Edebiyat

 

Bir Eski Yazar Daha

Çetin Altan


Devrinin en ünlü mizah yazarıydı. Yedi-sekiz dil bilir, Fransızcayı, I Yansızlardan iyi konuşurdu. Eski İstanbul üstüne tatlı romanları vardı. Ayrıca Daudet'den esinlenerek palavracı bir Acem tipi yaratmıştı. Acemin serüvenlerini katıla katıla gülerek okurdu. Haftalık bir mizah dergisinde hikayeleri, günlük bir gazetede fıkraları yayınlanırdı. Okuduğum lisenin edebiyat öğretmeniydi. Vaktiyle yine aynı lisede babamla uzun yıllar sınıf arkadaşlığı etmişti. Eski ve köklü bir aileden geliyordu. Dedesi, Sultan Aziz döneminin, tinlü nüktedanlarından ve önde gelen kişilerindendi. Babası Tanzimat Edebiyatı'nın, ilk Türk romanını yazmış, nazırlıklarda bulunmuş, çok ünlü bir ozanıydı. Kendisi de uzun süre Atatürk'ün özel kalem müdürlüğünü yapmış, dış ülkelerde diplomat olarak çalışmıştı.

Keyifli olduğu zamanlarda Arnavut, Laz, Kürt, Boşnak, Çerkez, Acem, Arap, Ermeni taklitleri yapar, canı daha da isterse, bu şivelerde Fransızca konuşurdu.

Dilini pek tutamadığı için, tırmandığı o doruklardan tepe taklak uçurumlara yuvarlanmıştı. Örneğin Polonya'da Elçilik müsteşarıyken, bir akşam rakı sofrasında:

Almanya'yı Hitler, bizi de itler idare ediyor, dediği için geri çağrılmıştı.

CHP kodamanları, taklit ve alaya meraklı olduğu için, kendisine pek güvenemezlerdi. O yüzden de çok istediği halde bir türlü mebus olamamıştı.

Ben kendisini tanıdığım zaman özel bir evi yoktu. Tokatlıyan otelinde oturuyordu. Sabahları otelin barına uğrar, viski bardağında duble rakı içerek, vakit geçirmeye gelmiş zengin levantenlerle ayakta Fransızca konuşurdu. Akşamları da istasyonda içerdi genellikle.

Babasının öğrencisi olan Tevfik Fikret sonradan kendisine hem öğretmenlik, hem de müdürlük etmişti. Fikret'i böylesine yakın tanıdığı halde sevmemiş olan, bir onu görmüştüm. Aslında babasını da sevmezdi galiba. Babasını sevmediğini açık açık söylemezdi de:

Ben annemi çok severdim, derdi.

Annesinin adı Güzide hanımdı. Soyadı yasası çıkınca, aranmış taranmış Güzide'nin öz Türkçe'sini almıştı kendisine soyadı olarak.

Tanıdığı kişileri inceden inceye çekiştirmeye bayılırdı. Ortadan kısa boylu, kalın çerçeveli gözlükleri, hafif buruşuk yüzü, alaycı titreşimler taşıyan sesiyle, sohbetlerinde konuşmanın lezzetini ve hatta şehvetini çıkarırdı. Ve anlattığı fıkralarla yaptığı esprilere, kendi asla gülmezdi.

Sade yazar değil, aynı zamanda hatipti de... Gerçekten güzel ve usta konuştuğu için, konferansları tıklım tıklım dolardı. Ancak gülme özlemleriyle konferanslarına gelenler, bazen gözleri nemli olarak ayrılırlardı toplantıdan. Güldürmesini bildiği kadar, ağlatmasını da bilecek kadar artistti. Hoş, o kuşağın az çok bütün yazarlarında bu tür yetenekler vardı. Genellikle iyi giyinir, iyi konuşur ve biraz diplomat, biraz devlet adamı havalarında dolaşırlardı.

Öyle derin ve aşamalı görüşleri pek yoktu. Yazdıkları fıkralar da öyle pek ahım şahım şeyler değildi. Ama Türkçe'yi pek güzel kullanırlardı. Ve rakı içerken, pek tatlı adam çekiştirirlerdi.

Siyasal konularda ince bir titizlik falan göstermezlerdi. Fikirlerden çok, kişiler üstünde dururlardı. Anayasa hukuku, kamu hukuku doktrinleri, kuvvetler ayrılığı prensipleri, ekonomik sorunlar, sosyolojik stadlar, hiç ilgilenmedikleri konulardı. Rahat bir divana uzanır gibi "Vatan Millet Sakarya" edebiyatına şöyle yanlamasından rahatça uzanıvermişlerdi.

Bizim ünlü mizah yazarı da siyasal görüş olarak çizgiyi benimsemişti. Kazasız belasız, en güvenceli ve kolay tutum, o çizginin beylik sözlüğünü kullanmaktı. Böyle yüzeyde bir laf bolluğunu kimsenin nadaslamaya niyeti yoktu.

Ve böyle bir şemsiyenin koruyuculuğu altında yürütürlerdi hicivleriyle, nüktelerini. Mebus seçilmek için de can atarlardı. Daha doğrusu seçilmek için değil de CHP tarafından tayin edilmek için. DP kurulduktan sonra CHP'den kırıklığa uğrayanlar, yeni partiyi tutar olmuşlardı. CHP'de ancak o zaman uyanıp, bunlardan bir bölümünü yine saflarına almaya çalışmıştı.

Bir yandan amca, bir yandan hoca, bir yandan üstat, bir yandan da meslektaş niyetinde konuştuğum ünlü yazarla, fikirlerimiz pek bağdaşmazdı. Kendisini çok sevdiğim halde, özellikle Fikret'e atıp tutarken içime kan oturur, ama fazla bir şey diyemezdim. O da inadına inadına Sis'ten parçalar okur.

İnsanın yedi sülalesine bundan daha güzel kimse sövemez, derdi.

Ta dilimin ucuna gelirdi:

Babanız yetiştirmiş, demek...

Ama gücenmesinden korkardım. Konuşmasındaki bütün tatlılığa rağmen, zaman zaman gölgesiyle kavga edecek kadar sinirli ve öfkeliydi. Yalnız yaşamanın, değerlerine uygun bir dünya bulamamış olmanın, rakının ve az paranın, kimseye göstermek istemediği ağırlıkları altındaydı. Ünlü olmasına ünlüydü, çok fırsatlar geçmişti eline. Ama ününü Falih Rıfkı gibi siyasal bir ağırlık haline getirmesini becerememişti. Babıali, öğretmenlik ve Beyoğlu üçgeni ortasında cankurtaran simidi olarak rakıya sarılmıştı. İyi içer ve yaşma rağmen sarhoş olmazdı. Sadece geç gelen mezeye, yahut balığa hırçınlaşırdı bazen. Sonra bunu bahane ederek insanların angutluğundan, zevksizliğinden, anlayışsızlığından yakınırdı. O zamanlarda sesindeki alaycı titreşimlerin yerini, derin bir küskünlük alırdı. Arkasından da:

Ben bu akşam erken yatacağım, der ve giderdi.

Limansız ihtiyar bir geminin gidişine bakar gibi bakardım arkasından.

Bazen:

Son yazılarında artık benden hiç söz etmiyorsun, diye bir iki sitem fiskesi atardı.

Oysa ben o tarihlerde yazıları henüz yayınlanmaya başlamış, çiçeği burnunda çok genç bir yazardım. Yaşım ya yirmi üç ya da yirmi dörttü. O ölçüde bir ustanın kazara bir fıkrasında benden söz etmesi, mutluluktan beni uçuracak kadar önemliydi. Ama o, benim kendisinden gerektiği kadar söz etmediğimden yakınırdı. Şaşırır kalırdım.

Ünlü bir yazar ile başbaşa ilk şaraplı yemeğimi onunla yemiştim. Ya liseyi bitirdiğim yıldı, ya da son sınıfa geçtiğim yıl... Beni, yazlan oturduğu Kalamış'taki otele yemeğe davet etmişti. Çok heyecanlıydım, lüks sofralarda yemek yemeye de hiç alışık değildim.

Otelin bahçesinde beyaz örtülü bir masaya oturduk. O kendisine balık söyledi, bana da ne yiyeceğimi sordu. Ben de aynı balıktan yiyeceğimi söyledim.

Şarap içer misin? dedi.

İçerim, dedim.

Garson, balık servislerini getirdi. Balığın ayrı bir tür bıçakla yendiğini bilmiyordum. Gözlerim bıçağa takıldı önce...

Hoca nasıl yerse, ben de ona bakıp öyle yiyecektim.

Arkasından şarap geldi. Arkasından da balıklar... Garson balıkları uzun bir tabakta ortaya koymuştu. Koca bir kaşıkla, bir de bahçe beline benzer bir çatal bırakmıştı tabağın yanına.

Hoca gayet rahat, koca kaşıkla koca çatalı, şöyle tutup, balıklardan birini kendi tabağına nakletti.

Ben de aynı biçimde öteki balığı alayım derken, balık önce üstüme, oradan da yere düştü.

Kıpkırmızı kesildiğimi hatırlıyorum. Eğilip balığı yerden alıp almamakta bir an kararsız kaldım. Sonra da balığı almanın daha nazik olacağı inancıyla masanın altına çömeldim. Tam o sırada oralarda dolaşan bir kedi, balığı tutup sürüklemeye başladı. Masanın altında, çömelmiş durumda, kediye doğru birkaç hamle yaptım. Kedi hızla uzaklaştı.

Kalktım, oturdum yerime. Hoca şarabını içip balığı yemeye başlamıştı.

Kedi kaptı benim balığı, dedim.

Gördüm, dedi. Aslında seni davet etmiştim, ama kedi daha becerikli çıktı. Zaten insanlarla oturup yemek yemek, kolay değil bu dünyada...

Ne diyeceğimi kestiremiyordum.

Başka bir şey söyle, dedi.

Garsona da işaret etti.

Pirzola söyledim bu kez...

Bir hareket yapmış olmak için de, bardağıma şarap doldurmak istedim. Nasıl oldu anlayamadım, elim şişeye çarptı, şişe de masanın üstüne devrildi. Hoca peçetesi elinde ayağa fırladı. Roze şarap beyaz örtünün üstünden kırmızı kırmızı yere akıyordu.

Garson koştu. Tabakları, çatal bıçakları kaldırdı. Örtüyü aldı. Masayı kuruladı, başka bir örtü getirip yaydı.

Hoca tekrar oturdu yerine.

Yahu sen babandan da sakarmışsın, dedi.

Meğer vaktiyle babamla onu, hanedandan birinin yabancılara verdiği ziyafette sofrayı denetlemeye çağırmışlar. İkisi de genç, ikisi de dil biliyor... Bir bakıma diplomatik ziyafette metrdotellik yapacaklar. Ancak, özellikle babamın bu konuda hiçbir bilgisi, hiçbir tecrübesi yok. Aşçı çorba kasesini garsonun eline vereceğine, babamın eline vermiş. Babam kaseyi garsona vereceği sırada, sofra sahibi:

Evladım servisi yap, demiş.

Önce çorba kime verilecek, nasıl verilecek hiç bir fikri yok pederin. Ev sahibinden başlamak istemiş, ev sahibi kaşığıyla misafirlerin en önemlisini işaret etmiş. Peder de kaseyle oraya yönelmiş. Ne var ki kaseyi adamın yanma indireceğine tepesinde tutmuş. Önemli misafir de yarım geriye dönüp, kaseye yetişmek için doğrulayım derken babam da kaseyi azıcık aşağı indirmeye kalkmış ve o sırada misafirin çenesi çorba kasesine çarpmış. O çalkantıyla çorbanın üstündeki yağlı bölümü misafirin kulağından ensesiyle boynuna dökülmüş biraz.

Adamın kulağı, ensesi, boynu sıcak çorbayla yanınca:

Davet sahibi bilmen ne efendi de fırlamış... Garsonlar koşuşmuşlar. Bir rezillik, bir kepazelik olmuş.

Hoca o sahneyi bütün ayrıntılarıyla canlandırarak anlatıyordu. Ve ben ölüyordum gülmekten.

Kedi ise uzakta hala bizim balığı yiyordu.

O kuşak yazarları için çok şeyler söylenebilir. Ancak en belirgin yönleri olgunluklarıydı. Çiğ ve görgüsüz değillerdi. Yazıya meraklı gençlere de yakınlık ve anlayış gösterirlerdi. Yazık ki hepsi kaybolup gitti. Zaman zaman onlardan bazılarım öyle arıyor, öyle özlüyorum ki...

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült