Edebiyat

 

İngiliz Edebiyatı Ve Romantik Akım

Jorge Luis Borges


Ünlü tarih felsefecisi Oswald Spengler, büyük Romantik ozanların bulunduğu kısa bir listeye neredeyse unutulmuş olan James MacPherson (17361796) adını da katar James MacPherson, Inverness yakınlarında, Gal dilinin hala konuşulmakta olduğu bir yörede doğdu. MacPherson bu dili hiçbir zaman doğru düzgün konuşamadı, bu dilde okumayı da öğrenmedi, ama İskoç olmaktan büyük bir övünç duydu. Öğretmendi. 1760 yılında bir arkadaşının yardımıyla, coşkuyla karşılanan İskoçyanın Dağlık Yörelerinden Derlenmiş ve Gal ya da İrlanda Dilinden Çevrilmiş Eski şiir Parçalarını(Fragments of Ancient Poetry Collected in the Hinghlands of Scotland and Translated from the Gallic or Erse Language) yayımladı. İki yıl sonra, seçkin bir yazın adamı olan Dr. Blairin desteğiyle Fingal destanının çevirisini çıkardı. Kitabın önsözünde, Fingalin İskoçya dağlarında ve adalarında korunmuş bir üçüncü yüzyıl şiirinden çevrildiği ve yazarının da destanın kahramanı Fingalin oğlu Ossian olduğu belirtiliyordu; Kutsal Kitapı anımsatan dizemli bir düzyazıyla kaleme alınmış olan bu yapıt Avrupanın hemen bütün dillerine çevrildi. Fingalin birçok okurundan biri de, Abbe Cesarottinin yaptığı İtalyanca çevirisini sefere çıktığı zaman bile yanından ayırmayan Napolyondu. Bir başka okur ise Goetheydi; Goethe, yüreğinde Homerosa ayırdığı yeri artık Ossianın aldığını açıklamış ve Werther adlı yapıtına bu destandan bir bölüm almıştı. Gelgelelim, Fingalin uydurma ve düzmece olduğunu ortaya atanlar da çıktı. Bu destana en sert bir biçimde karşı çıkanlardan biri de, İskoçlardan nefret eden Dr. Johnsondı. Dr. Johnson, altı kitaptan oluşan bir şiiri, beşe kadar saymasını beceremeyen bir barbarlar sürüsüne yakıştırmanın gülünç olduğunu bile söyledi. Fingal, bir Kelt destanının yeniden düzenlenmiş özgün bir biçimi olmayabilir, ama Avrupa yazınının ilk Romantik şiiri olduğu tartışılmaz.» MacPherson, kendini bilinçli olarak İskoçyanın daha da ün salmasına, saygınlaşmasına adamış bir ozandı.

Okuyalım: «Beyler beylerle vuruşur, insanlar insanlarla çarpışır; çelikler çeliklerde çınlar. Tolgalar tepelerinden yarılır. Dökülen kanın kokusu sarar her yanı. Parlatılmış porsukağacından okların kirişleri vınlar. Ok ve kargılar uçuşur gökyüzünde. Dalgalar tepelere yükseldiğinde azgın okyanus nasıl gümbürderse, öyle düşer kargılar gecenin yüzünü ağartan ışık çemberleri, gibi.» Başka bir yerde şöyle der: «Ruhum başka çağlarla yüklü.» Gene bir yerde şu sözleri okuruz: «Yüzünde savaşı, kargısında orduların ölümünü gördüler. Ansızın bin kalkan belirdi kollarında, bin kılıcı çektiler kınlarından.»

Lord Byron, Büyük Britanya dışında, İngiliz Romantizminin başkişisi olma özelliğini sürdürüyor. Ama bugünlerde kendi ülkesinde Byronın yapıtları kişiliği kadar canlı değil. Bu yakışıklı, karamsar ve uçarı soylu, gizemli serüvenler yaşayarak İspanya, Portekiz, Yunanistan, Türkiye, Almanya, İsviçre ve İtalyada dolaştı. Doğuştan topal olan Byron, bu eksildiğinin üstesinden gelerek, tıpkı mitologyadaki Leandros gibi Çanakkale Boğazını yüzerek geçti. Yunan bağımsızlık savaşına katılma tutkusuyla yanıp tutuşan Lord Byron, 19 Nisan 1824de yakalandığı sonucu Missolonghi kentinde öldü. Otuzaltı yaşındaydı? Yunanlıların gözünde bugün bile bir ulusal kahramandır.

Çok sayıdaki yapıtları arasında biz Childe Harolddan söz edeceğiz. Hem düşlemsel hem de özyaşamöyküsel bir şiir olan Childe Haroldın sondan bir önceki ,bölümünde Waterloo savaşı anlatılır. Don Juali, umulmadık öyküler ve erotik sahnelerle dolu bir tür satirik destandır. Byron uyaklı şiiri olağanüstü bir beceriyle yazıyordu. Nitekim Don Juanda, sonraları Leopoldo Lugonesin Lunario, sentimental adlı yapıtında kullanacağı dizeleri anımsatan yergisel ve taşlamalı uyaklı dizeleri cömertçe kullanır.

Romantik akım resmi olarak Wordsworth ve Coleridgein Lirik Baladlarının (Lyrical Ballads) çıktığı yıl başlar. İkisi de büyük ozandır ve ikisinin de gerçekte çevrilmesi olapaksızdır. Wordsworthün şiir kuramı derin bir bilgiyi içermesinin yanı sıra ilginçtir de. İki yıl sonra, Baladların ikinci basımının önsözünde açıklamıştır şiir kuramını. Wordsworthe göre, şiir insanın bir duygu ya da coşkuyu yaşadığı anın ürünü değil, ozanın o coşkuyu yeniden yaşadığı ve aynı anda hem oyuncu hem izleyici olduğu anın ürünüdür: «Şiir, güçlü duyguların kendiliğinden taşmasıdır; dinginlik ve erinç içinde yeniden anımsanan coşkudur şiirin kökeni.» Wordsworth, onsekizinci yüzyılın sözümona şiirsel söyleyişine ve beylik, basmakalıp biçimler ile alegorilere de başkaldırır. Lehçe içeren biçimleri yasak etmesine karşın, dolaysız bir dili gerekli görmüştür. Wordsworth, kırsal yörelerde yaşayan ve doğadan etkilenen insanlara oranla kentlilerin daha yapay bir konuşma dili kullandıkları kanısındaydı. Böylelikle, okusa hiç kuşkusuz kendisini şaşkınlık içinde bırakabilecek Walt Whitman ve Kiplinge giden yolu açıyordu. Ama hiç kimse yaşadığı çağın tümden dışında kalamaz, nitekim Wordsworth de zaman zaman kendi eleştirdiği yanlışlara düşer. Wordsworth 1770de İskoçya sınırı yakınlarında doğdu, 1850de öldü.

Tamamlanmamış uzun bir felsefi şiir bıraktı geride. Bu şiirde geçen düşün kahramanı, insanlığın iki temel yapıtını, sanat ile bilimi ikinci tufandan kurtarmakla görevli bir Araptır. Bilim ve sanat, bu şiirde, aynı zamanda Eukleidesin geometrisini de temsil eden bir taş ve bütün dünya şiirini temsil eden bir yılan ile simgelenir. Wordsworth ayrıca Shakspeare ve Keatsinkilerden aşağı kalmayan örneklerini verdiği soneyi de işleyip geliştirdi. Chesterton, Wordsworth okumayı gün doğarken dağda bir bardak su içmeye benzetmiştir.

Samuel Taylor Coleridgein (1772-1834) yaşamöyküsünün neredeyse hiç yazılmadığı söylenebilir. Devonshireda doğan COleridgein babası, vaazlarının arasına «Kutsal Ruhun dilinde», yani İbranice uzun bölümler sokarak kiliseye kendisini dinlemeye gelen köylüleri hoşnut kılan bir Protestan rahibiydi. Tıpkı Wordsworth gibi Coleridge de, Fransız Devrimini savunuyor ve Amerikanın el değmemiş yörelerinde toplumcu bir koloni kurmayı tasarlıyordu. Terörün egemenliği ve Napolyonun askeri diktatörlüğü onu bu düşüncelerimden uzaklaştırdı. Coleridgein bütün yaşamı, bugün elimizde yalnızca izleri bulunan anıtsal yapıtların ve duyurusu yapılıp da pek azı gerçekleşen konferansların ertelenişi ve: bir yana bırakılışıyla geçti. Ama Biographia Literaria adlı bir düzyazı yapıtını tamamladı Coleridge; bu kitap, bitmek tükenmek bilmeyen konudışı sözlerin yanı sıra, Wordsworthün görüşlerinin çürütülmesini ve Fichte ile Schellingden bilinçli ya da bilinçsiz birtakım aşırmaları içerir. De Quincey ve Carlyle ile birlikte, Alman felsefesini İngilterede ilk yaygınlaştıranlardan biriydi Coleridge. Dört yüz sayfa kadar tutan şiir yapıtları «Keder: Bir Övgüyü (Dejection: An Ode) saymazsak, kimilerinin bir tür İlahi Komedya oluşturduğunu söyledikleri üçşiire indirgenebilir. Birincisi, «Christabel>v cehenneme; İkincisi, «Eski Denizcinin şiiri»  (The Rime of the Ancient Mariner)ise arafa denk düşer. Öyküsü, gizemli bir kefaret öyküsü; geçtiği yer, olağanüstü bir canlılıkla betimlenen güney eksenucu bölgesi; kişileri ise insanlar, melekler ve şeytanlardır. Üçüncü şiir, «Kubilay Han» (Kubla Khan), cenneti simgeler. şiirin oluşumu ilginçtir. Bir afyonkeş olan Coleridge, bir geziler kitabını okurken müziksel, sözsel ve görsel nitelikte üçlü bir düş düşlemiş. şiir oku, yan bir ses ve tuhaf bir müzik duymuş, yapılmakta olan bir. Çin sarayı görmüş ve (insan düş görürken böyle şeyleri anlar ya) sarayı müziğin inşa etmekte olduğunu ve sarayın Marco Poloyu koruyan imparatorun, Kubilay Hanın sarayı olduğunu anlamış. Gerçekte şiir epey uzun olacakmış. Coleridge kendine geldiğinde gördüğü düşü anımsamış ve yazmaya koyulmuş, ama araya başka şeyler girmiş ve düşün sonunu bir daha hiç anımsayamamış. Coleridgein belleğinden damıtabildiği elli dize imgeleri ve eşsiz uyumuyla, dünya yazınının ölümsüz ürünlerinden biridir. Ozan ölümünden yıllar sonra, Kubilay Hanın sarayını kendisine düşünde açıklanan bir plana göre yaptırdığı anlaşılmıştır.

Thomas de Quincey (1785-1859), Coleridge ve Wordsworthün izdeşlerindendi. Klosterheim ya da Maske (Klosterheim, or, The Masque) adlı romanı ve Lessingin Laofcoonunun bir çevirisi ya da yorumunu saymazsak, De Quinceyin ondört cilt tutan bütün yapıtları, genişlik ve kapsamları bakımından bu olsa olsa kitap adını verebileceğimiz makalelerde: oluşur. Tıpkı Sir Thomas Browne gibi, De Quincey de şiir kadar şiirsel bir düzyazı yazmaya çalıştı ve çoğu zaman da başarılı oldu. Bir bölümünü Baudelairein Fransızcaya çevirdiği Bir İngiliz Afyonkeşin İtirafları (The Confessionsof an English OpiumEater) en önemli yapıtıdır. Garip serüvenlerini, düşlerini ve karabasanlarını anlatır bu yapıtında. Thömas De Quincey, afyonda düşünsel bir keyif arıyordu. Afyon, müziğe karşı duyarlılığını arttırıyor ve Kant’ın en çetin yazılarını anlamasını ya da anladığını sanmasını sağlıyordu. Aldığı dozu, günde sekizbin ile oniki bin kadar afyon tentürü damlasına çıkardığı oldu. Yıllar geçtikçe, karabasanları tepesine çökmeye başladı. Mekan, insan gözünün göremeyeceği boyutlarda uzayıp genişliyordu. Tek bir gece yüzyıllar sürüyor ve. sabahleyin bitkin uyanıyordu. Doğu ya ilişkin düşler ardını bırakmıyordu; uykusunda kendisini tanrı ve piramit sanıyordu. Kitabının duyarlı ve çapraşık bölümleri, müzik tapınakları gibi açılır önümüzde. Thomas DE! Quinceyin ufak tefek, çelimsiz ve çelebi görüntüsü, okurlarının belleğinde gerçek bir kişi olmaktan çok bir anlatı kişisi olarak yaşamaktadır.

Ozan Shelleyden (1792-1822) ya da tarihsel romanı başlatan Sir Walter Scottdan (1771-1832) söz etmeye pek yerimiz yok. İngiliz lirik ozanlarının en çalımlısı John Keats {1795-1821), yoksul bir ailenin çocuğu olarak Londra’da doğdu, yakalandığı verem sonucu İtalya’da öldü. Bölük pörçük bir öğrenim gördü: Arnold, Keats için, «hiç Yunanca bilmemesine karşın Yunanlı doğmuştu,» diyecekti. Yirmi yaşında ünlü sonesi «Chapmanın Homerosunu İlk kez Okuma üstüne»yi (On " First Looking into Chapmans Homer) yazdı; bu son nesinde, kendinin Homeros karşısında büyülenişini, ilk İspanyol fatihinin Büyük Okyanus karşısında büyülenişine benzetir. Leigh Huntın ve Shelleynin arkadaşıydı. Milton şiirin yalın, duyusal ve tutkulu olmasını istemişti. Keatsin yapıtları, eskisellikleri bir yana, Miltonın bu şiir öğretisini eşsiz bir biçimde gerçekleştirir. şiirlerinden ikisi, «Bir Binbüle Övgü» (Ode to a Nightingale) ve «Bir Yunan Vazosuna Övgü» (Ode on a Grecian Urn), İngiliz dili durdukça yaşayacaktır. ,Gömüt taşına şu sözlerin yazılmasını istemişti Keats: «Burada adı suya yazılmış bir ozan yatıyor.» Shelley, onun ölümünden duyduğu üzüntüyü «Adonais» adlı ünlü ağıtında dile getirdi.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült