Evine Kaçana Sokak Manifestosu

Orhan Gökdemir


Şiirin Ev Hali

Ev içerisidir, dışarıyı sınırlandırır. Evin kapısı içeriye de açılır dışarıya da. Girmek veya çıkmak ise tamamen size bağlıdır, özneldir yani. Seçimi siz yaparsınız ve kapıyı siz aralarsınız. Dışarıya kaçmak istiyorsanız kapı evin sınırıdır; içeriye sığınmak istiyorsanız dışarının sınırı. Sonra birden anlarsınız ki, ne kapılar, ne evler, ne sokaklar; sizin sizden başka sınırınız yok! Sokakları, evleri, kapıları yapan sizsiniz çünkü.

Bu durumda bir metafordur ev, neyi anlatmak istiyorsanız onun şeklini alan. En çok da Behçet Necatigil'in Şiirinde nükseden bir şiir halidir.

Edebiyatın evini anlatıyoruz madem, Necatigil'in "evler" Şiirini çağırmamak olmaz.

"İnsanların kaderi besbelli evlere bağlı: Zengin evler fakirlere çok yüksekten baktılar, Kendi seviyesinde evler kız verdi, kız aldı Bazıları özlediler daha yüksek hayatı,

Çırpındılar daha üste çıkmaya, Evler bırakmadılar."

Evler bazen bırakmaz insanı... Ama sokakların da bırakmadığı olmuştur. Gitmek isteyip de gidemedikten sonra, üstünüzdeki ağırlığın nereden geldiğinin ne önemi var. Hüzündür yakanıza sarılan bazen ve yalnızlıktır eski evlerde eski sokaklarda geri bıraktığımız. Ne korkunçtur şairin yalnızlığı. Tıpkı Necatigil'in "Eski Sokağı" gibi:

"Küçük ahşap bir dizi evlerdi On yıl önce o sokak Sonra geniş caddelere çıktık Apartman sizden uzak.

Çocuklar orda büyüdü Orda okula gitti,

Komşunuzduk ama görüşemedik Hiç vakit yoktu.

Bilinmedi, ne çare, sizdendik Yalnız biraz daha iyi yaşamaya özlemli. Şimdi aynı uzaklık, aynı utanç Düşündükçe o sokağı, o evleri."

Edebiyatçı evin penceresinden de baksa okyanus görür çünkü, bunun için bu yalnızlık.

Yalnızlık korkunç ama güzel... tıpkı şiirler gibi.

Nazım Plan

Behçet Necatigil'in yalnızlık ve hüzün kokan evlerinden ve sokaklarındansa göçebe ama kalabalık yaşamak evladır diyeceksiniz... Ne çare, ev insanıyız artık hepimiz. Dönecek bir eviniz olmadı mı yandınız. Nazım Hikmet ise evsizliği şöyle anlatır:

"Ayının ini var Sümüklü böceğin kabuğu Bii.imse bu işte halimiz ortada."

Hapishaneleri ev yapan şairin özlemidir bu. Ranzasının etrafını çarşaflarla kapatıp ev yapmayı bilmeyen anlamaz bunu. Koğuşun ev halidir bu. Bir de kentlerin ev halleri vardır ki, çoğumuz çoktan unuttuk. Gövdemizi sokağa atmayı, kalabalıklar içinde yalnız kalmayı marifet sayıyoruz. Sokağa, pencereden atılmış hüzünlü bakışların izleri çoktan silindi. "Ormanı yanmış ayı" gibiyiz artık.

Bir ev özlemeli, bir sokak çizmeli ve bir kent düşlemeliyiz yeniden. Tıpkı Nazım'ın yaptığı gibi:

"Evler tek katlı da olabilir yüz katlı da yeter ki sokaklarımız ezmesinler yeter ki tertemiz çevik güler yüzlü görsünler hizmetimizi çıplak duvarlara diyeceğimiz yok taze ve canlıysalar dar pencereler giyotini hatırlatır bana pencere dost gözü gibi rahat ve geniş olacak ağaçsız asfaltı sevmem

neonlara diyeceğim yok akıllı ve sevinçliyseler yukarda ve hatırlatıyorlarsa bana hasretlerimi belli belirsiz parklarda göller, göllerde ak kara kuğular olabilir hatta ara sıra bando mızıka da ama en önemlisi parklarda öpüşülebilmeli...."

Belediyelerimizin park planında olmayan şeyler... Ve anlatılmaz bir hüzün yakamıza ilişen. Öpüşemediğimiz parkların, selamlaşmadığımız pencerelerin, çalmadığımız kapıların, gölgesine sığınamadığımız ağaçların, ağaçsız asfaltların mekanı olmamalı kent. O hüzün, evet, yitirdiğimiz güzelliklerin hüznü. Ve ne yazık ki hüzünlerimizle, mutsuzluklarımızla, yalnızlıklarımızla, hırslarımızla tek sınır biziz!

 

Hüzün Durağı

Cemal Süreyya "Fotoğraf" adlı Şiirinde durakta üç kişiyi anlatır:

Durakta üç kişi Adam kadın ve çocuk

Adamın elleri ceplerinde Kadın çocuğun elini tutmuş

Adam hüzünlü

Hüzünlü şarkılar gibi hüzünlü

Kadın güzel

Güzel anılar gibi güzel

Çocuk

Güzel anılar gibi hüzünlü Hüzünlü şarkılar gibi güzel

 

Hüzün durağıdır o durağın adı herhalde. Neşe duraklarımız azaldı son yıllarda, bekleyenler, inenler, binenler hep hüzünlü. Otobüsün penceresinden kaçamak bakışlarla algıladığımız insanlar değil, sadece hüzün. Bilmediğimiz, tanımadığımız, sınırlarında buluşmadığımız, akışıyla baş edemediğimiz bir şehrin durağı burası.

Hüzün durağı... Sokakları, parkları, asfaltları, balkonları yine var, müthiş bir kalabalık ve kesintisiz bir koşu akıp giden. Eksiği bizden; merhabalara yer yok, paylaşmalara, dertleşmelere... Dedikodularımızı bile kamulaştırdılar son günlerde. Herkesin herkesle konuştuğu ama kimsenin gözünün içine bakılmayan bir koca kent.

Yalnızca güzel anılar ve hüzünlü şarkılarsa söyleyebileceğimiz bir şehre dair, yanlış bir şehirdir bu şehir.

Başka türlü bir şey hepimizin istediği, bu açık. Halbuki bu şehir "Güzel anılar gibi hüzünlü, hüzünlü şarkılar gibi güzeldi" her zaman. Anılarınızı unutmayın ve şarkılarınızı söyleyin ki yeniden neşe duraklarımız çoğalsın.

Can Suyu

Evleriniz güzel, duvarlarınız gıcır, havuzunuz sulu, koltuğunuz yumuşak mı yumuşak... Ama içinizi kemiren bir büyük yokluk duygusu baba koltuğunda hep. Kovamıyorsunuz, kaçıp kurtulamıyorsunuz. Neyin yokluğu bu?

Bir tek hayata nanik yapabilmiş şairler bilir bunu. Hayatın sarhoşluğundan ayılmak için kendini şişelere vuran şair Can Yücel "Kibar hırsızın türküsü"nde evdeki bu yokluğu şöyle anlatır:

Anamın ipiyle indim gökdelen damınızdan Kelebek gibi girdim kelebek canımızdan Taksinize mülkünüze dairenize...

Heceleyerek üzerinde ayak ve el uçlarımın Belledim seyyarenizi ve kelimelerinizi... Gözlerinize baktım, mukaddes ciltlerinize, büfelerinize Vesairenize...

Şiir fenerimle de baktım, son çığlık!

Aşk yokmuş sizde beş paralık!"

Aşk yoksa evde, şairin aşıracağı kelimeler de yoktur. Aşktır işin mayası... Ev, bir bina, bir beton yığınağı, demir, plastik, masa, sandalye olmaktan onun sayesinde çıkar. Ev aşkla ev olur, sığınak olur, örtü olur sımsıcak.

Ve hüzünle başladığımıza göre ev hallerine, hüzün, aşksızlıktır nihayetinde. Sevmiyorsanız evinizi, sokağınızı, şehrinizi, ülkenizi ve yalnızlığınızı; Aşkla, tutkuyla bağlanmıyorsanız neyiniz varsa, şiir feneriyle de baksak size nafile. Evet yalnızlığınızı da aşkla seveceksiniz ki, destek aramadan duracaksınız çınarlar gibi dimdik ayakta.

Oysa bir "sevgi duvarı" örebilmişseniz hayatla aranıza, hüzün tuz biber olur akıp giden zamana.

"Kumkapı meyhanelerine dadandık önümüzde altınbaş altın zincir fasulye pilakisi aramızda görevliler ekipler hızır paşalar sabahları açıklarda bulurlardı leşimi öyle sıcaktı ki çöpçülerin elleri çöpçülerin elleriyle okşardın beni yalnızlığım benim süpürge saçlım ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi"

Aşk, kendinizi çoğaltmak için, daha bi insan yapabilmek içindir. Pahalı mağazalarda aramayın boşuna, sizde yoksa bulamazsınız. Şimdi Şiirin feneriyle bir kez daha bakın kendinize... Boşluk görüyorsanız sadece, hüzün görüyorsanız, demek ki aşk yetmezliğinden...

Kendi Vatanında Yalnız

"Her ev yuva değildir" şair mimar Cengiz Bektaş'ın sözü... "Tek kişiyle yuva yapamazsınız" da. Artık evlerimiz de yuva olsun diye yapılmıyor zaten. Yuvamız çözülüyor ve hızla yalnızlaşıyoruz. Yalnızlaşmak kayıplarımızın en büyüğü. Evimizde, sokağımızda, semtimizde, şehrimizde yalnızız artık. En acısı da insanın vatanında yalnızlaşması. Bu durumda nereye gideceksiniz, nereye sığınacaksınız, nereye yuva yapacaksınız?

Şiir kimsesizliğimize bir ağıttır artık. Şair ise evinde, sokağında, şehrinde ve ülkesinde yalnız olandır. Kalelerimiz düştü bir bir, barbar istilalarının içimizde açtığı yaraların sızısı çoğalıyor... Ve bu yüzden en çok şairlerin çığlığıdır duyulan.

 

"Yalnız insan merdivendir

Hiçbir yere ulaşmayan

Sürülür yabancı diye

Dayandığı kapılardan"

 

İşte Aragon'un çığlığı.

Cahit Külebi'ninki ise yalnızlık yorgunluğunda bir dost arayışı...

 

"Bir gece habersiz bize gel

Merdivenler gıcırdamasın

Öyle yorgunum ki hiç sorma

Sen halimden anlarsın

İnsanlardan buz gibi soğudum, işte yalnız sen varsın

Öyle halsizim ki hiç sorma

Anlarsın."

 

Anlayabiliyor muyuz yalnızlığı, yalnızlığımızı? Kendi ellerimizle işlediğimiz cinayeti görebiliyor muyuz? "Cinayet saati" dir aslında modern zamanlar, ne gelen olur artık "bir gece habersiz", ne "halimizden anlayan;" Kalabalığımızın ortasında yatar yalnızlığımız, faili meçhul bir cinayetin maktulü gibi.

"Haliç'te bir vapuru vurdular dört kişi Demirlemişti eli kolu bağlıydı ağlıyordu Dört bıçak çekip vurdular dört kişi Yemyeşil bir ay gökte dağılıyordu

Cinayeti kör bir balıkçı gördü Ben gördüm kulaklarım gördü Vapur kudurdu kuduz gibi böğürdü Hiçbiriniz orada yoktunuz"

Vapurlarımızı da vurdular çaktırmadan, yalnızlığımızı martılarla paylaşmayalım diye. Evlerimizi yuvaya dönüştürebilsek hiç olmazsa, kapılarımızı açabilsek sokağa, cinayet şahitliğini o kör balıkçıya bırakmasak, yeniden çoğalabiliriz belki kim bilir... kalabalıklara inat!

Göğe Bakma Durağı

Şehirler yuvamız, evler duraklarımız. Eski zamanın asilerinin sığınacak kaleleri olurdu, düştü hepsi bir bir. Öksüsüz şimdi, kimsesiziz; şehirlerimiz ve evlerimiz kırk haramilerin tasallutu altında. Sahte ışıklarının parlaklığı o kadar güçlü ki, yıldızları göremediğimiz bir yaşam bizimkisi. Kim olduğumuzu unuttuk, kör olduk. "Göğe bakma durağı"nı söküp götürdüler yerinden, hiçbir yere gitmeyen bir yolun başındayız yeniden. İşte göğe bakma durağına yaktığı ağıtı Turgut Uyar'ın:

 

"Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım

İnecek var deriz otobüs durur ineriz

Bu karanlık böyle iyi aferin

Tanrıya Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum

Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun

Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam

Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım

Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda

Beni bırak göğe bakalım"

Çünkü kısacık bir akşam aslında hırsla tutunduğunuz hayat.

Evren zamanında hükmü bir kelebek zamanı kadar ya var ya yok.

Ve görmemek akıp giden zamanı kelebeğin intiharı.

İntihar dediğin kendi kendinin katili olmak.

Aşksız, inatsız ve savunmasız olunca, insan, bütün kıyıları dolaşan bir intihar söylentisidir aslında.

Bütün mesele dengeye yakalamakta, ipten düşmeden.

"Sizin alınız al inandım

Sizin morunuz mor inandım

Tanrınız büyük amenna

Şiiriniz adamakıllı şiir

Dumanı da caba

Bütün ağaçlarla uyuşmuşum

Kalabalık ha olmuş ha olmamış

Sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum

Ama sokaklar şöyleymiş

Ağaçlar böyleymiş

Ama sizin adınız ne

Benim dengemi bozmayınız"

 

Aslolan Hayattır

Şiirler ne söyler bize kardeşler? Şairin aradığı nedir kelime dağarcıklarının taa diplerinde? Aslında, aslında kelimeler, gerçeğin beceriksiz avcıları... Gerçek, acıtır içimizi kelimelerin güzelliğine inat. Yoksulsanız yine yoksulsunuz kelimelerden önce, yalnızsanız yine yalnızsınız kelimelerden sonra. Öyleyse önemli olan şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek. Tıpkı Edip Cansever'in dediği gibi:

"öyleyse dostlar bırakın bu yalnızlıkları bu umutsuzlukları bırakın kardeşler göreceksiniz nasıl güller güller güller dolusu nasıl gül kokacağız birlikte amansız, acımasız kokacağız dayanılmaz kokacağız nefes nefese"

Demek bir gül daha ekeceğiz balkondaki saksıya.

Nasıl olacak bu iş demeyin, yokuşa sürmeyin olurlarınızı. Yalnızlığınızı süpürün, sessizliğinizi yırtıp atın, gözlerinizle, ellerinizle birleşin, açın bütün kapılarını kimsesiz odalarınızın gül kokularına...

 

"Oysa ne bir evim oldu, ne de bir yerim var şimdi gidecek

Ama gitmenin saati geldi

Sonrası şu: ben bir camı, bir perdeyi açmış adam değilim

Bilirim ama çok bilirim kapadığımı

Öyle iş olsun diye mi, hayır

Bilirim içerde kendimi bulacağımı"

Gitmenin saati gelmişse gitmek gerek hiç tereddüt etmeden, olmayan evlerin perdesini açmak için bile olsa.

Aslolan hayattır çünkü...

"Hiç böyle ısınmamıştım;

Daldaki vişneye,

Vitrindeki aydınlığa,

Salça kokusuna mutfağımın,

Akan dereye, uçan buluta,

Hiç böyle ısınmamıştım yaşamaya."

Demek ki gittiğin kadar varsın!

 

Mutlu Olmak Varken

Bir büyük ağıt bizimkisi, bir büyük ağıt insana. Sırf yoksulluğun acısı olsaydı gülüşümüzü gölgeleyen kolaydı yeşertmek göğsümüzün altındakini.

Ağız dolusu gülemiyorsak, ağız dolusu sevmiyorsak insani olana sırtımızı dönmemizdendir. Kaybımızı kutsamamızdan, dayanışmayı unutmamızdan.

"Mutlu olmak varken bu dünyada, geceler geldi dayandı kapımıza, olduk acımızla sarmaş dolaş, bekledik düşümüzle koyun koyuna."

Asıl adı İbrahim Abdülkadir Meriçboyu olan şair A. Kadir kayıplarımızı ve acılarımızı böyle kayıt düşüyor şiir günlüğüne. Geceler gelip dayanmışsa kapımıza, mutlu olmak varken üstelik, sızlayan her yüreği ve kederlenen her kafayı susturmamızdan. Paylaşmak neyimiz varsa, bölüşmek yeniden kelimelerimizi ve insan olmak sonuna kadar tek yol değil mi hala?..

"Yaşlılara saksılar dizdim, bahçeler yaydım. Yorgunlara diri beden verdim, taze yürek. Döşekler serdim hastalara, rahat, yumuşacık. Nerde yalan dolan gördüysem kızardım. Yiğit yüreklere, dedim, canım armağan. Ardına kadar açtım çocuklara kapıları."

Siz de açın kapıları çocuklara, yorgunlara, yaşlılara. Sonra çıkıp bağırın pencerenizden... İnsana sığının, insanlığınıza.

"İnsan kuş kanadında gelen yazı. İnsan gül fidanında yanan konca. İnsan umutların kapısı."

Barış Evi

Göçebe kıl çadırlarının zamanı geçti, beton korunaklara doluştukça çağdaşlaşıyoruz. Tıka basa şehirlerde alt alta, üst üste. Sokaklarımız kifayetsiz, odalarımız bir örnek, duvarlarımız solgun. Ama neden penceresi güneşe açılan bir ev özlemindeyiz hala?

Haklıdır "Evlerle savaşımız/Savaşların çetini" diyen şair. Behçet Necatigil'in savaşı değil bu çünkü, hepimizin savaşı. Ve kaybetmeye yazgılıyız sanki. Büyük bir ricata dönüşmemişse evlerimizle savaşımız, kaçmaya korktuğumuzdan savaş alanından... sanki!

Hep koşmak, hep yetişmek peşindeyiz; hiçbir yere gitmeyen yollara çıkıyoruz her gündoğumunda evlerimiz yüzünden. Hızlı otomobillerimiz var hiçbir yere götürmeyen, geniş yollarımız sığamadığımız, geçitlerimiz var geçit vermeyen. Ama neden içi sevgi dolu bir ev özlemindeyiz hala?

Eksik kalan bir şey var, bilemediğimiz, anlayamadığımız. Evlerle savaşırken kaybettiğimiz bir şeyler var belli ki...

Durun öyleyse, başınızı kaldırıp bakın gittiğiniz yere. Güneşe ve sevgiye açın kapılarınızı yeniden, ağaçlara, böceklere, çiçeklere... En çok da kuşlara!

Mimar Cengiz Bektaş anlattı kuş evlerini. Eski binaların duvarlarına, çatılarına kuş evleri yapmış eski kalfalar. Akan zamana rağmen her biri bir sevgi manifestosu gibi o eski duvarlarda.

Şimdilerde kuşlara ev yapmıyoruz evlerimizde. Hızlı, telaşlı ve kayıtsızız. Çocuklarımız kirpilerle dinozorları ayıramıyor birbirinden. Otel gibi evlerimiz, dışarıya kaçıyoruz her fırsatta... Kaybetmeye yazgılıyız sanki; evlerimizle savaşımız, savaşlarımızın en imkansızı.

İncelikler, unutulmuş bir eski zaman masalı olmasın artık.

Öyleyse... barışın evlerinizle!

Sesini Kaybeden Şehir

Ne korkunçtur şehirlerin sesini kaybetmesi. Belleği silinmiş pencerelerden sızan yalnız arsız bir ışık. önce kadınları baştan çıkardılar, sonra çocukları. Sonra, bir hayali dünyanın örtüsü üzerinde. Ne korkunçtur sesini kaybetmiş kalabalıklar...

Bütün anıları kirletilmiş bir şehrin ıssızlığında yalnız yürümektir artık yapabileceğin... Ahmet Telli'nin dediği gibi, isyan, anısı olmaya kalkışmaktır artık bütün sokakların.

"Anısı biz olalım bu sokakların öpüşmediğimiz tek saçak altı hiçbir otobüs durağı kalmasın Biz yürüyelim kent güzelleşsin gürültüsüz sözcükler bulalım yeni sevinçlere benzeyen"

Evet gürültüsüz sözcükler bulmalıyız şehrin sessizliğine inat. Yürüdükçe güzelleşen sokaklar kurmalıyız. Bütün saçak altlarını ve bütün otobüs duraklarını aşka açmalıyız yeniden. Ve konuksever evleriyle yüzünü güneşe dönen bir şehir belki, balkonları, sokakları çiçekli.

Mahkumuz kelimeleri kovalamaya demek ki ve mecburuz şairin susuzluğuna. Sessizliğin çölünde bir vaha yaratmaya mecburuz. Öyleyse, öyleyse anlatalım birbirimize anlatacak neyimiz varsa. Söyleyelim bildiğimiz bütün hüzünlü aşk şarkılarını. Şarabın kızıllığında kaybolalım, kana teslim olmadan. Sesimizi katalım şehrin sessizliğine...

"Bir akşam konuğum ol oturup konuşalım biz bize Anıların çubuğunu yakıp uzatalım geceyi biraz

Sabaha doğru perdeyi aralayıp ufka bakalım ve bir çocuk gibi hayretle seyredelim güneşin kızıllığını"

Sonra, ' sonra çıkalım sokaklara. Hadi, anısı biz olalım sesini kaybeden şehrin.

Düşler Evi

Çıksak yola, yürüsek yürünecek bütün sokakları, bütün meydanları fethetsek, bir evdir sonunda dönüp geleceğimiz tek yer. Evden özgür değiliz yani, evde özgürüz. Dört duvarı özgürlük bahçesine çeviren ise sadece, sadece paylaşmak... odayı, yatağı, tabağı, suyu, aşkı, sevgiyi.

Hapishane de, ev de dört duvardır sonuçta. Farkı kapılarında. Biri dışarıya açılır çünkü, diğeri içeriye. Evi hapishaneden özgür kılan kapısının konuklara açık olmasıdır daima. Penceresinin ışıklı olmasıdır, balkonunun saksılı. Sevgilinin önünden geçme ihtimali olan bir caddeye bakan penceresi kapatıldığı için hapishanedir hapishane.

Düşlerinizi, sevgilerinizi, hesapsız paylaşmalarınızı, sofranızı, odanızı, yatağınızı, suyunuzu, aşkınızı imkansız kılan her duvar bir hapishanedir yani. Kilidin kimin elinde olmasının ne önemi var? Azsanız, yalnızsanız, aşksızsanız, saksınızda kurumuşsa çiçekler, bir de bakmışsınız gardiyanı olmuşsunuz hayatınızın.

Onun için bir düşler evidir şairin aradığı kapısı dışarıya açılan ve bir büyük firarın saklı planıdır sözcükler. Ama bir pranga ayaklarımızda, tarihin derinliklerinden bakiye kalan. Sesini kaybeden şehrin ıssız sokaklarında ağır aksak, yorgun ve yalnız ayak seslerinin anlattığı budur işte...

"badem pencereli kavun kapılı nar kiremitli balık bacalı küçücük bir evde yaz sıcağında sıcacık bir yerde kış soğuğunda çiçecik bir evde kırlar güzeli esincek bir evde eylül geceli ufacık bir evde gümüş gülüşlü tefecik bir evde erik bir evde yaşamak yaşamak yaşamak seninle isterdim ben de"

Yaşar Miraç' ın evi bu.

Öyleyse bir düş kuralım yeniden, yeni bir eve ve yeni bir hayata açılan. Sonra... sonra çıkalım sokaklara. Hadi, mimarı biz olalım sesini arayan şehrin.

Çıkmaz Sokak

Bir modern zaman vebasıdır yalnızlık. Issız sokaklarda ıslık çalanlara bakmayın siz. Yalnızlık bulaşığı, vebalı şehirlerin ortasında eninde sonunda kimsesiziz.

Bu iç sıkıntıları, bu "gibi görünmeler", bu aşksız, sevgisiz, ruhsuz yürümeler, bu gidememeler, bu saçaklar, bu kapalı kapıların ardı, bu kimsesiz balkonlar, bu yüzümüzde deniz kokusu bırakan rüzgar hep yalnızlığa yazgılı... Bakmadan, konuşmadan, dokunmadan, paylaşmadan akan bir kalabalıktayız çünkü. Derya içre olup deryayı bilmeyen balıklar gibiyiz yalnızlığımızda. Ne yana dönsek kendimize çarpıyorsak, demek ki şehrin kalabalığında iflah olmaz bir yalnızlık...

Aziz Nesin "Yuva" Şiirinde anlatır o şehir yalnızlığını:

"Yanyana geldikçe daha uzak Birlikteyken daha kimsesiz Bir ağrı sızım sızım yeri belirsiz

Acılar tütüyor bacamızdan Görünmeyen taş duvarlar örmüşüz Duvar olduk kendimize kendimiz

Ne yana dönsek Kendimize çarparız"

Ölüleri ölülere gömdürürlerdi eskiden. Yalnızlığımızda yalnızlığımızı demliyoruz şimdi. Bıraksan kaçsan kalabalığa, kalabalık bir yalnızlık varabileceğin. Sırrını çözememişsen insanlık macerasının, çıkmaz bir sokaktır nereye baksan.

 

"Sen de yalnızlık saçarsın.

İçmeye korkarsın, efkar basar.

Ağlayamazsın elalem var.

Şapkanı bile çıkaramazsın

Saçlarını uçurur rüzgar... " diyor Cahit Külebi.

 

Ve ne yana dönsen kendine çarpıyorsan ne yapacaksın? Aziz Nesin'in dediği gibi "Şiire Tutunmak"tır yapabileceğin.

"Yok başka hiçbir umarın En granit kayanın en ortasında Balta girmemiş karanlıklarında kıpırtısız Ya ölmektir kurtuluşun Ya da şiire tutunmak"

Öyleyse bir şiir yazalım yeniden, yeni bir hayata ve yeni bir şehre açılan. Sonra... sonra çıkalım sokaklara. Hadi, şairi biz olalım sesini arayan şehrin.

Cennet Mahallesi

Yalnızlığa güzelleme yazmak bize yakışmaz. Şehirleri çıkmaz sokak sanmak tembellerin harcı. Bütün sokakları yürümelisin, bütün caddeleri, bütün meydanları, bütün evleri fethetmelisin. Dokunmadık, okşamadık tek köşe bırakmadıktan sonra bilebilirsin bir kenti ancak.

Biliyorum modern zaman haramileri, kent eşkıyaları pusudadır gün geceye dönerken. Ve baskın yemiş bir şehirde ağır yaralı yaşamaktır yalnızlık. Sokakta hoyrat bir postaldan kaldığı belli kirli ayak izleri. Sevgililer çoktan terk etmiştir yoksul şair eskilerini ve bir bezirganın kıllı ellerine açmıştır neleri varsa.

Yine de istesek cenneti kurabiliriz, imkansıza güzelleme yazmak bize yakışmaz...

"düşün ki coğrafyanın en güzel yerindeyiz en güzel günlerinde gençliğimizin ölümden ötesini aklım almıyor beterin beteri var diyenlere inanmıyorum istesek cenneti kurtarabiliriz."

Diyor Hasan Hüseyin Korkmazgil.

Martıların kovaladığı o yaşlı vapur bilir kaçmanın korkunçluğunu. Neden o mahallenin adı cennet mahallesi hiç düşündün mü? Neden o sokağa çıkmaz sokak demişler biliyor musun? O yokuşa o merdivenleri yapan kim? Yürüyen, direnen, düşünen birileri var bizden önce de, öğrenmelisin.

Yine de istesek cenneti kurabiliriz, yılgınlığa güzelleme yazmak bize yakışmaz, yürümelisin!..

"Korkuyorsan yaygara ne? Korkmuyorsan yaygara ne?

Gel benimle Çık sokağa

Kaldır küflü alnını bahar şarkılarına Dağılsın korkuların Senin küflü duvarında o eski saat Benimse yüreğimden bahar selleri Bu güneşli günde bu aptalca pazarlık Olmaz ki be babalık!

Bütün sokakları yürümelisin, bütün caddeleri, bütün meydanları, bütün evleri fethetmelisin. Dokunmadık, okşamadık tek köşe bırakmadıktan sonra sevebilirsin bir kenti ancak.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Edebiyat

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült