Edebiyat

 

Henrik İbsen

Sabahattin Engin


On dokuzuncu yüzyılın en büyük tiyatro yazarlarından biri olan İbsen Norveç’in küçük bir ilçesinde doğmuştur. Genç yaşından itibaren Piyes yazmışsa da bir türlü gerekli şöhrete ulaşamamıştır. Bunun sebebi şudur: Her yenilik yapan yazar gibi o da, çağdaşları tarafından yadırganmıştır. Yadırganan her yazar gibi oyunlarına itibaren edilmemiş, üçüncü sınıf bir yazar gibi kenarda bucakta kalmıştır. Yenilik yanmıştır. Tiyatroya neler getirmiştir de bir süre anlaşılmamıştır. Önce bu soruya cevap vermeye çalışalım. Bunu iki kısımda ele alabiliriz. Birinci biçim, yani Tiyatro tekniği yönünden. İkincisi oyunlarının içeriği yönünden.

İbsen’ e gelinceye kadar yazılan piyeslerin hepsinde bir başı bir gövdesi bir sonucu vardır. Gerçi İbsen’in piyeslerinin de bir sonucu vardır. Ama sonuca kendisinden öncekilerin tekniğiyle gitmez. Onlar bir piyese başlarlar, yavaş yavaş, adım adım sonuca doğru giderlerdi. İbsen böyle yapmaz. Yazacağı oyunun sonuna yakın yerden başlar ki, sonu kestirmek daima mümkündür. Şimdi şöyle bir soru hatıra gelebilir? Sonucu bildiğimize göre oyundan zevk duyabilir miyiz? Bir başka deyişle nasıl zevk duyabiliriz?

Bunun cevabı şöyle verilebilir. Daha önceki piyeslerde okuyucu ve özellikle seyirci, sonu ne olacak diye düşünüyor, meraklanıyordu. İbsen sonu söylemekle bu merak ögesini ortadan kısmen olsun kaldırdı ama yeni ve orijinal bir merak ögesi ortaya koydu, onun yerine. O da şudur: Artık seyirci sonunda ne olacak diye düşünmez. Veya bunun üzerinde pek o kadar durmaz. Ancak sonucu meydana getiren nedenler nedir? Bunlar nasıl meydana çıkmışlardır? Sorusunun cevabını arar. Böylece merak ögesi yer değiştirmiş ve daha orijinal bir anlam kazanmış olur.

İbsen bir de kendi buluşu olan bu merak ögesini; sembollerle uygular. Buna bir örnek verelim. Bir evin bahçesinde büyük bir ağaç bulunduğunu düşünelim. Sağlam görünen bir ağaç bakarsınız bir fırtına sonunda dibinden koparak yere yıkılıvermiş. Bu bize konudaki baş kişilerden birisinin veya birkaçının felakete uğramayacağını hatırlatır. Acaba bu felaket nasıl ortaya çıkacak düşüncesi de merak ögesine yeni değerler katar.

İkinci yeniliği ise içerikteki özelliktedir. İbsen’den önce genel olarak Tiyatro türü denince akla Trajediyle Komedi gelir. Yalnız eğlendirmek için yazılan vodvillerde bu meydanda güdülüyordu. İbsen Trajedi ögesiyle, komedi ögelerini birleştirdi, günümüzde dram adını verdiğimiz türü meydana getirdi.

Aslında olumlu buluşlar olan yukarıdaki anlattığımız yeniliklere seyirci birdenbire uyum sağlayamadı. Başlıbaşına birer tür olan komedi ile trajedinin birleşmesinden doğan yeni tür en azından yirmiş beş yıl insanlar tarafından olumlu karşılanamadı. Konunun sonundan başlaması da bir başka yönden yadırgandı.

Bu iki neden yüzünden İbsen dünya çapında şöhrete ulaşmak için elli dört yaşına kadar beklemek zorunda kaldı. Bu bekleyiş kolay olmadı. Genel ilgisizlik karşısındaki üzgünlüğü onu uzun süre vatanından uzaklaştırmak zorunda bıraktı.

Onun tiyatroya getirdiği yenilikleri tamamlayabilmek için bir özelliğinden de söz etmek gerekir. İlk önce toplumsal sorunu piyes içine koyan odur. Ama onun oyunlarını değerli yapan bu değildir. Hatta sanat eserini içine birinci öge olarak toplumsal sorunlar girince, eser değerinden çok şey yitirdi. İbsen’in buna rağmen eserlerinin Daha doğrusu toplumsal sorunları işleyen eserlerini değerli oluşu kişinin psikososyal anlayışını, yine kişinin içinde işlemesi, insanı ön plana almasından doğmaktadır. O sosyal sorunları günümüz marksist yazarlarında olduğu gibi abartarak ele almaz. Olduğu gibi yansıtır. Bu arada, insanların iyi ve olumlu yönlerini de konunun içine sıkıştırır. Zaten insan yansıtmayan, insanı tarafsız açıdan ele almayan eser ister oyun olsun, ister hikaye olsun, ister roman-sanat eseri denecek ortama yükselemez.

Çoğu büyük yazarlar gibi İbsen’de, hayatı derinlemesine ve genişlemesine eserlerine koyabilmek için hayatının muhtelif yıllarında konuyu işleme anlayışını değiştirmiş, kimi eserlerinde gerçekçi, kimi eserlerinde sembolist, kimi eserlerinde ise sembolizmle gerçekçiliği birleştirmiştir. Onun en büyük özelliği Shakeaspeare gibi ölmez karakterler yaratmış bulunmasındadır. Gerçi Shakeaspeare gibi 1017 karakter yaratmış değildir. Hatta onun karakter sayabileceğimiz kişileri elliyi bile geçmez. Ama düşünmelidir ki birçok şöhretli yazarlar ömürleri boyunca üç beş karakter bile yaratabilmiş değillerdir. İbsen’in dikkate değer karakterleri genç kızlar ve kadınlarla birlikte, fırsatları kullanamamış, hayatın sillesini yiyerek kişiliğini iş yapma gücünü yitirmiş, kötümser insanlardır. Mesela Gabler dünya edebiyatının unutulmayacak, hiç eskimeyecek, iradeli, güçlü, mağrur ve kaprisli genç kadın tipinin en mükemmel örneklerinden biridir. Nora, her yaşta çocuk kalan, elli yaşındayken de aynı, kırkındayken de, yirmisindeyken de aynı kalan çocuklaşmış kadın tipinin en olumlu örneklerinden biridir. Kimilerinin sandığı gibi Nora, hayatla karşılaştırılmadığı için, kişiliğini yitirmiş, kocası tarafından çocuk muamelesi yapıldığı için ruhen cüceleşmiş bir kadın örneği değildir. Nora’nın oyunun sonunda çocuklarını ve kocasını bırakıp gidişi, kendisine yapılmış olan çocuksu muameleye bir protesto, bir baş kaldırış değildir. O hareketi çocukluğunun verdiği duygululuğun sonucudur. Bu bakımdan Nora her dem taze ve her dem çocuk diye adlandırılan tipin dünya tiyatro edebiyatındaki en önemli karekteridir.

Yapı Ustası Solnes’teki Solnes Usta, kendinden başka kimseyi düşünmeyen, ihtiras sahibi olduğu halde, bünyesinin verdiği bir düşüş karşısında kişiliğini yitiren erkeğin tipik örneklerinden biridir. Hele karşısına çıkan ve Solnes’i hayalinde büyüterek onu bir kahraman haline getiren, küçük hayalperest kız karşısındaki tutumuyla Solnes, hakkı olmadığı halde dalavere ile yükselen insanın şaşkınlığı ve küçüklüğünü yansıtması bakımından da üzerinde durulması gereken bir yaratıktır. Küçük kız ondan “Şatosunu ister. Oysaki Solnes görünüşüyle şatolar yapabilen, kıtalar fethedebilen bir yaratık değil, aksiyonu ve tükenen gücüyle kuleden düşerek ölen zavallı bir faniden başkası değildir. Fakat bunun karşısında küçük kızın psikolojisi durmadan kendisini aldatarak avunan insanın çok güzel bir şekilde ifadesidir.

Hele “Yaban Ördeği”ndeki ihtiyar Ekdal. Evet Ekdal her haliyle çökmüş, bunalmış, umduklarını bulamamış, iftiraya uğrayarak tükenmiş, ufalmış insanın teselliyi, görünüşte çok önemsiz şeylerde buluşunu erişilmez bir güçle anlatır... İhtiyar Ekdal oğlu kızı ve gelini tiyatro edebiyatının en güzel canlandırılmış kişilerindendir.

Onun en yüce oyunu telakki edilen Brand’dır. İbsen Brand’ın kişiliğinde, Tanrı’yla insan, insanla toplum arasındaki ilişkileri felsefi yönden işler... Brand öylesine bir oyundur ki onda ki, kendi kültür gücü oranında, düşünme ve hayatı anlama yeteneğine sahip olur.

Son yirmi beş yıl içinde İbsen’in pek değerli bir piyes yazarı olmadığını savunanlar olmuştur. Onlara göre “İbsen”in başarısı oyun kurma tekniğinin harikulade iyi oluşundan gelmektedir. Kuruluşunu bir yana attığımız takdirde İbsen de bir şey bulmak mümkün değildir.” Fakat öyle tekniği güçlü Tiyatro yazarları vardır ki, bugün unutulmuşlardır. Seripe bunlardan biridir. Tiyatro edebiyatından ona “iyi oyun kurucusu” diye bir ad takmışlardır. Ama hiçbir oyunu yaşamamış, Seripe ölmeden yok olup gitmişlerdir. Buna karşılık onu Spakespeare'den sonra gelmiş en büyük tiyatro yazarı telakki edenler de vardır. Bunların en meşhurları, B. Shaw ile Strinberg’dir. Onlara göre İbsen gelmemiş olsaydı dünya Tiyatro edebiyatı en azından yüzyıl geri kalırdı. İki büyük tiyatro yazarının bu fikrine katılmamak için elimizde hiçbir sebep olmasa gerek...

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült