sonra gözükmeye, algılanmaya başlanır.3 Anlatım, burada, biçimi parçalara ayırır (Kara Kitap 17 bölümden oluşuyor ve bu bölümleri ayrı ayrı, birbirinden bağımsız okumak da mümkün. Zaten, bu yüzden herhalde, bir bölümün senaryolaştırılması olanaklı hale geldi. Örneğin Cellat ve ağlayan yüz hikâyesi, veya Esrarlı resimler kendi içinde birer bütün oluştururlar). Parçalara ayrılan biçim Rıchard Scusterman, L'art â l'âtat vif, la pansee pragmatiste et l'esthetıque po-pulaıre, Les Edıtıtons de Mınuıt, 1991 3 Gılles Deleuze, Felıx Guattarı, Kafka, Les Edıtıtons de Mınuıt, 1975, s 5152 sayesinde de varolan düzenin içeriğini katedip# başka bir içerik ortaya çıkarmak mümkün olur ki# bu ikisinin ayrışık birlikteliğini gerektirmektedir. Doğu-Batı kimlik sorunu, kimliğin çözülmesi (Bedii Usta'nın Evlâtları) içerik ve biçim arasındaki bütünlükteki 'makinasal' bütünlüğü gösterir: Mankenciler piri 'Abdülha-mit'in emri ve zamanın şehzadesi Osman Celâlettin Efendi'nin ilgisiyle açılan Bahriye Müzesine gereken mankenleri hazırlayan Bedii Usta'dır. Tüm bölüm kendi içinde belli bir tarih anlayışını, resmi tarihi sorgularken kimliğimizin ne olduğu sorusunu sorar: 'Bitmemiş batılılaşma tarihimizde örneklerini binlerce kere gördüğümüz bu yasakçılık zihniyeti' (s.60) (...). 'Cumhuriyetimizin ilk yıllarındaki o heyecanlı Batıcılık dalgası içinde, beyfen-diler başlarındaki fesi çıkarıp Panama şapkalarını giyerken...' (s.60) (...). Yaptığı mankenler ve elbiselerinin modellerinin öğretildiği Batılı ülkelerin insanlarına değil, bizim insanlarımıza benziyorlarmış.' (s.60). Yine aynı bölümde bizim denilen insanların 'fark edilmeyen bir hızla, kendi hareketlerini bir yana bırakıp, başka insanların hareketlerini benimsemeye taklit etmeye başlamışlar' (s.60). Bu içerik tam bir makinasallık içinde hiyerar-şik 'yapının' korunmasını beraberinde getirir: Figürler yer değiştirir, bileşimler oluşur ve çözülürler. Aktif ve pasif, (gerek Celâl gerekse Galip bazan aktif bazan ise pasif rollere bürünüyorlar) öznenin yerini yok eder. Aynılık ve özdeşlik arasındaki ilişki gitgide önem kazanmaya başlar. Ben ve Öteki. Aynılık mı özdeşlik mi yoksa farklılık mı belirler? Bu sorunsallaştırıldığında ortaya çıkacak durumun, ben ve öteki arasından çok bir 'çokluk' fikri üzerine oturtulduğu dikkat çekecektir. Bu, kitabın konusunun ne kadar Tek'ten, bütünden ve onun bir yansıması olan özdeşlikten ayrıldığını bize göstermektedir;4 çünkü kitabın konusu, çağlar ve olaylar zincirinden çok bunların birlikte varolmalarını söz konusu eder ve böylece ikili diyalektik ilişkinin 'tek Tanrı'cı' karakterini aşmaya çalışır. Onca komplo teorisinin tarih içinde zincir gibi eklemlenmesinden doğmuştur. Düz çizgisel değil, eklemlenmelidir. Burada, iş O. Pamuk'un Beyaz Kale'den, ben ve öteki sorunsalından, çokluk sorunsalına geçtiğini söylemek mümkündür, sanıyorum. te, içerik ve biçim farkı tamamen yok olmaya başlar; çünkü 'çok tanrılı' bir yazı, çok olaylı tarih ve yazının orjiak karakteri (orjilere değgin) ortaya çıkar. Kitap üzerine eleştirilerin bazıları bu orjiak karakteri eleştirmekte ve bir bütünlüğün olmadığını söylemektedir: Olaylar, vakalar, ideolojiler, makaleler (Ce-lâl'inkiler),5 yaşanan ve yaşanması beklenen bir şehir birbirleri içine geçerek eklemlenirler. Öteki sorunu ve diğerini yadsıması (diyalektik) yüceltilir gibi dururken (içerikte) aslında (biçimde) öteki sorunu yüceltilmemiştir (Yazı üslnbu). Bu kolektifliği oluşturan karakterlerin çokluğunda yaşanmaktadır.6 Aslında içerik öteki sorununu ön plana çıkarır gibi dururken, biçim Öteki sorunundan çok çokluğu sergiler (Kaotik ve orjiak yazıdır bu). Özellikle 'Esrarlı Resimler' bölümünde bu orjiak yazının karakterlerini görmek mümkündür: İlk olarak aynada özdeşlik değil, farklılaşmalar gözükmektedir: 'Birinci duvardaki sefil ve hüzünlü sokak köpeği, karş sındaki aynada, hem hüzünlü hem kurnaz bir köpeğe dönüşüyor tekrar birinci duvardaki resme dönüldükçe, bu sefer, aslında, orada da kurnazlığın resmedildiği../ (s.368). Yazının orjiak karakteri ise (toplu içki ve seks alemleri eğretilemesi) şunu göstermekte: 'Sarayda çalışan kadınlar... birbirlerine aynı masalları anlatarak pinekledikleri karlı kış gecelerinde, resmin ve karşısındaki aynanın sihirli oyunlarını... kullanırlardı (...). Bunlar, eli sıkı, hesaplı kişilerdi; ne içerken dünyayı unutabilirlerdi, ne de sevişirken; Her şeyi bir düzene sokma saplantıları olanları başarısız bir dost ve başarısız bir âşık yapardı yalnızca' (s.368-369) (...) 'esrardan ve rakıdan kafaları bulan müşteriler mutsuzluğun ve hüzünün bulutlarına çıktıkları../ (s.370). Bilindiği gibi orji tanrısı ve bunun şarapla karıştığı kişi Diyonisos idi. Onun çokluk ve sefahat içindeki 'sorumsuzluğu' Nietzsche'yi ona özendiren karakteriydi. Bunun biçimde yazıya yansıması ise çokluğun He-gel'ci bütünlüğü ve sistemi yok ettiği anı belirler. Bu bölümde, şangırdayan cam 5 Bu arada, Celâl ile Cellâ-t arasındaki yakınlığa da dikkat çekebiliriz. Celâl 'yanlış' darbelere gönül vermiş, siyasi kopukluklar kovalamışken cellât 'yanlış' kafayı koparmış ve ağlamalarla çılgına dönmüştür. Bu konu üzerine Bkz., Michel Maffesoli, L'Ombre de Dyonisos (Contribution â une sociologie de l'orgie), Librairie des Meridiens, Klineksieck et Cie, 1985, s.218. ayna parça parça kırıldığında, işte, iki aynanın, iki kitabın aynılığının parça parça edilişi gözlerimizin önüne koyulur; çünkü parça parçadır yazı. Eklemlenmelerle, 'izlerle' (Derrida) yolunu alır, biçimi yersizyurdsuzlaştırır. Ancak bu parça parça edilen bütünlüğün içindeki birlik "emekliliğin eşiğindeki komisere faili bilinmeyen, cinayeti ve sırrı" ebediyen kaçırtır. Çünkü faili anonimdir. "Çünkü önemli olan hikâyedir, hikayeci değil. Anlatılacak bir hikâyemiz var şimdi' (s.381). Çünkü hiçbirimiz 'kendimiz değiliz'dir (s.381). 'Şehza-de'nin Hikâyesi' bölümü onun için sonlardadır. Çünkü artık yazar, anlatıcı yazmazlar. Kim-lik yazar. Anlatan kâtibine verir kalemi. Ağızdan ağıza, kitaptan kitaba doğru uzanan bir anlatı, bir hikâye kalır geriye: 'Gün boyunca kulaklarının içinde işittiği başkalarının seslerinin, kasrının odalarında aşağı yukarı yürürken aklına takılan başkalarının hikâyelerinin yüksek duvarlarla çevrili bahçesinde gezinirken bir türlü etkisinden kurtulamadığı başkalarının düşüncelerinin hakkından ancak Kâtibine yazdırırken gelebilirdi. İnsanın kendisi olabilmesi için, içinde yalnızca kendi sesini, kendi hikâyelerini, kendi düşüncesini bulabilmesi gerekir derdi Şehzade ve Kâtip yazardı' (s.387). Deleuze ve Guattari'den bir alıntıyla noktalamak istiyorum: yAntiOidipus'u iki kişi yazdık (Her ikimiz de çoğul olduğumuzdan giderek hayli kalabalıklaştık. Burada bizi birbirimize yakınlaştıran herşeyi, en yakın ve en uzak herşeyi kullandık. Uygun takma adlar dağıttık (oraya buraya) tanınmaz kılınmak için. Niçin koruduk adlarımızı? Alışkanlıkla, yalnızca alışkanlıkla. Bu kez de kendimizi tanınmaz kılmak için. Kendimizi değil, bizi davranmaya, sınamaya ya da düşünmeye iten şeyi fark edilmez kılmak için (...). Artık ben demediğimiz noktaya değil, ben demenin ya da dememenin hiçbir önemi olmadığı bir noktaya ulaşmak (...). Yardım aldık, esinlendik, çoğullaştık.)7 "Esrarını Mesnevi'den aldım." Kim-lik yazdı. Nükhet Esen, Kara Kitap Üzerine Yazılar, Can Yay., 1992 7 Gilles Deleuze, Felix Guattari, Mille Plateaux, Les Editions de Minuit, 1980, s.9.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült