Edebiyat
Edebiyat

 

 

Hikayecinin Hikaye Serüveni

Buket Uzuner


Yıldız kümelerini ilk keşfedenler kimdi acaba? Ve onlara ad verenler kimlerdi, nasıl insanlardı? Çocukken ve sonraları hep merak ettim. Sonra adamın biri bunu açıkladı ve dedi ki; "Yıldız kümelerini ilk keşfeden ve onlara ad verenler öykücülerdi." Bu adam bu işi burada bırakmadı ve daha sonra benim merak ettiğim pek çok şeyi daha açıkladı. Bu yanıtları benden önce bulduğu için ona sinir olduğumu gizlememe gerek yok sanıyorum. Çünkü yanıtlar ve açıklamalar benimkiyle neredeyse tamamen örtüşüyordu.

Elbette hikayeciler olacaktı. Yıldız kümelerini keşfedip, onlara ad takanlar ancak hikayeciler olabilirdi. Öyle de oldu. Toplam seksen sekiz tane olan takımyıldızların adlarına bir bakın hele Andromeda (Balina), Kuzey (Anka), Arabacı (Bukalemun), Av köpekleri (Büyük Köpek), Benike’nin Saçı (Cennetkuşu), Büyük Ayı (Cetvel), Küçük Ayı (Karga), Zürafa (Orion), Terazi (Tekboynuzlu), Oğlak (Tavus), Boğa (Sinek), Başak (Sekizlik), Akrep (Pupa) ve bunun gibi...

Oysa tarihçiler ve ansiklopediciler takımyıldızları İskenderiyeli astronom Ptolemalos ve Hipparkhos’a ya da Makedonya Kralı U. Antigonus’un saray şairlerine bağlarlar. Halbuki takımyıldızlar, onlardan çok çok önce, hatta mağara duvarlarındaki resimlerden de çağlar önce ilk insanlar arasında yaşayan hikayecilerle keşfedilip, adlandırılır. Mezopotamya uygarlığından, Fenikelilerce Yunan uygarlığına taşman efsaneler ve oradaki yerli mitolojiyle karışan hikayeler de o ilk hikayecilerin mirasını hakkıyla değerlendiren başka hikayecilerin işidir. Çünkü hikaye etmek yeteneği ve hikaye dinlemek merakı ve ilgisi insanın başlangıcıdır. Yani sanıldığı gibi insani öbür canlılardan ayıran özellik, bilinç, hafıza, zeka, bilinçaltı ve üstü, dil (lisan) ve iki ayak üzerinde yürümek değil, yalnızca hikaye etmek ve/ya hikaye dinlemek isteği, isteği ve merakıdır. Çünkü hikaye etmek bunların tümüdür. Çünkü başıyla sonu arasına tamamen belirsiz bir süre içinde sıkışıp kaldığımız yaşam denen süreç, tıpkı doğa gibi tekdüze, sıkıcı ve anlamsızdır. Ve insan dışındaki hiçbir canlı bu tekdüzelikten ve yeryüzündeki varlığının anlamsızlığından rahatsızlık duymaz. O zaman buna çareyi de insanoğulları ve kızları bulmak zorunda kalır ve hikaye ederler. Böylelikle yaşama ve kendi varoluşlarına bir anlam katma yanılgısının tatlı ve hüzünlü lezzeti dolar insan dünyasına.

Her birimizin hikayesi vardır. Hepimiz en az hikayenin başrolünü üstlenir, onlarcasının içinde rol alır, yüzlercesini dinler, izler, okur ve hep merak ederiz. Şeyler ve insanlar ile insanlarla insanlar arasındaki o hep bildik ama hep gizemli serüvenin korku, sevinç, umut, acı, sancı, kahkaha ve hüzün dolu yolculuğudur hikaye. İnsan olduğumuzun en kesin kanıtıdır hikaye. Ve aslında hepimiz yalnız olmadığımızı bir kez daha duymak, hissetmek için hikaye dinler ve okuruz. O hikayenin neresindeyizdir, öbürleri hangi kıvamlarda ve köşelerdedir? Başkalarının yaşamları çok mu farklıdır bizimkinden ? Buna rağmen, aslında her şeye rağmen insan olarak birbirimize ne kadar çok mu benzeriz? Ah ne çok mu benzeriz ve yine hepimiz farklıyızdır!

Hikayeci olunmaz, hikayeci doğulur, diye düşünenlerdenim. Hikaye etmek, tıpkı şiir ve öbür yaratıcı işler gibi önce yetenek ister, ama bu yalnızca başlangıçtır ve hep söylendiği gibi derinliği ve disiplini olmayan yetenek yalnızca acıtan bir yüktür. Yetenek ham halde bırakılırsa, insan acıdan ölebilir.

Kimileri öyküler söylemek için doğmuştur. İşte dünyanın en iyi hikayecilerinden biri olan Alice Walker, "Dünya hikayecilerden yapılmıştır," diyor Şehrazad’dan Sheakespeare’e, Dede Korkut’tan Guy de Maupassant’a, Karen Blixen’den (Isak Dinesen) Katherine Mansfield’e, Sevgi Soysal’dan Ingeborg Bachmarın’a, Tomris Uyar’dan Antoine de Saint Exupery’e, Haldun Taner’den Carol Joyce Oates’e ve Murathan Mungan’dan Julian Barnes’a hep aynı şeyi söylemiyorlar mı sanki? Aynı şeyi, çok güzel ve özgün anlatıyorlar...

Bilim ve teknolojiden, politikaya kadar yeıyüzüude insan adlı canlının yarattığı her şeyin aslında hikaye etmekten kaynaklandığını iddia etmek, Albert Einstein’ın düş gücünün her türlü yaratıcı üretimin anası olduğunu söylemesinin bir tekrarıdır yalnızca. Bakmayın politikanın içine düştüğü çamura şimdi siz. Bu yalnızca, artık bu işin hikaye etmekten doğduğunu çoktan unutmuş, ya da yaratıcılık yeteneğinden nasibini almamış insanların eline geçmesinden kaynaklanmaktadır. Onlar hikayeci atalarını ninelerini utandıracak kadar sığlaşmamışlardır günümüzde...

Hikayecilerdi elbet. Gökte ışıl ışıl parlayan yıldızlara bakıp, onları belirli cisim ve yaratıklara benzeterek, her biri için ayrı bir öykü kuran, inançların, masalların, efsanelerin ve insan oluşun temelini atan ilk insanlar hikayecilerdi. İşte bu nedenle, şekli, niceliği ve medyası ne kadar değişirse değişsin, yeryüzü üzerinde insan kızları ve oğullan var olduğu sürece hikaye var olacaktır. Çünkü bizler hikaye etmeden ve/ya dinlemeden yaşayamayız. Kağıttan dijital ortama, sesli bantlardan CD-Rom’a, sinemadan televizyondan, IMAX’a geçse de bizler hala hikaye ediyoruz ve hep edeceğiz. Çünkü hepimiz o ilk öykücülerin torunlarıyız.

Yıldız kümelerini ilk keşfedip, onları adlandıranların hikayeci olduğunu söyleyen o adama gelince... Çağımızın en iyi hikaye edicilerinden biri olan bu yazar John Berger’dir ve hala bazı şeyleri benden önce keşfedip (!) açıklamaya devam ederek beni sinirlendirmeyi sürdürür. Aşk da bu değil midir zaten; sizi besleyen o damarı tutan ve tutabildiği sürece hayranlık ama tuttuğu için de öfkeyi bir arada yeşertmeyi başaran kişilere duyulan o karmaşık ve sinir edici duygudur aşk! Aynen öyle!!!

İşte bu yazının bir hikayesi de, bir hikayecinin bir başka hikayeciye duyduğu bir çeşit aşkın hikaye edilişidir ve şimdi, şu anda sizler de aslında bunu okumaktasınız. Çünkü insan olmanın asıl farkı hikayedir!

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült