Fethi Naci

Adnan Binyazar


Fethi Naci’nin eleştiri nesnelliğinden söz edilirken Nurullah Ataç’ın eleştiri dünyasına uğramadan olmaz. Fethi Naci, öfkesiyle, Edip Cansever örneğini anımsayalım, kardeş ilişkisiyle bağlı olduğu dostlarını kıracak şiddetteki kesin yargılarıyla Ataç eleştiri geleneğinin bir sürdürücüsüdür. İnsan ilişkilerinde ne denli öznelse, edebiyat eserine yönelmede de o ölçüde nesneldi. Ayrıca çok da kırılgandı. Kırılganlığının, temelinde derin duyarlıkların yattığı sezgi gücüne, onun sanatçılara özgü kavrayışına bağlanması gerektiği kanısındayım.

Nurullah Ataç özellikle şiire öznel yargılarla da yaklaşsa, şairler, yazdıkları konusunda,iyi ya da kötü, eleştirsin diye onun ağzına bakarlardı. Kimi zaman kitaptaki bir dizgi yanlışı bile, Ataç’ın öfkelenip, şairi edebiyat harmanında buğday sapı gibi savurmasına yeterdi. Öylesine donanımlı, söylemi öylesine devingendi ki, Ataç’ın öfkelenip şairleri azarlaması bile neredeyse okşama yerine geçerdi.

Ataç kadar olmasa da, Fethi Naci de uzun süre ağzına bakılan yazarlardan olmuştu.

Ataç’ın öfkesinde engin bir bilgi birikimi vardı. Üzerinde durduğu yapıtı mantıksal süzgeçten geçirmede neredeyse üstüne yoktu. İrdelemeci yöntemiyle, ödün vermez dil duyarlığıyla beğenisine inandırmıştı okuru. Türkçe, Ataç’ta, anlatımsal bir araç olmanın yanında bir saygı tapıncı idi. Kimi durumlarda uydurulmuş öz Türkçe bir sözcüğün kullanıldığı bir şiiri bile göklere çıkarıyordu. Garip akımının ve 1940 yıllarının her dala uzanan Şiirini, durmuş oturmuş eski şiirimizin birikimiyle bir yere oturturken, Cahit Külebi’nin deyimiyle, şiirden, bostancının karpuzdan anladığı gibi anlıyordu.

Ataç, eskiyi bir yana itmiş görünse de, yeniliklerle dal budak salan çağdaş şiirimizi atılımcı yönüyle değerlendiriyor, ama örneklerle bezeyerek onu eski beğeninin süzgecinden geçirmeden de edemiyordu.

Ataç göze alıcı değildi, kesinciydi. Karşısında neredeyse başka bir eleştirmenin olmadığı, olsa da görüşlerine pek karşı çıkılmadığı için, Ataç tek seçiciliğinde önemli bir engelle karşılaşmıyordu. Turgut Uyar için zarımı atıyorum demesi, yeni bir şairi haber vermesi açısından kuşkusuz sevindiricidir. İyiyi kötüyü birbirinden ayırmakta Ataç, eleştirmen olarak tez canlı idi. Artık zamanını doldurmuş bir Şiirin yerini alacağını sandığı yenilikçi şiiri değerlendirirken pek seçici davrandığı söylenemez. Bu da gösteriyor ki, eleştirmen “zar atarak” her an yanılgıya düşebilir. “Zar atarcasına” övdüğü birçok şairin onu yanılgıya düşürdüğünün örneği çoktur. “Zar atmamış”tı ama birçok gözde şairi vardı. Onların şiir dünyasındaki bugünkü yeri tartışılabilir. İyi şair olduğunu söylediği çok kişinin bugün ya adı sanı unutulmuştur, ya da belli bir dönemde adlarından söz ettirdikleri için şimdi ancak seçkilerde yer almaktadır.

Eleştiride nesnellik, kişinin, duygusal yönelimlerini frenleyerek gösterdiği gerçekçi, tarafsızlığını vurgulayan bir tutumdur. Ataç, şiir değerlendirmelerinde bunu gözetmiştir, ama atılımcı kişiliği, öfkesi onun öznel bir eleştirmen olarak anılmasına yol açmıştır. Ataç okulunun öğrencisi sayılması gereken Fethi Naci ise, değerlendirmede “eser”i odak alır, ama yazarına kızmaktan, onu ağır bir dille yargılamaktan da geri durmaz. Ama eseri nesnel ölçülerle değerlendirdiği 34 Eleştirmen ne denli usta olursa olsun, şiir netameli bir alandır; değerlendireni boşluğa tez düşürür. Külebi her ne kadar, şair olunmaz, şair doğulur dese de, başlangıçta iyi’nin kötüye gideceği gibi, ender de olsa, başlangıçta kötü şiirler yazan, sonradan iyi şiirler de yazabilir. Şairleri keşfettiğini söyleyen eleştirmenler, her an büyük yanılgılara düşeceklerini göze almalıdırlar. Bir gerçektir. Bu konuda en yakınını kıracağım diye esere nesnel ölçüler kullanmaktan geri durmamıştır.

Ataç’ın edebiyatta en etkin olduğu dönemlerini yansıtan Fethi Naci’nin şu değerlendirmesi, ilk yazılarının Ataç’ça nasıl algılandığını, nesnelliğinin ya da öznelliğinin sınırlarını kavramamıza yardım ediyor:

"İlk yazım yayımlanır yayımlanmaz Ataç, Ulus gazetesinde bir yazı yazdı. O yıllarda Ataç’ın, bırakın adı sanı bilinmeyen bir genç hakkında müstakil bir yazı yazması, ünlü şairlerin, yazarların yalnızca adlarını anması bile o şairler, o yazarlar için bir mutluluk kaynağı olurdu. Ataç, yaşadığı sürece yazılarıma ilgi gösterdi, yazılarımdan söz etti. İman Tükenmez (1956) yayımlanınca iki yazı yazdı Ulus’ta; yetinmedi, Varlık dergisinde de iki yazı yazdı. Ataç, yazılarımdaki düşüncelere karşı çıkıyordu ama ‘yazış’ biçimimi beğeniyordu (Tek cümle yanlışı bulamamıştı!), bunun için beğeniyordu beni.”

Fethi Naci’nin, okuduğu bir metinde umut görüp yazarını öne çıkardığı olmuştur. Ama Fethi Naci eleştiride zar atıcı değildi, irdeleyiciydi. Önce beğenip sonradan eleştirdiği yazarlar olmuştur, ama önceden beğenmemişse o yazar üzerinde pek durmamıştır. Konur Ertop, Ataç’la Fethi Naci’yi karşılaştırırken önemli bir saptamada bulunuyor:

“Ataç’ın getirmiş olduğu geniş beğeni ve edebiyat bilgisine dayanan eleştiri anlayışı yerine 1950’lerde eleştiriyi nesnel temele oturtma çabaları görüldü. Fethi Naci ise bu görüşü toplumculukla birleştirdi. Onun yargıları insanın tükenmezliğine, yazarın iç dünyasının zenginliğine ve toplumsal konumu dikkatle değerlendirmeye dayanır.”

Fethi Naci’nin eleştiri yöntemini kavramak için Ertop’un bu saptamasında geçen “insanın tükenmezliği” “yazarın iç dünyasının zenginliği” ve "toplumsal konum” kavramları üzerinde düşünmek gerekir. Bu kavramların içerdiği anlam alanı, Fethi Naci’nin, eleştiride kendine nasıl nesnel bir yol çizmek istediğinin ipuçlarını da vermektedir.

Fethi Naci’nin eleştiri yazmaya başladığı dönemde, katı gerçekleri öykü ya da romana olduğu gibi aktarmayı toplumculuk sanan yazarlar olduğu gibi, bu yanlışa düşen eleştirmenler de vardı. Öyle ki, Sabahattin Ali’yi öne çıkararak, Sait Faik’i öykücü saymama ölçüsüzlüğüne vardıran yazarlar, Nazım Hikmet’le Haşan Hüseyin Korkmazgil’i karşılaştırıp Nazım’ı gerilere iten eleştirmenler bile olmuştur.

Fethi Naci, 1956’da yayımlanan İnsan Tükenmez’de Marksizm’in klasiklerinden ve Fransız Marksistlerinden öğrendiklerini edebiyata uygulamış, Plehanov’un "Maddeci eleştiri bir eserin özünü sosyolojik dile çevirmektir,” tanımını benimseyerek edebiyata sanatsal bir açıdan baktığını ortaya koymuştur. Sonradan yaptığı özeleştirisinde, şu değerlendirmeyi yaparak konuyu daha da açıklık getiriyor:

“Plehanov, bununla yetinmemek gerektiğini, eserin biçimini de eleştirmek gerektiğini yazıyordu ama ortada yararlanabileceğimiz örnekler yoktu. Bunun için benim eleştirilerim de içeriğe yönelik, toplumbilimsel yanı ağır basan eleştirilerdi. Bir edebiyat eserinin edebiyat hazzı verebilmesi için biçiminin de yetkin olması üzerinde duruyordum ama o kadar. İnsan Tükenmez’e baktığım zaman birtakım yeteneksiz şairleri ve yazarları yalnızca solcu oldukları için, hapishanelere girip çıktıkları için ‘tutmuş’ olduğumu görüyorum.”

Özellikle 12 Mart döneminden sonra yazınsal beğeninin geri plana atıldığı böyle bir “edebiyatsızlık” ortamı yaşanmasına karşın, şiirimizin bundan etkilenmemesi, tam tersine her şairin kendi biçemini özgürleştirecek denli yetkinleştiği, bunun sonucunda da Cemal Süreya, Edip Cansever, Turgut Uyar, Ülkü Tamer, Ece Ayhan, Sezai Karakoç... gibi şairlerin sivrilmesi edebiyatımız açısından büyük şanstır. Öykü ve roman açısından ise bu durum belirgin bir gerilemeye yol açmıştır. Bu karmaşada, romanları dilsel beğeni üzerine kurulu Yaşar Kemal’i kimse yerinden kıpırdatamamıştır. 1990’lara gelindiğinde ise, roman deyince Ahmet Hamdi Tanpınar, Yusuf Atılgan, Oğuz Atay’dan başka neredeyse kimsenin üzerinde durulmamıştır. Ama Fethi Naci’nin öne çıkardığı öykücü Sait Faik’se, romancı da Yaşar Kemal’dir.

Esnaf kesiminden gelen Sait Faik’le, köy yaşamının en alt kesiminden gelen Yaşar Kemal, bu iki yazar sanatsal yaratıcılıkta aynı beğeni noktasında kesişmektedir. Fethi Naci’ye göre; “Özyaşamın romana psikolojik açıdan da zenginlik kattığını belirtmek gerek. İnsanlar bazı psikolojik gerçekleri ancak yaşayarak öğrenebilirler. Romanlarda böyle yaşanmış gerçeklerle karşılaşmak iç dünyamızı zenginleştirir. Dostoyevski’yi düşünüyorum: Babasından o kadar nefret etmeseydi İvan Karamazov’a, ‘İçimizden hangimiz babamızın ölümünü dilememiştir?’ dedirtebilir miydi? Psikolojik gerçekler toplumsal gerçeklerden de önemlidir romanda. Ve ‘yaşananları yazmak’ konusunda romana asıl değerini kazandıran da onlardır.”

Bu iki yazarın, yaşadıklarını özümsedikleri, bu psikolojik birikimleri öykü ya da romanlarının içeriğine de, biçimine de yansıttıklarını zaman bize göstermiştir.

Ertop’un kullandığı “toplumsal konum” kavramı, Fethi Naci’nin edebiyata bakışını irdeleme yönünden önemli bir kavramdır. Fethi Naci, eleştirdiği eserlerin "toplumsal konumu’nu irdelerken, bu eserlerin edebiyat değerlerini hep önde tutmuştur. Edebiyatın görevi konusuna değindiği bir yazısında bunu dile getiriyor:

“Edebiyatın görevini basit bir pedagojik görev durumuna getirdiniz mi, yani Şiirin, hikayenin, romanın en güzelini yazmak yerine, halka bilinç vermek ya da sömürü koşullarını ortadan kaldırmak adına Şiirin, hikayenin, romanın en sıradanını yazmaya giriştiniz mi, istediğiniz kadar yüksek ülkülerden söz açın, bu sıradanlığı kimseye yutturamazsınız. Dahası var: Edebiyata yüklediğiniz göreve de yan çizmiş olursunuz.”

Nitekim, ona göre, “halka bilinç vermeyi ya da sömürü koşullarını ortadan kaldırma’yı güden 40 kuşağı şairlerini değerlendirirken bunu doğrudan doğruya söylemekten çekinmemiştir:

"Eş dost hatırı dinlemeyip bir gerçeği söylemenin sanırım sırası gelmiştir: 40 kuşağı şairleri gölgede kalmışlardır; çünkü yeteneksiz şairlerdi. (...) Siyasal ve toplumsal bir savaşa katılmakla, bu savaş uğruna hapislere girmekle, sürgünlere gitmekle övünmek, hiçbir devrimciye yakışmayacak çirkin bir davranıştır.”

Belki sert bir yargı bu. Ama nesnellik bunu gerektiriyorsa, vereceği yargının, içinde pazarlığını yapmamış, inandığını pat diye söylemeyi yeğlemiştir. İyiye iyi, kötüye kötü demesini, okurlara karşı duyduğu sorumlukla açıklamaktadır. Zaten nesnellik de bunu gerektirir.

Fethi Naci, değerlendirmelerini şu ya da bu kurama göre de yapmaz. Goethe’den aktardığı, “Hayatın yeşil ağacı karşısında her kuram kül rengi kalır,” yargısıyla bunu açıklıyor. O, edebiyat ülkesinde özgürlüğünü ilan eden yazarlardandı, Edebiyat eserine, birçok sınırlayıcı etkene pek kulak asmadan, içinde yarattığı bu özgürlük duygusuyla bakmıştır. Sanatta tükenmezliğine inandığı insanı, yazarın, dünyasının iç zenginliğiyle yeniden yaratma ediminin temeline oturtmada hiç duraksamamıştır. Bir eserin toplumsallığını ya da sanatsallığını nesnel ölçülere vurarak yansıtma yöntemi, Fethi Naci’nin eleştirmen kişiliğinin belirgin yanıdır.

Sanatsal olsun, toplumsal olsun, bizde kavramların yerine oturmadığının çok örneği var. Bir süre moda oluyor, sonra unutulup gidiyor. Öyle ki, postmodern yazar olduğunu savunan birçok yazarın, Berlin’de düzenlenen bir sempozyumda sözde bu yazınsal yaklaşımın, sözlerindeki kavramsal kargaşayla, ne olduğunu bilmediğine tanık olmuştum. Toplumsal konumda ya da postmodern yazdıklarını sanan birçok yazarın Fethi Naci’nin eleştirel beğenisinin dışında kaldığı gözden kaçmıyor. Fethi Naci’nin, postmodern olduklarını sanan yazarlar üzerinde durmayıp, eleştiri ışığını Reşat Nuri Güntekin, Sait Faik ve Yaşar Kemal gibi yazarlar üzerine tutması anlamlıdır. Bu seçmede, yazarların, eserlerini iç dünyalarının zenginliğiyle yarattıklarının etkisi olduğu kanısındayım. Fethi Naci, yazarı eleştirinin bir nesnesi olarak görmez, onun işi eserledir.

Edebiyat eleştirisinde nasıl bir anlayış yerleştirdiğini belirtme yönünden, öldüğünün ertesi günü Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan kısa açıklamamı buraya almak istiyorum:

“Ahmet Haşim, övmeyen eleştirmenin, edebiyat alanından topal bir karga gibi kovulduğunu söylemiştir. Haşim’in yargısı Fethi Naci’ye hiç uymaz. Bir romancı ya da öykücüyü övdüyse nedenlerini belirtmiştir. Yazdığını kötü bulduklarını da, şahin olup romandan, öyküden kovmayı göze almıştır. Bunu hırçınlığından değil, yazınsal yaratıya duyduğu saygıdan yapmıştır. Edebiyat tarihimizin ilk sayfasında yer alması gereken ‘Türkiye’de eleştirmen yok da roman var mı?’ sorusunu sorma gözü pekliğini gösteren de odur.”

Fethi Naci, eleştiride kanıtlarını sağlam bilgilere dayandırıp ele aldığı eseri derinliğine incelediğinden, kimse onu edebiyat dünyasından topal karga gibi kovamamış, tam tersine, beğenmedikleri karşısında şahin kesilen hep o olmuştur. Birçok yazar onun şahinliğini içine sindirmiş olmalı ki, tabutuna omuz veren yazarların arasında onlar da vardı.

Fethi Naci bu bağlamda yalnızca edebiyat eleştirmenliği yapmadı, bilgi toplumunun kurulmasında da eleştirel bakış açısıyla etkili oldu. Onun, yayın hayatına soktuğu “100 Soruda” dizisi, halk edebiyatından sanata, siyasaya, iktisada... bu alanda birikimi olan kişilerle yazılmıştır. Denebilir ki, Fethi Naci, bu diziyle, gezegen bir bilgi üniversitesinin gönüllü kurucusu olmuştur.

Dizinin yalnız okurlarda değil, yazarlarında da nasıl bir inanç uyandırdığı şundan bellidir ki; dostum Sabri Kozun anlattığına göre, Pertev Naili Boratav’ın bütün eserleri başka yayınevlerince yeniden basılması söz konusu olunca, Boratav, yakınlarına, daha önce Fethi Naci’nin kurduğu Gerçek Yayınları arasında çıkan 100 Soruda Türk Halk Edebiyatı ve Folkloru adlı incelemesinin Fethi Naci’den alınmamasını söylemiştir.

Yayıncının erdemi yazarda inanç uyandırmaksa, yazarın erdemi de yayıncısını yarı yolda bırakmamaktır. Fethi Naci, eyleminde de, yazısında da bu inancı uyandıran bir düşünür, bir eylem adamı olarak geçmiştir edebiyat tarihine. Beğenilsin ya da beğenilmesin, kalemini nesnellikten yana kullandığı, birçok eleştirmenin yanında, eserlerini kötülediği yazarların da ortak kanısıdır.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Edebiyat

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült