Edebiyat

 

Don Kişot Ve İnsan

Sabahattin Engin


Yüz Avrupalıya “İspanya” denince aklınıza önce ne gelir, diye sormuşlar.

Yüz kişiden 87’si Don Kişot, 13 ’ü isem Boğa güreşi cevabını vermiş. Don Kişot diyen 87 kişinin Avrupa’nın İspanyalı olmayanlardan, “Boğa Güreşi” diye cevap verenlerin ise 12’sinin İspanyol olduğu görülmüştür. Demek Avrupalı, İspanya’yı “Don Kişot”un kişiliğinde, İspanya ise kendisini Boğa güreşinin yaygınlığında bulma eğiliminde. Bu istatistik sonucu bir İspanyol’a anlatarak sebebini sormuşlar. İspanyol düşünmüş taşınmış şöyle bir cevap vermiş. “Don Kişot keder içinde bulunan idealist insanın bir örneğidir. Avrupalı, İspanya denilince ilk akla gelenin Don Kişot olduğunu söylemekle bize iltifat etmiş. Sağolsunlar. Biz İspanyollar elbette kendimizi methetmekten çekinirdik. Bunu komşularımız yapmışlar.” cevabını vermiş. Bu fıkrada veya soruşturmada bizi üzerinde durmaya zorlayan bazı gerçekler bulunmaktadır. Zaten İspanya’ya gidip de Don Kişot üzerinde durmamak mümkün değildir. Orada hemen hemen her büyük şehirde iki kahramanın, Don Kişot’la Şanso Pansa’nın bir bölümü stilize heykellerini, büstlerini görür. İki süvari.

Birisi zayıf, deri ve kemikten meydana gelmiş yere yıkılacakmış gibi görünen bir atın üstünde, bir o kadar zayıf Şövalye Don Kişot, yanında bir Karakaçan’a kurulmuş, güleç yüzlü, vurdum duymaz, oldukça. şişman Şanso Pansa. Bu ikisinin üzerinde düşünmek, insanla Don Kişot ve Şanso Pansa hakkındaki paralelliği enine boyuna yansıtmak duygusu, düşüncesi özellikle İspanya’ da insanı zorluyor. Don Kişot’un bu yanını yansıtmadan önce, Don Kişot’un yazarı Savedra Miguel dö Carvantes’in hayatından kısaca söz edelim.

1547’de doğmuş, 1616’da ölmüş. Askerlik yapmış. Lepant savaşında bir kolu kopmuş. Magribiler’in eline esir düşmüş. Beş yıl kalyonlarda uşaklık yapmış. Papazların verdiği fidye ile kurtulmuş. Onların taassuplarına alet olmadığı için aforoz edilmiş. Borçlanmış. Hapse atılmış. Rahat yüzü görmemiş. 1605’de ve 1615 yılları arasında dünya edebiyatının şaheserlerinden biri olan Don Kişot’u yazmış.

Carvantes’in hayatını inceleyenler onun yeryüzünde gelmiş yazarlar içinde en çok çile çeken, müşkül durumlarda kalan hayattan bezen ve her günü yeni bir ezinciliğin altında bulunan bir hayatın kahramanı olarak görürler. Hatta hemşerisi, bu yüzyılımızın tanınmış felsefecisi ve romancılarından biri olan Minguel Unamuno, onun için şunları söyler: “Hiçbir yazar Carvantes kadar hayatın sillesini yememiş, hiçbir yazar onun çektiklerini çekmemiş, hiçbir yazar onun kadar layık olduğunun tersiyle karşılaşmamıştır. Yaşadığı sürece değer verilmeyen Balzac, yaşadığı yıllarda eserleri okunmayan Sthendal’ın çektikleri onunkinin yanında söz konusu bile olamaz. Sthendal iyi bir hayat sürdü. Geçim zorluğu çekmedi. Yalnız tanınmadı. Balzac geçim zorluğu çekti. Gerektiği kadar tanınmadı. Parasızlık yüzünden hapiste yattı ama beş yıl kürek çekmedi. Yarı sakat çolak olarak yaşamadı. Bu yüzden onun çektikleri karşısında acı duymak, böylesine bir adam yaşamım böyle mi geçirmeliydi, demekten ve hayıflanmaktan kişi kendini alamaz.” der.

Evet, bu bir gerçek. Üzerinde durulması gereken nokta böylesine, kahrolurcasına yaşamın yumruğu altında ezilen, inleyen bir adamın dünyasının en komik ve düşündürücü eserini yazmış olmasıdır. Düşündürücülüğü üzerinde birleşmek, olağan saymak mümkün ama, böylesine bir çilekeşin dünyanın en güldürücü eserini yazmış bulunmasının sebepleri üzerinde durmak ve bir sonuca varmak gerekir sanıyorum.

Böyle bir irdelemeye girişmeden önce, Don Kişot’un, daha doğru bir deyim ve eserin asıl adıyla “Mahir”. Şövalye Don Kişot de la Manş’ın kısaca bir özetini yapalım. Ondan sonra eserin tahliline girebiliriz.

“İspanya’nın Manş eyaletinde Alonzo Kişano adında bir asilzade vardı. Gijano 50 yaşında idi. Hiç evlenmemişti. Epey de dünyalığı bulunuyordu. Çok zayıf, kuru, uzun boylu bir adamdı. Okumaya meraklıydı ama, genel olarak saçma sapan şövalye romanlarını tercih ediyorlardı. Bu konuda o kadar ileri gitmişti ki, o güne kadar çıkmış bulunan bütün şövalye romanlarını hatmetmişti. Yalnız zihni değil bütün varlığını şövalye romanlarıyla doldurmuştu. O da şövalye olmayı kurmuştu. Haksızlığın kol gezdiği dünyada, haksızlıkla savaşan şövalye olmak elbet şerefli bir şeydi. Görünürde gerçek böyleydi ama, zaman değişmişti. Artık elinde kalkan, kılıç ve okuyla kahramanlık avına çıkan çağ çoktan geçmişti. Ateşli silahlar icat edilmişti. Eskiden şövalyeler karşı karşıya gelir dövüşür. Zaferde böyle kazanılırdı. Artık ordular savaşıyordu. Kahramanımız okuduğu romanların eski çağın anlayışını yansıtan gerçekler olduğunun değil gibiydi. Bu yüzden insanları yola getirmek ve onlara yararlı olmak amacıyla yola çıkmayı kurdu. Böyle bir yola çıkmak için her şeyden önce şövalyeler gibi giyinmesi, donatılması gerekliydi. Şövalyelerin zırhları vardı. Dedelerinden kalma eski zırhları çıkardı. Bir çelik miğfer satın aldı. Bu bildiğimiz miğferlerden değildi. Bir berber çanağıydı. Şövalyelerin başlarıyla orantılı güzel, hoşa giden adlarından birini bulmak ve kendine mal etmek gerekiyordu. Bu adı bulmakta gecikmedi. Sonra şövalyelerin pek çok cins atları vardı. Kişano’nun cılız, yürümekte bile zorluk çeken atı, şövalyelerin asil atları yerine geçti. Atın adıru Rossinante koydu. Alonzo Kişano olan kendi adını değiştirdi. Don Kişot De La Manş oldu. Ayrıca her şövalyenin sevdiği, onun için kahramanlıklar yaptığı bir sevgili bulunuyordu. Elbette Don Kişot bundan uzak kalamazdı. Toboso köyünde oturan Aldonze Lo Renzo adındaki epey çirkin iri yarı bir köylü kızı Don Kişot’un çok güzel ve soylu kraliçesi Dülsinea el Toboso oluyor.

Bunlar tamamlandıktan sonra Don Kişot yola çıkıyor. Önce de söylemiştik. Hayatın adilikleriyle savaşmak ve ruhunu topluma mal etmek. Bunun için yola çıkıyor ama, ilk ağız tacirlerden iyi bir dayak yiyor. Bir köylü dayak yiyen kahramanını alıp evine getiriyor. Ama Don Kişot iyi olunca uslanmıyor. Bu kez yanına, her şövalyenin bir seyisi bulunduğunu bildiği için Şanso Pansa adındaki şişman bir köylüyü yanına alıyor. Şanso Pansa eşekle şövalyenin arkasından yola çıkıyor.

Don Kişot ona bir zaman sonra adalardan birinin valiliğini vereceğini söylüyor. Böylece iki ahbap çavuş birçok serüvenlerin kahramanı oluyorlar. Bütün İspanya’yı dolaşıyorlar. Sonunda Şanso bir adaya vali olacak. Don Kişot da kötümser köyüne dönecektir. Şövalye romanını okumanın iyi olmadığına inanacak ve yeğenine hiç şövalye romanı okumamış bulunan bir gençle evlenmesini öğütleyecektir. Ölürken şunu söyleyecektir: “Ben yolumu şaşırmıştım. Şimdi akıllandım. Ben Don Kişot De La Manş idim. Şimdi Alonzo Kijano’yum!”

Çok kısa olarak özetlediğimiz Don Kişot’un en belirli özelliği hem çocuğa, aynı zamanda büyüğe hitap etmesidir. Çoğu kitaplar yalnız çocuğa ve yalnız büyüğe hitap ederler. Swift’in Gulliver’i gibi sayısı bir elin parmaklarını bulmayan birçok eser hem çocuğa hem de büyüğe hitap ederler. Bunun dışında bütün eserler belirli bir zümrenin anlayışını geliştirir, pekiştirirler. Don Kişot bunların dışında hepsini kendinde birleştirmiş olan bir yapıya sahiptir. Demek ki bu romanda hem çocukların kavrayabildikleri hem de büyüklerin kimi eylemlerine cevap veren ögeler mevcut bulunmaktadır. Bunu şöyle açıklayabiliriz: İnsanın bir tanımı da hayal kuran yaratıktır. Evet. İnsanın tedirginlik duyan yaratık, daha önceki anlayışlara göre “Hayvanı” konuşan hayvan diye tanımlayanlar var olmakla birlikte hayal kuran varlık bunlar içinde insanın özelliğini en bariz bir biçimde belirteni olsa gerekir. Hayal insandan ayrılmayan bir ögedir. Özellikle insan, müşkül anlarında, yapmak istediği ve bağlandığı bir şeyi yapmadığı zaman hayal kurar. Böylece hayatta başından gelmiş ve geçmekte bulunan acıları, çelişkileri, yapamamış bulunduklarının acısını unutur. Bugünkü psikolojiye göre hayal bizi bunalımdan kurtaran, bize yaşama gücü, zaman zaman yaşama sevinci veren en önemli faktörlerden birisidir. Yetişmiş, yani yirmi yaşını bulmuş, daha yaşlanmış bir insan hayali zihninde kurar. Şöyle bir düşünsek, çok istediğimiz halde yapamadıklarımızın acısını, yıkıcılığını, yattığımız zaman veya yalnız kaldığımız zaman kurduğumuz hayallerle gideririz. Unuturuz. Onun farkına varmadan bir araç olarak kullanırız. Hatta bir bakıma o bizim koruyucumuz mahiyetindedir. Biteviye hayalinin tutsağı olan insan anormaldir. Zaman zaman hayallerinin aldatıcılığında kendini avutan kişi, olağan, gerçek insandır. Bu hayal herkesin seviyesine, kültürüne, anlayış ve inançlarına göre biçimlenir. Kederin kıskaçları içinde bunalan dini ' bütün bir adamın hayali, dinin buyrukları çerçevesinde biçimlenir. Bir simsarın hayali gelişen işlerin aldığı veçheye göre bambaşka bir hava içinde gelişir. Ve kişiyi teselli eder. Hayata bağlar. Bu bakımdan ele alındığı zaman Don. Kişot; hayalle kendisini avutan insanın bir aynası olarak düşünülebilir.

Öteden çocukta hayal kurar. Ama çocuğun hayali ile büyüğün hayal kurması arasında büyük fark vardır. Büyüğün hayali zihnindedir. Çocuğun hayali çocuğun eylemindedir. Burayı açıklamak gerekecektir. Çocuk oyun oynar. Oyun oynarken onu bir oyun olarak değil, bir gerçek olarak algılar. Şöyle ki, çocuk bir değneği iki ayağının arasına alır. Elinde kamçı. Değneğe vurur. Kendisi koşar, ama o kendisi koşmuyor da at koşuyormuş gibi bir hava içinde oyalanır gider. Herhangi başka bir oyunu oynarken de bir hava içinde kendisini aldatır.

Demek ki büyüğün hayali başka bir anlam, küçüğün hayali başka bir anlam taşır. Büyük hayalin gerçek olmadığını bilir. Ondan bir avunma payı çıkarır. Çocuk hayalinin gerçek olduğunu sanır. Ondan eğlenme ve deneyle hayata bağlanma yetisini kazanır. Yetişmiş hayalini gerçek sandığı andan itibaren anormal olur. Görülüyor ki, Don Kişot hayal kurma ve ona bağlanma anlayışıyla hem çocuğa, hem de büyüğe hitap eder. Bu yüzdendir ki onu hem çocuk sever, hem de büyük ondan zevk duyar. Demek ki bu eserde hem çocukların anlayabileceği, hem de büyükların hayat anlayışının bir yanını yansıtan ögeler mevcuttur. Bu “Çocuktaki benliğini belirtmek, kendi varlığını hayat karşısında belirlemek, her yerde kendi isteklerini bulmanın bir görünüşü olsa gerektir. Çocuk zaten şu veya bu biçimde hayatı yenmeye doğru atılımlar içinde bulunan bir ruh hali içindedir. Bunun her zaman şu veya bu tarafından köstekleneceğini bilir. Annesi, babası, yakınları kimi hareketlerini dizginlerler. Çocuk Don Kişot’un hayal kırıklıklarında, kendisine yapılmakta olan bu tutumun aksini görür. Daha doğrusu alt bilinçlerinde algılar. Ve kendisi ile onun arasında bir bağ kurarsa ferahlar. Bugünkü psikolojiye göre bu bağ tam bilinçli olmaya bilir. Ama alt bilinçlerinin ona benimsettiği bu ve buna benzer şeylerdir.

Şimdi şu açıklamalar üzerinde biraz düşünürsek Don Kişot’un hem çocuğa, hem de büyüğe benzediğini görürüz. İşte bu yüzden de onu hem çocuk, hem de büyük sever. Onda kendine hitap eden özellikler bulur. Don Kişot’u ölmez eserler arasına sokan özelliklerden birisi budur.

Bu konuda Profesör Spitzer şunları söyler: “Don Kişot karşısında çocuk neler düşünür ve neler duyar. Çocuk bir yandan kahramanın hareketlerine ve boş hülyalarına gülerken, öteden ruhen kendisinden aşağı insanlara yenilen,müşkül durumlara düşen şövalyeye acır. Böylece çocuk Don Kişot’a güler, ona acır. Öteden bunun güttüğü kahramanlık idealini benimser.

Şimdi biraz da Şanso Pansa’dan söz edebiliriz.

Don Kişot her şeye rağmen idealist; insanlara yararlı olmak isteyen insanın sembolüdür. Bu yüzden tedirgindir. Onu yalnız kendisiyle ilgili sürçmeler üzmez, yakını olsun, uzağı olsun bütün insanların haliyle ilgilidir. İçi iyilik yapmak ve insanlığın belirli bir ortama yükselmesi anlayışıyla doludur. Bunu göremediği için kederlidir. Sinirlidir. Hatta kimi zaman psikozlar içindedir. Bunun için uykusu azdır. Ve kesik kesiktir. Pansa’ya gelince iş tersinedir. O, kendinden başka kimseyi düşünmez. Kendini ilgilendirmeyen etrafındaki olaylarla uğraşmaz. Onları hatırlamaz bile. Rahatına düşkündür. Yemek yemek, dinlenmek, arkasından iyi bir uyku çekmekten başka düşüncesi ve işi yoktur. Zürihli Yung’un pek az bulunduğunu söylediği normal insanın bir örneği gibidir. Böyleleri genel olarak zararsızdırlar ama yararları söz konusu olunca eyleme geçmekten de geri kalmazlar. Bu haliyle Şanso Pansa çocuğa benzer. Burayı biraz açıklayalım. Çocuk kalkınca kahvaltısını eder. Etrafla ilgilenmez. Okuluna gider, oynar, güler. Kederi çok sürmez. Arkasından güler. Akşam olunca sabaha kadar rahat bir uyku çeker. Hayatından memnundur. Tıpkı Şanso Pansa gibi kırıldığı, hayatından memnun olmaz gibi göründüğü zamanlar olur. Ama küçük bir sebep, küçük bir yarar, küçük bir düşünce onu mutlu haline getirir.

Şu kısa açıklamamızdan anlaşılıyor ki, Don Kişot’ta olduğu gibi Şanso Pansa’da bir bakıma çocuğa, bir bakıma da yetişmiş insana benzerler. Bir farkla ki, Don Kişot, idealist sembolü, Şanso Pansa kendini düşünen, dünya yıkılsa boş veren insanın örneğidir. Halkın çoğunluğu ve hele belirli bir kültür ortamından yetişmemiş bulunan insanlar genel olarak bu ikinci kişinin hayatı içine girerler. Her nerede olursa olsun kendini insanlara adamış ülkücü insanlar çok azdırlar. İnsanlığın bu bir bakıma yüz akı olanların sayısı her memlekette büyük çoğunluğun yanında küçük bir azınlıktır. Ama büyük çoğunluğa çoğun yön veren bunlardır. Görülüyor ki, Don Kişot’ta hem çocuk hem idealist kişi; Şanso Pansa’da ise, bir bakıma sağduyulu diyebileceğimiz, öte yandan kendini düşünen, ortalama insanın örneğini veren bir tiple karşı karşıya bulunduğumuz açıktır. Bu iki tip bütün insanlığı meydana getirmektedir. Her toplumda her iki tipin örneklerini görmek mümkündür. Don Kişot tipi büyük adamlarda bulunduğu gibi halk arasında da vardır. Şanso Pansa tipi de öyle. Ancak Don Kişot tipi başta olduğu zaman insanlığın iyiye doğru gitme hamlesi gelişir. Şanso Pansa iktidarda bulunduğu zaman genel olarak lüpcüler egemen olurlar. Yukarıdan beri yaptığımız açıklamalar üzerinde durursak şöyle bir sonuca varırız. Çocukluk, ülkücülük, rahatına düşkünlük ayrı ayrı insanlarda bulunan bir hal midir? Bir başka deyimle, bu tipler yalnız dominant anlayışların hakim olduğu bir yaratılışın mı egemenliği altındadırlar. Yoksa her iki, daha doğrusu üç öge:

Ülkücülük anlayışı, rahatına düşkünlük ve çocukluk her insanda ortaklaşa bir ögeler sentezi olarak mevcut mudur? Bunun cevabını vermek gerekecektir.

Dostoyevski ’den beri artık anlaşılmıştır ki, hiçbir insan yalnız şeytan, yalnız melek değildir. Her insanda bu iki öge vardır. Yalnız biri kimisinde çoktur, kimisinde azdır. Ama her ikisi de vardır. Bunun dışında düşünmek günümüzde artık hayal olmuştur. Bundan hareket ederek şunu söyleyebiliriz ki, her insanda hem çocukluk, hem de ülkücülük, hem de rahatına düşkünlük, bir başka deyimle pratik hayat adamlığı ögeleri mevcuttur. Evet her insanda bu üçü bulunmaktadır. Ama kimilerinde, ülkücülük anlayışı, kimisinde pratik hayata bağlılık düşüncesi, kimisinde de çocukluk psikolojisi egemen bulunmaktadır. En ülkücü insanda, pratik hayata bağlı ve rahatına düşkün bir yön, en kendinden başkasını düşünmeyen halk adamında veya entelektüel de çok az da olsa bir başkasını düşünmek ögesi mevcuttur. Dediğimiz gibi bunlardan birisi egemen öge olarak meydana çıkmış ve kişiyi biçimlendirmesi bakımından Profesör Leo Spitze’in, “Don Kişot içimizdeki çocukluktur” savı güzel bir örnektir. Aynı yazarın, “İnsan hayatında hiçbir şey basit değildir. Her şey birbirine, iyi kötü, gülünç ciddiye, alçaklık yüksekliğe karışmıştır.” İnsanda Spitzer’in söz konusu ettiği şeyler hepimizin içinde yer etmiş bulunmaktadır. Ama bunlar tıpkı katılımda olduğu gibi resesifin ve dominant olarak hükümlerini yürütürler. Dominant vasıf demek, egemen olan, gözle görünen ve algılanan vasıf demektir. Resesif vasıf ise var olduğu halde, içte kalmış, görünmeyen ama etkisini zaman zaman yürüten vasıftır. Görünse de, görünmese de, açık seçik algılansa da algılanmasa da, kişide bu iki öge içiçe, biri daha dışa dönük olarak bulunmaktadır. Psikolojik hayatta da böyle. Çocukluk, ülkücülük ve pratik yaşama bağlı, rahatına düşkün hayat anlayışı herkeste vardır. Ama bunlardan birisi dominant vasıf olarak su yüzündedir.

Aynı zamanda Don Kişot insanın hayat karşısındaki yenilgisinin romanıdır. Her yıl hiç sektirmeden okuduğunu ve dünyanın yazılmış ve yazılacak eserlerinin en güzellerinden birinin Don Kişot olduğunu söyleyen William Fulkner, “Beni sarsan ve üzerinde derin derin düşündüren eserlerin başında Don Kişot gelir. Her okuyuşumda onun bir yönünü kavrar, hayat karşısındaki insanın aczini, hayat karşısındaki insanın ülkücü istekleriyle çatışmasını ve bu çatışma sonucunda ülkü denilen Anka kuşunun yıkılışını, her yıkılışta yeniden yeşerip geliştiğini görmenin burukluğu içinde insanı düşünürüm”, der.

Günümüz kalburüstü tiyatro yazarlarından Peter Weiss, “Ben hayatımda yalnız Cervantes’i kıskandım. O ne biçim insan yansıtma! O ne biçim komik bir hava içinde kendimizi bütün çıplaklarıyla teşhir etme” der.

T.S. Eliot ise bir başka bakımdan ele alarak Don Kişot’un insan hayatında bir dönüm, insanı insan olarak tanıma çabasının en büyük eseri olarak ele alır. Yazarlar ve  ya büyük adamların Don Kişot hakkındaki izlenimlerini teker teker yansıtmaya gerek yok sanıyorum. Onun hakkında verilen ve pekişmiş olan olgu (yargı), büyük bir eser olduğudur. Evet bu doğrudur. Ama bu arada üzerinde durulması ve cevap verilmesi gereken bir noktanın, hem de önemli bir noktanın bulunduğuna inanıyorum. O da şudur: Mademki Don Kişot ile Şanso Pansa ikisi birden bir insanı bütün olarak yansıtan bir eserdir. Öyleyse neden, herhangi bir insan “Don Kişot” dediğimiz zaman kızıyor. Herhangi birisine Şanso Pansa dediğimiz zaman küplere biniyor. Evet bu üzerinde durulması gereken bir noktadır. Bir deyim vardır. Bu deyimi kimileri Hint’e, kimileri Avrupa memleketlerinden birine mal ediyor. Kimin olursa olsun o bizi ilgilendirmez. Deyim veya atasözü şu “Aynada kendini gördüğün zaman kızma. Hele suçu aynaya hiç bulma. Aynada gördüklerin senin aksinden başkası değildir.” denilir ama hangimiz aynada gördüğümüz zaman gerçeği olduğu gibi kabul ederiz. İlk bakışta çok kolay olduğu sanılan bu gerçek, üzerinde durulduğu zaman sanıldığı gibi kolay olmadığı görülür. Çünkü mükemmel insan yoktur. Suçtan, sürçmelerden, hatalardan ömrü boyunca uzak kalmış, hep olması gerektiği gibi hareket etmiş, ona göre geçmiş ve geleceğini yöneltmiş insan yoktur. En iyi sandıklarımızın bile göze batan, hoşa gitmeyen eksik yanları vardır. Küçük birkaç eksiği bulunan ve iyiliği ile kendi kendine de olsa böbürlenen kişi onu aynada görmeye dayanamaz. Kötüler ise zaten, farkına vararak veya varmadan kötülüklerin bilinçli olarak algılaması bile dış bilinçlerinin zaman zaman meydana çıktıkları psikozlarının etkisi altında muzdariptirler. Böyleleri de elbet aynada kendilerini görmek istemeyeceklerdir. Görürlerse suçu kendilerinde değil aynada bulacaklardır.

Şanso Pansa’ya gelince; hiç kimse de ona benzemek istemez. Kendilerine Şanso denildiği zaman kızarlar. Çünkü, kişi Şanso Pansa’nın aynı bile olsa, onda gördüğü eksiklikleri kendisine kondurmaz. Kendindeki eksiklikleri aynada görünce başkalarından imiş gibi bile tavır takınarak onu horlayacaktır. Bu insanın olağan bir halidir. Bir başka açıklamayla kendini olduğundan başka görmeye alışmış ve onu toplum kuralları yoluyla benimsemiş, onun kurallarına göre kendini tanıtmaya alışmış insanın olağan sayılabilecek bir tutumudur bu.

Bir nokta üzerinde daha durulması gerektiğini sanıyorum. O da şu: Bir bakıma Don Kişot ülkücü sayılmaz. Çünkü onun eylemleri görünürde iyi olmakla birlikte, aslında bunların olumlu bir anlamı yoktur. Öyleyse onu bir idealist ile karıştırmamak gerekir, denebilir. Üzerinde biraz düşünelim. Hangi idealistin kendisini bir ülkü için feda etmekten çekinmeyen kişinin eylemi salt insanlık anlayışına uygundur. Salt insanlık anlayışı ile bağdaşır. İşte burası su götürür bir savdır. Evet ülkücü, inandığı şey için canını fedadan çekinmez gerektiğinde. Ama yolunda ilerlerken, başkalarına, kendisine uymayanlara, çatıştıklarına ne kadar kötülükler yapar. Kötülük olduğunu bilmeden, kötülük olduğunu düşünmeden ne kadar çok şeyler yıkar. Öyleyse derinlere inildiği zaman her idealin başlangıcı iyidir. Hatta kutsaldır. Ama sonunda her kitleyi kapsayan olumlu bir anlayış yoktur. Gerçek öyle olduğu içindir ki çoğu idealler aslında çok olumsuz yönleri bulunan fikirler bütünüdürler. Bu arada az çok da gülünçtürler. İnsan bunun gülünçlüğünü, acılığını nice zaman sonra fark eder. İkinci nokta: Don Kişot Dülsinea’yı sever. Onun güzelliğine inanır. Başkalarına da inandırmak için çırpınır. İnandıramaz. Çünkü Dülsinea aslında güzel değildir. Ama Don Kişot’un hamle yapabilmesi için, güzelliğine, biricikliğine inanacak ki, onun uğruna birçok fedakarlıklara katlanabilsin. Burada idealin aynı zamanda kendimiz için olduğunu gösteren ince bir nokta vardır. Bu yüzden Don Kişot gülünç olur ama gücünü bu gülünçlükten almaktadır. Bu yüzdendir ki Cervantes’i okurken gülmekle ağlamaklık arasında bocalarız. Bu yanıyla Cervantes ilk kez hayat karşısındaki tutumuyla, karmaşık psikolojisini sanata mal etmiştir. Don Kişot’ta bir de Hıristiyanlığın merhamet anlayışının etkisini de düşünmek gerekecektir. Bunun üzerinde fazla durmaya gerek yoktur sanıyorum. Çünkü belirli bir ortama yükselmiş olan okuyucu bunu kolayca kavrayabilir.

Cervantes Don Kişot’u yazarken ve yazmadan önce bu eseri, şövalye romanlarını okuya okuya sapıtmış, kendisini, artık zamanını tüketmiş şövalyeliğinin havasında bulan yarı sapıtmış bir adamın serüvenini kaleme aldığını söylemiştir. Yazarı Don Kişot’un normal olmayan bir kişi olduğunu söylediği, onu şövalye romanlarını yeren bir serüven romanı olarak okumanın gerektiğini belirlerken, onu birçok yönlerde yorumlayarak değerlendirmeye gerek var mı diye düşünenler olabilir. Bunun cevabı açıktır. Her büyük eser yoruma açık olan eserdir. Büyük eser her çağa, çağın anlayışına göre yorumlanabilen eserdir. Öyle kitaplar vardır ki bulundukları çağın aynasıdırlar. Bu yüzden okunur, beğenilirler. Aradan bir süre geçince unutulur giderler. Yazıldığı çağın malı olarak ya kalır, ya da kalmazlar geleceğe. Yazılmış bulunan kitapların çok büyük çoğunluğu böyledirler. Öyle kitaplarda vardır ki zamanlarında hiç anlaşılmamış, yüzyıllar sonra gerçek değerini bulmuşlardır. Don Kişot yazıldığı zaman beğenilmiş, iyi bir serüven romanı olarak kabul edilmiştir. Hatta Kalderon, yakınlarına “Saçma sapan roman okuyanlar Don Kişot’un akıbetine uğrar” bile demiştir. Ama zaman onu.eskitmemiş, her geçen yüzyıl Don Kişot’ta insanı yansıtan bir yan bulmuş, hele on dokuzuncu yüzyılın sonlarıyla yüz yılımızda, derinlikler psikolojisinin gelişmesi, insanın bilinmeyen yönleriyle ortaya serilmesinden sonra Don Kişot yeni bir yorumlamaya sahne olmuş, değerinden bir şeyler yitirmek değil, tersine daha anlamlı bir biçimde insanı, insanın hayat karşısındaki durumunu ortaya seren bir şaheser niteliğiyle büyüklüğüne büyüklükler katmıştır.

Şimdi başlarken söz konusu ettiğimiz bir soruya cevap vermek gerekiyor. Hayatı hep ıstırap içinde geçen Cervantes, nasıl oluyor da dünyanın en komik eserini yazıyor. Birinci nedenini Friedech Nietzche’nin şu sözünde bulabiliriz: “İnsan hayatı boyunca o kadar çok keder, acı ve bunalımlarla karşılaşmıştır ki, bunu unutmak için gülmeyi icat etmiştir.” der. İkinci açıklama şöyle olabilir: Aslında hayat bir komedidir. Yaptığımız, giriştiğimiz her şey, birbirimize karşı olan münasebetlerimiz, kavgalarımız, çatışmalarımız, zevkimiz, eğlenmemiz hepsi ama hepsi toplum kurallarının gerektirdikleri ile çıkarlarımızın yönelttiği eylemler bütününden başkası değildir. Bu da insanlığı kıskıvrak bağlayan komedi anlayışının bütününü teşkil etmez mi? Asıl komedi, yolda giderken ayağı takılarak düşen bir adama gülme, yanlış konuşan bir adama karşı duyulan küçümsemeyle karışık gülümseme değil, iç dünyamızla dış dünya arasındaki çatışmadan doğan sürçmelerin algılanmasıdır. Bunu algılarken kişi kendisinin de aynı durumda olduğunu düşünmez, başkasına gülerken kendisine de güldüğünün farkına varmaz. Don Kişot’taki komedi unsuru işte bundan doğmakta, yüzeyin altındaki gerçek komedi ögesini gözlerimizin önüne sermesidir.

Cervantes olağan bir hayat yaşasaydı şüphesiz insanın bu kadar derinliklerine inemez ve bu komik ögeyi hiçbir zaman bulamazdı.

Yazımızı Cervantes’in yurttaşı, filozof ve romancı Miguel Dö Unamunuo’nun bir sözü ile bitirelim. “Don Kişot’ta insan, insanda Don Kişot işte üzerinde durulması gereken budur.”

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült