YIKICILIK
Erich Fromm
Sado-mazoşist isteklerle yıkıcılığın
çoğu kez içice bulunsalar da birbirlerinden ayn tutulmaları gerektiğini daha
önce belirtmiştik. Yıkıcılık, etkin ya da edilgin ortakyaşama ereğini değil,
nesnesinin yok edilmesi ereğini gütmesi açısından farklıdır. Ama o da
bireysel güçsüzlük ve soyutlanmışlığın dayanılmazlığından kaynaklanır. Dışım-daki
dünyaya kıyasla güçsüz olduğum duygusundan o dünyayı yok etmekle
kaçabilirim. Onu yok etmeyi başarırsam yalnız ve soyutlanmış olarak
kalacağım, ama benimki, benim dışımdaki nesnelerin yenilmez gücü karşısında
ezilmeme olanak tanımayan harika bir soyutlanmadır. Dünyanın yok edilmesi,
kendimi, onun tarafından unufak edilmekten kurtarmak için yapabileceğim son,
nerdeyse umarsız girişimdir. Sa-dizm nesnenin kendisiyle işbirliği etmeyi,
onunla bütünleşmeyi amaçlar; yıkıcılıksa nesnenin yok edilmesini hedef alır.
Sadizm, çok küçük kalmış bireyi, başkaları üzerinde egemenlik kurarak,
yıkıcılıksa, dışardan gelebilecek tehditleri ortadan kaldırarak
güçlendirmeye çalışır.
Toplumsal yaşantımızdaki kişisel ilişkileri gözlemleyen herkes, her yerde
görülen yıkıcılığın yaygınlığı karşısında mutlaka şaşıracaktır. Genellikle,
yıkıcılığın, yıkıcılık olduğunun bilincine varılmaz, çeşitli şekillerde
ussallaştırılır. Hatta aslında, yıkıcılığı ussallaştırmada, ona neden
uydurmada kullanılmayan hiçbir şey yoktur. Sevgi, görev, vicdan,
yurtseverlik, başkalarını ya da kişinin kendisini yıkması için kılıf olarak
kullanılmıştır ve de kullanılmaktadır. Ancak, iki ayrı yıkıcı eğilim türü
arasında ayrım yapmamız gerekmektedir. Belli bir durumun sonucu olarak
ortaya çıkan yıkıcı eğilimler vardır; örneğin, kişinin kendisinin ya da
başkalarının yaşamına ve bütünselliğine ya da kişinin özdeşleştiği fikirlere
yapılan saldırılara tepki olarak yıkıcılık görülebilir. Bu tür yıkıcılık
doğaldır ve kişinin yaşamı onaylamasının kaçınılmaz bir öğesidir.
Ancak burada tartışılan yıkıcılık bu ussal —ya da diyelim "tepkisel"—
düşmanlık değil, bir kişide sürekli olarak bulunan ve deyiş yerindeyse dile
getirilme fırsatı kollayan eğilimdir. Yıkıcılığın dile getirilmesi için
nesnel bir "neden" yoksa (gerçi kişi genellikle şu ya da bu türden bir
ussallaştırma, bir neden bulmuştur ama), kişiye zihinsel ya da duygusal
açıdan hasta deriz. Ama çoğu durumda yıkıcı güdüler, öyle bir şekilde
ussallaştırılmıştır ki, ussallaştıran kişi dışında hiç değilse birkaç kişi
ya da bütün bir toplumsal grup, ussallaştırmayı, ya da uydurulan nedeni
paylaşır ve grubunun üyesi gözünde bu nedenin, "gerçekçi"ymiş gibi
görünmesine yol açarlar. Ama usdışı yıkıcılığın nesneleri ve onların
seçilmesi nedenleri birinci derecede önem taşımaz; yıkıcı güdüler, kişinin
içinde bir tutkudur ve bir nesne bulmada her zaman için başarıya ulaşırlar.
Eğer herhangi bir nedenle diğer
kişiler bir bireyin yıkıcılığının nesnesi olamazlarsa, kişinin kendi benliği
kolaylıkla nesne haline gelir. Bu ileri derecede oluştuğunda, çoğu kez
bedensel hastalıkla sonuçlanır, hatta bazen cana kıyma girişimleri bile
görülür.
Yıkıcılık bireyin kendisiyle kıyaslamak durumunda olduğu bütün nesnelerin
ortadan kaldırılmasını amaçladığından, dayanılmaz güçsüzlük duygusundan bir
kaçış olduğunu varsaydık. Ama yıkıcı eğilimlerin, insan davranışında
oynadığı rolün büyüklüğü göz önüne alındığında, bu yorum yeterli bir
açıklama gibi görünmeyecektir; soyutlanma ve güçsüzlük koşullan iki
yıkıcılık kaynağı daha yaratırlar: kaygı ve yaşamın engellenmesi. Kaygının
rolüyle ilgili olarak pek bir şey söylemeye gerek yoktur. İster maddi olsun
ister coşkusal, yaşamsal çıkarlara yöneltilmiş her tehdit, kaygı yaratır; bu
türden kaygıya gösterilen en yaygın tepkiyse, yıkıcı eğilimlerdir. Tehdit,
belli bir durumda, belli kişiler tarafından belirlenebilir. Bu durumda bu
kişilere karşı yıkıcılık duygusu uyanır. Dış dünya tarafından sürekli tehdit
edilme duygusu da —bilinçli olmasa da— sürekli bir kaygı yaratabilir.11 Bu
türden sürekli kaygı, soyutlanmış ve güçsüz bireyin konumundan doğar ve
kişinin içinde gelişen yıkıcılık deposunun kaynaklarından birini oluşturur.
Aynı temel konumun bir diğer önemli sonucu da az önce yaşamın engellenmesi
dediğim şeydir. Soyutlanmış ve güçsüz birey, kendi duyusal, coşkusal ve
zihinsel gizilgüçlerini gerçekleştirme konusunda engellenir. Bu türden bir
gerçekleştirme için gerekli koşul olan içsel güvenlikten ve
kendiliğindenlikten yoksundur. Bu içsel engelleme. Reform döneminden bu yana
orta sınıfın dinsel ve geleneksel davranış ölçütlerinde kendini göstermekte
olan tabular gibi kültürel haz ve mutluluk tabularıyla daha da
arttırılmıştır. Bugünlerde, dışsal tabu tam anlamıyla ortadan kalkmıştır;
ancak duyusal zevkin bilinçli olarak onaylanmasına karşın, içsel engel
olduğu gibi kalmıştır.
Yaşamı engellemeyle yıkıcılık arasındaki bu ilişki sorununa Freud
değinmiştir, onun kuramını tartışırken, konuyla ilgili kendi görüşlerimizi
dile getirme olanağı bulacağız.
Freud, cinsel güdüyle kendini koruma güdülerinin insan davranı-şındaki iki
temel itkiyi oluşturduğu yolundaki ilk varsayımında, yıkıcı
Bkz. Bu konuda Karen Homey'nin New Ways in Psychoanalysis (Keagan Paul,
Londra, 1939) adlı yapıtındaki tartışma güdülere hak ettikleri önem ve
ağırlığı vermediğini sonradan anladı. Daha sonra yıkıcı eğilimlerin cinsel
eğilimler kadar önemli olduğunu gördü ve insanda iki temel istek bulunduğu
noktasından hareket etti. Bunlardan biri yaşama yöneltilmiş bir itkiydi ve
az çok libidoyla aynıydı; diğeriyse, amacı yaşamı yıkmak olan ölüm
güdüsüydü. Bu ikincisinin cinsel enerjiyle birleştirilebileceğini ve sonra
da ya kişinin kendi yaşamına ya da kendi dışındaki nesnelere
yöneltilebileceğini varsaydı. Aynca ölüm güdüsünün yaşayan bütün
organizmalarda doğuştan gelen bir biyolojik nitelikten kaynaklandığını ve
dolayısıyla yaşamın kaçınılmaz ve değiştirilemez bir bölümünü oluşturduğunu
öne sürdü.
Ölüm içgüdüsü varsayımı, Freud'un daha önceki kuramlarında dikkate alınmamış
olan yıkıcı eğilimlerin önemini ele alması açısından doyurucudur. Ama
yıkıcılık ölçüsünün bireyden bireye ve toplumsal gruptan gruba korkunç
farklılıklar gösterdiği olgusunu yeterince hesaba katmayan biyolojik bir
açıklamaya sığınması bakımından doyurucu değildir. Freud'un varsayımları
doğru olsaydı, kişinin gerek kendisine, gerek başkalarına karşı gösterdiği
yıkıcılık ölçülerinin, az çok sürekli olduğunu kabul etmemiz gerekirdi. Oysa
gözlemlerimiz, bunun tam tersini göstermektedir. Kültürümüzdeki bireyler
arasında yıkıcılık boyutları büyük farklılıklar gösterdiği gibi, toplumsal
gruplar arasındaki yıkıcılık boyutları da eşit olmaktan uzaktır. Nitekim,
örneğin Avrupa'daki aşağı orta sınıf üyelerinin kişiliğindeki yıkıcılık
miktarı, işçi sınıfı ve üst sınıflardaki yıkıcılık miktarından çok daha
fazla olmuştur. însanbilimsel incelemeler, bazı halklarda yıkıcılığın çok
fazla olmasının bunların belirleyici özelliğini oluşturduğunu, öte yanda
bazı halklarda ister kişilerin kendilerine, ister başkalarına yönelik olsun,
yıkıcılıktan iz bulunmadığını öğrenmemize olanak vermiştir.
Yıkıcılığın köklerini ortaya çıkarma yolundaki girişimlere, bu farklılıkları
saptamak ve başka hangi ayırıcı etmenlerin bulunabileceği sorunuyla, bu
etmenlerin yıkıcılık boyutundaki farklılıkları saptamada hesaba alınıp
alınmayacağı sorununu ele almakla başlamak gerektiği kanısındayım.
Ancak bu sorun, kendine özgü çok ayrıntılı bir inceleme gerektirdiğinden,
burada ele alamayacağız. Bununla birlikte, yanıtın hangi yönde aranacağını
önermek isterim. Öyle görünüyor ki, bireylerde görülen yıkıcılığın derecesi
yaşamın oluşturulması, serpilmesi ya da
geliştirilmesinin engellenmesi ölçüsüyle orantılıdır. Bunu derken, bireyin
şu ya da bu içgüdüsel isteğinin baskı altına alınmasını değil, bütün bir
yaşamın engellenişini, insanın duyusal, coşkusal ve zihinsel yetilerinin
gelişme ve dile getirilmesindeki kendiliğindenliğin engellenmesini anlatmak
istiyoruz. Yaşamın kendine özgü bir iç dinamizmi vardır; bu büyüme, dile
getirilme ve yaşanma eğilimindedir. Bu eğilimin engellenmesi halinde, yaşama
yöneltilen enerjinin, bir parçalanma süreci geçirdikten sonra, yıkıcılığa
yöneltilmiş enerjilere dönüştüğü anlaşılmaktadır. Başka şekilde söyleyecek
olursak: Yaşama yönelik itkiyle yıkıcılığa yönelik itki, aynı ölçüde
bağımsız etmenler değildir, tersine işleyen bir içsel bağımlılık
içindedirler. Yaşama yönelik itki ne ölçüde engellenirse, yıkıma yönelik
itki o ölçüde güçlenecektir; yaşam ne kadar gerçekleştirilirse, yıkıcılığın
gücü o ölçüde azalacaktır. Yıkıcılık, yaşanmamış yaşamın sonucudur. Yaşamın
bastırılmasını hazırlayan bireysel ve toplumsal koşullar —kişinin kendisine
ya da başkalarına karşı— belli düşmansı eğilimlerini besleyen, deyiş
yerindeyse depoyu oluşturan yıkıcılık tutkusunu üretirler.
Toplumsal süreçte yıkıcılığın oynadığı dinamik rolün ne denli önemli
olduğunu anlamak kadar bu duygunun yoğunluğunu etkileyen koşulların neler
olduğunu anlamak da önemlidir kuşkusuz. Reform çağında orta sınıfı saran ve
Protestancılıktaki belli dinsel kavramlarda, özellikle de çilecilik
anlayışında ve Calvin'in çizdiği, insanoğlunun bir kısmını işlenmemiş
suçlardan ötürü ezeli lanetlenmişliğe mahkum etmeyi hoşnutlukla karşılayan
acımasız bir Tanrı tablosunda anlatım bulan düşmansılığı daha önce söz
konusu etmiştik. O dönemde, daha sonra da olduğu gibi orta sınıf düşmanlık
duygularını daha çok yaşamdan zevk alma olanağına sahip kişilere karşı
duyulan yoğun kıskançlığı ussallaştıran, bu kıskançlığa kılıf oluşturan
ahlaksal öfke şeklinde dışa vuruyordu. Çağımızdaki görünümdeyse, aşağı orta
sınıflardaki yıkıcılık duygusu bu yıkıcı isteklere seslenen ve onları
yıkıcılığın düşmanlarına karşı savaşta kullanan Nazizmin yükselişinde önemli
bir etmen oluşturdu. Aşağı orta sınıflardaki yıkıcılığın kökeninin, bu
tartışmada kabul edilen kökenin aynısı olduğu kolayca görülebilir. Yani bu,
aşağı orta sınıflarda, yukarı ve aşağı sınıflara göre daha büyük boyutlarda
görülen, bireyin soyutlanması ve bireysel genişlemenin bastırılması
olgularında yatmaktadır.
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın