Edebiyat

 

Eski Bir Şarkıdır "Hikaye"miz

Ahmet Yurdakul


Julio Cortazar, "Öykü ile Yakın Çevresi" isimli enfes denemesinin bir yerinde ("Adam Öykü", Temmuz /Ağustos 1996), kendi hikayeciliğinin girdaplarından geçmişim anlatırken şöyle der. Yazar yarattıklarından hayrete düşer, okur da yazarınkilerden.

Bu yönüyle hikaye, tıpkı Sartre’ın sanat ve yazma eylemi üzerine görüşlerini açıklarken söylediği gibi, "...kaçmakla, ele geçirmek" arasında, yazar tarafından somutlanan bir anın seçimidir, şte bu yüzden yazmak insanlığın en eski eylemi ise, hikaye de, yaşanan ve yaşanmayan hayatın en kalıcı belgeselidir; dahası hayat, yazılmış ve yazılmamış hikayelerin toplamından başka bir şey değildir Öyle bilinir ve söylenir ki: herkesin yaşanan/yaşanmayan, yazılan/yazılmayan bir hikayesi vardır. Ve sanatçılar, hangi kulvarda yer alınırsa alsınlar sonuçta mutlaka bir hikaye anlatırlar: müzikte, resimde, şiirde, heykelde, sinemada veya romanda...

Ancak hikaye adına mutlaka içsel, özel bir yakınlık kurmak gerekirse onu, şiir ve müzik tabanı üzerinde kendi nakışım işlerken düşünmekten vanayım. Teknik yönden bakmak gerekince de, kısalığı ve kurgusuyla masala... kişilerinin nitelendirilmesi, eylemin işlenişi ve canlandırılmasıyla da romana yaklaşır. Örneğin Goethe’ye göre hikayenin belirleyici özelliği, "... olaylar zincirim saptayan ve bu türün gerçek dışıyla olan ilişkisini açıklayan, destansı ya da simgesel, temel bir belirlenim" olmasıdır. Hikayenin kısalığı, yapısal olarak, kişinin niteliği ile giriştiği eylem arasındaki sıkı bağdan kaynaklanır. Baştaki nitelemeye uygun olmayan ikincil ve rastlantısal her türlü eylem dışlanır. Bu durum Çehov’dan Hemingway’a, onların zamandaşı sayılabilecek hikayeciler kuşağında iterdeyse çok belirgin bir özelliğe dönüşmüştür. Konunun yalınlığını sağlayan ve her ayrıntının önem kazanmasını açıklayan da bu özelliktir. Gerçeküstü bir olguyu çizmek için de olsa, olayın bütünüyle ussal bir çizgide gelişmesini, biçimle birlikte inanılmaz bir uyum

İçinde götüren Edgar Allan Poe ise, bu özelliğin,"... estetik yoğunluklu bir etki alanı" yarattığını öne sürer. Hikaye yoğunluktur. Duyarlılığın, gerçeğin ve hayallerin birbirine açılan kapılarından baş döndürücü bir hızla geçip... insanın kendisiyle, çevresiyle, doğayla ve toplumla süregiden ilişkilerini yorumladığı bir "oda müziği"dir. Bundan ötürü hikayenin, en karmaşık insanlık durumlarının üzerine gidebilme özelliğine sahip kısa ve özlü bir hesaplaşma olduğu bile söylenebilir. Gerçekliğin durmadan kostüm değiştirdiği, hatta kimi zaman anlam kaybına uğradığı... hangi takvimden yola çıkarsa çıksın, 'zaman ayarı’nın yaşanan ana odaklandığı bir anlatıdır söz konusu olan. Sahnedeki tüfeğin mutlaka patlaması gerektiğini söyleyen Çehov’dan esinlenerek denilebilir ki: her hikayede kesinlikle bir tüfek olmalı ve o tüfek ne yapıp edip patlamalı!

Albert Camus’un denemelerinde(1) geçen bir saptaması vardır. Aklımda kaldığınca şöyle: "XVV. yüzyıl matematik çağı, XVVI. yüzyıl fizik çağı, XX. yüzyıl korku çağıdır. Korkunun bilim olmadığını söyleyebilirsiniz; ama unutmayınız ki bu korkuda bilimin de payı vardır." Aslında modern çağın bireyinin, yaklaşık dört buçuk milyar yıllık serüveninin en karmaşık hikayesini günümüzün bilim —korku sarmalında yaşamakta olduğunu ileri sürmek ne yeni bir bulgudur, ne de aşırı karamsar bir görüş. O... yani insan, geçmiş yüzyıllara göre alabildiğine çetrefil, her tür gerçeklik adına bölünüp parçalanmaların ışık hızıyla yaşandığı uzun soluklu bir serüvende, içe dönük duyarlığı ve yalnızlığıyla çok daha yoğun demlenen bir serüveni yaşamaktadır. İnsanoğlunun serüveninde hal böyle olursa, hikaye de elbet kendi menzilini, sürekli genişleyen bir ufuk çizgisinin ötesine taşıyacaktır.. Tıpkı insan gibi hikaye de, bir eliyle doğduğu denizlerin sularını dalgalandırırken, öbür eliyle içinde yer aldığı kozmik boşluğun sınır tanımaz gizlerine uzanacaktır; çünkü hikaye, çoktandır insana yeryüzünün birkaç kilometre yukarısından bakmaya başlamıştır; ve yazılan bir hikaye, insanın, yeryüzündeki diğer insanlara (... kaçınılmaz olarak ta kendisine) doğru yola çıktığı büyük, büyüleyici, soylu bir serüvendir. Her serüven, acıyı, sevgiyi, utkuyu, yenilgiyi, umudu... yani hayata özgü bütün duygu ve oluşumları içinde taşır. İşte bu yüzden, bu serüvenin tadını çıkarabilmek için ne yazık ki (yoksa ne mutlu mu demeli?) herkes kendi dramını sonuna kadar yaşamak zorundadır, tıpkı 'uygarlık’lar gibi; bilindiği üzere onlar da ancak düşüncelerin çatışması, düşüncenin kanamasıyla... acı ve yürek ile kurulur. Yazar, bütün bu çözülmelerin ve tekrar kurulmaların, sanki insanlığa sonsuz hikayelerin bağışlanması için evrende yeniden ve yemden yaşandığını bile düşünebilir; dahası, bu tarz bir düşüncenin, gerçekte 'umud’un öteki adı olduğunu da bilir, çünkü hikayenin yazıldığı her yerde, her şeye rağmen umut gene de vardır. Çünkü hikaye insanoğlunun en eski şarkısıdır. Spartaküs le, Şeyh Bedrettin in aynı hikayenin iki kahramanı olmadığını kim söyleyebilir? Afife Piri’nin, aslında Madam Butterfly olmadığını ben hiç kimseden duymadım! Nihavent’le, blues arasındaki inanılmaz ezgi benzerliği yoksa bugüne kadar hiç dikkatinizi çekmedi mi?

Söz, yine Albert Camus’de: "... Güneşin kendisi götürdü karanlığa; öylesine kalındı ki aydınlığı, evreni bütün biçimleriyle pıhtılaştırıyor, bir karanlık parıltıya boğuyordu. Ama, bu başka türlü de söylenebilir. İsterdim ki, bu alacakaranlık ki benim için her zaman gerçeğin ta kendisidir karşısında, kendimi rahatça anlatayım. Bu alacakaranlığı, dünyanın bu saçmalığını öylesine biliyorum ki, ondan kabaca konuşulmasına dayanamıyorum. Aslında alacakaranlıktan konuşmak bizi güneşin ta kendisine götürecektir.

"Yazar yarattıklarından hayrete düşer, okur da yazarınkilerden."

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült