Edebiyat

 

Hayatımız Ve Tarihimiz Roman

Salih Bolat

Tarihin romanını yazma ve romanlardan tarihi okuma tutkusu, son yılların önemli yazınsal gelişmesi olarak görülüyor. Dünyadaki sosyal, siyasal ve ekonomik gelişmelerle, bu alanlardaki değerlerin değişmesi, insanları yeni değer arayışlarına yönlendiriyor. Ülkelerdeki (tabii bizim de ülkemizdeki) çoksatar kitaplar listelerinin başlarında yer alan romanlara baktığımızda, örneğin, Ramses, Semerlant, Benim Adım Kırmızı, geçen yıllarda popüler olan Gülün Adı gibi romanlar, bu gözlemimizi doğruluyor.

İnsanları, tarihin romanını yazmaya ve tarihi romanlardan okumaya iten dinamikler nelerdir? E. H. Carr, Türkçeye Tarih Nedir? adıyla çevrilen konferanslarında şöyle diyor: “Tarihçi geçmişin değil, bugünün insanıdır. (...) Geçmişi sevmek, kolaylıkla yaşlı insanların ve yaşlı toplumların özlemli romantizminin bir sonucu, bugüne ya da geleceğe olan inanç ve ilginin kaybedildiğinin bir belirtisi olabilir.” Eğer Carr’ın bu yaklaşımı doğruysa, —ki bu yaklaşımı doğrulayan olayların içinde yaşıyoruz— şimdiye ve geleceğe olan inanç ve duyarlılığın ortadan kalkması, gerçekten de insanları geçmişe yönlendirebilir.

Başka bir varsayım, sürekli toplumsal devrimlerle ve reformlarla, ya da birtakım radikal dönüşümlerle, toplumların kendi geçmişlerinden kopmaları sonucu, insanların kendilerine bir geçmiş aramaları, olabilir. Yaşama geçirilebilmesi için uğruna büyük acıların yaşandığı toplumsal, siyasal ve ekonomik projelerin (sosyalizm vb.), son yirmi-otuz yıldır iflas etme sürecini yaşaması, insanları şimdiye bağlanmaktan ve geleceği beklemekten vazgeçiren etkenler olabilir. Ama şunu unutmamalıyız ki, tarihin romanını yazmak, yazar açısından bir kurmaca oluşturmaktır. Okur açısından, tarihi romanlardan okumak, bir kurmaca içerisinde yaşamaktır. Kurmaca, nesnel gerçeklikle, yazarın düşleminin kesişmesinden ortaya çıkan yeni gerçekliktir. Yani kurmaca metin, hayali, olmayan, uydurma ile nesnel gerçekliğin kesiştiği sınırdır. Kısaca kurmaca, düş ile gerçeğin kesişmesidir, diyebiliriz. Böyle olunca, okurun, tarihi nasıl bir metin içerisinden okuduğunu bilmesi gerekir. Bir kez, kurmaca metnin dili, iletişimsel değildir, yani, salt bir anlamın ileticisi değildir, dil. Doğal dil üzerine kurulur. Dile getirilen insanlık durumunun iletilebilmesi için, doğal dil üzerinde dizimsel ve anlamsal değişiklikler yapılabilir. Bu yüzden kurmaca metinlerde anlam, kesinlik taşımaz. Bu tür metinlerin iletisi, önceden saptanılmış, kurallaştırılmış bir yargı, değişmez bir gerçek değildir. Metnin iç yapısına yedirilmiş, okurun çözüp çıkaracağı bir ilişkiler yumağıdır. Yukarıda belirttiğimiz gibi, kurmaca metnin örneklediği, yansıttığı, çağrıştırdığı dünya, nesnel gerçeklikten kaynaklanmakla birlikte, kurmacadır. İletinin çoğul olması, bu metinlerle ilişkide bulunan çeşitli okurların, değişik iletiler çıkarmasına olanak tanır. Kurmaca metinler, düşüncelerden çok, bir heyecan bilgisini iletir. Rene Char, “Şair, ölüm düşüncesinden başka, her ölümün ağırlığını da içinde taşır,” diyor. Demek, kurmaca yaratı (roman, öykü vb.), bir yaşantının üretimi olduğuna göre, onu okumak ve alımlamak da bir tür üretim, yeniden üretimdir.

Amin Maalouf, Semerkant’ı şu kurmaca olayın temelinde yükselen olay örgüsüyle geliştirir: Güya 1912 yılında batan Titanic gemisinde, Ömer Hayyam’ın Rübaıyat'inin tek el yazması da birlikte batar. Bu kitabın yazıldığı 1072 yılının Semerkant’ına döneriz ve yirmi dört yaşındaki Ömer Hayyam’ın yaşamına tanıklık ederiz. Olaylar oldukça yalın bir anlatımla, bir masal sürükleyiciliği içinde akar gider. Ramses adlı romanda ise, Christian Jacq, inanılmaz düşgücü sayesinde, MÖ 1200’lü yıllara götürür bizi. Mısır ve Hitit İmparatorlukları arasındaki uzun serüvenleri yaşatır. İnsanları tarihin romanını yazmaya ve tarihi romanlardan okumaya iten dinamikleri sorgulamaya yeniden dönersek, üç varsayım daha öne sürebiliriz:

Geçmişin ayrıntılarına inerek, yeni geçmişler keşfetme isteği,

Geçmişe inanma isteği,

Geçmişi gözden geçirme isteği.

insanları tarihle yüzleşmeye iten nedenler ne olursa olsun, ortada önemli bir sorun var: insanların, tarihi bilimsel araştırmalara dayanan metinlerden değil, romanlardan okuyarak tarihi öğreneceklerini sanmaları. Diyelim tarihi romanlardan öğrenmek, yani kurmaca metinlerden öğrenmek mümkün olsun. Böyle olsa bile, bu tür romanlarda, zaman sürecinin yalnızca geçmiş boyutunda saplanıp kalıyoruz. Oysa, tekrar E. H. Carr’a dönersek, “Bazen tarihin gidişinden ‘ yürüyen bir tören alayı’ diye söz ederiz,” diyor yazar ve sürdürüyor: “Bu haklı bir benzetmedir. Yeter ki tarihçi kendini ıssız bir kayalıktan çevresine bakan bir kartal ya da tören kürsüsünde önemli bir kişi saymaya kalkışmasın. Bunların hiçbiri değildir! Tarihçi, alayın bir başka bölümünde yorgun argın yürüyüp giden bir başka gölgeli kişidir yalnızca. (...) Tarihçi tarihin bir parçasıdır. (...) Geçmiş, bizim için bugünün ışığında anlaşılabilir ve bugünü tümüyle ancak geçmişin ışığında anlayabiliriz...”[1]

Tarihin romanını yazan yazar, elbette tarihçi olmak iddiasında değildir. Bu yüzden, tarihçiden beklememiz gereken bilimsel davranışı, roman yazarından bekleyemeyiz. Ama bir yerde, roman yazarı tarihçi gibi davranmakta, okur da roman yazarını öyle görmek istemektedir. Örneğin, Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı romanı ile ilgili olarak, bir çok okur, yazan, araştırmacılığıyla övmektedir, işte, yazar on altıncı yüzyıl Osmanlı döneminin nakkaşlık kurumunu çok iyi araştırmış ve incelemiş olmakla, okur tarafından büyük hayranlıkla karşılanmaktadır. Oysa ortadaki yapıt ne kadar araştırmaya dayanırsa dayansın, enikonu bir kurmacadır. Vladimir Nabokov, Don Kişot romanının ipliğini pazara çıkarmaya girişirken şu cümlelerle söze başlar: “Romanlarda sözümona ‘gerçek yaşam’ı aramak gibi ölümcül bir yanlıştan kaçınmak için elden geleni yapacağız. Gerçeklerin kurmacasıyla, kurmacanın gerçeklerini uzlaştırmaya çalışmayalım. Bayanlar baylar, sözünü edeceğim beş yapıt birer peri masalıdır. Don Quijote da, Bleal{ House da, Ölü Canlar da peri masalıdır. Madam Bovary ile Anna Karenin ise su katılmamış peri masadandır. Ama bu peri masalları olmasa, dünya gerçek olmazdı...”

Evet, kurmacayla gerçeği karıştırmayalım, istediği kadar bir roman tarihi anlatsın, kurmaca olduğu için peri masalıdır.


 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült