Edebiyat
Edebiyat

 

 

Hikaye Anlatma Zamanı

Marcus Raskın

 

Zihin ideasının, Kozmosun örgütleyici ilkesi olduğunu ilk olarak Platon, Timaios’ta önermişti. Platon’un eseri boyunca yalnızca şanslı birkaç kişiye malum olan gizli özler, onlara evrenin doğasını ve bu doğanın düzenli niteliğini anlama imkanı verir. Kuşkusuz bu fikirler, yani her şeyin bir yeri olduğu ve yerli yerinde olduğu fikri, erkek aristokratların egemen olduğu piramit şeklinde örgütlenmiş bir topluma gayet iyi uyar. Timaios’a göre, erkekler erdemli bir biçimde yaşarlarsa öldükten sonra gökyüzünde yıldız olacak; ama erdemli bir hayat sürmezlerse daha sonraki yaşamlarında kadın olacaklardır.

Toplumun niteliği ile evrenin ideaları arasında her zaman çok sıkı bağlantılar kurulmuştur. Bu bağlantıların, toplumsal yapı, bilgi, algıladığımız ve inanmaya hazır olduğumuz şeyler ve hayat tarzımız üzerinde son derece kapsamlı sonuçları olmuştur.

Nasıl ki rahipler, gündelik yaşamı Tanrı’nın varlığına duyulan inanç etrafında örgütledilerse, özlerin görülmedikleri halde var olduğu varsayımı da toplumsal ve bilimsel yaşamın bu özlerin konumlarının belirlenmesi etrafında örgütlenmesini sağlamıştır. Bilim insanları da, teologlar da, özlerin yaşamlarımızın gölgelerinin ve dillerinin yansıtıldığı birer şablon olduğunu düşünmüştür. Hatta modern filozofların ilki olan Descartes ve Kartezyenler, Zihnin onu bilebilme anlamında maddeye egemen olduğuna ve örneğin insanın kendi gövdesi gibi doğanın da belirli mekanik ve bilinebilir ilkelere göre işlediğine inanıyordu. Bu fikirler, yani doğanın tekbiçimliliği, kozmosun düzenli işleyişinde zihin ile aklın merkezi önemde olduğu ve bu düzenin zihin ve akıl yoluyla bilinebileceği fikri, rasyonalitenin eski anlamlarının temelini oluşturur. Modern rasyonalistler sinik değildi. Düzene (tanımlanması zor bir kavram) inanıyorlar, başka türlü düşünmenin hem bilimdışı hem de irrasyonel olduğunu düşünüyorlardı. Dünyayı makineler aracılığıyla taklit etmelerini hoş bir kurnazlık olarak görmüyorlardı. Aksine, bilim insanları zorunlu olarak öznelliği içeren kendi epistemolojik önkoşullarının farkında değillerdi. Onlar için düzen ve öz fikri, Tanrı’yı bilinebilir doğaya aktarma fikrine dayandırılmıştı; çünkü Tanrı tekbiçimliydi ve aristokrat seçkinleri kandırmazdı. Her halükarda, bilinmez olanı daha sonra ele almak üzere bir kenara bırakmak gerektiği bazıları tarafından olağan kabul edildi. Neden[3] ve doğal düzen hakkında kafa yoranların doğa filozofları oldukları düşünülüyordu; çünkü söyledikleri ve düşündükleri, belirli bir uzmanlığa bağlı olmamaları anlamında spekülatif ve disiplinden yoksun olanın alanında kalıyordu. 19. yüzyılın ortasında Mill’in Oxford’daki ardılı Whewell, doğa filozofunu yeniden tanımlamaya koyuldu. Doğa filozofu bir bilim insanı, bilginin tarafsız bir araştırmacısı haline geldi; halkın zihninde bu sıfat, önermeleri gerçekliği, yani dışarıda olanı yansıttığı için doğru ve kanıtlanabilir olan, hakikatin peşindeki tarafsız araştırmacılarla aynı anlama gelmeye başladı. Bu tür bir çalışmayı en iyi şekilde yapacağı düşünülenler ve bilim yapılan çeşitli kulüplere, derneklere, akademilere ve birliklere katılabilenler hala beyaz ve erkek cinsinden olanlardı. Kadınların ve beyaz olmayanların Tanrı’yı ve kozmosu anlayabilecekleri, veya akıl ve rasyonalite yetisine sahip olabilecekleri düşünülemezdi bile –elbette, evreni betimleme diline sahip olanların, onu doğru şekilde betimlemenin yegane yolu saydıkları şekliyle akıl ve rasyonaliteden söz ediyoruz. Beyaz erkeklerin bir “yöntemi” vardı ya da öyle olduğu düşünülüyordu ve nedenle ilgili bu yöntemin ve hakikatin koruyucuları onlardı.

Fransız Devrimi’nden bir asır önce Bacon, sırlarını elde etmek için doğaya işkence edilmesi gerektiğini düşündü; bu haliyle doğa her zaman bir kadındı ve ampirik bilgiyle ve deneyle denetlenebilirdi. 20. yüzyılın neredeyse dörtte üçü geride bırakıldığında, beyaz olmayan dünyanın, ne kadar çelişkili, yanlış ve tehlikeli olsa da Batı biliminin ve teknolojisinin izinden gitmesi gerektiği yolundaki bilimsel ve teknolojik kibri yalnızca bir avuç bilim insanı, örneğin Herbert Bernstein eleştirmişti. Kuşkusuz şirketlerde ve askeri sistemlerde çalışanlar, ister uranyum isterse emek için olsun, Üçüncü Dünya’yı ve halklarını sömürülecek doğa olarak gördüler.

19. yüzyılın sonuna kadar, bilim ilerleme sağlamakta ya da ilerlemenin diğer yüzü olan distopyaları yaratmakta nispeten önemsiz bir rol oynuyordu. İnsanlığın ilerlemesi olarak gördüğümüz pek çok şeyin, teknolojinin marifeti olduğunu söyleyebiliriz: Yani, çoğunlukla hiçbir tarihin veya teorinin yükünü taşımayan eğitimsiz kişiler tarafından nesnelerin ve insanların amaçlarına uygun biçimde kullanılmasıyla meydana getirildiklerini ileri sürebiliriz. Teknoloji uzmanları, pratik mantıksal düşünceyi, zihin ile elin eşgüdümlü ilişkisini, hareketli mekanik parçalarla ve nihayetinde basit teoriyi uygulamayla uyumlu hale getirdiler. Şeyleri yapmanın ve üretmenin, hakikatin ya da Platoncu özlerin daha iyi anlaşılmasına yol açmasa da, daha iyi bir yaşamla sonuçlanabileceğini gösterdiler. Şeylerin mekaniğine yoğunlaşmak yeterliydi –bu şeyler, insanın kendisi olabileceği gibi, insan yapımı ya da doğal nesneler de olabilirdi. Teknoloji uzmanlarının başarısının ölçütü, insanların doğayı mekanik anlamda taklit edebilmesiydi; zihnin doğayı tamir edip düzeltebildiğinin veya onu fethedebildiğinin görülmesi ise daha fazla araştırma yapmaya yönelten en güçlü teşvikti. 20. yüzyılın ortasına gelindiğinde gerek bilim insanlarının, gerek teknoloji uzmanlarının, gerekse halkın nezdinde “işe yarıyor” ifadesi, beklentilerin karşılandığını gösteren yeterlilik ölçütü haline gelmişti. Nasıl ve neden işe yaradığı sorusu arka plana itildi ve beraberinde getireceği sonuçların bilim insanının derdi olmadığı varsayıldı. (Elbette, Von Neuman gibi bu duruşu benimseyenler, uğraştıkları bilimle, benimsedikleri siyaset arasında bir ayrım olduğunu iddia ederek çalışma alanlarının özgürlüğünü korurken epeyce siyasi davranıyorlardı. İnsan, Von Neumarın’ın çalışmasını, nasıl bir hayat sürdüğünü ve olağanüstü matematik becerisiyle doğada ne yaptığını ve ne “gördüğünü” incelediğinde, bunun ne kadar gülünç bir iddia olduğunu görüyor. Neumarın, ilk önce “ulusal güvenlik” amacıyla ve ardından görünüşte çiftçilere yardım edecek bir araç olarak hava koşullarını denetleyebilmeyi ilerleme saymıştı.)

Bilimsel ve teknolojik ilerleme, Aydınlanma’dan bu yana sosyalist ve kapitalist ideolojilerin parolası oldu. Her iki sistemin savunucuları da, yöntemlerinin ve yarattıkları toplumsal atmosferin rasyonalitenin doruk noktası olduğunu ve kendi sistemlerinin rasyonalitenin koruyucu örtüsünü barındırdığını iddia ediyordu. Bu toplumsal sistemlerden her birinin rasyonaliteyi özgür kılacağı söyleniyordu. Her biri irrasyonalizmin, mitin ve batıl inancın karanlık unsurlarını alt edecekti. Oysa bu devlet sistemlerinden her biri, pozitivist rasyonaliteyi insanı dumura uğratacak kadar yıkıcı amaçlar için kullandı. Rasyonalite de, rasyonalizm de yeni anlamlara büründü. Ampirizm ile rasyonalizm, birbirlerini dengelemek yerine, her iki sistemde ortaya çıkan siyasi ve ekonomik iktidar aracılığıyla uygulanan yeni denetleme biçimleri yaratmak için kullanıldı.

Bazılarının romantizm, bazılarının da varoluşçuluk dediği ve bu iki toplumsal sistemin yarattığı rasyonaliteye kuşkuyla yaklaşan bir düşünce akımı ortaya çıktı. Bazıları, Nietzsche, Kierkegaard, Heidegger ve varoluşçulukla özdeşleştirilen bu akımı siyasi açıdan bir felaket olarak gördü. Russell ve başkaları da irrasyonalizme özgü bu tür fikirlerin, siyasete ve toplumsal alana faşizmi ve Nazizmi soktuğunu ileri sürdüler. Popper gibi başkaları ise, felsefede Platon’un (ya da belki popüler kültürde, sanal gerçekliğin yaratıldığı Walt Disney eğlence parklarının) temsil ettiği arıtılmış, saf özün, Platonculukla birleşerek totalitarizmi üreten “işe yarıyor” şiarına dayalı operasyonalizmin[4] dolaysız sonucu olduğunu söyleyecekti. Tıpkı bir kocayla karısının, aynı “olgular” kümesine dair taban tabana zıt anlatımlarını kabul edip “İkiniz de haklısınız.” diyen ve ikisinin birden nasıl haklı olabileceğini soran başka birisine de “Sen de haklısın.” diyen haham gibi.

Görececiliğin [rölativizm] ve bilgi sosyolojisinde Raşomon etkisini[5] dikkate alan yaklaşımın kazandırdığı ufuk, herkesin, özellikle bilim insanı ile teknoloji uzmanının sorumlu olduğu yargılar ve ahlaki seçimler etrafında derin soruların gündeme gelmesini sağlar. Ayrıca rasyonalizm ve irrasyonalizmle ilgili daha önceki tanımlarımızın fazlasıyla dar olabileceğini, derinleştirilmiş bir rasyonalizmrasyonalitenin ne olması gerektiği hususunu ıskalayabileceklerini ortaya koyar. Hüküm süren sistem, ister solda olsun ister sağda, kültürel, ırksal ve toplumsal cinsiyete ilişkin önyargılarla sınırlanmıştır. Bu sistemle ilgili aynı ölçüde önemli bir başka husus da, “doğa”yla uğraşırken kerameti kendinden menkul bir kehanetler sistemi olarak, olasılıkları kullanmasıyla ket vurulmuş olmasıdır. Ayrıca, gizli siyasi, toplumsal ve ekonomik amaçları olan olasılıklara dayandırılmış bir toplumsal örgütlenmeyi tesis eder ve sürekli kılar; oysa biz bu örgütlenmenin mücadeleyle değiştirebileceğini biliyoruz. Daha ileride öne süreceğim gibi, kategorik bir rasyonalite ile varsayımsal bir rasyonalite arasında ayrım bulunduğuna kuşku yoktur; yani herkes için bir rasyonalite ile bireysel çıkarlara hizmet eden bir rasyonalite arasındaki ayrımdan söz ediyorum. Herkesin ortak bir bilinci paylaşarak bir masada oturduğu çoğul bir katılım ve açık bir bütünleşme olmadıkça, insanın kendi kültürü veya toplumsal cinsiyeti ile ırkının ötesinde kategorik bir rasyonalite olamaz. Bilişsel olarak aynı şeyin veçhelerini görürüz; ama gerçekte aynı görme ve hissetme sistemi içinde sosyalleşmedikçe gördüğümüz ve hissettiğimiz şeyler birbirinden çok farklı olacaktır. Başka bir deyişle, sınıflandırmalarımız ve tanımlamalarımız bir sosyalleşme sürecinin ürünleridir; bu süreç, “ham veri” denen malzemelerin toplumsal bir işlemle öğütüldüğü ve sonra da fiziksel gerçeklik olarak tanımlandığı kurumlarda ve laboratuvarlarda gerçekleşir. Ludwik Fleck, frenginin nasıl frengi olarak bilindiğini açıkladığı Evolution of A Fact [Bir Olgunun Evrimi] adlı çalışmasında bunu gayet iyi açıklamıştır. (Bu arada, AIDS’in tanımı, sınırları ve dışa vurumları etrafında da aynı toplumsal ve bilimsel mücadelelerin yaşandığını görüyoruz.)

Son yıllarda, bilim ve teknoloji kendi başarılarının kurbanı oldular. Yani, hakikat arayışı, doğada temel bir tekbiçimliliğin varlığı ya da fethetme istenci gibi, sırasıyla toplumsal, metafizik ve siyasi iktidarla ilgili temel fikirlerden yola çıkan bilim insanları ve teknoloji uzmanları, rahipleri ve teologları gölgede bırakarak şamanlık sıralamasının en üst kademesine yükselmelerine rağmen, ne kuantum mekaniğinde ne de moleküler biyolojide nedeni açıklamakta bir arpa boyu yol alabildiler. Belki de başka türlüsünü düşünmek saçma olurdu. Bu türden matematikçiler (yani sayıların insanlık tarihinin dışında yer aldığına ve bu nedenle de Tanrı'nın ölçüsü olduğuna inanan insan grubu), kendi meslektaşlarını menınun edecek şekilde, hiçbir sistemin içinde o sistemi kanıtlayacak bir ispatın olmadığını ispat etmişlerdir. Başka bir deyişle, şu anda tanımlandığı haliyle rasyonalitenin kendi yöntemleriyle başarabileceği şeylerin bir sınırı vardır. Nitekim, kanıtlamayla ilgili bu acizlik, 20. yüzyılda ifadesini bulur.

Siyasi ve toplumsal alanda, özlerin ve Ortaçağ’a özgü toplumsal piramitlerin yerini, değişimin kendisinden başka değişmez bir ilke olmadığı inancı aldı. Ahenge dayalı eski ilişkilerin parçalanmasına yapılan bu vurgunun ironik bir diyalektik etkisi oldu. Sınırları silmek üzere işe koyulan değişimler, aynı zamanda, ister şu ya da bu kültüre mensup bir kadın, erkek ya da çocuk, isterse hayvan, bitki ya da mineral olsun, tüm düşünce ve maddenin ortak bir bilinci olduğunu olumlayan değişimlerdir.

Kültüre, toplumsal cinsiyete, ırka ve devlete dayalı emperyalizmin saldırıya uğramasıyla birlikte rasyonalizmin ve rasyonalitenin ne olduğu sorusu da ister istemez değişecek ve sorgulanacaktı. Bir sunuş tarzı olarak dipnot kullanımından “bilimsel” makalelerde birinci tekil şahıs kullanımına ve deneylere, bu deneyleri kimin yaptığından deneylerin gösterdiklerine ve içerimlerine, hizmet edilen çıkarlardan “deneyin rasyonalitesi ve metodolojisi”ne, azınlığın elindeki bilginin çoğunluğa karşı manipülasyon aracı olarak kullanılmasına kadar, pek çok kural ve düzenleme mercek altına alındı. Sir Cyril Burt gibi bazı bilim insanlarının, verileri düpedüz imal ettiği anlaşıldı. Ya da, Einstein’ın çalışmasında olduğu gibi, ortaya konan teoriler ampirik verilerle desteklenmiyordu; tıpta gitgide daha az şey yapabilmek için gitgide daha fazla kimyasal bileşene gerek duyuluyordu ya da bazı bilim insanları iktidar gayesiyle ahlaki özlerinden, yani “öteki” ile olan ortak bilinçlerinden vazgeçmişlerdi. Elbette insanların bilimin ilerlediği istikamet karşısında dehşete kapılmalarına neden olan, bilimkurgu romanlarında ve sinemada sıklıkla boy gösteren romantik Frankenstein mefhumuydu. Üstelik insanların korkmak için haklı nedenleri vardı; çünkü ister nükleer ve termonükleer silahlar üretmek, Ksiklon B[6] imal etmek, isterse genetik klonlama yapmak söz konusu olsun, araştırmanın içerimleri ile niteliğinin ve elde edilecek sonuçların pek umursanmadığı görülüyordu. Spengler’in, mucitlerin neden oldukları zararı önemsemedikleri (ve önemsememeleri gerektiği) anlayışı, ilerleme ve güvenlik ideolojisinin kılıfına gizlendiğinde bile, temelde yatan ahlakı ve inanç yapısını yansıtıyordu. Asıl cesaret kırıcı sorunsa, Dubos’un gösterdiği gibi, gayet masum ve iyi niyetlerle hareket edilen durumlarda bile ortaya felaketin sınırlarında gezinen sonuçların çıkabilmesiydi. Bilimsel araştırmanın kapsamı genişledikçe daha fazla soru gündeme geldi: Evrenin genişlemesi fikrinde ya da şekil değiştiren belirli bir virüs türüyle savaşamayan aşı örneğinde olduğu gibi. Eski sorular çözülmemişti ve tam da bilim rasyonel açıklamalar üretiyor gibi görünürken bu açıklamaların bir kördüğüme benzediği anlaşıldı; sonuçta insan yine başlangıçtaki soruyla baş başa kalıyordu –eskisine oranla belki bilgisi artmış oluyordu; ama nedenin ne olduğuna dair geldiği nokta, araştırmanın öncesinde bulunduğu noktadan farklı olmuyordu. Elbette muhasebe rasyonalitesi gibi icat edilmiş düzen sistemleri vardı. Muhasebe rasyonalitesi, hapishanelerin, IMF’nin ve üniversitelerin etkinliklerini ve ödeme güçlerini betimlemek için kullandıkları gözde araç haline geldi.

Muhasebe rasyonalitesi, belli bir kurumun veya şirketin piramit şeklindeki toplumsal örgütlenmesine hizmet ettiğinde ve toplumsal denetim ilkelerini yansıttığında teknolojik rasyonaliteyi ödüllendirdi. Bu rasyonalite sistemi, sömürgeci bilgiyi besledi; buna karşılık sömürgeci bilgi de özellikle Üçüncü Dünya’da bu türden bir rasyonalitenin dil ve düşünce kalıplarına aşina olmayanlar üzerinde daha fazla toplumsal kontrol kurmanın ve kaynakları denetlemenin aracına dönüştü.

Teknolojik rasyonalitenin muhasebe rasyonalitesiyle bir araya gelerek aldığı en son biçim, üniversitelerin karlı anlaşmalar için büyük bir iştah beslediği biyoteknoloji araştırmalarıdır. Nasıl oldu da iş buraya vardı?

Bu tür sömürgeci bilgi, toplum ve doğa bilimcisinin duyguyu eleyip bir kenara attığı bir mesafe koyma sürecine dayandırılmıştır. Böylece, Öteki’nin maniple edilecek nesne olarak yeniden yaratılması kolaylaşmıştır; çünkü öznel olanın konuyla ilgisiz ya da irrasyonel olduğu düşünülmüştür. Hissetmek demek antirasyonel olmak demekti. Araştırma, duygusal olandan arındırılmalıydı. Ama bu nesnellik fikri, en iyi ihtimalle yetersiz ve tehlikeliydi. Doğal dünya giderek daha da yapaylaşıp insan yapımı hale geliyor, toplum da, eleştirel sorgulamaya açık ahlaki akışlara[7] Yahudilerin sözlü hukuku Halaha’ya benzer ahlaki önermelere ihtiyaç duyuyordu. Böyle bir doğa ile böyle bir toplumu bütünleştirecek bir felsefeye veya pratiğe, ne modern bilim insanı ne de pozitivist ya da Kartezyen rasyonalist sahipti. Başarısızlığın nedeni, duygu fikrinin soyut ve ampirik düşünceden kovulmasıydı. Zihinler, bedenlerden ve insani toplumsal gerçeklikten koparıldı. Başlangıçtaki varsayımların, yani bir bakıma tüm bilim uğraşının evren resimlerini çerçevelediği şablonun saldırıya uğraması şaşırtıcı değildir; çünkü modern bilimin insanı bir kez daha; ama bu sefer ahlaki bir pusuladan yoksun olarak evrenin merkezine yerleştirdiği anlaşılmamıştır. Biri çıkıp “Bu öznel bir önermedir.” dediğinde, ya da Kant, uzayın kendi duyumsallıklarımızdan türediğini söylediğinde, öyle sanıyorum ki bu tür fikirler pasif ve ezilmiş durumda olanları uyandırabilirdi; çünkü bu düşünceler söz konusu insanların öznelliklerinin de önemli olabileceği ve doğada onları itaatkar konuma yerleştiren mutlak hiçbir şeyin olmadığı anlamına geliyordu. Bugüne kadar ya değersiz oldukları ya da basitçe bilim ve teknoloji kültürünün bir parçası olmadıkları düşünülen grupları temsil eden başkaları, inşa edilen olguların altındaki inşa edilmiş değerleri ortaya çıkarmak için bu olguları parçalamak gerektiğini, değerlerin seçilen olgular ve amaçlanan hedefler dikkate alınarak analiz edilmesi gerektiğini vurguladıkça, bu durum gitgide daha aşikar hale geldi.

Artık şurası açıktır: Batı düşüncesinin kurallar ve yöntemler bütünü, üniversitelerin ve bilimlerin bakış açısını yönlendiren çerçeve, kendi kültürel geleneğinin bağlamı içerisinde bile rasyonalite ve rasyonalizmle ilgili çok dar ve yüzeysel bir fikre sahip olmuştur. Doğa bilimleri, doğa felsefesinden ayrılıp kendilerine ait bir alan edindiğinde, bilimlerde önem kazanan soru türleri belirgin bir şekilde farklılaştı ve hem ahlaki meselelerle hem de bilgi türleri arasındaki sınırların aşılmasıyla ilgili soruların gündeme gelmesi daha zorlaştı. Doğa, dönüştürülecek bir meta haline geldikçe devlete ve dev şirketlere hizmet etmek kolaylaştı ve devlet ile dev şirketler yapay ve mekanik bir doğanın geliştirilmesi için gerekli bedeli ödemeye hazırdı.

İnsanlığın, çevreden savaş sistemine, sağlıktan biyoteknolojiye kadar kamusal sorunlara uyguladığı rasyonalite ve rasyonalizm türleri dolayısıyla karşı karşıya olduğu çok çeşitli krizler, artık rasyonalitenin derinleştirilmesi ve değiştirilmesi gereğini gündeme getiriyor; ama bunun yapay muhasebe rasyonalitesi temel alınarak yapılmaması gerekir. Bilimsel proje, değerle ilgili soruların doğrudan ve açık bir biçimde ele alınmasını gerektirir; böylece araştırmayı yapanlar, deneyi yinelemek isteyip bunun için sermayesi olanlar, araştırmanın etkilerinin ve başarılı ya da başarısız sonucunun asıl yükünü taşıyacak olanlar, bizatihi bilimsel uğraşın ve deneyin niteliğini, anlamları, içerimleri ve etkileri açısından daha iyi anlayabilirler. Değerle ilgili sorular artık gizlenemez ya da bilimsel faaliyetin dışına havale edilemez. Değerle ilgili sorular bilimsel projenin içinde zaten mevcuttur. Bu sorular, örneğin, hem araştırmayı yapanların hem de toplumun dikkate alacağı ahlaki ve tarihsel önermeleri ortaya koyan yeni bir gösterim sistemi yoluyla kamuoyunda doğrudan tartışılıp ele alınsa, kanıtların nasıl düzenlendiğinden, varılan sonuçlara kadar bilimin tüm istikameti ve tanımı değişir. Özgürleşme ve toplumsal yeniden yapılanmayla ilgili fikirler, çok kültürlü bir dünya uygarlığından neler beklenebileceğine ve yeni rasyonalizm tarzının neleri içereceğine dair amaçlarla ilgili fikirler, uygarlığın inşa edilmiş doğasını ve –insanlığın modern makineleri göz önüne alındığında– doğanın inşa edilmiş doğasını kabul edecektir. Dolayısıyla, bilimsel projenin toplumsal ve ahlaki boyutlarını kabul edecektir.

Yeniden yapılanma tarzında, ahlaki ve siyasi akışlar [fluxion] doğa hakkında birbiriyle bağlantılı “yasa” ilkeleri üretecektir; bu ilkelerin kendileri de istatistiksel nitelikte olacak, özgürlük, duygudaşlık, onur, eşitlik, kapsayıcılık ve özen ile ilgili toplumsal ve siyasi ilkelere yaklaşacaklardır. “Yasalar”ın kapsayıcı oldukları ve bulgulayıcı[8] bir argüman ya da altın bir mit olarak ortak bir bilincin, pozitivist bir bölücülük ahlakından daha iyi olduğu baştan kabul edilecektir. Böylesi bir görüş, öznel ile nesnel ayrımlarının silindiği birlik mitini, metaforunu veya bulgulayıcı argümanını yaratır –dünyayı “gözlemci ve araçları da dahil, evrenin tüm parçalarının tek bir bütünlük içinde birleştiği ...” bölünmemiş bir bütün olarak anlamamızı salık veren David Bohm’un iddia ettiği gibi: “Belirtik olarak tanımlanamayan, fakat örtük olarak bilinebilen evrensel bir akış vardır; evrensel akıştan soyutlanabilen ve bazıları istikrarlı bazıları istikrarsız olan, belirtik biçimde tanımlanabilir formlar ve şekiller buna işaret eder. Bu akışta zihin ve madde farklı tözler değillerdir. Bütün ve kesintiye uğramamış bir hareketin farklı veçhelerini oluştururlar. Böylece varoluşun tüm veçhelerine bölünmemiş olarak bakabilir, her şeyi birbirinden tamamen ayırmamıza yol açan atomcu bakış açısına meyleden mevcut tutumda örtük olarak var olan parçalanmayı sona erdirebiliriz” (Wholeness and Implicate Order, s. 11). Bohm’un standardını, hakikatin veya gerçekliğin kendisi olduğu için değil, 20. yüzyıl boyunca sunulmuş olanlara göre çok daha iyi toplumsal sonuçlar yaratacağı için benimsiyorum. Tıpkı bazı bilim insanlarının varsaydıkları güzelliklerinden ve zarafetlerinden ötürü çeşitli teorileri ya da deneyleri desteklemesi gibi, ben de olası olumlu toplumsal sonuçlarından ötürü bilimsel ve toplumsal araştırmada belirli yönelimleri destekliyorum. Bu nosyonun ahlaki bir programın akışları (çürütülebilir aksiyomlar) olarak işlemesini sağlamak için doğal fenomenlerin belirli biçimlerde düzenlenip anlaşılmasının doğurduğu sonuçların incelemesi şarttır. Doğa, doğrusal hızlandırıcı[9] örneğinde olduğu gibi inşa edildiğinden, nasıl inşa edileceği konusunda kararlar alınabilir. Başka bir deyişle gerçeklik, gözlemciden ayrı bir gerçekliğin kendisine değil, gerçeklik hakkında bir bilgi sistemine dönüştüğü için ahlaki, etik ve siyasi sorular bilgi sistemlerimizde tam anlamıyla iç içe geçmiştir. Bu durum bize, tam da inşa edilmiş olduğu için, gerçeklik hakkındaki inanç sistemlerimizi seçme özgürlüğü sağlar.

Orada, dışarıda olanın içimizde olduğunu söyleyebiliriz. Bu çerçevede bilim, yeniden zamanın gerekliliklerine göre değiştirilmiş bir doğa felsefesi olma ihtiyacını fark edecektir. Bu doğa felsefesi, rasyonel olanın yeni tanımları ışığında açıklanıp yeniden değerlendirilmesi gereken etik ve ahlaki içerimlerin anlaşılmasıyla uğraşacaktır. Bütünlük varsayımlarından yola çıkan bulgulayıcı ilkelerle ve mitlerle meşgul olacaktır.

Bilimsel ve teknolojik uğraşın uzmanlıklara ve alt uzmanlıklara, bölümlere ve alt bölümlere, iş bölümüne ve bir parçanın diğerinden habersiz oluşuna göre düzenlendiği dikkate alınırsa, bu tür fikirler bilimsel ve teknolojik uğraşa dahil olabilir mi? Yanıt, koşullu bir evettir.

İşlemsel açıdan neyi yapabileceğimizi, en iyi biz biliriz ve onun nasıl kullanıldığı ve bilincimizi nasıl şekillendirdiği konusunda en büyük sorumluluk bizimdir. Dolayısıyla yaptığımız şey, hem yapıp etme projesinde hem de onun doğrudan ve dolaylı amacının keşfedilmesinde, zorunlu olarak özel toplumsal değer türlerini yansıtır. Güvenli geçiş kartları ve bilgisayar kilitleri, tıpkı nükleer silahlar ve genetik klonlama gibi, bize nasıl bir toplum olmaya başladığımızı anlatıyor. Her biri ayrılmaya ve egemenliğe, yani birliğin antitezine dayandırılıyor. Araştırmayla gösterilmek istenen, bu hem gizli hem de pek gizli olmayan toplumsal amaç değildir; araştırmacı, “olması gereken”le ilgili ahlaki sonuçlara götüren, “olana dair” bir dizi keşfi göstermek ister –tıpkı gerçeklik hakkında inşa edilen bir yasanın ampirik önermelerinin ya da “olana dair” tümevarımsal önermelerinin, olasılıkçı bir temelde “olana dair” bir dizi sonucu öngörmesi gerektiğini düşündüğümüz gibi. Modern bilim “olması gereken” ile “olan”ı, farklı bir “olması gereken” dizisiyle bilinçli bir müdahaleyi gerektiren döngüsel bir sisteme dönüştürdü.

Buradan, açık ve değişmez görünen belli sonuçlara varılabilir. Eski şablona ya da bilimsel araştırmanın nasıl yapıldığına ilişkin hikayeye inananların buna itiraz edeceğini tahmin ediyorum. İtiraz edenler, muhtemelen, hakikati bulgulayıcı bir toplumsal argüman olarak değil, yalnızca bir öz olarak görebilenler olacaktır; hakikatin anlatılar, sayılar ya da işaretler yoluyla hikaye anlatmaya ve öznelerarası güvene dayandırılan insani bir toplumsal ilişki sürecinin parçası olmakla öneminden bir şey yitirmediğini göremeyenler olacaktır.

Popper’ın, bilimin üniversitelerde ve laboratuvarlarda yanlışlanabilirlik ilkesine göre nasıl yapıldığını anlatan kocakarı hikayesine inananlar, muhtemelen tüm standartların yok olmasından korkacaklardır. Ama standartların yok oluşu ve çalışma alanlarının dönüşümü, çok daha gerekli ve yeniden yapılandırıcı yeni öğrenme ve araştırma fikirlerinin ortaya çıkmayacağı anlamına gelmez. Tam tersine. Böyle bir anlayış, (ilki kesin, mantıksal ve kanıtlanabilir, diğeri ise yalnızca ideolojik sayılan) doğa ve toplum bilimleri arasında bir ayrım olduğuna ve olması gerektiğine inananlara ikna edici gelmeyebilir. Bu inancı savunanlar, bilim dönüştürülürse rasyonalitenin ince ipinin kopacağından korkarak bilimdeki ideolojiyi görmek istemediler. Bu nedenle, bilim insanlarının analiz ettiklerini düşündükleri ya da üzerine kafa yordukları fenomenlerin, çalışmanın yürütüldüğü kurumlardan veya bu tür bir araştırmanın dayandığı ekonomik ve toplumsal temelden ayrı bir şey olduğu hikayesine sıkıca tutunurlar. Soğuk savaş üniversitesinin, ulusal güvenlik kurumunun ve modern şirketlerin ortaya çıkışı, bilimsel gerçekliğin karakterine yön veriyor. Neyin niçin incelendiği, “olguların” şimdi hakikatler olarak şeyleştirilip fetişleştirilen inşa edilmiş diğer olgularla nasıl ilişkilendirildiği ve kişinin meslektaşlarının bu olguları nasıl benimsediği, söz konusu olguların toplumsal doğasına ve toplumsal inşalarına işaret eder.

Bilimsel projenin veya Batı teknolojisinin ve onun hakkında anlatılan, ödüller ve karlarla teşvik edilen hiptonize edici halkla ilişkiler hikayelerinin tamamen ayartmadığı herkes için artık açıkça belirgin olması gereken şeyden başlamalıyız. Rasyonaliteye ilişkin fikirlerin her zaman somut bir şekilde ortaya konması gerekmez. Bu fikirler, erkeğin/kadının tarihindeki toplumsal, siyasi ve ekonomik mücadelesinin dışında değildir. Rasyonalite tanımları bir tarihsel dönemden diğerine, bir kültürden diğerine değişiklik gösterir. Rasyonalite kavramı, toplumsal olarak belirlenmiştir ve kendisi de yargının ve toplumsal anlaşmanın ürünü olan tarihsel dönemlerledönemselleştirmeyle zamansal ve mekansal olarak sınırlanmıştır.

Platoncu özler gerçekten var olabilir, Tanrı gerçekten var olabilir veya zihin beyinden ayrı olarak var olabilir, ama bunlar bilinemez, sadece açıklanabilirler. Bilinemez oldukları için de, tekbiçimlilik ve Tanrı arayışımız, ister toplumsal ister fiziksel olsun gerçeklik olarak adlandırmayı seçtiğimiz yasalar ve düzenlemeler aramamız yanlıştır. Bu, hikayeler ve mitler yaratmanın yararlı olmadığı anlamına gelmez. Sadece şunu kabul etmemiz gerekir: Gerçeklik olarak görmeyi seçtiğimiz şey etrafında inşa ettiğimiz bilgi bir yaklaşıklıktan ibarettir, veya imal ettiğimiz gerçeklikle, yani makine yoluyla ortaya çıkan, gerçekliğe dair bir inançtır. Bilimsel projenin güçlü bir siyasi ve ahlaki amacı vardır; çünkü birçok hikaye, anekdot, (olay) anlatan ve istatistiksel olmalarına ve dolayısıyla tek tek durumlara bağlı olmalarına karşın onları doğa yasaları olarak sunan bilimsel proje de, tıpkı mitler gibi spekülasyonun ve hikaye anlatmanın alanına aittir. Gördüğümüzü düşündüğümüz şeyler için işaretler ve semboller kullanırız, orada olduğunu tahmin ettiğimiz şeyler için de. Öğrenmeyi beklediğimiz ve Batı uygarlığının temeli olduğunu düşündüğümüz şey budur. Ama bu bilgi, asla, çocuklarımıza aktarmayı uygun görebileceğimiz kısmi hakikatten daha fazlası değildir –tıpkı gerçekte üniversiteyi inşa etmiş olan köleleri unutarak çocuklarımıza Virginia Üniversitesi’ni Thomas Jefferson’ın kurduğu fikrini aktardığımız gibi.

Sanatçılar, şairler, filozoflar ve siyasetçiler kendilerini dinleyenlere dünya görüşlerini takdim etmek için hem yapısal olarak bilinemeyeni hem de görünüşte açıklanabilir olanı kullanırlar. İddia ettiğim gibi, bilim uğraşı da hikaye ve mit yaratma dünyasına aittir. Bilimsel projeye inanan kişinin, bilim insanını (ister Darwin ister Hawking olsun, fark etmez) bir hikaye anlatıcısı olarak görmesi için, üslupların ve inançların, açıklamaların ve varsayılan nedenlerin bir tarihsel dönemden diğerine nasıl değiştiğini incelemesi yeterlidir. Zihinlerimizde taşımamız beklenen inançlar piramidini yeniden tanımlamamıza yardım etseler de, bilim insanlarının açıklamaları bizi hakikate yaklaştırmaz. İnsan, üniversitelerde yıldızlar hakkında anlayışlar geliştiren kozmologlar, astrologlardan daha mı az hayalperest davranıyorlar diye kuşku duyuyor; yoksa daha fazla finansmana ve daha iyi bir halkla ilişkiler sistemine sahip oldukları için mi öyle görünüyorlar?

Feyerabend, bilim ile devlet arasındaki melun bağlantıyı koparmaktan söz ediyordu. Aslında Schrödinger de aynı şeyi söylüyordu. Ama şimdi yeni bir bağlantı oluşuyor: medya ile bilim arasında. Artık bilim insanları, bilimsel deneylerin ve sonuçların akşam haberlerinde yayınlanmasını sağlamak için her ay epey ayrıntılı basın dosyaları ve videolar hazırlıyorlar. Bilimsel sonuçların sanki geçici değil, tartışılmaz Gerçekliğin ta kendisiymiş gibi yaygın biçimde dolaşıma girmesine rağmen, dikkatsiz bilgi tüketicisi deneyin ne anlama geldiğini anlamıyor. Buna karşın sorular varlığını sürdürüyor. Geriye insanın içini kemiren o epistemolojik kuşku kalıyor. İnsan bir donanım olarak doğrusal hızlandırıcının nasıl olup da bir madde teorisini açıklamamıza yardım ettiğini merak ediyor. Fizikçilerin bazı şeylerin var olduğunu söylediklerini düşünüyoruz. Fakat, bu tür şeyleri, ne dışsal ne de inşa edilmiş bir gerçeklik için uygun olmayan, sadece bu gerçekliği temsil eden bir dil kullanarak, ancak milyarlarca dolarlık makinelerden çıkarsayabiliyorlar. Ya kuark, bu şeyleri açıklamak için fizikçilerin icat ettikleri bir “olmayanşeyden” ibaretse?

Ayrıca, ”yerli” halklardan aldıkları geleneksel bilgiyi yeniden ambalajlayıp, onun üzerinde patent hakkı iddia eden modern ilaç şirketleri yoluyla satan Batılı erkek ve kadın büyücülerin kapasitesi karşısında da hayret etmeliyiz. Bu bilgi kısa süre içinde, bir mülk ve patent sahipliği, işaretler ve semboller sistemi aracılığıyla sömürgeci bilgiye dönüşür –fikirlerin asıl sahibi olan ve pazarlama stratejileri yerine hala kullanım değerinin ”ayıbı”nı yaşayan insanların bilmediği bir sistemdir bu. Bir başka düzlemde, doktor hataları yüzünden modern hastanelerde ölen insanların sayısını, Hıristiyan bilimi[10] dinine uydukları için ölenlerin sayısıyla karşılaştırmak hiç de alakasız kaçmayacaktır.

Peki, büyük H’li hakikate sahip olamıyorsak, nasıl bir hakikate sahip olabiliriz? Sonuçta eğer hakikat olarak adlandırılan bir sözcük varsa, ya zihinlerimizde ya da dışarıda olan bir şeyi işaret etmelidir. Bunun pratik bir kullanımı vardır.

Yeniden yapılandırıcı hakikat, toplumsal güvenle ve sevgiyle ilişkili ahlaki bir kavramdır; bu kavram çerçevesinde insanlar, gördüklerini ve yaptıklarını düşündükleri şeyleri söylerler ve temel veriler ile sonuçlar, meslekten olsun olmasın herkesin sorgulamasına açıktır. Bunu başarmak, bizi inandırmaya çalıştıklarından çok daha zordur; çünkü ister fizikte ya da tıpta isterse devlet yönetiminde olsun neredeyse tüm uğraşlar yargıda bulunmakla, küçük ayrıntıları belirlemekle ilgilidir. Kuşkusuz doğrulama için de çok büyük sermaye gereklidir. Doğanın ya da insan ilişkilerinin analizinde önem taşıyan konular, müphem yanıtlara ve yargıda bulunma çağrılarına açıktır. Bu tür durumlarda, daha büyük ve daha iyi finanse edilmiş olan laboratuvarın gördüğü şeyin “hakikati” konusunda başkalarını ikna etmesi gayet olasıdır. Üstelik, en titiz ve kontrollü koşullar altında bile insanlar gördükleri ve yaptıkları şeyler hakkında ihtilafa düşerler. Başka bir deyişle, deneylerin doğrulanması, çoğu kez aslında kendine ait siyasi amaçları ve yorumlarının yanı sıra kendi “hakikat yörüngeleri” de olan çok az sayıda laboratuvarın denetiminde bulunan devasa aygıtlar gerektirir. Farklı laboratuvarların temel parçacık fiziğinden AIDS’e kadar çeşitli konularda öne sürdüğü farklı ideolojik ve mali iddialar, Ulusal Bilimler Akademisi’ne yürekten inanan birisinin bile “bilimsel geçerlilik” ve bilimin tarafsızlığı konusunda durup düşünmesini sağlamalıdır.

Dünyaya ampirik olmayan soyut bir prizmadan bakanların daha iyi durumda olduğu da düşünülmemelidir; gerçi onların sezgileri üsluplar oluşturmamıza yardımcı olabilir. Ernst Cassirer’in Nicholas Cusanus’u yeniden gündeme getirirken işaret ettiği gibi, “... gerçek birlik asla şeylerin kendisinde değil, ölçülecek alanın özelliğine göre seçtiğimiz ve bu nedenle ilkesel olarak sınırsız bir değişkenlik içeren entelektüel inşalarda aranmalıdır.” Elbette Cassirer bir alanın niteliğini, neyin ölçüleceğini ve bir araştırma alanının nasıl veya ne zaman bir araştırma alanına dönüştüğünü belirleyen insan ilişkileriyle ilgilenmez.

Bir üniversitedeki bir grup başka bir gruba tahammül edemediğinde ya da zaferi veya finansmanı paylaşmak istemediğinde zaman zaman yeni bir disiplin ortaya çıkar. Sonuçta gerçeklik hakkında çok farklı hikayeler anlatılır. İşte bu nedenle, çalkantılı dönemlerde mutlakçılığın veya mutlak kanıtların su alan gemisinde denizin dibini boylamaktansa, görececiliğin kıyısında durmak daha iyidir. Şeyler işe yarıyor demek (şeyleri ve işe yaramayı ne kadar da farklı anlamlarda kullanıyoruz!), totolojik anlamı dışında şeylerin neden işe yaradığını anlatmaz bize. Doğa yasalarımız güya, yasaları önerenlerden ayrıdır, oysa onlar da istatistiksel olasılık hilesinin ardına gizlenen öznel yargılar içerirler.

Kurum ile bilimsel kanıt arasındaki karşılıklı ilişki yadsınamaz görünüyor. Bu ilişki, genetik teknolojiyi artık sermayeden, protein klonlanmasından, nedenselliğe dair mekanik teknik açıklamalardan ve verilerden oluşan bütünleyici bir toplumsal sistem olarak görmesi gereken şüpheciler için bile kesinlikle açık hale gelecektir; bunlar hep “olgular” hakkında varılan bir dizi yargıdır ve “olgular”ın kendileri de kurumsal ortamlarda meslektaş sistemleri aracılığıyla varılan bireysel ve öznel yargılardan türetilmiştir. Başka insanların çalışmasının tartışıldığı “resmi” toplantılara katılan herkesin bildiği gibi, tartışmalar doğası gereği siyasidir ve kişisellik içerir; ya da tartışmada, söz konusu kişinin fikirlerinin kabul edilip edilmeyeceğini önceden belirleyen örtük bir “altmetin” vardır. Kişi geleneğe uyum sağlıyorsa fikirleri kabul edilir, veya toplumsal bir ağın üyesiyse diğerleri büyük olasılıkla ona inanacaktır. Dolayısıyla, yargıda bulunma etkinliği ve varılan yargı, doğası gereği siyasidir. Bu anlaşılabilir bir durumdur. İnsan özgürse ya da özgürleşmeye çalışıyorsa, doğası itibariyle siyasidir.

Bu görüş bizi, halihazırda rasyonalitenin ve rasyonalizmin değişen tanımlarının esasını oluşturan başka bazı sonuçlara götürür. Tanımı değiştirebiliriz; çünkü gerçekliği keşfedip betimlediklerini söyleyenlerin yaptıkları, aslında gerçekliği imal etmektir. Bu gerçeklik görüşü, her türden mitler dizisiyle şekillendirilebilir ve ben, gerçeklik tanımı ve insanlığın kabul etmesi gereken proje olarak, şeylerin ve varlıkların ortak bir bilinci olduğu mitini seçiyorum – çünkü gerçeklik hakkında bilinebilir bir dizi yasa yoktur, bu çağın hakim ifadesi haline getirmemiz gereken ortak bir bilinç vardır.

Bizim açımızdan gerçeklik bilinemez olduğu için, toplumsal gerçeklik inşa edilebildiği ve edildiği için, bulgulayıcı rasyonel yeniden yapılanma argümanına doğru ilerleyebilir, bu süreçte bölünmeye, sınırlara, dışlamaya ve sömürgeciyle sömürgeleştirilenin tahakküm dengesine dayalı toplumsal sisteme oturtulan sömürgeci bilgiyi lanetleyebiliriz.

Toplumsal hareketler, kurumların özelliklerini değiştirip ırka, toplumsal cinsiyete ve sınıfa dayalı ilişkileri dönüştürecek araçları buldukça, yeniden yapılandırıcı bir bilgi tasarlayabileceğimiz sonucuna varıyoruz. Neyi, nasıl ele alacağımızın, neyin bilim ve sosyal bilim olduğuna ilişkin düşüncemizin büsbütün farklı olacağından, hatta bilimin bugünkü sömürgeci saikleriyle karşılaştırıldığında ele alacağı nesnelerin belki de tanınmayacak kadar farklı olacağından kuşku duyulabilir mi?

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült