Edebiyat

 

İmge Üretiminde Roman Hala İlk Sırada

Bilge Karasu


Yıl 1928 yılında Virginia Woolf, Vita Sackville West'e yazdığı bir mektupta, romanın "kendisine, yazılamayacakmış gibi gelen" bir şey olduğunu anlatır... Herhangi bir yazı yazması gerektiğinde şöyle bir saat falan düşündükten sonra söylenecek bir dizi şey gelirmiş ya usuna, roman, hiç ulaşılamayacak bir "karşı yaka" gibi görünürmüş.

Nasıl imrenmem V. Woolfun haline? Her yazı ulaşılması çok güç bir "karşı yaka" gibi görünür bana. Ama şurada, şu anda önemli olan, benim duygularım değil, Woolfun duygulan değil; ikimizin de kullandığımız bir şey... İster romanı ister yazıyı yazma işini "anlatmak", "karşımızdakine içimizdekini iletebilmek" için kullandığımız bir şey. Bizim bulmadığımız, yaratmadığımız, ama kullandır ğımız için (kullanırken, kullanmakla) iletmek istediğimizi en kestirme, en "dolu" biçimde iletebileceğine inandığımızı belli ettiğimiz, kısacası, öznelleştirdiğimiz bir şey: Bir imge...

Bu imgeden yola çıkarak, kendi hesabıma şunları söyleyebilirim Örneğin: Ulaşılacak "karşı yaka" bir metnin bütünlüğüdür; o metnin, başına oranla "sonu" değil. Yazı (belki V. Woolf için de öyleydi, bilemem...), yazan için de, okuyan için de (elbette, romanın kişileri için de) bir yolculuktur. (Ancak, gerek "ulaşma"nın, gerek "yolculuğun" nasıl işler oldukları, nasıl tasarlanıp anlamlandırılacaklar!, şu yazımı okumakta olan her okur için öznel bir şey olacaktır.) Yolculuk bir yola vurmaktır kendini; karşı yakaya ulaşmanın bütün hazlarıyla1 acılarını, güçlükleriyle kolaylıklarını yaşatacak bir yola... Kendimizi sınayıp tanıyacağımız, çeşitli yol arkadaşlıkları kurabileceğimiz ya da yalnız, yapayalnız kalacağımız bir yola...

*

Bir imgeden yararlanarak üretebileceklerimiz, ya da, bu imgenin "içine" yerleştirip doldurabileceklerimiz, bu imge yardımıyla kavrayıp yorumlayabileceklerimiz tükenmez, tüketilemez. Öyle sanıyorum.

*

Romanı, yazın türlerinden biri olarak görmek, yazın açısından düşünmek niyetinde olmadığım bu yazıya, bir romancının (roman yazma işinden söz ederken) kullandığı bir imgeyle başlamam, boşuna değil.

Bu yazıda, imge üretme, imge dolaşımını sağlama bakımından, yaratılmış en büyük "makine"lerden biri olarak bakmak istiyorum romana. Eskiyeni, iyikötü, ilkel-yetkin gibi nitelemeleri usumun kıyısına uğratmadan, romanın başka "işlev"lerini düşünmeden...

*

1. Geçenlerde bir dostum, okurun duyduğu bazdan söz ederek ona bu hazzı vereceğini düşünürken yazarın haz duyup duymadığını merak ediyor, soruyordu: "Yazarken haz duyar mısın?" Doğrusu, yanıtlamak güç. Bitirmenin hazzı var, o elde bir. Ama yazının yazılması sırasında, otsa olsa, güç bir yerin "iyi gibi görünen" bir çözüm bulunarak "bitirilmiş gibi olması"nın duyurduğu bir bazdan söz edebilirim, ilk yazılışı bitmiş metin üzerinde çalışırken "bak, bu pek fena olmamış galiba" tüyebildiğim yerler de "haz verici" sayılır. Yazma gereğini yerine getirmenin hazzından söz edebilir miyim?.. Evet, o haz var.

Öyle sanıyorum ki yaşamımız, sürekli bir yapıntı üretimidir. Sürekli olarak bir yapıntı içinde yaşıyoruz, ya da, her yaşadığımız (önemli ya da önemsiz, ağır ya da hafif, güçlü ya da silik bir öğe halinde) "yaşamımız" dediğimiz yapıntıyı oluşturuyor. Bu büyük yapıntının öğeleri de, daha sınırlı, daha küçük yapıntılar.

Kabaca söylendikte, "gerçeklik" adı verilen şey yok mu demek istiyorum? Hayır. "Gerçeklik” adı verilen şeyi ancak birtakım yapıntıların yardımı, aracılığı, "varoluşturuluşu" ile algılıyor, kavrıyor, anlamlandırıyor, düşünüyor, anlıyoruz demek istiyorum.

Bu yapıntılara, imge adını veriyorum.

Bu yapıntıların kimi zaman kendisine, kimi zaman da bir ya da birkaç öğesine, başka başka alanlarda, başka başka adlar verilmiştir, veriliyor. Beni ilgilendiren, imge adını verdiğim bu irili ufaklı yapıntıların, oluşturduğunu düşündüğüm dizge ya da dizgeler...

işe, kendimiz üzerine kurduğumuz imgelerle başlarız. Bunlar, en az, üç tane olacaktır. Bunlardan yola çıkarak ilişkilerimizin hepsini, her türlüsünü gitgide genişleyen çerçeveler çize çize, her çerçevenin içine daha küçük çerçeveler oluşturan öğeleri ya da öğe öbeklerini yerleştire yerleştire içine alan imgeler oluştururuz. Bunların toplumsal boyutlara ulaşmış olanları, doğayı, tarihi, kültürü "anlamakta" kullandığımız en kapsamlı dizgeler durumuna gelecektir.

Biribirinin içinde yer alan, bir dizge, ya da, bir dizgeler bütünü oluşturan bu anlamlandırıcı çerçevelerin yardımıyla gerçekliği yorumladığımızı, ona bir anlam verdiğimizi düşünüyorum. Söylediğimiz, düşündüğümüz herhangi bir şey, birbiri üzerine kurulmuş, birbirinin tabanını oluşturan bir dizi imgenin ürünü, sonucu, olabiliyor.

*

Bu deneme, imgeler üzerine kurduklarımı anlatmak için de yazılmıyor. Ama romanın imge üreticiliğinden söz açmadan önce, söylenmesi gereken bir iki şey var.

İmge adım verdiğim yapıntıları, daha çok, bir "kalıp", bir "çerçeve" diye niteleyebilirim. Sözcüğe, deyime çevirebildiğimiz, dolayısıyla başkalarına iletebildiğimiz (iletebiliyorsak...), bu çerçeve, bu kalıp. Ama bu kalıba her birimizin yerleştirebildiği, koyabildiği, kimi zaman hiç iletilemeyecek ölçüde öznel olabiliyor galiba... Bu öznelliği, bir parça olsun iletilebilir kılmanın bir yolu, ayrıntıyı dilselleştirebilmek, biraz daha, biraz daha inceltebilmek...

Oysa imgenin bu güç iletilebilirliği, kabul etmekte çok gönülsüz davrandığımız bir şeydir. İletebildiğimize inanır, "anlaşılmaması” karşısında kırgınlıklara kapılırız. Ya da bizim "apaçık" gördüğümüzü başkalarının niye görüp "istemediğine" bir türlü akıl erdiremeyiz. Kötü niyetten söz ettiğimiz yerdir burası. Bizim, başkalarının gördüğüne "yanlış" diye bakmamız, o görüleni "saçma" saymamız, ya da "bu bir türlü anlaşılacak bir şeydir, başka türlü nasıl anlarsınız" dememiz, hep, aynı engelle karşılaştığımızı kabul etmek istemememizdendir. Dilsel çerçeve ile öznel "dolgu" arasındaki süreksizliğe katlanmak pek güç geliyor bize. Öznelin ortaklaşa kullanılamayacağını anlamanın güçlüğüdür bu. Sızlanmak istediğimizde anlaşılmadığımızı söyleriz de "anlatım gücümüzün" her şeyi iletmeğe yetmesi gerektiği yollu sarsılmaz bir inançla işe girişiriz bir şeyler anlatmağa niyetlendiğimiz zaman...

Bir şey daha var: İmgelerimize pek bağlıyızdır. Onlara yönelmiş her "saldın" {ya da, saldın olarak görmek istediğimiz, görmeğe hazır olduğumuz her davranış) bizi çok sert savunmalara götürür, kolaylıkla saldırganlaşırız savunma ile yetinemeyip. İmgelerimizde değişiklik yapmağa hiç katlanamaz gibiyizdir. Oysa, yaşayabilmek için bu imgeleri durmadan düzeltebilmemiz gerekiyor, değiştirebilmemiz, "zenginleştirebilmemiz" gerekiyor. Yaşamak, yaşlanmak, dünyaya, insanlara, olup bitene her gün yeniden bakabilmek, bütün bunların her gün yeniden anlam taşıyabilir olması, ancak bu değişme ile olanak kazanır.

imgenin başlıca niteliği, bütünlenmemişliği, açıklığıdır, bir bakıma. Sürekli olarak yeni öğeleri sindirebilir, özümleyebilir. Ne ki, bu yeni öğeleri (imgelerimize yedirmeğe çalıştığımız, katlandığımız, bunu kabul ettiğimiz zaman) varolan (eski) öğeler doğrultusunda seçmeği yeğlediğimiz söylenebilir. Kimi zaman (oldukça seyrek görülen bir şeydir bu) varolan öğelere aykırı bulduğumuz öğeleri kabul etmek zorunda kaldığımızı duyarız elbet. Sarsılırız bu durumlarda. Çünkü değişiklik, imgenin "kapalı" sayılabilecek "makam'ına, "kip"ine, ana çizgilerine dokunur hale gelmektedir.

Bu özümleme ile uyarlanma işlemlerinin, bilginin yapılarından söz edilirken düşünülen özümleme ile uyarlanma işlemlerine benzediğini sanıyorum. İmgelerimizi uyarladığımızda bizi zorlayan "gerçeklik" ise, "dış dünya" da olabilir, başka bir imge de olabilir. "Gerçeklik" dediğimiz, her birimiz için, imgelerimizden başka bir şey değildir bir bakıma. İmgelerimizi sürekli olarak bozup düzelterek, yeniden kurarak, onlara bu özümleme ile uyarlanma işlemlerini uygulayarak, kendimizi, kendimizin dışında kalanı, anlamlı tutmağa çalışırız.

İmgelerimizin kimi kesimini iletişim süreçlerinde kullanırız; ama genel olarak ele alındığında imgeler "kimya"sı, bir iletişim sorunu değildir; iletişim sürecinin öncesi ile sonrasında hızlanan, önem kazanan, her türlü iletişime vereceğimiz, vermek isteyeceğimiz yönü, biçimi, önemi, anlamı belirleyen, sürekli bir birleştirme-ayrıştırma etkinliğidir.

*

İmgelerin değişmesinde, zenginleştirilmesinde en önemli iki etmen, ilişkiler (özellikle arkadaş, dost ilişkileri) ile okumalar.

Bizi burada ilgilendirecek olan, okumaların bir türü... Ama okuma çeşitlerinden biri değil, okunan metin türlerinden biri: Yapıntı olmadığım ileri sürdüğü durumlarda bile yapıntı niteliği "resmen" bilinen roman...

"...yazıcıdır/yazıcı okluğu için de sözcüklerin, sözcüklerin dünyaya kattığı imgelerin kölesidir..."

H. Bianciolti Elkmor no es Amado

Okuma, bir bakıma "alışveriş" değildir; yazıyla, yazının yazarıyla "tartışır" görünsek de, kendi kendimizle tartışmaktayızdır bu açıdan bakıldıkta. Her okuma, az ya da çok, birtakım değişikliklere uğratır imgelerimizi. Ama okuduk]anınızın imge üretme gücü ölçüsünde, gerçekte bir bozma yeniden kurma süreci olan bu değişme, küçük ya da büyük olacaktır. Okuma yaşantısı diyebileceğimiz süreçtir bu.

İmdi, okuduklarımızın (birtakım ayrıntılar üzerinde durmamak koşuluyla) iki büyük bölüme ayrılabileceğini ileri süreceğim: "Gizli" yapıntılar ile "resmi" yapıntılar... "Gizli" yapıntı, bir gazete haberinden bir fizik kongresine sunulan bildiriye dek, "yapıntı olmadığı” baştan bilinen her türlü yazıdır. "Yapıntı” değildir; bir gerçekliği, bir hakikati, bir görüşü yansıtmakta ya da dile getirmektedir. "Doğruluğu"na herkes baştan inanmıştır. (Uydurma, ya da, yalan diye nitelenen bir haber, yanlış olduğu ileri sürülebilen bir düşünce, geçersiz çıkarımlara dayalı bir yazı, gene de yapıntı alanının dışında kalır. Bir yalanın, bir yanlışın doğrusu her zaman ortaya konabilir.) Okuduklarımızın bu türüne "gizli” yapıntı diyelim. bunların gerisinde, üzerinde durdukları temellerin çeşitli düzeylerinde, imgelerin çok belirleyici yerler tutmasındandır. Bu imgelerin kökeni bireysel de olabilir, toplumsal da... Tasarımlarımız, nesne ya da durumlara yüklediğimiz anlamlar, bakışımız, kurgumuz ya da kurduklarımız, birtakım temel imgelerin yönetimindedir. Umduklarımız, beklediklerimiz de, imgelerden dolayı umulmakta, beklenmektedir, (Bunları okuyan okurun kurdukları, kavrayıp anlamlandırdığı üzerinde ise, hiç durmuyorum şu anda...)

Ama "resmi” yapıntılar da var: Yapıntı olmakla yetinmeyip "yaşayan kişilerle herhangi bir benzerliğin rastlantıya verilmesi gerekeceğini" belirtenler yanında, "gerçek olayları, gerçek bir öyküyü" anlatacağını bildirenler de vardır ama, başlığının altına roman (ya da öykü, anlatı) nitelemesinin gelmesiyle bunların yapıntı niteliği resmileşmiştir. "Tanımı" gereği "gerçek (sahici, doğru vb.) olmadığı" baştan kabul edilen yapıntılardır bunlar.

Bireysel düzeyden kültür tarih çerçevelerine dek uzanan sayısız imge dizileri at oynatır bu yapıtlarda. Öykü ya da anlatı diye nitelenen metinlere oranla roman, genellikle, daha karmaşık bir girişimdir; gerek yazılışı, gerek okunuşu, imge üretimi ile dolaşımı açısından daha zengin olanaklar sağlar.

Roman da, tarih kitapları gibi, bir geçmişin (kimi zaman da, bir geleceğin) düzayak bir öyküsü (anlatısı) değildir; yazarın (okur da olan yazarın), o geçmişi (o geleceği) kendi gününün gözü ile nasıl kurmakta olduğunun Öyküsüdür (anlatısıdır). Her şeyden önce romanın (ya da tarihin) kendini nasıl gördüğü, "dünya"yı belli bir düzene sokan metnin kendi düzeni üzerine, kendi kendi üzerine kurduğu/yarattığı imge, söz konusudur. Dünyanın nasıl görülüp nasıl gösterileceğini, nasıl dile getirilmesi gerekeceğini "öğretmekte"dir roman, ya da tarih kitabı.

Okur düşünüldüğünde söylenecek bir şey daha var: Yazarın sunduğu "öykü"yü tek tek okurların nasıl anlamlandıracağını, bu "öykü"yü nasıl işlemlerden geçirerek özümleyip kendi içlerinde, kendileri için, nasıl kuracaklarını kestirmek çok güçtür; metnin bu özümlemeyi sonuna dek (tek bir biçime kapatarak) belirleyeceğini düşünmek bile olanaksızdır.

Roman, katmerli bir imge üretecidir. Hem de iki düzeyde: Bilerek, isteyerek türettiği imgeler vardır, her yazarın. Bunların harcı, varolan, çevresinde, kültüründe dolaşan imgelerden, okuduğu yazarların türettiklerinden karılmıştır. Ama yazarın, farkına varmaksızın, içinde yaşadığı dünyadan alıp kullanarak yazılı dolaşıma ilk kez (ya da, yeniden) soktuğu, kattığı imgeler vardır. Bunlar yeniden üreyecek, başka tüketimlere kaynaklık edecektir.

*

Romanın en "görünür" imgeleri, betimsel parçalardır elbet. Ama betimin nasıl tasarlanıp gerçekleştirildiği üzerine düşünmek, bir başka imge dizisine açılacak kapıyı aralar. Bir "dünyanın betimi, bir bakışın da betimidir çünkü. Bu bakışı belirleyen, oluşturan, gene de bir imgeler dizisi, kimi zaman da bir imgeler dizgesidir.

Betimlerin konusu, "betim" adı verilen etkinliğin sınırlan da, bizi birtakım başka imgelere götürür: "Dünya"da şunlar şunlar, şu şu ölçüde önem taşır, şu şu düzenler içinde anlamlıdır, demekteyizdir.

Betimler dışında çeşitli düzeylerdeki bağlantılar, kişinin ya da kişilerin kendi kendileriyle, birbirileriyle, çevreleriyle, geçmişleri, bugünleri, yarınlarıyla ilişkileri, pek ''nesnel" bir şey gibi görülen doğa ile kurdukları alışveriş, gene, bu iki katlı imge dizilerinin ürünleridir: Görülüp gösterileni belirlediği kadar, onu öyle göstermeği de belirleyen imgelerin ürünleri...

Bu çeşit bir çözümlemeyi, romanın varoluşundan başlayarak, tasarlanışına, kuruluşuna, kurgusuna, yapısına, bir okur çevresine yöneltilişine dek uygulayabilir, her düzeyde (en azından iki kat halinde) bu iç içe duruşu seçebiliriz. Her roman, yazarının bireysel imge dizilerinden başlayarak içinde yaşadığı kültürün çeşitli katmanlarının, bunların ötesinde de çağının imgeler bütününe varan bir çerçeve içerisinde yer alır; bu imgeleri kullanır, çoğaltır, yayar; "kayda geçirip" iletir; "yeni" imgeler yaratır.

Yazarın sunduğu "kimya", metindedir. Belli bir kişinin, belli bir anda üretmiş olduğu bir kimyadır bu.

Ya okurun okuduğu?

Sorun daha da karmaşıklaşıyor bu noktada. Okur da "kendi gözü" diyeceğimiz bir "almaç'la okumaktadır. Yani kendi imgelerini, imge dizgelerini okumasına uygulamaktadır.

Romanla (dilleri, siyasal sınırlan, çağlan aşabilen bir nitelik taşıyan bu yazı biçimiyle) karşı karşıya kaldığında okur nelerle yüz yüze gelir, hangi durumlarda kalabilir, diye düşünürsek, şöyle bir şey söyleyebiliriz sanırım:

Roman, okurun kendi dilinde yazılmış olabilir, o dile çevrilmiş olabilir; okur, romanı bir yabancı dilde (yazıldığı ya da çevrildiği bir "yabancı" dilde) okumakta olabilir.

Roman, okurla çağdaştır ya da değildir.

Okur açısından, sekiz ayrı ulama girebileceğini görüyoruz bu okumaların... Her birinde, okurun yorumlayacağı, kuracağı, üretebileceği imge dizileri başka başka olacak; metinden aldığı şeyler yoluyla kendi imgeleri üzerinde girişebileceği "düzeltme, genişletme" işlemleri değişik biçimlere girecektir.

Roman, okurun "tarihi"nin belli bir noktasında karşısına çıktığına göre, okurun (o tek okurun) görgüsüne (yaşantılarına, okumalarına) bağlı olarak değişik yollar açacaktır karşısında.

*

İlginç olan şu: Bir roman okumağa oturuyoruz. Bir kurmaca karşısında olduğumuzu biliyoruz. Okuma, bir bakıma, "gerçek" olmadığını bildiğimiz birtakım kişilerle işlerin, "gerçekliği" andıran ya da andırmayan bir dünyada, çok değişik birtakım imge dizileri ya da dizgeleri aracılığıyla anlamlandırılması işlemi sürdürülüp giderken (her şeyden önce de sürdürülüp gidebildiği için), o kişilere, o olana bitene, o dünyaya inanabilir, inanır hale gelme sürecidir; o dünyanın olanaklı/olası kılınmasını yaşamaktır.

Okumağa giriştiğimizin "inanılabilir" olacağını kabul etmekle işe başlarız ama "inanabilmek", her şeyden Önce, metnin sunduğu imgelerin tanınabilir, kabul edilebilir olmasına, daha doğrusu, bize yabancı olmayan kalıplara benzemesine bağlı. Ama, okunmakta olan metinden gelen her imge, büyük bir olasılıkla, "tanınabilirliği"ni sağlamış olan öncelini, az ya da çok, etkileyecek, onu düzeltmemize, "zenginleştirmemize" yol açacaktır. Doyurucu dediğimiz okumalar, boşlukları, eksiklikleri, aykırılıkları duyurmakla başlayıp bunları giderek, dolduran, gideren, "düzelten" okumalarımız olsa gerek.

Ancak, "romanın büyüsü" diyebileceğimiz bir şey var ise, bu büyü pek değişik yollardan "işliyor" sanıyorum. Bu yollardan biri de bizi, değişik düzeylerde, başka imge üreteçlerine oranla daha geniş ölçüde yaratıcı kılması...

Çağımızda, üç (büyük) imge üreteci (basın, sinema, televizyon) dolaysızca, önce göze yöneliyor, insanları siyah beyaz, ya da, renkli bir görüntü seli, bir görüntü tufanı altında bırakıyor. Resim, heykel, mimarlık, fotoğraf,

gerek bu araçlardan, gerek başka yollardan yararlanarak gitgide genişleyen çevrelere ulaşıyor. Görüntü ile imge çakışıyormuş gibi görünüyor... Bu durumda roman, imge üreteci olarak başını hala dik tutabiliyorsa,2 sanırım, başka türlü iş görmesinden. Önce göze yönelen üreteçler, sunduktan görüntüleri alıcının seçip ayıklamasını (ya da, ayıklayıp seçmesini) bekler, "hazır" (seçilmiş, yalınlaştırılmış, sırasında "kaba") imgelerin üretimine yol açabilirken roman, öteki ”yazı"lara oranla çok daha "düzenli", karmaşık, çok düzeyli bir mekanizma kurduğu için, ama en önemlisi, sözlü anlatıma dayandığı için, alıcısını yaratıcı kılıyor. Dilsel yapıların güç sınırlandırılğından yola çıkarak, çeşitli düzeylerde imgeler arasında gidip gelmemizi sağlayarak bir dünyayı yaratır, kapatır görünürken roman, gerçekte bizi handiyse sınırsız bir yaratma özgürlüğü içinde yaşatıyor. Görüntü çok gerilerde kalmıştır. İmgeler oluşturuyor, her birimiz kendi imge dizgelerimiz, kendi birikimimiz, çabamız ölçüsünde bu oluşturduğumuz kalıba yerleştireceğimiz Öğeleri buluyor, seçiyoruz. Daha önemlisi, belli imgelerimizde, imge dizilerimizde değişiklikler "olduğunun" farkına varıyoruz. Düşününce de anlıyoruz ki okuma sürecinin, okuma "alışverişinin" sonucu olarak bu değişikliği, özgürce, biz yapmışızdır.

2. Romanın değil de, genel olarak kitabın cenazesinin kaldırılacağı günler pek uzakta değildir belki. Ansa kara (mı, ak mı, belli değil ya...) düşüncelere dalmanın sırası değil.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült