Edebiyat

 

50 Kuşağı’ndan Biri Olarak

Erdal Öz

Brezilyalı kadın romancı Clarice Lispector, "Yaşadığım şeyi kendime saklamak istemiyorum," diye başlıyor bir romanına. Yazar, bir bakıma, yaşadıklarını kendine saklamayan kişidir, diyesim geliyor.

'12 Mart’, benim için önemli bir tarih. Yıllarca yazmaya ara vermiş biri olarak, beni yeniden yazıya döndüren bir dönemeç noktası oldu 12 Mart. Öncesinde ve sonrasında gördüklerim, yaşadıklarım, izlediklerim, ister istemez yazdıklarıma yansıdı. Ve bunları kendime saklamak istemedim.

Gülünün Solduğu Akşam. O özel bir kitaptır. O kitap, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarına ayrılmış bir kitaptır. Öbür kitaplarımda da onlardan izler bulunabilir.

Ama ben güncelin yazarı olmadım. Güncel olaylardan çıkarak yazdığım öyküler oldu. Yaralısın adlı romanım da güncel olanın itişiyle ortaya çıktı. Ama gerek Yaralısın'da, gerekse Kanayan da günceli aktarmaya çalışmadım. Güncel’den yola çıktım, ama amacım insan’dı, insanı psikolojik boyutlarıyla yakalamaktı; güncelin tutanaklarını tutmak değil.

Yaşamıma girmiş, belleğime kazınmış, yüreğimde ve bedenimde izler bırakmış olaylardan, bir yazar olarak elbette kendimi soyutlayamazdım.

Her öyküye, her romana böyle başlanmaz mı? Bir görüntü, bir ilişki, bir kıpırtı, bir düş, bir anı, bir hayal kırıntısı ya da buna benzer bir şeyler itmez mi yazarı yazmaya? İlk ivmeyi yakalamak önemlidir sanırım. Bu ivme de, yazarın yüreğinde, kafasında iz bırakan bir dış olguyla doğar. Bende hep öyle olmuştur. Mamak Cezaevindeyken, aylar sonrasında ailemle ilk görüş gününde, çok sevdiğim köpeğimin ölüm haberini öğrendikten sonra, "Kurt" adlı öykümü yazmıştım. "Güvercin" adlı öyküm de cezaevinde, pencereden içeri dalan şaşkın bir güvercinin getirdiği bir öyküydü. "Sığırcıklar" adlı öykümü de, yine cezaevinde, aylar sonra yazmıştım; ilk gözaltına alındığım gün, atıldığım hücredeki arkadaşın ilk sorduğu şey, kentin ana caddesinin iki yanında yükselen koca atkestanelerine akşamüstleri yine kuşların cayırtılarla toplaşıp toplaşmadığı olmuştu. Belli ki özlemişti o ağaçları, o kuşları. Dışarısını özlemişti. O soruyla doğmuştu o öykü. Ama bu öykülerin bu tohumlan, 12 Mart’ın o baskılı ortamında, insanı çırılçıplak yakalama olanağı veren ipuçlarıydı yalnızca.

Yazar için ilk ivmeyi yakalamak önemlidir elbette. Yazılacak olanın ilk belirleyicisi, ilk doğum belirtisi. Ondan sonrası bir serüvendir, bir yolculuktur; sürer ya da sürmez, ortaya bir öykü, bir roman çıkar ya da çıkmaz; ama başlangıç önemlidir. 12 Mart’ta yaşadıklarım, benim için yazmaya başlama nedeni olmuştur; o kadar. Ben 12 Mart’ı yazmadım.

Kanayan’ın arka kapağına şöyle yazmışım:"... diyelim, çevrilip dünyanın bir başka ucunda bile okunsa, okuyanın yüreğinde insancıl ve sanatsal bir sarsıntı yaratabilmeyi amaçlamıştım." Doğruydu bu yargı.

Gülünün Solduğu Akşam’ın arkasına yazdığım küçük tanıtma yazısı da şöyle bitiyor: "Anı, belge, anlatı karışımı bu kitap dilerseniz bir roman gibi okuyun; yeter ki sizde bırakacağı hüzün kalıcı olsun."

Şimdi bakıyorum da, yazdıklarımda acılar, hüzünler, yalnızlıklar ağır basıyor. Anlaşılan ben acıların, hüzünlerin, yalnızlıkların olmadığı bir edebiyatı sevmiyorum. "Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?" diye sorarken, Nazım Hikmet de böyle düşünmüyor muydu dersiniz? Ahmet Haşim, Melali anlatmayan nesle aşina değiliz" derken ne dernek istiyordu acaba?

Ama bu mutsuzluklar, bu acılar, bu hüzünler, bu yalnızlıklar, yeter ki insan yüreğinin götürdüğü ortak bir yolculuğun izlerini taşısınlar, yeter ki umudu silmesinler, yürekleri karartmasınlar.

İstanbul Üniversitesine ilk geldiğim günleri düşünüyorum. İlk sınıflar, ilk arkadaşlıklar, ilk aşklar, ilk edebiyat dostlukları. Hukuk Fakültesi’nde okuyordum. Onat Kutlar, Demir Özlü, Hilmi Yavuz, aynı sınıftaydık. Hukuk Fakültesinin büyük kantinindeki büyük yuvarlak masa geliyor gözlerimin önüne. Kimler yoktu ki o masanın çevresinde. Değişik fakültelerde okuyor olsak da orada buluşuyorduk: Doğan Hızlan, Konur Ertop, Ercüment Uçarı,

Öuay Sözer, Adnan Özyalçıner, Kemal Özer, Ergin Ertem, Onat, Demir ve sonradan yazmayı bırakan başka arkadaşlar.

Sonra da "A Dergisi". İlk sayılardaki başyazılar benimdi. İki kere ara verse de uzun süre çıktı bu güzel dergi. Şimdi elimde pek az sayısı var. 12 Mart’ın götürdüklerinden biri de o dergilerdir. n ®en Mamak Askeri Cezaevindeyken İstanbul’daki arkadaşlar "Yeni A” adıyla dergiyi yeniden çıkarmaya başladılar. Derginin en güzel dönemidir.

Bu hücrede geçen gözaltı sürem dolup da tutuklanınca yazdığım öyküleri, bir yolunu bulup Memet Fuat’ın çıkardığı "Yeni Dergi"ye göndermiştim. O öyküler "Yeni Dergi"de yayımlanamadı. Sanırım Memet Fuat, öykülerimi beğenmemişti. İstanbul’daki arkadaşlar bana derginin çıkan sayılarını yolluyorlar, benden de yazı istiyorlardı. O öyküleri gidip Memet Fuat’tan almalarını yazdım. Nurer Uğurlu gidip almış. Bir sonraki sayıda "Sığırcıklar" adlı öykümün yayınlandığını, bir gazetede çıkan dergi ilanından öğrendim. O sayı cezaevine sokulmadı. Cezaevi Müdürlüğü’ne bir dilekçe yazıp derginin o sayısında bir öykümün yayınlandığını, dergiyi görmek istediğimi belirttim. Cezaevi avlusunda, havalandırmadaydık. Demir kapılar açıldı. Cezaevi yetkilisi Yüzbaşı Potuma (adını da, kendini de unutmam olanaksız) yanında iki astsubayla ve elleri coplu çavuşlarla avluda belirdi. Biri yüksek sesle adımı çağırdı. Yeni bir işkenceye götürüleceğim ürpertisiyle kendilerine yaklaştım. Yüzbaşı, beş altı metre kadar uzağında durdurdu beni. "Bir dilekçe vermişsin. Dergideki yazını görmek istiyormuşsun," dedi. "Evet," dedim. Yanındaki astsubaya buyurdu: "Göster!" Astsubay elinde tuttuğu derginin orta sayfasını açtı, açık tuttu. O zaman gözlerim bu kadar bozulmamıştı. Uzaktan adımı ve "Sığırcıklar" başlığını okuyabildim. Yüzbaşı, "Gördün mü?" dedi. Başımı salladım. Döndüler, bir manga asker, subay, demir kapıyı kapatıp gittiler. Ondan sonra da "Yeni A Dergisi" cezaevine sokulmadı. Gerek o öykümü, gerekse daha sonraki sayılarında çıkan "Güvercin" ve "Kurt" adlı' öykülerimi aylar sonrasında, cezaevinden çıktıktan sonra görebildim.

Şimdi düşünüyorum da, o günlerden bugünlere, az da yazsak, bir kuşak gibi geldik. Bize '50 Kuşağı’ diyorlar. Evet, az yazan bir kuşak olduk. Özellilde öyküde Onat da, Adnan da az kitap çıkardılar. Ben de. Demir Özlü de, Ferit Edgü de, Onay Sözer de.

Ama bir gerçeği açıklamak doğru olur: Bu kuşağın öyküleri yoğun öykülerdir. Öykülerin pek çoğunun dokusunda seyreklik yoktur. Bu kuşağı ayakta tutan da bu olmuştur. Belki öykülerin genellikle kısa oluşunu da bir özellik olarak belirtmek gerek. Kısa, ama yoğun öyküler. Bu öykülerin oluşturduğu kitaplar hala gündemdeyse, hala yeni basımları yapılıyorsa, bunun üzerinde durmak gerekir.

Yazılarımızdaki Türkçenin de tadı bir başkadır. Dil bizim için bir amaç olmadı gibi geliyor bana. Ama Türkçeyi, tek gereç olarak, en ekonomik biçimde kullanmayı becerdik sanıyorum. Ataç tı bize bu aşırı dil duyarlığını aşılayan. Ataç’a tutkunduk. Öykünün, romanın, yalnızca bir dil olayı olmadığım, ama öncelikle bir dil ürünü olduğunu bilerek yazdığımızı sanıyorum.

Bir yanda "A Dergisi", bir yanda "Mavi Dergisi'. Ama işte 50 Kuşağı" buydu. Ve bu iki topluluğun dışında birkaç genç isim daha Yanılmıyorsam, bu iki derginin değişik tutumlarına karşın, ortak eğilimler, sonradan "Pazar Postasında buluşunca ortaya çıkmıştır. Biz "A"cılar, genellikle Beyazıt’ta, Laleli’de, Aksaray da, Yenikapı’da buluşanlardık. Mavi’cilerse, İstiklal Caddesindeki Baylan Pastanesi’nde buluşuyorlardı. Onların bir bolumu de Ankara’daydı. Ferit Edgü, Fikret Hakan, Yılmaz Gruda, Ahmet Oktay, Asaf Çiyiltepe, Güner Sümer, Ege Ernart ve başkaları. Onların mekanı Baylan Pastanesi’ydi. Onların yanında Atilla İlhan var

Bizler, daha Anadolu kökenli, daha dar gelirli ailelerin çocuklarıydık. Bizim yanımızdaysa Orhan Kemal, Edip Cansever vardı.

Rilke’nin Malte Lauridis Brigge’nin Notlan adlı kitabı başucu kitabımızdı. Bizi çok etkilemiştir; biz dar gelirlilerin çocuklarını.

Edebiyatın ve felsefenin bütün güzelliklerine açıktık. Belli bir edebiyat akımının rüzgarına kapıldığımız söylenemez. O günlerin toplumcu gerçekçi edebiyatı, daha çok 'köy edebiyatı’ görünümündeydi ve içimizde köy kökenli kimse yoktu. Baylan’cıların da yoktu. Onlar daha çok İstanbul kökenliydiler. Ama kasaba ve kent edebiyatı '50 Kuşağı’nın geliştirdiği bir edebiyat olmuştur.

Bizim kuşağın üzerinde belki Sait Faik, Orhan Kemal, hayranlık uyandırmışsa da, edebiyatımıza yön verenler olmamışlardır. Bizden önceki Türk yazarlarının da yazdıklarımızda pek etkileri görülemez. Ama dünya edebiyatına çok açık bir kuşak olarak işe başladığımız bir gerçektir.

Kendi adıma, insan’ın, bütün boyutlarıyla, bütün derinlikleriyle edebiyatın ana konusu, ana nesnesi olduğunu Dostoyevski’yle kavradığımı belirtmeliyim. Çehov’sa, bana, doğrusu, her görüntüden, her kıpırtıdan öykü çıkarabileceğini, öykünün o yoğunlaştırılmış nahifliğini öğretmiştir; Sait Faik de.

Bir felsefi düşünce akımı olarak 'Varoluşçuluk’ o günlerin gündemindeydi ama çok, etkilemiştir bizim kuşağı. Bu etki özellikle Demir Özlü ve Ferit Edgü’de fazlasıyla görülür.

Sonuç olarak şunu söylemek istiyorum: şiirde olsun, öyküde olsun ama romanda değil, '50 Kuşağı’, ürünleriyle daha sonraki yıllara ağırlığım taşımış bir kuşaktır. Belki, '68 Kuşağı’ diye andığımız eylemci genç kuşağı da, '50 Kuşağı’nın pek uzağında düşünmemek gerek diye düşünüyorum.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült