Edebiyat

 

16. Yüzyıl Alman Edebiyatı Ve Hümanizma

Gürsel Aytaç


Hümanizmanın Almanya’daki çehresini çizmeden önce, genel olarak hümanizma akımından söz etmek yerinde olur. Bir fikir ve kültür, akımı olan hümanizma hareketi, aslında, İtalya'da milliyetçi bir akım şeklinde doğmuştur. 1300 yıllarında Avrupa’nın ekonomik bakımdan en ileri ülkesi olan İtalya'da yeni bir şehir kültürü başlamak üzeredir. Ekonomik gücün verdiği güvenle Romalılar, askeri yenilgilerinin ezikliğinden kurtulmak istiyorlardı. Savaşkan Germanlardan ekonomik bakımdan olduğu gibi kültür mirası yönünden de üstün olduklarını kanıtlamak durumundadırlar. Patrarca, Africa destanında Roma’nın klasik çağını, Scipio’ların Roma'sını, Roma'nın virtis civilis devrini göze çarpan bir milliyetçilik gururuyla işler. Petrarca gibi ünlü İtalyan hümanistlerinin, Dante ve Boccacio’nun eserlerinde yeniden canlandırılan antik kültür dünyası, eski Roma Yunan, bu kültür dışında kalan öteki kavimlerinkinden kat kat üstündü. Yaşadıkları devirde politik hakimiyet sürdüren Germanlar için barbar kavim deyimi yeniden ve bu kez kasıtlı bir şekilde kullanılmaya başladı.

Antik kültürün yeniden canlandırılması esasına dayanan bu akıma neden hümanizma denmiştir? Bilindiği gibi bu terim, etimolojik yönden ele alındığında hümanist ve homo sözleriyle ilgili olduğunu gösterir. Latin dilinde homo insan demektir ve antik kültürün en belirgin özelliği, insanı esas alan, onu her şeyde ölçü kabul eden zihniyettir. Sanatında, felsefesinde, dininde eski Roma Yunan dünyası bir amaç tanır: İnsancıllık. Plastik sanatlardan günümüze kalan örneklerde insanın konu olduğunu görürüz. Çoktanrılı bir din olan Roma Yunan dininde tanrılar bile insan olarak tasavvur edilir. Antik kültürde insanın ne kadar önemli olduğunu, nasıl merkez teşkil ettiğini anlamak için, Avrupa'nın bir başka kültür çeşidine, Hıristiyanlığa bakmak faydalı olur. Hıristiyan dünya görüşünde insan, her şeyden önce Tanrının kuludur. Hayat ve dünyayla ilgili her şey önemini kaybetmeye mahkûmdur. İnsan, Tanrı karşısında güçsüzdür, günahkardır, öbür dünyayı düşünüp kendini oraya hazırladığı ölçüde iyidir. Ortaçağda doruğuna ulaşan ahiretçi görüşe bir bakıma tepki olarak kendini gösteren hümanizma hareketinde antik dünyaya, insan Ölçülerine yeniden dönüş söz konusu olur.

Hümanizma hareketinin politik yönü, feodal toplum yapısına ilk başkaldırış şeklinde özetlenebilir. Ticaretin canlanması, el zanaatlarında üretimi artıran bazı tekniklerin bulunması,tabiattan daha çok verim alabilmek için bilim alanında araştırmalara hız verilmesi, şehirlerde yeni bir sınıfın, aristokrasi ve ruhban sınıfın karşısında varlığını göstermek isteyen bir burjuvanın doğmasını sağlamıştır.

Meydana çıkan yeni akımda en önemli özellik dünyaya dönük, hayattan zevk alan bir yaşama sevincinin hakim oluşudur. Alman hümanistlerinden Ulrich von Hutten'in şu sözleri, hümanizmin yaşama sevincini aksettiren karakteristik bir örnek olarak edebiyat tarihlerinde yer alır: O saeculum! O titterae! Juvat vivere!

Hümanizma hareketi, Roma Yunan kültürünün mirasından doğmadır; o kültürü edinebilmek şansı ise, sınırlı bir elit tabakasının elinde kalmıştır. Dolayısıyla hümanizma,'bir aristokrat akımı olmuş, halka inmeyi hiçbir zaman amaç edinmemiştir. Hümanizmanın belli başlı özellikleri olarak şunları gösterebiliriz: İnsanı esas almak, yaşama sevincini yansıtmak, hür düşünceyi yaşatmak, skolastiği yıkıp kaynaklara inmek ve okumuşlar tabakasının malı olmak.

İtalya'da başlayıp gelişen hümanizma hareketi, öteki Avrupa ülkelerine de geçer. Basel Konsil'i (1431 49), birçok Almanın İtalyan hümanizmasının temsilcileriyle doğrudan ilişkiye geçmesine zemin hazırlamıştı. Mesela en nüfuzlu hümanist Aenea Silvio Piccolomini, konsile piskopos sekreteri olarak katılmış, sonra Viyana’ya saray katipliğine atanınca kısa zamanda çevresinde toplanan meraklı kişilere yeni zihniyetin kültür hazinesini tanıtmış ve onları hümanizma havarileri hüviyetinde yetiştirmiştir. Almanya'da bu akım, ilk olarak tercüme faaliyetiyle başlar. Nürnberg’de Boccacio'nun Decameron u Almanca'ya çevrilip yayınlanır. Eserin Almanca mütercimi, İtalya'da öğrenim görmüş bir kimsedir; Heinrich Schlüsselfelder. Hümanistleri Almancaya kazandıran bir başka kişi de Steinhowel’dir. Onun öteki çeviricilerden farkı, çeviriyi bir sanat haline getirmesi, kelimeleri değil, anlamı verme konusundaki gayretidir. Tercüme ettiği hikayeler üzerinde ayrıca durup onları açıklaması, okuyucuya ana fikir hakkında yardımcı olmak istemesi ilginçtir. Steinhöwel'in yanında tercümede aynı derecede usta bir Alman hümanistinin daha adını bilmek gerek: Niklas von Wyle. Heinrich Steinhowel Patrarca'dan, Niclas von Wyle ise, ilk İtalyan hümanistlerinden çevirileriyle ünlüdür.

1461 78 yıllan arasında ayrı ayrı yayınladığı çevirilerini 1478'de Trarıslatzen başlığı altında toplar. Amacı, seçkin aydın bir okuyucu kitlesine hümanizma dünyasının konularını özenli bir dil ve üslûp anlayışı içinde tanıtarak onlara yeni duygu ve düşünce alanlarına açılma fırsatı vermekti. Latin ve İtalyan dilinden on sekiz çeviriyi kapsayan eseri Von Wyle, Aenea Silvio Piccolomini'nin teşvikiyle yayımlamıştır. Çevirilerde Almancanın Latinceye benzetilme eğilimi, mesela Latin cümle yapısının kopya edildiği dikkati çeker.

İtalyan hümanistlerinin eserlerini tercümelerinden okuyan Almanya’da da eski Roman Yunan’a karşı ilgi belirir. Latin dünyası Hıristiyan ortaçağda da Almanlarca biliniyordu, fakat hümanizmanın yeniliği, özellikle Hıristiyanlık öncesi Roma ye eski Yunan dünyasıyla ilişkidir. Antik kültürün sanat eserleri yoluyla gelişmiş bir insanlık idealine ulaşma yabası, kendini göstermeye başlar.

Alman hümanizma hareketinin ilk kültür merkezleri Viyana ve Nürnberg, akımı vargücüyle destekleyen meşen ise Kayzer I. Maximilian'dir.

Hümanistler kendilerine poetae (şair) diyorlardı, çünkü şairlik ve yazarlık onlar için adeta övünülecek bir sıfattı. Şair sözü yerine de Latin edebiyatından aktardıkları vat es (ileriyi gören, kahin) sözünü kullanıyorlardı, çünkü şairlik mesleğinin gerçek dünyanın üstünde bir alem yarattığına inançları vardı. Edebiyatçı bir bakıma estetik eğitim görmüş ve eserleriyle de çevresinin estetik eğitimine hizmet eden kimse olarak özel bu saygı görüyordu.

16. yüzyıl edebiyatının en çok tutulan tarzı didaktik özelliği ağır basan satir (hiciv) dir. Satir'in başlıca temsilcisi Brant, Murner, Naogeorg, Fischart, Rollhagen’dır. Satir’in özel bir tarzı da bu devirde Narrenliteratur (Deli Edebiyatı) adı altında gelişen, özellikle Brant, Murner ve Sachs’ın geliştirdiği tür olmuştur. Satir'in yanısıra münakaşa (Streitgesprach) biçimi de Yunan hicivcisi Lucian’i örnek alarak ilerlemiş, Hutten, Murner ve Sachs’ın çok kullandığı bir tarz olmuştur. Yeni bir biçim olarak da mektup tarzı edebiyata yerleşmiş, hicvi mektup biçiminde işlemek moda olmuştur. Ünlü

Dunkelmannerbriefe (Gerici Adamların Mektupları), 16, yuz yıl taşlama edebiyatının mektup türünde tipik örneği olmuştur. 16. yüzyılda özellikle düzyazı önem kazanmaya başlayıp nazmın yanısıra varlığım gösterir olmuştur. Ayrıca Volksbilcher (Halk Kitapları) de destan, kahramanlık efsaneleri gibi konular işleyen epik türün bir başka ürünü olarak önce okumuş bir elit tabakasının malıyken 16. yüzyılda halka yayılmaya başlamıştır. Keza Vnterhaltungsroman denen eğlencelik romanlar da yine halka inmiştir. Bu devrin bir edebi türü, düz yazı kısa hikayeler, novel ve fıkralardır.

Tiyatro eserlerinde de antik dram özelliği esas olmuştur, yani mücadele prensibi. Kahraman mücadele eder; yener veya yenilir. Hümanizma dramlarının amaca, hem hümanizm düşüncelerini işleyip yaymak, hem de üniversite öğrencileri tarafından oynanan bu oyunlar yoluyla seyircilerin kulağını Latince’ye alıştırmaktı. Demek oluyor ki bu devir tiyatrosunun amacı güzelden çok ahlaki ve öğretici olmaktır...

Nazım alanında ise Meistersang denilen usta şarkıları, ön plandadır.

Devrin bu genel özelliklerini sıraladıktan sonra şimdi önemli Alman hümanistlerinden kısaca söz edelim: Alman hümanistlerini belirgin özellikleriyle şöyle sıralayabiliriz: Uirich von Hutten (1488 1523), Alman hümanizmasının milliyetçi türünü, Könrad Celtes (1459 1508), edebi türünü, Johannes Reuchlin (1455 1522), ise aristokratik türünü yaşatmışlardır. Dil araştırmaları, tercüme faaliyeti, filolojik incelemeleriyle bu hümanistler, son derece verimli bir elit grubu meydana getirmişlerdir. İçlerinde en ünlüsü, en büyüğü ise Erasmus’tur.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült