YETKECİLİK
ERİCH FROMM
Ele alacağım ilk özgürlükten kaçış mekanizması, bireysel benin yoksun olduğu
gücü elde etmek ya da, başka bir deyişle, yitirilmiş bulunan temel bağların
yerine geçecek yeni "ikincil bağlar" aramak için, kişinin kendi bireysel
beninin bağımsızlığından vazgeçmesi ve kendi benini, kendi dışında bir şey
ya da bir kimse ile kaynaştırması eğilimi olacaktır.
Bu mekanizmanın daha belirgin biçimleri, boyun eğme ve egemenlik kurma
isteğinde, ya da daha doğrusu, normal ve nevrotik kişilerde değişik
ölçülerde var olan mazoşist ve sadist isteklerde görülmektedir. Önce bu
eğilimleri betimleyecek, sonra da bunların dayanılmaz bir yalnızlıktan kaçış
olduğunu göstermeye çalışacağız.
Mazoşist eğilimlerin ortaya çıktığı en yaygın biçimler, aşağılık duygusu,
güçsüzlük ve bireysel önemsizlik duygularıdır. Bu duygulara kapılmış
kişilerin çözümlenmesi, bu kişilerin bilinçli olarak bu duygulardan
yakındıklarını ve bunlardan kurtulmak istediklerini, bilinçsiz olaraksa,
içlerinde bulunan bir gücün onları yetersiz ya da önemsiz hissetmeye
ittiğini göstermektedir. Duygulan, çoğu kez bir neden uydurma, bir
ussallaştırma yardımıyla yalnızca gerçek zayıflıkların ve eksikliklerin
anlatımı olarak kabul edilse de, aslında bunların gerçekleştirilmesi
değildir; bu kişiler kendilerini küçültme, zayıflatma ve olaylara egemen
olmama eğilimindedirler. Bu insanlar oldukça düzenli olarak, kendileri
dışındaki güçlere, diğer kişi ya da kurumlara, ya da doğaya büyük ölçüde
bağımlı olduklarını belli ederler. Kendi istedikleri şeyi yapmaya değil de,
bu dış güçlerin olgusal ya da sözde buyruklarına boyun eğecek konumda olmaya
hazırdırlar. Çoğu kez, "Ben isterim", ya da "Ben varım," duygusunu yaşama
yetisinden yok-
Karen Homey, bir başka açıdan benim "kaçış mekanizmaları" kavramıyla
benzerlikler gösteren, "nevrotik eğilimler" diye andığı bir kavram ortaya
atmıştır. (New Ways in Psychoanalysis — Ruhçözümlemede Yeni Yöntemler.) İki
kavram arasındaki temel farklar şunlardır: Normal eğilimler, bireysel
nevrozda itici güçleri, kaçış me-kanizmalarıysa normal insandaki itici
güçleri oluşturmaktadır. Ayrıca Homey, daha çok kaygıyı öne çıkarırken, ben
bireyin soyutlanmasını daha önemli bulmaktayım.
Bunlar için yaşam bütünüyle ezici ölçüde güçlü, denet-leyemeyecekleri, ya da
egemen olamayacakları bir şeydir.
Daha aşın durumlarda —ki bunlar çoktur— bu eğilimlerden başka kendini küçük
görme ve dış güçlere boyun eğme, kendini incitme ve acı çekme eğilimi de
görülür.
Bu eğilim çeşitli biçimlerde ortaya çıkabilir.. En amansız düşmanlarının
bile onlara yöneltemeyeceği eleştiri ve suçlamaları kendilerine
yakıştıranlar vardır. Zorlanımlı nevrotikler gibi bazıları da zorlamalı
kuttören ve düşüncelerle kendilerine işkence etme eğilimindedirler. Bazı
nevrotik kişilik tiplerinde, bedensel olarak hastalanma ve bilinçli ya da
bilinçsiz olarak, tanrıların armağanıymışçasına hastalığı bekleme eğilimi
görürüz. Bunlar çoğu kez, bilinçdışı bir eğilimin olmaması halinde başlarına
gelmeyecek kazalara uğrarlar. Kendilerine karşı yöneltilmiş bu eğilimler
çoğu kez daha da üstü kapalı ya da dramatik biçimlerde ortaya çıkarlar.
Örneğin, bir sınavdaki soruların yanıtlarını çok iyi bilmelerine karşın,
sınav sırasında hatta sınavdan sonra bile sorulan yanıtlayamayan kişiler
vardır. Bazılanysa, sevdikleri ya da bağımlı olduklan kişilere karşı dostça
duygular besledikleri halde istemeden kinci sözler söylerler. Bu tür
insanlar, kendilerine en çok zarar verecek şekilde davranmalannı öğütleyen
birinin önerilerini izliyor gibidirler.
Mazoşist eğilimler, çoğu kez düpedüz hastalıklı ya da usdışı duygular olarak
hissedilir. Bunlar çoğu kez ussallaştınlır, duygulara neden uydurulur.
Mazoşist bağımlılık, sevgi ya da bağlılık şeklinde, aşağılık duygusu olgusal
eksiklik ya da yetersizliklerin uygun anlatımı olarak algılanır; acı
çekmeninse değişmesi olanaksız koşullardan kaynaklandığı nedeni uydurulur.
Bu tür kişiliklerde, mazoşist eğilimlerden başka, bunun tam tersi yani
sadist eğilimler de görülür. Bunlann ağırlığı değişir, az ya da çok
bilinçlidirler ama mutlaka varlık gösterirler. Birbirine az çok gömülmüş üç
çeşit sadist eğilim vardır. Bunlardan biri, onlan yalnız ve yalnız birer
araç, "yoğrulmak hamur" durumuna getirmek üzere, diğerlerini kendine bağımlı
kılmak ve onlar üzerinde kesin, sınırsız bir yetke uygulamaktır. Diğer bir
sadist eğilimde, başkalannı yalnızca katı bir yetkeyle yönetmek güdüsü
değil, onlan sömürmek, kullanmak, onlardan çalmak, derilerini yüzmek,
kısacası, yenecek yutulacak neleri varsa almak itkisi vardır. Bu istek
kişinin verebileceği duygusal ya da
zihinsel özellikler gibi maddi olmayan şeyler yanında maddi şeyleri de hedef
alabilir. Üçüncü bir sadist eğilim de, başkalanna acı çektirmek ya da acı
çektiklerini görmek isteğidir. Bu acı bedensel de olabilir ama daha çok
zihinsel acı çektirmekten hoşlanılır. Burada amaç, başkalanna etkin bir
şekilde acı vermek, aşağılamak, utandırmak ya da onlan utanç verici ve
aşağılayıcı durumlarda görmektir.
Bilinen nedenlerden ötürü sadist eğilimler, genellikle daha az bilinçlidir
ve toplumsal olarak daha az zararlı mazoşist eğilimlere göre daha fazla
ussallaştınlırlar. Çoğu kez aşın iyilik ya da başkalarıyla aşın ilgilenme
şeklindeki tepki oluşumlarıyla örtülürler. Çok sık rastlanan neden uydurma
ya da ussallaştırmalar şunlardır: "Seni yönetiyorum çünkü senin için en iyi
olanı biliyorum, hiç karşı durmadan beni izlemek senin yaranna olacaktır."
Ya da, "Ben öylesine harikulade ve eşsizim ki, diğer insanlann bana bağımlı
olmasını istemeye hakkım var." Sömürme eğilimlerini örten diğer bir
ussallaştırma da şudur: "Senin için çok şey yaptım, şimdi senden istediğim
şeyi almaya hak kazandım." Sadist itkilerin daha da saldırgan türleri, çoğu
kez şu iki şekilde ussallaştınlır: "Başkalan bana zarar verdi, benim onlara
zarar verme isteğim, onlara karşılık vermekten başka bir şey değildir," ya
da "Kendimi ve dostlanmı gelecek zararlara karşı korumak için, önce ben
saldınyorum."
Sadist kişiyle sadizminin nesnesi arasındaki ilişkide, çoğu kez göz ardı
edilen ve bu yüzden burada özellikle vurgulanması gereken bir etmen vardır:
sadist kişinin, sadizminin nesnesine bağımlılığı.
Mazoşist kişinin bağımlılığı açıktır, sadist kişiden bekledikleri-mizse,
bunun tam tersidir: öylesine güçlü ve egemen görünür, ve sadizminin nesnesi
öylesine zayıf ve itaatkârdır ki, güçlü olanın, yönettiği kişiye bağımlı
olduğunu anlamak güçtür. Bununla birlikte, derinlemesine çözümlemeler, bunun
doğru olduğunu göstermektedir. Sadist, yönettiği kişiye gereksinim duyar,
ona ölesiye gereksinim duyar çünkü kendi güçlülük duygusu bir başka kişinin
efendisi olduğu olgusundan kaynaklanmaktadır. Bu bağımlılık tümüyle
bilinçsiz olabilir. Nitekim, örneğin bir erkek, kansına çok sadistçe
davranır ve ona tekrar tekrar dilediği zaman çekip gidebileceğini,
gitmesinin onu çok sevindireceğini söyler. Çoğu durumda kadın gitme
girişiminde bulunmaya cesaret edemeyecek kadar ezilmiştir, dolayısıyla her
ikisi de
erkeğin söylediklerinin doğru olduğuna inanmayı sürdürürler. Ama kadın,
adamı terk edeceğini açıklama cesaretini bulabilirse, ikisinin de
beklemediği bir şey olabilir: erkek yıkılır, çaresizlik içinde kıvranmaya ve
kendisini bırakmaması için kadına yakarmaya başlar; kadına onsuz
yaşayamayacağını, onu ne kadar sevdiğini falan söyler. Genellikle, kadın
zaten kendini ortaya koymaktan, fikrini savunmaktan korkan bir kişi
olduğundan, ona inanmaya hazırdır, fikrini değiştirir ve kalır. Bu noktada
oyun yeniden başlar. Adam eski davranışını tekrarlar, kadın onunla kalmanın
giderek daha güçleştiğini görür, gene patlar, adam gene yıkılır, kadın
kalır, ve bu böyle devam eder durur.
Bu döngünün durmadan tekrarlandığı binlerce ve binlerce evlilik ve diğer
kişisel ilişki yaşamını sürdürmektedir. Adam, kadını çok sevdiğini, onsuz
yaşayamayacak kadar sevdiğini söylerken yalan mı söylüyordu? Sevmek
açısından ele alındığında, sevgi sözcüğüyle neyin anlatılmak istendiğine
bağlıdır bu. Onsuz yaşayamayacağı konusuna gelince, —sözcük anlamıyla
almazsak elbet— adamın söylediği kesinlikle doğrudur. Adam onsuz —ya da en
azından, ellerinde çaresiz bir araç olduğunu hissedemediği biri olmaksızın—
yaşayamaz. Böyle durumlarda sevme duygusu yalnızca ilişki çözülmek tehlikesi
gösterdiğinde ortaya çıkar; öte yanda, sadist kişinin üzerinde egemenlik
kurduğu kişileri açıkça, "sevdiği" durumlar da vardır. Bu ister karısı ya da
çocuğu olsun, ister yardımcısı, bir garson ya da sokaktaki dilenci olsun,
egemenliğine nesne olanlara karşı bir "sevgi" hatta şükran duygusu besler.
Onları çok sevdiği için yaşamlarını yönlendirmeyi istediğini sanabilir.
Aslında, onlara egemen olduğu için onları "sevmektedir." Maddi şeyler, övgü,
sevme güvencesi, zekâ, akıl ya da ilgisiyle onları satın alır. Onlara her
şey verebilir; ancak, özgür ve bağımsız olma hakkı kesinlikle verilemez. Bu
durum, çoğu kez, özellikle ana babalarla çocuklar arasındaki ilişkide
gözlenir. Egemenlik altına alma —ve sahiplenme— tutumu çoğu kez çocuğa karşı
duyulduğu sanılan "doğal" ilgi ya da koruyuculuk duygusu gibi bir eğilimle
örtülür. Çocuk, altın bir kafese konmuştur, kafesi terk etmek istemediği
sürece istediği her şeye sahip olabilir. Bunun sonucu olarak, çoğu kez,
çocuk büyüdüğünde, köklü bir sevme korkusu ile dolu olur, çünkü ona göre
"sevgi", kendi özgürlük arayışında kıstırılmak ve engellenmek anlamına
gelmektedir.
Sadizm birçok gözlemciye mazoşizmden daha az karmaşık görünmüştür. Bir
kimsenin başkalarını incitmek ya da onlar üzerinde egemenlik kurmak
istemesi, "iyi" olmasa da hayli doğal geliyordu. Hobbes, "yalnızca ölümle
birlikte son bulan sürekli ve kaygılı güç elde etme isteği"nin varlığını,
"bütün insanlığın genel bir eğilimi" olarak görüyordu.2 Ona göre güç
arzusunda şeytani bir nitelik yoktur, tersine, insanın zevk ve güvenlik
isteğinin son derece akla uygun bir sonucudur. Hobbes'dan, egemenlik kurma
arzusunu, en elverişli olanın yaşamını sürdürmesi yolunda verilen biyolojik
olarak koşullandırılmış savaşımın mantıksal sonucu diye açıklayan Hitler'e
dek birçok kişi, güç ya da erk sahibi olma hırsını, insan doğasının,
görünenin dışında bir açıklama gerektirmeyen bir parçası olarak
değerlendirdi. Ancak mazoşist istekler, kişinin kendisine yöneltilmiş
eğilimler, bir bilmece olarak kaldı, insanların kendilerini incitmek ve
zayıflatıp küçük görmek istemekle kalmadığı, üstüne üstlük bunları yapmaktan
hoşlandığı olgusu nasıl anlaşılabilirdi? Mazoşizm görüngüsü, zevk alma ve
kendini korumaya yönelik insan ruhu tablomuzla çelişmez mi? Hepimizin köşe
bucak kaçtığı, önlemek için çaba gösterdiği acı çekme ve üzüntü duyma
olgularını bazı insanların çekici bulduğu ve bunları gerçekleştirmeye
istekli olduğu nasıl açıklanabilir?
Ama, acı çekme ve zayıflığın, insan çabasının amacı olabileceğini kanıtlayan
bir görüngü var: Mazoşist sapkınlık. Burada insanların hayli bilinçli olarak
şu ya da bu şekilde acı çekmek ve bundan zevk almak isteği gösterdiğini
görüyoruz. Mazoşist sapkınlıkta, kişi, bir başka kişinin kendisine acı
vermesi sırasında cinsel heyecan duyar. Ancak mazoşist sapkınlığın görülen
tek biçimi değildir bu. Çoğu kez istenen gerçek acı çekme değil, fiziksel
olarak bağlanmak, çaresiz ve zayıf hale getirilmekle heyecan ve doyumun
meydana gelmesidir. Mazoşist sapkınlıkta genellikle istenen "ahlaksal"
olaıak zayıflatılmak, küçük bir çocuk işlemi görmek ya da çeşitli şekillerde
azarlanıp aşağılanmaktır. Sadist sapkınlıkta, benzer kaynaklardan, yani
diğer insanları fiziksel olarak incitmekten, onları ip ya da zincirle
bağlamaktan ya da söz ve hareketle onları aşağılamaktan doyuma ulaşıldığını
görüyoruz.
2 Hobbes, Leviathan, Londra, 1951, s.47.
Acı çekme ya da aşağılanmadan bilerek isteyerek zevk alma durumu olan
mazoşi:;t sapkınlık, ruhbilimcilerin ve yazarların dikkatini mazoşist
kişilikten (ya da ahlaksal mazoşizmden) daha önce çekti. Ancak başlangıçta
anlattığımız türden mazoşist eğilimlerin cinsel sapkınlığa ne kada" yakından
benzediği ve her iki mazoşizm tipinin de temelde aynı görüngü olduğu giderek
daha çok kişi tarafından kabul edildi.
Bazı ruhbilimciler, boyun eğmeye ve acı çekmeye istekli olan insanlar
bulunduğuna göre, bu amaca yönelik bir "içgüdü" olsa gerek, diye düşündüler.
\ ierkand gibi toplumbilimciler de aynı sonuca vardı. Derinlemesine bir
kuramsal açıklama getirmeye girişen ilk kişi Freud oldu. Başlangıçta,
sado-mazoşizmin temelde bir cinsel görüngü olduğunu sandı. Küçüc
çocuklardaki sado-mazoşist edimleri gözleyerek sado-mazoşizmin tinsel
içgüdünün gelişmesinde düzenli olarak ortaya çıkan bir "kısmi ilki" olduğunu
düşündü. Yetişkinlerdeki sado-mazoşist eğilimlerin, kişinin ruhsal-cinsel
gelişiminin erken bir düzeyde çakılıp kalmasından, ya da daha sonra o düzeye
gerilemesinden kaynaklandığını sandı. Freud daha sonra ahlaksal mazoşizm
diye adlandırdığı fiziksel olarak değil de zihinsel olarak acı çekme eğilimi
görüngüsünün önemini giderek daha iyi kavradı. Mazoşist ve sadist
eğilimlerin görünürde çelişik olmalarına karşın her zaman için bir arada
bulundukları olcusunu vurguladı. Ancak, mazoşist görüngüyle ilgili kuramsal
açıklamasını değiştirdi. Kişinin kendisine ya da başkalarına
yöneltilebilecek doğuştan gelme bir yok etme eğiliminin var olduğunu
varsayan Freud, mazoşizmin ölüm içgüdüsü denen şeyin bir ürünü olduğunu öne
sürdü. Hatta, dolaysız olarak gözlemleyemediğimiz bu ölüm içgüdüsünün,
cinsel içgüdüyle birleştiğini ve bu bileşimde, kişinin kendisine
yöneltildiğinde mazoşizm, başkalarına yöneltildi-ğindeyse sadizm şeklinde
göründüğünü öne sürdü. Bu cinsel içgüdüyle oluşan karışımıi t insanoğlunu
hiçbir şeyle karışmamış ölüm içgüdüsünün yaratabileceği tehlikeli etkilerden
koruduğunu varsaydı. Kısacası, Freud'a göre insan, yıkıcılığı cinsellikle
karıştırıp bir bütün oluşturmayı başaramaması halinde kendini yok etmekle
başkalarını yok etmek arasında bir seçme yapmak durumunda kalıyordu. Bu
kuram temel olarak Freud'un başlangıçtaki sado-mazoşizm görüşünden
farklıydı. O ilk savında sado-mazoşizm1 temelde cinsel bir görüngü olarak
ele alınıyordu; oysa yeni kuramda, cinsel-olmayan bir görüngüydü ve
kuramdaki cinsellik etmeni yalnızca ölüm içgüdüsünün cinsel içgüdüyle
karışmasından kaynaklanıyordu.
Freud, uzun yıllar cinsel nitelik taşımayan saldırganlığa pek önem
vermemiştir gerçi ama, Alfred Adler burada tartışmakta olduğumuz eğilimleri,
dizgesinin merkezi olarak almıştır. Ancak o, bu eğilimleri sado-mazoşizm
olarak değil, "aşağılık duygusu" ve "güç arzusu" olarak ele alır. Adler, bu
görüngünün yalnızca akılcı yönünü görür. Kendini aşağılama ve küçük görme
eğilimlerini burada usdışı eğilimler olarak anıyoruz; oysa Adler, aşağılık
duygusunu, organik aksaklıklar ya da bir çocuğun genel çaresizliği gibi
gerçek yetersizliklere uygun tepkiler olarak değerlendiriyordu. Biz, güç
sahibi olma isteğini usdışı bir başkalarını yönetme güdüsünün anlatımı
olarak alıyoruz, Adler'se bu görüngüye tümüyle ussal yönden bakıyor ve yetke
ya da güç isteğini insanı güvensizliğinden ve aşağılığından kaynaklanan
tehlikelere karşı koruma işlevi gören uygun bir tepki olarak
değerlendiriyor. Burada Adler, her zaman olduğu gibi insan davranışının
amaçlı ve ussal sonuçlarının ötesini görememektedir; ve harekete geçirme
güdülerinin karmaşık inceliklerine değerli katkılarda bulunmuşsa da her
zaman için yüzeyde kalmış ve Freud'un yaptığı gibi usdışı içgüdüler
uçurumuna inmemiştir.
Wilhelm Reich,3 Karen Horney4 ve ben,5 ruhçözümsel literatürde,
Freud'unkinden farklı bir görüş ortaya koyduk.
Reich'ın görüşleri Freud'un başlangıçtaki libido kuramına dayandırılmıştı
ama o, mazoşist kişinin aslında haz peşinde koştuğuna ve acının kendi içinde
bir amaç değil yan ürün olduğuna işaret etmişti. Nevrotik kişilikte mazoşist
isteklerin baş rol oynadığını kabul eden, mazoşist kişilik özelliklerinin
ayrıntılı ve eksiksiz tanımını yapan ve bunların kuramsal olarak bütün bir
kişilik yapısının sonuçlan olduğunu belirten ilk ruhbilimci Karen Horney
olmuştur. Benimkilerde olduğu gibi Horney'in yazılarında da, mazoşist
kişilik özelliklerinin cinsel sapkınlıklardan kaynaklanmadığı öne sürülmüş,
cinsel sapkın-
5Ki§ilik Çözümlemesi, Viyana, 1933, (İstanbul, 1991).
The Neurotic Personality of Our Time (Günümüzün Nevrotik Kişiliği), Kegan
Paul, Londra, 1936.
Psychologie der Autoritat in Autoritat und Familie, ed. Max. Hoikheimer,
Alcan, Paris, 1936.
lıklar, belli bir tür kişilik yapısına yerleşmiş ruhsal eğilimlerin cinsel
anlatımları olarak ele alınmıştır.
Şimdi asıl soruya geliyorum: Mazoşist sapkınlıkla mazoşist kişilik
özelliklerinin kaynağı nedir? Ayrıca, mazoşist isteklerin ve de sadist
isteklerin ortak kaynağı nedir?
Bu yanıtın hangi yönde aranacağı, bu bölümün başlangıcında belirtilmişti.
Mazoşist istekler de sadist istekler de, bireyin o dayanılmaz yalnızlık ve
güçsüzlük duygularından kaçmalarına yardım etme eğilimindedirler. Mazoşist
kişiler üzerinde yapılan ruhçözümsel ve diğer deneysel gözlemler, bu
kişilerin yalnızlık ve önemsizlik korkusuyla dopdolu olduğunu gösteren (bu
kitabın sınırlannı aşmaksızın burada veremeyeceğim) pek çok kanıt
sunmaktadır. Bu duygu çoğu kez bilinçli değildir; genellikle ödünleyici
özellik gösteren önemlilik ve kusursuzluk duygularıyla örtülüdürler. Ancak,
böyle bir insanın bilinçaltı işleyişine yeterince derinlemesine
dalındığında, bu duygu kesinlikle karşımıza çıkar. Birey kendisini olumsuz
anlamda "özgür" hisseder, yani, yabancılaşmış, düşmansı bir dünya karşısında
kendi beniyle yapayalnızdır. Bu durumda, Dostoyevski'nin Karamazof
Kardeşler'^ indeki anlamlı betimlemeyle, kişinin "kendisinin, bu talihsiz
yaratığın doğuştan getirdiği o özgürlük yeteneğini elden geldiğince çabuk
ellerine teslim edeceği bir kimse bulmaktan daha ivedi bir gereksinmesi
yoktur." Korkmuş birey, kendisini bağlayacak bir kimse ya da bir şey arar;
artık kendi bireysel beni olmaya dayanamaz, ve panik içinde ondan
kurtulmaya, bu yükü, yani benliğini yok ederek yeniden güvenlik duymaya
çabalar.
Mazoşizm, bu amaca giden yollardan biridir. Çeşitli şekillerde görülen
mazoşist isteklerin tek bir amacı vardır: bireysel benden kurtulmak, kendini
kaybetmek; başka deyişle, özgürlük yükünden kurtulmak. Bu amaç, bireyin
ezici ölçüde güçlü olduğunu sandığı bir kişi ya da güce boyun eğme arayışı
içinde bulunduğu mazoşist isteklerde çok açık görülür. (Bu arada şunu da
söylemek gerekir ki, bir başka kişinin üstün güce sahip olduğu inancı, her
zaman için görece bir üstünlük çerçevesinde algılanmalıdır. Bu, diğer
kişinin gerçek gücünden de kaynaklanabilir, kişinin kendi önemsizliğine ve
güçsüzlüğüne olan inancından da. Bu ikinci durumda, bir fare ya da yaprak
bile ürkütücü özellikleri taşıyabilir.) Diğer mazoşist istek biçimlerinde de
amaç aynıdır. Küçüklük duygusu şeklindeki mazoşist duyguda,
başlangıçtaki önemsizlik duygusunu artırmaya yarayan bir eğilim görürüz.
Bunu nasıl değerlendireceğiz? Bir korkuyu daha da ürkünç kılmakla kişinin
korkusuna çare bulmaya çalıştığını söyleyebilir miyiz? Evet, işte, mazoşist
kişinin yaptığı budur. Ben, bağımsız ve güçlü olma isteklerimle önemsizlik
ya da güçsüzlük duygularım arasında bocaladığım sürece, işkenceden farksız
bir çelişki içine düşerim. Eğer bireysel benimi hiçe indirgemekte başarıya
ulaşırsam, bir birey olarak ayrı olduğum bilincini yenebilirim, kendimi bu
çelişkiden kurtarabilirim. Onulmaz ölçüde küçük ve çaresiz hissetmek, bu
amaca giden yollardan biridir; bir başka yolsa, acı içinde kıvranmaktır; bir
diğeriyse, sarhoşluğun etkileri altında silinmektir. Canına kıyma düşlemi,
bütün diğer araçların yalnızlık yükünden kurtarmaması halinde başvurulacak
son umuttur.
Bu mazoşist çabalar, bazı koşullarda, görece olarak başarılıdır. Eğer birey,
bu mazoşist isteklerini doyuracak (faşist ideolojide, "li-der"e boyun eğmek
gibi) kültürel kalıplar bulabilirse, kendisini, bu duyguları paylaşan
milyonlarla birleşmiş görerek bir ölçüde güvenlik kazanacaktır. Ama bu
durumlarda bile, nevrozlu dışavurumlar ne ölçüde bir çözümse, mazoşist
"çözüm" de ancak o ölçüde bir çözüm oluşturur. Birey, ortada görünen acıyı
ortadan kaldırmayı başarır, ama altta yatan çelişkiyi ve suskun mutsuzluğu
yok etmeyi başaramaz. Mazoşist istekler uygun kültürel ortamı bulamadığında,
ya da niceliksel olarak bireyin toplumsal grubundaki mazoşizmin ortalama
miktarından fazla olduğunda, mazoşist çözüm, görece olarak bile hiçbir
sorunu ortadan kaldırmaz. Mazoşist istek, dayanılmaz bir durumdan
kaynaklanır, o durumun aşılmasına yarıyor gibi görünür, ve bireyi yeni bir
acıya kıskıvrak yakalanmış duruma getirir, insan davranışı daima akılcı ve
bir amaca yönelik olsaydı, mazoşizm de tıpkı nevrozlu dışavurumlar gibi
genelde açıklanması olanaksız bir görüngü olurdu. Ancak coşkusal ve zihinsel
rahatsızlıkların incelenmesi sayesinde şunu öğrenmiş bulunuyoruz: insan
davranışlarını, kaygılar, ya da diğer bazı dayanılmaz ruhsal durumların
neden olduğu istekler yönlendirebilir. Bu istekler, söz konusu coşkusal ruh
halini aşma eğilimi gösterirler ama ancak onun en göze görünür
dışavurumlarını örtebilir, hatta bazen bunu bile başaramazlar. Nevrozlu
dışavurumlar, bir panik halindeki usdışı davranışlara benzerler. Nitekim,
evi yanan bir adam, odasının penceresinde dikilir ve onu hiç kimsenin
duymayacağını, birkaç dakika sonra alevler içinde kalacak olan merdivenden
kaçma olasılığının bulunduğunu tümüyle unutarak imdat ister. Kurtarılmak
istediği için bağırmaktadır ve o anda bu davranış, kurtarılmaya giden yolda
atılan bir adım gibi görünür — oysa kesin bir felaketle sonuçlanacaktır.
Aynı şekilde mazoşist istekler de, bir yığın eksiklikleriyle çelişkileri,
tehlikeleri, kuşkulan ve dayanılmaz yalnızlığıyla bireysel benlikten
kurtulma isteğinden kaynaklanır, ama ancak ve ancak, en göze görünür acıyı
hafifletmeye yarar, ya da hatta daha da büyük acılara yol açarlar.
Mazoşizmin usdışılığı, tüm diğer nevrozlu dışavurumlarda olduğu gibi,
savunulması olanaksız bir ruhsal durumu çözmek için geliştirilen araçların
işe yaramaz oluşunda yatmaktadır.
Bu açıklamalar, nevrozlu etkinlikle akılcı etkinlik arasındaki önemli bir
farkı ortaya koymaktadır. Akılcı etkinlikte, sonuç bir etkinliğin itici
gücü'ne uygundur — kişi, belli bir sonuca ulaşmak amacıyla hareket eder.
Nevrozlu isteklerde, kişi, temelde olumsuz özelliği olan, dayanılmaz bir
durumdan kaçma amacı taşıyan bir zorlanımla harekete geçer, istek ya da
çaba, yalnızca yalandan bir çözüm getirecek yönde gelişir. Aslında kişi.
sağlamak istediğinin tam tersi bir sonuca ulaşır; dayanılmaz bir duygudan
kurtulma zorlanımı öylesine güçlüdür ki, kişi ancak hayalde, yalandan bir
çözüm getirecek hareket yönünü seçmeyi başarabilmiştir.
Bu durum mazoşizmde, bireyin dayanılmaz bir yalnızlık ve önemsizlik
duygusuyla itilmesi şeklinde kendini gösterir. Mazoşist, (bedensel değil,
ruhsal bir varlık olarak) kendi benliğinden kurtulmakla bu duygulan yenmeye
girişir: bunu başarmak için izleyeceği yol, kendini küçümsemek, acı çekmek,
kendisini bütünüyle önemsiz kılmaktır. Ancak istediği şey, acı ve sıkıntı
değildir; acı ve sıkıntı, karşı durulmaz bir zorlanımla ulaşmak istediği
amaç için ödediği bedeldir. Bedel, çok yüksektir. Hep, daha fazla ödemek
durumunda kalır ve efendisine borç ödeyen köle gibi, ödediklerinin karşılığı
olan iç huzuruna ve dinginliğe hiçbir zaman kavuşmaksızın her geçen gün daha
fazla borca girer.
Acı çekmenin aranan bir şey olabileceğini kuşkuya yer bırakmadan göstermesi
nedeniyle mazoşist sapkınlıktan söz ettim. Ancak, ahlaksal mazoşizmde olduğu
gibi, mazoşist sapkınlıkta da gerçek amaç acı çekmek değildir; her iki
durumda da acı çekmek, amaca, yani kendini unutma sonucuna ulaşma aracıdır.
Sapkınlıkla mazoşist
kişilik özellikleri arasındaki fark temelde şudur: Sapkınlıkta kişinin
benliğinden kurtulma eğilimi, beden aracılığıyla dile getirilir ve cinsel
duygularla bağlantılıdır. Ahlaksal mazoşizmdeyse, mazoşist eğilimler, kişiyi
bütünüyle ele geçirir ve ben'in bilinçli olarak gerçekleştirmek istediği
bütün amaçlan yıkar; sapkınlıkta, mazoşist çabalar az çok fiziksel alanla
sınırlıdır; ayrıca da, bu istekler cinsellikle birleşerek cinsel alanda
meydana gelen gerginliğin kalkmasına katkıda bulunur ve böylece doğrudan
rahatlama sağlarlar.
Bireysel benliğin yok edilmesi ve bu yolla dayanılmaz güçsüzlük duygusunun
yenilmesi girişimi, mazoşist isteklerin yalnızca bir yönüdür. Diğer yönüyse,
kendisi dışında ve kendisinden daha büyük ve daha güçlü bir bütünün parçası
haline gelmesi, onun içinde erimesi ve ona katılması girişimidir. Bu güç,
bir kişi olabilir, bir kurum, Tanrı, ulus, bilinç ya da ruhsal bir zorlanım
olabilir. Sarsılmaz şekilde güçlü, sonsuz ve görkemli olduğu sanılan bir
gücün parçası haline gelmekle kişi onun gücüne ve görkemine katılmış olur.
Kişi kendi benliğini bütüne teslim eder, benliğinin bütün güçlerini ve
onurunu reddeder, bir birey olarak bütünselliğini yitirir ve özgürlüğünden
vazgeçer; ama içine karıştığı güce katkıda bulunmakla yeni bir güvenlik ve
yeni bir gurur kazanmış olur. Kuşku işkencesine karşı da bir güvenlik
kazanmıştır. Mazoşist kişi, efendisi kendisi dışında bir yetke de olsa,
efendiyi, bilinç ya da ruhsal zorlanım olarak içselleştirmiş de olsa, karar
vermekten kurtulmuştur, kendi beninin yazgısı için nihai sorumluluğu
üzerinden atmıştır, dolayısıyla ne karar alacağı konusunda kuşku duy-m aktan
kurtulmuştur. Ayrıca kendi yaşamının anlamının ne olduğu ya da "kendisinin"
kim olduğu kuşkusundan da kurtulmuştur. Bu sorular, kendisini bağladığı
güçle olan ilişkisi çerçevesinde yanıtlanacaktır. Yaşamının anlamı ve kendi
benliğinin kimliği, benliğini içine kattığı büyük bütün tarafından saptanır
artık.
Mazoşist bağlarla birincil bağlar arasında temel farklar vardır. Birincil
bağlar, bireyselleşme süreci tamamlanmadan önce var olan bağlardır. Birey
hâlâ "kendi" doğal ve toplumsal dünyasının bir parçasıdır, kendi çevresinden
tümüyle sıyrılıp ortaya çıkmamıştır. Birincil bağlar ona gerçek güvenlik ve
nereye ait olduğunu bilmek duygusunu verir. Mazoşist bağlarsa kaçıştır.
Bireysel benlik ortaya çıkmıştır, ama kendi özgürlüğünü gerçekleştirme
yetisinden yoksundur; kaygıyla, kuşku ve güçsüzlük duygusuyla dopdoludur.
Benlik, mazoşist bağlar da diyebileceğimiz "ikincil bağlar"da güvenlik
bulmaya girişir, ancak bu girişim asla başarıyla sonuçlanmaz. Bireysel
benliğin ortaya çıkışı, geri döndürülemeyen bir süreçtir; bilinçli olarak
birey kendisini güvenlik içinde, ve sanki bir yere ya da şeye "ait"miş gibi
hisseder, ama temelde kendi benliğinin çöküşü karşısında acı çeken güçsüz
bir atom olarak kalır. Kendisi ve tutunduğu güç, hiçbir zaman bir "tek"
haline gelmemişlerdir, bir ana çelişki, onunla birlikte de hiç bilinçli
olmasa da, mazoşist bağımlılığı yenmek ve özgür olmak güdüsü yerli yerinde
durmaktadır.
Sadist dürtülerin özü nedir? Burada da, başkalarına acı vermek dürtünün
özünü oluşturmamaktadır. Gözlemleyebildiğimiz çeşitli sa-dizm biçimlerinin
hepsi de tek bir temel dürtüden kaynaklanır. Bu, bir başka kişi üzerinde
eksiksiz bir egemenlik kurmak, onu kendi iradesinin çaresiz bir nesnesi
haline getirmek, mutlak yöneticisi olmak, tanrısı haline gelmek ve onu
istediği şekilde kullanmak dürtüşüdür. Onu aşağılamak, esir almak, bu amaca
ulaştıran yolları oluşturur, en köklü amaçsa ona acı çektirmektir, çünkü,
bir başka insana acı vermekten, onu kendisini koruma yetisinden yoksun bir
halde acıya katlanmak zorunda bırakmaktan daha büyük bir güç yoktur. Bir
başka kişi (ya da diğer canlı nesneler) üzerinde tam egemenlik kurmaktan
zevk almak, sadist dürtünün özünün ta kendisidir.6
Kişinin kendisini bir başkasının mutlak efendisi durumuna getirmesi eğilimi,
mazoşist eğilimin tam tersi gibi görünür, bu iki eğilimin böylesine içice
birbirine bağlı olması da şaşırtıcıdır. Kuşkusuz, bağımlı olma ya da acı
çekme isteğinin uygulamadaki sonuçlan egemen olma ve başkalarına acı
çektirme isteğinin getirdiklerinin tam tersidir.
Marquis de Sade, //. Juliette'den alınan şu bölümde, sadizmin özünün
egemenlik olduğu görüşünü savunmuştur (G. Gorer'ın, Marquis de Sade adlı
yapıtında alıntı, Li-veright Publishing Corporation, New York, 1934):
"Karşındakinin hissetmesini istediğin şey zevk değil, vermek, yaratmak
istediğin izlenimdir; acının yaratacağı etki, zevkin yaratacağı etkiden çok
daha fazladır ...kişi bunu anlar, kullanır ve doyuma ulaşır." Gorer, Sade'ın
çalışmasını çözümlerken, sadizmi "gözleyenin, dış dünyada yarattığı
değişiklikleri gözlemlemekten duyduğu zevk" olarak tanımlıyor. Bu tanımlama,
benim sa-dizm anlayışıma, diğer rahbilimcilerinkinden daha yakın geliyor.
Ancak bence Gorer. sadizmi yetkinlikten ya da üretkenlikten alman hazla
özdeşleştirmekle yanılıyor. Sadistçe yetkinliğin belirleyici özelliği,
sadistin nesneyi kendi ellerinde iradeden yoksun bir araç haline getirmek
istemesidir, öte yanda başkalarını sadistçe olmayan hazla etkilemede
etkilenenin bütünselliğine saygı gösterilir ve etkileme bir eşitlik duygusu
temeline dayandırılır. Gorer'in tanımında sadizm, kendi özgün niteliğini
yitirir ve herhangi bir üretkenlikle özdeş duruma gelir.
Ancak ruhbilimsel olarak, her iki eğilim de kişinin kendi benliğinin
zayıflığına ve soyutlanmışlığına katlanamamasından kaynaklanan tek bir temel
gereksinimin sonuçlarıdır. Gerek sadizmin gerek mazoşizmin temelinde bulunan
amaca, burada ortakyaşama (symbiosis) demeyi öneriyorum. Buradaki
ruhbilimsel anlamıyla ortakyaşama, bir bireysel benliğin bir başka benlikle
(ya da kendi benliği dışında herhangi başka bir güçle) her biri kendi
benliğinin bütünselliğini yitirecek ve birbirine tümüyle bağımlı hale
gelecek şekilde birleşmesi anlamına gelmektedir. Mazoşist kişi nesnesine ne
kadar gereksinim duyarsa, sadist kişi de kendi nesnesine o kadar gereksinim
duyar. Yalnız, sadist, yutulmakla güvenlik aramak yerine, bir başkasını
yutmakla güvenlik kazanır. Her iki durumda da, bireysel benliğin
bütünselliği yitirilmiştir. Bir durumda kendimi bir dış güç içinde
eritiyorum, kendimi yitiriyorum. Diğer durumda, başkasını kendimin bir
parçası haline getirerek kendimi büyütüyorum ve böylece, bağımsız bir benlik
olarak yoksun bulunduğum gücü kazanıyorum. Bir başkasıyla ortakyaşamsal bir
ilişkiye girme itkisine yol açan şey, her zaman için, kişinin bireysel
benliğinin yalnızlığına katlanma yetisinden yoksun oluşudur. Bu da mazoşist
ve sadist eğilimlerin daima birbiri içinde erimesinin nedenini açıklar.
Yüzeyde bunlar çelişkili gibi görünürler gerçi ama, aslında aynı temel
gereksinimden kaynaklanırlar. İnsanlar sadist, ya da mazoşist değildir,
ancak, ortakyaşamsal ikilinin etkin ve edilgin yönü arasında öylesine
sürekli bir gelgit vardır ki, çoğu kez, belli bir anda hangi yönün işlemekte
olduğunu saptamak güçtür. Her iki durumda da bireysellik ve özgürlük
yitirilmiştir.
Sadizmi düşündüğümüzde genellikle sadizmle çok yakından ilişkili olan
yıkıcılık ve düşmansılık aklımıza gelir. Sadist eğilimlerde, küçük ya da
büyük ölçülerde yıkıcılık vardır kuşkusuz. Ama bu mazoşizm için de
geçerlidir. Mazoşist özellikler incelendiğinde, bu düşmansılık kesinlikle
görülmektedir. Aradaki asıl fark, olsa olsa, sa-dizmde dtişmansılığın
genellikle daha bilinçli ve dolaysız edimde dile getirilmesi, mazoşizmde ise
çoğu kez bilinçsiz olduğu ve dolaylı dile getirildiğidir. İlerde,
yıkıcılığın, bireyin duygusal, coşkusal ve zihinsel gelişmesinin
engellenmesinin sonucu olduğunu ve bu yüzden ortakyaşamsal gereksinimi
oluşturan koşulların bir sonucu olması gerektiğini göstermeye çalışacağım.
Burada altını çizmek istediğim nokta, sadizmin yıkıcılıkla büyük ölçüde
içice olmasına karşın, bu özelliğin aynısı olmadığıdır. Yıkıcı kişi, nesneyi
yok etmek, yani onu öldürmek, ondan kurtulmak ister. Sadist, nesnesi
üzerinde egemenlik yürütmek arzusundadır, dolayısıyla nesnesi yok olursa onu
yitirmekten acı duyar.
Kullandığımız anlamıyla sadizm, aynı zamanda görece olarak yıkıcılıktan
yoksun olabilir, nesnesine karşı dostça bir yaklaşımla gerçekleşebilir. Bu
türden "sevgi içeren" sadizm, Balzac'ın Yitik Hayaller'inde klasik
anlatımını bulmuştur. Bu betimleme aynı zamanda, ortakyaşama gereksinmesi
demekle anlatmak istediğimiz özelliği de ortaya koymaktadır. Bu bölümde
Balzac, genç Lucien'le keşiş kılığındaki Bagno mahpusu arasındaki ilişkiyi
betimler. Keşiş, az önce canına kıyma girişiminde bulunan genç adamla
tanıştıktan kısa bir süre sonra şöyle der:
...Bu genç adamla az önce ölen ozan arasında hiçbir benzerlik yok. Seni
yerden kaldırdım, sana hayat verdim, şimdi sen, yaratıkların yar adana ait
olması, ya da —doğu masallarındaki gibi—İfrit'in ruha ait olması, bedenin
rulıa ait olması gibi bana aitsin. Güçlü ellerle seni güçlülüğe giden yolda
dimdik tutacağım; bununla birlikte, sana haz-larla, onurla, sonsuz
şölenlerle dolu bir yaşam vaat ediyorum. Hiçbir zaman parasız kalmayacaksın,
pırıl pırıl parlayacak, ışıltılar saçacaksın; seni yükseltmenin pislikleri
içinde çökmüş duran ben, senin başarılarının parlak binasını ayakta
tutacağım. Ben, güç uğruna gücü severim! Ben, nazlardan vazgeçmek zorunda
kalacağım ama senin haz duymandan hoşnut olacağım. Seninle tek bir kişi
olacağım, senin aynın olacağım... Yaratığımı seveceğim, onu bir babanın
çocuğunu sevdiği gibi sevmek için, kalıba dökeceğim, ve benim hizmetimde
olacak şekilde biçimlendireceğim. Arabanda senin yanında gideceğim yavrum,
kadınlarla ulaştığın başarılarınla kıvanç duyacağım. Diyeceğim ki: Bu genç,
yakışıklı adam ben'im. Bu Marquis de Rubempre'yi ben yarattım ve onu
aristokratların arasına yerleştirdim; onun başarısı benim ürünümdür. O
suskundur, benim sesimle konuşur ve her konuda benim öğütlerime uyar.
Sado-mazoşizm, yalnızca halk arasında değil, diğer kullanım alanlarında da
sevgiyle karıştırılır. Özellikle mazoşist görüngüye sevginin
anlatımı olarak bakılır. Bir başka kişi uğruna kendini tümüyle yadsıma ve
kendi hak ve taleplerini bir başka kişiye teslim etme tutumları, "büyük
aşk"ın örnekleri olarak gösterilir. Aşkın, sevilen kişi uğruna kendini feda
etmek ve özveride bulunmaktan daha iyi bir kanıtı yoktur sanki. Aslında, bu
durumlarda "sevgi", temelde mazoşist bir özlemdir ve söz konusu kişinin
ortakyaşama gereksiniminden kaynaklanmaktadır. Sevgi derken belli bir
kişinin özüne yönelik tutkulu onaylamayı, etkin bağlılığı söz konusu
ediyorsak, bununla, kişilerin bağımsızlığı ve bütünselliği bozulmaksızın iki
kişinin birleşmesini anlatıyorsak, mazoşizmle aşk ya da sevgi, birbirinin
karşıtıdır. Sevgi, eşitlik ve özgürlük temeline dayanır. Eğer taraflardan
birinin boyun eğmesi ve bütünselliğini yitirmesi temeline dayanıyorsa,
ilişki nasıl ussallaştırılırsa ussallaştınlsın, hangi kılıf altında
gösterilirse gösterilsin, mazoşist bir bağımlılıktır. Sadizm de çoğu kez
sevgi görünümünde ortaya çıkar. Kişi, bir başka kişiyi onun kendi iyiliği
için yönettiğini.öne sürebiliyorsa, bu yönetme, çoğu kez, sevginin anlatımı
olarak gözükür ama temel etmen egemenlikten alınan hazdır.
Bu noktada, çoğu okurun aklına şu soru gelecektir: Burada anlattığımız
şekliyle sadizm yetke ya da güç sahibi olma tutkusuyla aynı değil mi? Bu
soruya verilecek yanıt şudur: Amacın bir başka kişiyi incitmek ve ona
işkence etmek olduğu yıkıcı sadizm biçimleri, yetke ya da güç elde etme
isteğiyle aynı değildir gerçi ama, güç tutkusu, sa-dizmin en belirgin
anlatımıdır. Sorunun önemi günümüzde daha da artmıştır. Hobbes'dan bu yana,
yetke ve güç, insan davranışının en temel güdüsü olarak görülmüştür; ancak
daha sonraki yüzyıllarda, yetkeyi sınırlama eğilimi gösteren yasal ve
ahlaksal etmenlere ağırlık verilmeye başlanmıştır. Faşizmin tırmanmasıyla
iktidar hırsı ve bunun bir hak olduğu inancı yeni boyutlara ulaşmıştır,
iktidar utkuları milyonları etkilemiş ve insanlar bunu güç simgesi olarak
kabul etmiştir. Başkaları üzerinde iktidar sahibi olmak, tümüyle maddi
anlamda üstün gücün anlatımıdır kuşkusuz. Bir başkasını öldürme yetkesi
bendeyse, ben ondan "daha güçlü"yümdür. Ama ruhbilimsel anlamda, yetke
tutkusu, güçlülükten değil, zayıflıktan kaynaklanır. Bireysel benliğin tek
başına ayakta kalma ve yaşamını sürdürme yetisinden yoksun olduğunun
anlatımıdır. Gerçek gücün olmadığı yerde ikinci bir gücü kazanma yolunda
gösterilen umarsız bir çabadır.
"Güç" sözcüğünün ikili bir anlamı vardır. Biri, bir başkası üzerinde güç
sahibi olmak, onun üzerinde egemenlik kurma yetisine sahip olmak; diğer
anlamıysa, bir şey yapabilme gücüne sahip olmak, yapabilir olmak, iktidar
sahibi olmaktır. Bu ikinci anlamın, egemenlik kurmayla hiçbir ilgisi yoktur;
yeterlilik, yapabilirlik anlamında ustalaş-mışlığı, becerebilirliği dile
getirir. Güçsüzlükten söz ettiğimizde, sözcüğün bu anlamını düşünürüz;
başkaları üzerinde egemenlik kurma yetisinden yoksun bir kişiyi değil,
istediğini yapma yetisinden yoksun bir kişiyi anlatmak isteriz. Demek ki,
güç, bu iki şeyden, egemenlik kurma ile iktidar sahibi olma kavramlarından
birini anlatmada kullanılan bir sözcük. Bu iki nitelik, birbirine benzemek
şöyle dursun, birbirini dışlar. Deyişi yalnızca cinsel alanla ilgili olarak
değil, insan gi-zilgüçlerinin, insansal yeterliliklerin her alanıyla ilgili
olarak kullandığımızda iktidarsızlık, egemenlik kurmak için sadistçe çabalar
gösterme sonucunu doğurur. Bir birey, iktidar sahibi olduğu ölçüde, yani
kendi olanaklarını kendi benliğinin özgürlüğü ve bütünselliği temelinde
gerçekleştirme yetisine sahip olduğu ölçüde, egemenlik kurma gereksinimi
duymayacak, iktidar hırsı beslemeyecektir. Cinsel sadizm, cinsel sevginin
saptırılmış şekli olduğu gibi, egemenlik anlamında güç de iktidarın,
yapabilme yetisinin sapmış şeklidir.
Sadist ve mazoşist özellikler belki de herkeste bulunabilir. Bir uçta,
kişiliği bu özelliklerin egemenliği altında bulunan bireyler, diğer uçtaysa
sado-mazoşist özelliklerin kişiliklerinde belirleyici özellik oluşturmadığı
bireyler vardır. Burada "kişilik" deyimi, Freud'un kişilikten söz ederken
kullandığı dinamik anlamıyla kullanılmaktadır. Bu anlamıyla kişilik,
yalnızca bir kişiye özgü davranış kalıplarının toplamını değil, davranışı
harekete geçiren, yönlendiren egemen itkileri de kapsamı içine almaktadır.
Freud, temel yönlendirici güçlerin, cinsel güçler olduğunu varsaydığından,
"oral", "anal" ya da "genital" kişilikler gibi kavramlara ulaşmıştır. Bu
varsayıma katılınmadığında, başka kişilik türleri geliştirmek zorunda
kalınır. Ama dinamik kavram değişmez, itici güçler, kişiliği bu güçlerin
egemenliği altında olan bir kişide olduğu gibi bilinçli olmayabilir. Bir
kişi tümüyle sadistçe arzuların egemenliği altında olabilir ve bilinçli
olarak yalnızca görev duygusunun onu yönlendirdiğini sanabilir. Hatta açık
açık herhangi bir sadist edim de gerçekleştirmez ve yüzeyde, sadist olmayan
bir kişi gibi görünmesini sağlayacak ölçüde bu itkilerini bastırabilir. Ama
gene de, davranışları, düşlemleri, düşleri ve hareketleri yakından
incelendiğinde, kişiliğinin derin tabakalarında sadistçe güdülerin işlemekte
olduğu görülür.
Sado-mazoşist itkilerin egemen olduğu kişilerin kişiliklerinde sado-mazoşist
özelliklerin belirleyici olduğu söylenebilir gerçi ama bu kişiler her zaman
nevrotik değildir. Belli bir kişilik yapısının "nev-rotik" ya da "normal"
oluşu, büyük ölçüde, insanların kendi toplumsal konumlarında yerine
getirmekle yükümlü oldukları görevlere ve kültürlerindeki duygu ve davranış
kalıplarına bağlıdır. Hatta, Almanya'da ve diğer Avrupa ülkelerindeki aşağı
orta sınıflarının büyük bölümlerinde, sado-mazoşist kişilik yapısı tipiktir
ve daha sonra göstereceğimiz üzere, bu tür kişilik yapısı Nazi ideolojisinin
en fazla etkilediği yapı olmuştur. "Sado-mazoşist" terimi sapkınlık ve
nevroz fikirleriyle birlikte düşünüldüğünden, özellikle nevrozlu insandan
değil de normal kişiden söz ederken sado-mazoşist kişiliği, "yetkeci
kişilik" şeklinde kullanmak istiyorum. Bu terminoloji doğrudur, çünkü
sado-mazoşist kişi her zaman için yetkeye yönelik tutumuyla tanımlanır.
Yetkeye hayrandır ve ona boyun eğme eğilimindedir, ama aynı zamanda kendisi
de bir yetke olmak ister, başkalarının kendisine boyun eğmesini ister. Bu
terimi seçmemizin bir başka nedeni daha var. Faşist dizge, toplumsal ve
siyasal yapısında yetkenin ya da otari-, tenin egemen olması nedeniyle
kendisini yetkeci, otariter olarak adlandırıyor. "Yetkeci kişilik"
terimiyle, bu sözcüğün, faşizmin insansal tabanı olan kişilik yapısını da
temsil ettiğini belirtmiş oluyoruz.
Yetkeci kişiliği tartışmaya geçmeden önce, "yetke" sözcüğüne biraz açıklık
getirmek gerek. Yetke, bir insanın, mülke, ya da fiziksel niteliklere sahip
olması anlamında "sahip olunan" bir nitelik değildir. Yetke, kişinin bir
diğerini, kendisinden üstün gördüğü bir kişilerarası ilişkidir. Ancak,
mantıklı yetke diyebileceğimiz üstünlük-aşağılık ilişkisiyle engelleyici
yetke diye tanımlayabileceğimiz yetke türleri arasında büyük fark vardır.
Ne demek istediğimi bir örnekle açıklayacağım. Öğretmenle öğrenci arasındaki
ilişkiyle köle sahibi ve köle arasındaki ilişkiler, birinin diğerinden üstün
olması temeline dayanır. Öğretmenin çıkarıyla öğrencinin çıkarı aynı
doğrultudadır. Öğretmen, öğrenciyi ileriye götürmeyi başarırsa mutlu olur;
bunu başaramadığında, başarısızlık, hem kendisinin hem de öğrencinindir.
Oysa köle sahibi, köleyi elinden geldiğince sömürmek ister; ondan ne kadar
çok şey koparırsa o kadar mutlu olur. Aynı zamanda köle, asgari ölçüde
mutluluğa kavuşmak için gerekli isteklerini elinden geldiğince savunma
yollan arar. Bu çıkarlar, kesinlikle birbirinin karşıtıdır, çünkü, birinin
çıkarına olan diğerinin zarannadır. Bu iki durumda üstünlüğün işlevleri
birbirinden farklıdır. Birincisinde üstünlük yetkeye nesne olan kişiye
yardım etmenin koşuludur; ikincisindeyse, onu sömürmenin koşulu olmaktadır.
Bu iki yetke tipinde, yetkenin dinamikleri de farklıdır: öğrenci ne kadar
fazla öğrenirse, kendisiyle öğretmen arasındaki boşluk o kadar daralır.
Öğrenci giderek öğretmen gibi olur. Diğer bir deyişle, yetke ilişkisi, kendi
kendini eritir. Ama üstünlük, sömürmenin temeli olmaya yaradığında, bu
uzaklık uzun süren ilişkide daha da artacaktır.
Bu yetke durumlarının her birinde ruhbilimsel durum farklıdır, ilkinde,
sevgi, hayranlık ya da minnet öğeleri öne çıkmıştır. Yetke aynı zamanda
kişinin kendisini kısmen ya da tümüyle özdeşleştirmek istediği bir örnektir,
ikinci durumda, kendi çıkarlarına ters düştüğü halde sömürene boyun eğen
kişide, sömürene karşı tepki ya da düşmanlık gelişir. Ama çoğu kez, köle
örneğinde olduğu gibi bu nefret köleyi, kazanma şansı olmaksızın acıların
nesnesi haline getirecek çatışkılara yol açmaktan başka işe yaramaz.
Dolayısıyla, burada yapılacak davranış, nefret duygusunu bastırmak ve hatta
bazen onun yerine körü körüne hayranlık duygusu geçirmek yönünde olacaktır.
Bunun iki işlevi vardır: bir, acı veren tehlikeli nefret duygusunu yok
etmek, ve iki, aşağılanma duygusunu hafifletmek. Beni yöneten insan
böylesine harikulade ya da kusursuz olduğuna göre, ona boyun eğmekten
utanmamalıyım. Onunla boy ölçüşemem, çünkü o benden çok daha güçlü, akıllı,
iyi ve saire. Sonuç olarak, engellenen yetke türünde yetkeye ya da yetke
sahibine olduğundan fazla değer verme ve hayranlık duyma öğesi artma
eğilimindedir. Ussal ya da akılcı yetke türünde, bu öğe yetkenin nesnesi
olan kişinin daha güçlü hale gelmesi ve böylece yetkeye daha çok benzemesi
ölçüsünde ve bununla doğru orantılı olarak azalacaktır.
Ussal yetkeyle engelleyici yetke arasındaki fark görece bir fark olmaktan
öte gitmemektedir. Köleyle efendisi arasındaki ilişkide bile kölenin
yararına olan öğeler vardır. Öte yanda yalnızca öğretmenle öğrenci
arasındaki ideal ilişkide hiçbir çıkar çelişkisinin bulunmadığını
görebiliriz, iki aşın uçtaki bu durumlar arasında örneğin bir fabrika
işçisiyle patronu, ya da bir çiftçinin oğluyla babası, ya da evkadınıyla
kocası arasındaki ilişkilerde olduğu gibi pek çok basamak vardır. Ama gene
de, gerçeklikte iki yetke tipi de birbirine kanşmışsa da, temelde
farklıdırlar ve somut yetke durumunun çözümlenmesi, mutlaka iki yetke
türünden her birinin ne ağırlıkta olduğunu göstermelidir.
Yetke, şunu yapmalısın, şunu yapmana izin yok, diyen bir kişi ya da kurum
olmayabilir. Gerçi bu yetke tipine dışsal yetke denebilir ama, yetke
yükümlülük, bilinç, ya da üst-ben adları altında, içsel yetke olarak da
ortaya çıkabilir. Aslında Protestancılıktan Kant felsefesine giden yolda
çağdaş düşüncenin gerçekleştirdiği gelişme, içsel yetkenin yerine dışsal
yetkenin konulması şeklinde tanımlanabilir. Tırmanan orta sınıfın siyasal
utkularıyla dışsal yetke saygınlığını yitirmiş ve insanın kendi bilinci,
eskiden dışsal yetkenin aldığı yeri almıştır. Bu değişiklik pek çok kişiye
özgürlüğün zaferi gibi görünmüştür. Dışsal (en azından tinsel konularda
dışsal) buyruklara boyun eğmek, özgür bir insana yakışır bir tutum olarak
görülmemiştir; ancak, insanın doğal eğilimlerinin fethedilmesi ve bireyin
bir bölümünün doğasının, bir diğer bölümünün aklının, irade ya da bilincinin
egemenliği altına girmesi, özgürlüğün özünün ta kendisi olarak
algılanmıştır. Yapılan incelemeler, bilincin tıpkı dış yetkeler kadar büyük
bir kabalıkla kişiyi yönettiğini göstermiştir, hem aynca, insan bilincinin
buyruklarının içeriğini, çoğu kez bireysel benliğin talepleri değil, etik
ölçütlerin onurunu oluşturan toplumsal talepler belirlemektedir. Bilincin
yöneticiliği, dışsal yetkelerinkinden daha sert bile olabilir, çünkü birey
onun buyruklannı kendi öz buyrukları olarak görmektedir; insan kendisine
karşı başkaldırabilir mi?
Son on yıllarda, "bilinç", öneminden pek çok şey yitirdi. Bireyin yaşamında
ne içsel yetkeler ne de dışsal yetkeler önemli rol oynamı-yormış gibi
görünüyor. Herkes tümüyle "özgür", yeter ki başkalannın yasal haklarına
kanşmasınlar. Ama aslında, yetkenin ortadan kalkmasından çok, kendini daha
da görünmez kıldığına tanık oluyoruz. Açık yetke yerine "adsız" yetke hüküm
sürüyor. Ve bu, sağduyu, bilim, ruh sağlığı, normallik ve kamuoyu
kılıklannda karşımıza çıkıyor. Açıkça ortada olanın dışında hiçbir şey
istemiyor. Baskı uygulamıyor gibi görünüyor, yumuşak ikna yöntemi uyguluyor,
ister bir anne kızına, "Bu çocukla çıkmak istemeyeceğini biliyorum," desin,
ister bir reklam, "Şu marka sigarayı için, verdiği serinliği seveceksiniz,"
desin,
her iki durumda da aslında söz konusu olan, bütün toplumsal yaşamımızı
kuşatan kurnazca önerme havasının yaratılmasıdır. Adsız yetke açık yetkeden
çok daha etkilidir, çünkü etkilenen, izlemesi beklenen bir buyruğun var
olabileceğini aklına bile getirmez. Dışsal yetkede, bir buyruğun var olduğu
ve bunu veren kişi ya da kurum açıkça bellidir; kişi yetkeye karşı
savaşabilir ve bu savaşta kişisel bağımsızlık ve ahlaksal cesaret
gelişebilir. Ama içsel yetkede, buyruk içsel de olsa görülebilirliğini
korurken, adsız yetkede, hem buyruk hem de buyuran görünmez olmuşlardır.
Görülmez bir düşmanın ateşine hedef olmak gibi bir şeydir bu. Karşılık
verilecek, ateş edilecek hiç kimse ve hiçbir şey yoktur.
Şimdi gene yetkeci kişiliğin incelenmesine dönersek, söylenmesi gereken en
önemli özellik, bu kişiliğin güce karşı olan tutumudur. Yetkeci kişilik
için, deyiş yerindeyse iki cinsiyet vardır: Güçlü olanlar ve güçsüz olanlar,
ister bir kişiden gelsin ister bir kurumdan, güçle karşılaştığında bu
kişiliğin sevgisi, hayranlığı ve boyun eğme isteği kendiliğinden kaban
verir. Güç, belli bir gücün temsil ettiği herhangi bir değerden dolayı
değil, yalnız ve yalnız güç olduğu için onu büyüler. Tıpkı, güç karşısında
"sevgi"sinin otomatik olarak kabarması gibi güçsüz insan ya da kurumlar da
onda kendiliğinden bir aşağılama duygusu yaratır. Güçsüz kişiyi gördüğü anda
ona saldırmak, egemen olmak, ve onu aşağılamak ister. Farklı bir kişilik
umarsızlara saldırma fikri karşısında dehşete düşerken, yetkeci kişilik
nesnesinin umarsız olduğu ölçüde kendini uyarılmış hisseder.
Yetkeci kişiliğin çoğu gözlemciyi yanıltan bir özelliği vardır: yetkeye kafa
tutma ve "yukardan" gelen her türden etkiye karşı koyma eğilimidir bu. Bazen
bu karşı durma, bütün görüntüyü gölgeler ve boyun eğme eğilimleri geri
planda kalır. Bu tür kişiler sürekli olarak her türden yetkeye, aslında
kendi çıkarlarını koruyan ve baskı öğesi taşımayan yetkelere bile karşı
koyarlar. Bazen yetkeye karşı tutum bölünmüştür. Bu tür kişiler, özellikle
güçsüzlüğü karşısında düş kırıklığına uğradıkları birtakım yetkelere karşı
savaşırken, aynı zamanda ya da daha sonra, daha fazla güç ya da vaat
içerdiğinden kendi mazoşist özlemlerini doyuracakmış gibi görünen başka bir
yetkeler demetine boyun eğerler. Son olarak da, karşı koyma eğilimlerinin
tümüyle bastırıldığı ve ancak bilinçli denetim zayıfladığında yüzeye
çıkarıldığı bir kişilik tipi vardır; bunlardaki karşı koyma eğilimleri bazen
sonradan gücü zayıflayan ya da sarsılmaya başlayan bir yetke karşısında
ortaya çıkan bir nefretle de kendilerini belli edebilirler, isyancı
yaklaşımın kişilik tablosunun ortasında yeraldığı birinci tip insanlarda
bunların kişilik yapısının boyun eğen mazoşist tip yapısının tam karşıtı
olduğu yanılgısına kolayca düşülebilir. Bu insanların, aşın bir bağımsızlık
duygusundan kaynaklanan bir tepkiyle her türden yetkeye karşı durduklan
sanılabilir. Bu tipler, kendi içsel güç ve bütünselliklerine dayanarak
özgürlüklerini ve bağımsızlıklarını engelleyen güçlere karşı savaşan tiplere
benzerler. Ancak, yetkeci kişiliğin yetkeye karşı savaşı temelde yadsımadır,
ister bilinçli ister bilinçsiz olsun, boyun eğme özlemi olduğu yerde
durmaktadır gerçi ama, yetkeye karşı savaşmakla sağlanmak istenen şey,
kendini kabul ettirmek ve kendi güçsüzlük duygusunu yenmektir. Yetkeci
kişilik hiçbir zaman bir "devrimci" değildir; ona bir "isyancı" demeyi uygun
bulurum. Yüzeysel gözlemciye "köktencilik"ten, aşırı yetkeciliğe geçişin
açıklanması olanaksız bir olgu gibi görünmesi nedeniyle çok şaşırtıcı gelen
sayısız birey ye siyasal hareket bulunmaktadır. Bu insanlar, ruhbilimsel
açıdan tipik birer "isyancı"dır.
Yetkeci kişiliğin yaşama karşı tutumu, bütün dünya görüşü, coş-kusal
özlemleriyle belirlenir. Yetkeci kişilik, insan özgürlüğünü sınırlayan
koşullara bayılır, yazgıya boyun eğmeyi sever. "Yazgı"nın onun için ne
anlama geldiği kendi toplumsal konumuna bağlıdır. Bir asker için sevinerek
boyun eğdiği üstünün iradesi ya da kaprisi olabilir bu. Küçük işadamına
göre, ekonomik yasalar onun yazgısıdır. Ona göre buhran ve bolluk insan
etkinliğiyle değiştirilebilecek bir toplumsal görüngü değil, kişinin boyun
eğmek durumunda olduğu daha büyük bir gücün anlatımıdır. Durum piramidin
tepesindekiler için de temelde pek farklı değildir. Tek farklılık,
bağımlılık duygusunun kendisinde değil, boyun eğilen gücün boyutlarında ve
genelliğindedir.
Yalnızca insanın yazgısını dolaysız olarak belirleyen güçler değil, genel
olarak yaşamı belirliyor gibi görünen güçler de değişmez yazgı olarak
algılanır. Savaşların olması, insanlığın bir bölümünün bir diğer bölüm
tarafından yönetilmesi de yazgıdır. Çekilen acının her zamankinden az
olamayacağı da yazgıdır. Yazgı, felsefesel olarak "doğal yasa" ya da
"insanın yazgısı" olarak, dinsel açıdansa, "Tanrının iradesi" olarak, ve
ahlaksal açıdan "görev" olarak ussallaştınlır; yetkeci kişilik için
karşısında boyun eğmekten başka hiçbir şey yapılamayacak tek şey, daima
bireyin dışındaki bir büyük güçtür. Yetkeci kişilik geçmişe tapar. Daha önce
var olmamış bir şey istemek ya da ona kavuşmak için çaba harcamak cinayet ya
da çılgınlıktır. Yaratma mucizesi —yaratma her zaman için bir mucizedir—
onun coşkusal deneyimlerinin alanı dışındadır.
Schleiermacher'in dinsel deneyimi mutlak bağımlılık deneyimi şeklinde
tanımlaması genel olarak mazoşist deneyim tanımlamasıdır; bu bağımlılık
duygusunda, günah, özel bir rol üstlenmiştir. Gelecekteki bütün kuşakların
omuzlarına konulan ilk günah kavramı, yetkeci deneyimin tipik özelliğidir.
Tüm insan başarısızlıkları gibi ahlâk, insanın hiçbir zaman kaçamayacağı bir
yazgı haline gelir. Bir kez günah işleyen herkes, demir prangayla sonsuza
dek günahına zincirlenmiş demektir. İnsanın kendi yaptıkları, onu yöneten ve
asla özgür olmasına izin vermeyen güce dönüşmüştür. Suçluluğun getireceği
sonuçlar, pişmanlıkla hafifletilebilir, ama pişmanlık, suçu ortadan
kaldıramaz.7 Yeşaya'nın "Günahların kıpkırmızıysa bile, kar gibi beyaz
olacaktır," sözleri, yetkeci felsefenin tam karşıtını dile getirmektedir.
Bütün yetkeci düşüncelerin ortak özelliği, yaşamın, insanın kendi benliğinin
dışındaki, çıkarları ve istekleri dışındaki güçler tarafından belirlendiği
inancıdır. Olası tek mutluluk, bu güçlere boyun eğmekle elde edilebilir.
İnsanın güçsüzlüğü, mazoşist felsefenin temel özelliğidir. Nazizmin ideoloji
babalarından Moeller van der Bruck, bu duyguyu çok açık bir şekilde dile
getirmiştir. Şöyle yazar: "Tutucu daha çok felakete, insanın onu önlemeye
gücü olmadığına, felaketin gerekliliğine ve baştan çıkarılmış iyimserin
korkunç bir düşkınklığına uğrayacağına inanır."8 Hitler'in yazılarında da
aynı anlayışın diğer örneklerini göreceğiz.
Yetkeci kişilik, etkinlik, cesaret ya da inançtan yoksun değildir. Ama ona
göre bu nitelikler, boyun eğme özlemi duymayan bir kişi için olduğundan çok
farklı anlam taşırlar. Çünkü yetkeci kişilik etkinliği, etkinliğin yenmeye
çalıştığı temel bir güçsüzlük duygusundan kaynaklanır. Bu anlamda etkinlik,
kişinin kendisinden daha yüksek bir şey adına edimde bulunması anlamına
gelir. Belki Tann adına, geçmiş,
7Victor Hugo, suçtan kaplamayacağı fikrini, Seftller'ddd Javert tipinde çok
anlamlı bir şekilde dile getirmiştir.
8Moeller van der Bruck, Das Dritte Reich, Hanseatische Verlag-anstralt,
Hamburg,
1931, s. 223,224.
doğa ya da görev adına etkinlik gösterebilir, ama asla gelecek adına,
doğmamış bir şey adına, güçten ya da yaşamdan yoksun bir şey adına değil.
Yetkeci kişilik edimde bulunma gücünü üstün güce dayanmaktan alır. Bu
dokunulmazlığı olan bir güçtür ve hiçbir zaman değişmez. Yetkeci kişilik
için güçsüzlük her zaman suçluluğun ve aşağılığın belirtisidir ve eğer
inandığı yetke, zayıflık belirtisi gösterirse, sevgi ve saygısı aşağılama ve
nefrete dönüşür. Önce bir başka ve de daha büyük bir güce boyun eğme duygusu
geliştirmeksizin, var olan güce saldırmasını sağlayacak "saldırıcı yetiden"
yoksundur. . Yetkeci kişiliğin cesareti, temelde yazgısının ya da kişisel
"ön-der"inin, ya da temsilcisinin kendisi için uygun gördüğü acılara
katlanma cesaretidir. En büyük erdemi —acıyı sona erdirmeye ya da en azından
azaltmaya çalışma cesaretini göstermek değil— yakınmaksı-zın acı çekmektir.
Yazgıyı değiştirmemek, tersine, ona boyun eğmek, yetkeci kişiliğin gözünde
kahramanlıktır.
Yetkeci kişilik, güçlü ve buyurucu olduğu sürece yetkeye inanır, inancı
aslında kuşkularında yatmaktadır; kuşkularını hafifletme görevi de gene
inancına düşer. Ama inanç derken, şimdi yalnızca bir gizilgüç olarak var
olanların gerçekleştirilmesine inanmayı anlıyorsak, yetkeci kişiliğin inancı
yoktur. Yetkeci felsefe sık sık görececiliği fethettiğini ateşli bir şekilde
savunmasına ve etkinlik gösterisi yapmasına karşın, temelde görececi ve
hiççidir (relativist ve nihilisttir). Kökleri aşırı umarsızlığa,
inançsızlığa dayanır ve nihilizme, yaşamın yadsınmasına yol açar.9
Yetkeci felsefede eşitlik kavramı yoktur. Yetkeci kişilik ya alışkanlıkla ya
da amaçlarına uygun düştüğü için bazen eşitlik sözcüğünü kullanabilir. Ama
bu kavram, onun coşkusal deneyimlerinin ulaşabileceği alanın dışında bir
şeyleri ilgilendirdiğinden onun için gerçek anlamı ya da önemi olan bir
sözcük değildir. Ona göre dünya, güçlü insanlarla güçsüzlerden, üstünlerle
aşağı insanlardan oluşur. Sado-ma-zoşist isteklerinden dolayı, yalnızca
egemenlik ya da boyun eğme deneyimleri yaşar, hayatında dayanışmaya yer
yoktur. İster cinsel olsun, ister ırksal, farklılıklar onun için kaçınılmaz
olarak üstünlük ya da aşağılık belirtileridir. Bunlarla ilgili olmayan bir
farklılığı düşünemez.
Rauschning, Germany's Revolution öf Destruction (Almanya'nın Yıkım Devrimi)
adlı yapıtında (Alliance Book Corp., Longmans, Green & Co., New York, 1939.)
faşizmin nihilist özelliğini çok güzel betimlemiştir.)
Sado-mazoşist isteklerin ve yetkeci kişiliğin tanımı, çaresizliğin daha aşın
biçimleriyle buna koşut olarak tapınma ya da hükmetme nesneleri ile olan
ortakyaşamsal ilişki sayesinde bu çaresizlikten kaçma biçimlerini yansıtır.
Bu sado-mazoşist istekler yaygın olmakla birlikte, yalnızca belli bireyleri
ve toplumsal gruplan tipik sado-mazoşist,olarak değerlendirebiliriz. Ancak
kültürümüzde bulunmaması, çok ayrık bir durum sayılacak kadar yaygın olan
daha hafif bir bağımlılık biçimi de vardır. Bu bağımlılık, sado-mazoşizmdeki
tehlikeli ve tutkulu nitelikleri içermez ama burada, tartışmamızın dışında
bırakılamayacak kadar önemlidir.
Burada, yaşanılan, gizli bir biçimde kendileri dışında bir güçle ilintili
olan kişileri söz konusu ediyorum.10 Bu tip insanlar, bu güçle şöyle ya da
böyle ilgili olmayan hiçbir şey hissetmez, yapmaz ya da düşünmezler.
Kendilerini "onun" korumasını beklerler, kendilerine "onun" bakmasını
isterler, ve kendi öz edimlerinin sonuçlanndan "onu" sorumlu tutarlar. Çoğu
kez söz konusu kişi bu bağımlılığının farkında değildir. Belli belirsiz bir
farkındalık olsa bile, bağımlı olunan kişi ya da güç, çoğu kez belli
değildir. Bu gücün bağlandığı kesin bir imge yoktur. Temel niteliği, belli
bir işlevi, yani koruma, yardım etme ve bireyi geliştirme, onunla birlikte
olma ve asla onu yalnız bırakmama işlevini temsil etmektir. Bu niteliklere
sahip olan "X"e, sihirli yardımcı denebilir. Elbet çoğu kez, bu. sihirli
yardımcı kişüeştirilir. Tann olarak algılanır, bir ilke olarak, ya da
ana-babası, kocası, kansı ya da üstü, amiri gibi gerçek kişiler olarak
kendini gösterir. Burada, şu olguyu kabul etmek büyük önem taşımaktadır:
Gerçek kişiler, sihirli yardımcı rolünü üstlendiklerinde, kendilerine
sihirli nitelikler yakış-ünlmıştır ve önemleri, sihirli yardımcının
kişileştirilmiş şekli ol-malanndan kaynaklanır. Sihirli yardımcının bu
kişileştirilmesi süreci, "âşık olmak" denen olguda sık sık gözlenir. Sihirli
yardımcıya o türden bir bağlılığı olan kişi, onu somut olarak görmek ister.
Şu ya da bu nedenle —çoğu kez cinsel isteklerin desteklediği nedenlerle—
belli bir kişi, ona göre bu sihirli nitelikleri üstlenir, ve yardımcı
arayan, bu kişiyi bütün yaşamının bağlı ve bağımlı olduğu bir varlığa
dönüştürür. İkinci kişinin de birinci kişiyi sihirli yardımcısı olarak
seçmiş olması, durumu değiştirmez. Yalnızca, bu ilişkinin "gerçek aşk"
olduğu izlenimini güçlendirmeye yarar.
Sihirli yardımcıya olan bu gereksinim, ruhçözümsel süreçte, deney-benzeri
koşullar altında incelenebilir. Çoğu kez, çözümlenen kişi, ruhçözümcüye
karşı derinden bir bağlılık geliştirir ve tüm yaşamını, edimlerini, düşünce
ve duygulannı, çözümcüye bağlar. Çözümlenen kişi, bilinçli ya da bilinçsiz
olarak kendisine şu soruyu sorar: Acaba o (çözümcü) şundan hoşlanır mı, bunu
kabul eder mi, şunu onaylar mı, bundan dolayı beni azarlar mı? Sevgi
ilişkilerinde, bir kişinin kendisine eş olarak şu ya da bu kişiyi seçmesi,
özellikle bu kişinin salt o kişi olduğu için sevildiğine kanıt olarak
gösterilir; ancak ruhçözümlemesinde, bu yanılsama savunulamaz. Aralarındaki
fark çok büyük olan kişiler, birbirinden çok farklı ruhçözümcüler için aynı
duygulan beslerler, ilişki sevgi ilişkisini andınr; bu duygulara çoğu kez
cinsel istekler de eşlik eder; ama gene de temelde kişileştirilmiş sihirli
yardımcıyla olan bir ilişkidir ve belli bir yetke sahibi herkes (doktor,
rahip, öğretmen) gibi bir ruhçözümcünün, kişileştirilmiş sihirli yardımcıyı
arayan kişi için doyurucu bir şekilde oynayabileceği bir roldür.
Bir kişinin bir sihirli yardımcıya bağlanmasına yol açan nedenler, temelde,
ortakyaşamsal itkilerin temelinde bulduğumuz nedenlerin aynıdır: Yani tek
başına ayakta kalabilme, kendi bireysel gizilgüçleri-ni tam anlamıyla ortaya
çıkarma yetersizliği. Sado-mazoşist isteklerde, bu yetersizlik kişinin,
sihirli yardımcıya bağımlı olarak kendi bireysel benliğinden kurtulmasına
—şu anda sözünü ettiğim bağımlılığın daha hafif biçimlerinde yalnızca
yönetilme ve korunma isteğine— yol açar. Sihirli yardımcıyla olan bağın
yoğunluğu, kişinin kendi zihinsel, coşkusal ve duygusal gizilgüçlerini
kendiliğinden, anında dile getirme yeterliliğiyle ters orantılıdır. Yani,
kişi yaşamdan beklediği her şeyi, kendi edimleri yoluyla değil de, sihirli
yardımcının aracılığıyla almayı umut eder. Bu durum yoğunlaştıkça, yaşamın
merkezi, kişinin kendisinden sihirli yardımcıya ve onun kişileştirilmiş
biçimlerine kayar. Şimdi asıl sorun, kendi yaşamını nasıl yaşayacağı değil,
yardımcıyı yitirmemek için "onu" idare etmenin ve isteklerini yerine
getirmesini sağlamanın, hatta, kendisinin sorumlu olduğu şeylerden onu
sorumlu tutmanın yollarını aramaktır.
Daha aşın durumlarda, kişinin bütün yaşamı, yalnızca "onu" idare etme
girişimleriyle doludur; bunun için herkes kendine göre bir araç kullanır:
bazıları için itaat, bazıları için "iyilik", bazıları içinse, acı çekme,
idare etme ya da kullanma araçları olur. Demek ki, "onu" idare etme
gereksinimi izi taşımayan bir duygu, düşünce ya da coşku, söz konusu değil;
yani, gerçekten kendiliğinden ya da özgürce gelişen bir ruhsal edim yok.
Kendiliğindenliğin engellenmesinden kaynaklanan ve aynı zamanda
engellenmesine yol açan bu bağımlılık, belli bir güvenlik duygusu vermekle
kalmıyor, bir zayıflık ve bağlılık duygusu geliştiriyor. Bu böyle olunca,
sihirli yardımcıya bağımlı olan kişi de, "onun" tarafından —-çoğu kez
bilinçsizce— köleleştirildiğini hissediyor ve az ya da çok ölçüde, "ona"
karşı isyan ediyor. Kişinin güvenlik ve mutluluk umutlarını bağladığı
kişinin ta kendisine karşı geliştirdiği isyan duyguları, yeni çelişkiler
yaratır. "Onu" yitirmemek için bu duygunun bastırılması gerekir, ama altta
yatan çatışkı, sürekli olarak bu ilişkide aranan güvenliği tehdit eder.
Sihirli yardımcı, gerçek bir kişi şeklinde somutlaştınlmışsa, bu kişiden
beklenenleri yerine getirememesi halinde uğranılan düşkınk-lığı —beklenti
bir yanılsama olduğundan, gerçek kişi kaçınılmaz olarak onu düşkırıklığına
uğratacaktır— o kişiye olan kendi köleliğinin getirdiği tepkiyle de
birleşince, sürekli çatışkılara yol açar. Bu çatışkılar, bazen yalnızca
ayrılmayla sonuçlanır; ayrılma genellikle, sihirli yardımcıya bağlanan bütün
umutları gerçekleştireceği beklenen bir başka nesnenin seçilmesinden sonra
olur, Bu ilişki de başarısızlıkla sonuçlanırsa, bir kez daha bozulabilir, ya
da sözkonusu kişi, "hayaf'ta her şey başa gelir, deyip bir kenara
çekilebilir. Başarısızlığının uygun sihirli kişiyi seçmemesinden
kaynaklanmadığını anlayamaz; oysa bir birey olarak, kendiliğinden etkinliği
sayesinde elde edebileceği şeyi, bir sihirli gücü kullanarak sağlamaya
çalıştığı için başarısızlığa uğramıştır.
Kişinin kendi dışında bir nesneye ömür boyu bağımlı olması görüngüsü Freud
tarafından ortaya konmuştur. O bu görüngüyü, anne-babayla kişi arasında
erken yaşlarda gelişen, temelde cinsel nitelik taşıyan bağların devamı
olarak yorumlamıştır. Hatta bu görüngü onu öylesine etkilemiştir ki, bütün
nevrozların çekirdeğini, Oedipus kompleksinin oluşturduğunu öne sürmüş,
normal gelişmenin ana sorununun, Oedipus kompleksinin başarıyla aşılmasında
yattığını savunmuştur.
Freud, Oedipus kompleksini, ruhbilimin merkezî görüngüsü olarak görmekle,
ruhbilimdeki en önemli buluşlardan birini yapmıştır. Ancak yeterli bir yorum
yapmayı başaramamıştır; çünkü ana-babayla çocuklar arasında cinsel çekim
görüngüsü vardır; bundan kaynaklanan çatışkılar bazen nevrotik gelişmenin
bir bölümünü oluştururlar gerçi ama, çocukların ana-babalanna düşkün
olmasında ne cinsel çekim, ne de bunun sonucu olan çatışkılar belirleyici
rol oynar. Çocuk küçük olduğu sürece, doğal olarak ana-babaya bağımlıdır ama
bu bağımlılık, çocuğun kendiliğindenliğinin kısıtlanması anlamına gelmez.
Ancak, toplumun temsilcileri olarak hareket eden ana-babalar, çocuğun
kendi-liğindenliğini ve bağımsızlığını bastırmaya başladığında, büyüyen
çocuk, kendi ayaklan üzerinde durma yetisinin giderek azaldığını hisseder;
bunun sonucu olarak da sihirli yardımcıyı arar ve genellikle "onu"
ana-babasında kişileştirir. Daha sonra birey bu duyguları bir başkasına,
örneğin bir öğretmene, kocaya ya da ruhçözümcüye aktarır. Gene burada da, bu
türden bir yetke simgesine bağımlı olma gereksinmesi, anaya ya da babaya
başlangıçta duyulan cinsel çekimin devam etmesinden değil, çocuğun
gelişmesinin ve kendiliğindenliğinin engellenmesinden ve bunun sonucu olan
kaygıdan kaynaklanmaktadır.
Normal gelişmenin olduğu kadar, bütün nevrozlann çekirdeğinde, özgürlük ve
bağımsızlık savaşımını görmekteyiz. Birçok normal insana göre, bu savaşım,
iyi uyum sağlamalan ve normal sayılmalan yolunda bireysel benlerinin tümüyle
bir kenara bırakılmasıyla sonuçlanmıştır. Nevrotik kişi, tümüyle boyun
eğmeye karşı savaşmayı bırakmamış, ama aynı zamanda, hangi biçim ya da
şekilde görünürse görünsün, sihirli yardımcı figürüne bağlı kalmış kişidir.
Onun nevrozu, her zaman için temel bağımlılıkla özgürlük arayışı arasındaki
çatışkıyı çözümleme yolunda atılan ve temelde başansız olan bir adım olarak
anlaşılmalıdır.
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın