Varoluşçu Psikoanaliz
Jon Mills
Özgün olmak ne anlama gelmektedir? Belki de bu soru kimsenin hiçbir zaman
yeterince yanıtlayamadığı bir sorudur. Varoluşsal özgünlük sorusu, var
olmanın anlamı kadar ele gelmez bir soru olarak bir yanıt için yanıp
tutuşmaktadır. Heideggerin varoluşsal (egzistansiyel) ontoloji bağlamı
içinde, Daseinın özgünlük için yaptığı mücadelenin araştırılması, bu
makalenin merkez odağı olacaktır. Heidegger, öncelikle varlıkların (Seiende)
doğasından ziyade Varoluş (Sein) sorusu ile meşgul olmuş olsa da, felsefe ve
psikoloji arasındaki ara yüzey ile de derinden ilgilenmiştir. Heideggerin
İsviçreli psikiyatr Medard Boss ile yakın arkadaşlığı iyi bilinmektedir.
Boss'un daveti üzerine Heidegger, Zürihte on yıldan fazla bir süre boyunca
psikiyatrlara, kendisinin Daseinın varoluşsal-ontolojik olarak ele alınışı
ve bunun psikoloji pratiğe teorik uygulamalarının nasıl olabileceği
konusunda seminerler vermiştir. Dasein Analizinin kurucusu olarak Boss,
Heideggerci felsefenin Avrupada akıl sağlığı mesleğine tanıtılmasında,
devamında da 1950ler ve 1960ların Amerikan varoluşsal psikoloji hareketine
doğru yol almasında etkili olmuştur. Heidegger yayınlanan seminerlerinde
Boss, Heideggerin, kendi düşüncesinin, psikiyatrik nüfus da dahil olarak
insan ızdıraplarına faydalı olmak için salt felsefesel sorgudan
ayrılabileceği umudunu dile getirdiğini belirtmektedir (Boss, 1978-1979;
Richardson, 1993; Guignon 1993).
Heideggerin psikoanalize karşı ilgisizliğine rağmen, (bkz. Craig, 1988;
Richardson, 1993), onun Dasein kavramlaştırmasın, psiko-analitik düşünceye
doğrudan ve anlamlı katkıları olmuştur. Heideggerci teorinin ontolojik
söylemi ve psikodinamik yaklaşımların ontik söylemi arasında potansiyel
kavramsal zorluklar bulunmakla birlikte, Heideggerin varoluşsal ontolojisi,
bilinçsizlik ontolojisi ve özgünlük sorusunun anlaşılması için derin
çıkarımlara sahiptir.
Psikolojinin, ontoloji olmadığı ve bu ikisi arasındaki kavramsal bağın gayri
meşru olduğu iddia edilebilir. Husserl (1950) ontolojik psikoloji
çalışmaları (bk. Cartesian Meditations, § 59) ile arka planda dururken,
insanlık durumunu anlamamızın yapısal bir ontoloji içinde temellendiği
kabulüne sahip Hegel için bu iddia bir problem oluşturmaz. Hegel'in Mantık
Biliminde (Science of Logic) (1812) kapsamlı bir şekilde ana hatları
çizildiği gibi düşünce, böylesi ontolojik yapılar olmaksızın mümkün
değildir; daha açıkça, düşünce kendini yeni doğmuş salt öznellik olarak
bulmak üzere, bilincin ortaya çıkmasının en ilksel zeminidir. Bu durumda,
usun, zorunlu olarak temelde yatan ontolojiyi gerektiren bilincin bazı ilk
formlarıyla birlikteliği muhtemeldir. Hegelin gösterdiği gibi, öznellik için
düşünce mümkün kılan zorunlu koşul olarak böyle bir ontolojik zemin
olmaksızın, düşünce, mevcut olamazdı. Ancak, ontolojik-ontik terminolojiyi
veya birbirlerinin yerine kullanılabilirlermiş gibi ele alarak iki anlamlı
konuşmak istemiyorum. Amacım, ontolojik/ontik ve varoluşsal/varolumsal
(existential/existentiell) arasındaki çizgiye açık bir saygı ile
ilerlemektir.
Heidegger (1927) için, "Varoluşun anlaşılması, bizzat Daseinın Varoluşunun
kati bir özelliğidir. Dasein ontolojiktir, ontolojik olan Dasein, içindeki
ontik Dasein'dan ayırt edilir" (s. 12). Varoluşları ilgilendiren ontik ve
varoluş yollarını ilgilendiren ontolojik olan, kendilerinin apofantik ve
hermeneutik göndermeleri sayesinde ayırt edilirler. Varoluşsal (existential)
anlayış, mamafih, varoluşun ontolojik yapılarının anlaşılmasıdır, bu,
Daseinın ne olması gerektiğidir ve varolumsal (existentiell) anlayış,
kişinin kendi kendini anlamasıdır ki bu da, kendi yolunu veya ne olduğunu
anlaması anlamına gelir. Heidegger ontolojik olanı, ontik olandan ayrı
kılarken, ontik olan sadece ontolojik olana göre mümkün olabilmektedir;
böylece, toplumsal ve bireysel pratiklerimiz bir ontolojiye vücut
vermektedir (Dreyfus, 1991).
Heidegger için, özgünlük zamana bağlı benzersiz bir yapı ve bir imkanın
ortaya konma sürecidir. Özgünlük, etkin, uygun, düşündürücü, dinamik ve
ereksel bir var olma durumudur - sakin bir potansiyellikle filizlenen bir
vesiledir (Guignon, 1984, 1993). Böylece, özgünlük, kişinin imkanları haline
gelme sürecidir; ve doğal olarak idyosinkratik (tutkun) ve benzersiz bir
şekilde özneldir. Genellikle, kendiliğin özgün ve özgün olmayan kipler
arasında gidip geldiğini söyleyebiliriz, bu, hakiki özgünsüzlüğün sadece
kendi hakiki özgünlüğünü bulmak için geri planda durmasıdır. Dolayısıyla
kendilik (zatlık), kendi yokuşunda kendi imkanlarını ve Varoluşunu oluşturan
ontolojik öncelikleri öğrenme yolunda bir çok şekle katılmaktadır. Belki de
kendilik, bu karşı duruşlu ayrımın ötesindedir; sadece her neyse odur. Belki
de özgünlük bireyin ötesindedir; bunun için nihayette Varoluşun kendisini
oluşturan ontolojiye aittir.
İnsanoğlu, kendini ortaya koyarken inatçıdır; kendini özgün olmaksızın ifşa
etme ihtiyacı içindedir. Gündelik varoluşun olağan kipleri içinde Dasein
kendi peçesini sadece açmakla kalmaz, bunu sahte bir biçimde yapar. Fakat
Dasein için, sahte olmak ne anlama gelmektedir? Yani, özgünsüzlüğün
gelişmesini etkileyen koşullar nelerdir? Bu bağlamda, gerçeklik ve sahtelik
kendi epistemik gerçekliklerinin ifadeleri içinde değil, fakat kendilik
durumlarının özgün ve özgünsüz ortaya konulmasına göre görülmektedir. Bu
açıklama kabul edildiğinde, Daseinın ontolojik yapılarının bizzati sahte
olması mümkün mudur? Daseinın Varoluşu, Daseinın dünyalı-Varlığının sahtelik
olmasını önceden belirleyecek kadar -eksikli bir dünyaya, düşmüşlük ve
özgünsüzlük ile- ayıplı bir dünyaya atılmış olabilir mi? Dünyalı olmanın
bizzat kendisi, Daseinın var olma kiplerini ve kendiliğin içinde ortaya
konulduğu yolları da etkileyerek, hangi dereceye kadar özgün olmayan
muhtelif Varoluşsal kiplikler halinde yapısal olarak farklılaştı? Kişinin
kendisi olmasının ızdıraplarının, özgünlük ve özgünsüzlüğün deneysel kipleri
içinde dolambaçlı olarak yol alan diyalektik bir gidişatı kuşattığını,
içinde vuku bulduğu bu sürecin özgün bir süreç olduğunu göstereceğim; Bu, bu
durumun, imkana-doğru-yol-alan-Varoluş olarak Daseinın kendisinin zorunlu
önsel yapısı olması anlamına gelmektedir.
Dasein ve Düşmüşlük
Heidegger, Varoluş ve Zaman (Being and Time), (1927) felsefik incelemesinde,
Dasein olarak kendiliğin, bir dünyanın parçası olarak mevcut olan insanın
somut olarak nasıl var olduğunun varoluşsal bir ontolojisini sunmaktadır.
Daseinın dünyada-Varoluş olarak kendini orijinal açığa vurması, kişinin
"Dünyada" (dünya-üzerinde) bir çevrede (Umwelt) ve "onun
ile-beraber-Var-olarak (dünya-ile) diğerleri ile (Mitwelt) ve kendinle
beraber (kendi-dünyan) (Eigenwelt) olmak gibi ontolojik olarak beklenmedik
bir olay içine düşmesi anlamına gelmektedir ki bu, kişinin derhal zihin
uğraşıları ve alakaları içine verilmiş olup, dünyaya tüm katılım, yüklenim,
ve somut dahilliğinin temelini oluşturmaktadır. Böylece, dünyanın kendisi
Daseinın Varoluşunun oluşturanı olmaktadır; "Dünyada-Varoluş, Daseinın
zorunlu bir önseli olarak, Daseinın bir durumudur, ancak Daseinın Varoluşunu
tamamen belirlemek için de yeterlilikten uzaktır" (s. 79). Heidegger,
Daseinın Varoluşunun önsel olarak özel bir karakter yüklendiğine ve özgün ve
özgün olmayan ortaya koyma kipleri içinde mevcut olduğuna açıklık
getirmektedir.
Dasein vardır, diye yazmaktadır. Daha da ötesi, Dasein her defasında içinde
benim kendim olduğum Varoluştur. Kendimlik herhangi bir varolan Daseina
aittir, ve Daseina, özgünlük ve özgünsüzlüğü mümkün kılan koşullar olarak,
aittir. (s. 78)
Daseinın açığa vuran kipleri hali hazırda yapısal olarak Daseinın
Dünyalı-Varoluşu içinde oluşturulmuştur. Mamafih, onlar sadece özgünlük ve
özgünsüzlüğü mümkün kılan Varoluşsal koşullardır. Heidegger, ortaya koymanın
bu iki kipinin bir sahipliğe sahip olması gerektiğini göstermektedir; bu,
onların zorunlu olarak öznel, tekil Daseina ait olmasıdır. Amaçlarımız için,
dünyada-Varoluş olarak açığa vurulan ontolojik ve Varoluşsal boyutlardan
oluşan Dasein, Kendilik (zatlık) bağlamında anlaşılmalıdır.
Heidegger, Daseinın bifiil özelliğinin, insanoğlunun zat (kendi) olarak
çıplak "oradalığı", kişinin "onlar"ın umumiliğine atılmış gibi
terkedilmişliği olduğunun altını çizmektedir. İnsan varlıklar kendilerini
dünyada-Varoluşun gündeliği içinde ortaya koyarken, kendilerinin bir
ön-değerlendirmesi veya seçimi olmaksızın bir çevre içine atılmış
olduklarını ve tanımı gereği halihazırda kendilerinin Varoluşlarını
oluşturan şans faktörlerine terk edilmiş olduklarını keşfetmektedirler.
Dolayısıyla, Daseinın, kişinin kendini gündeliğe ait olarak ve Das Man
olarak ortaya koyması gibi temel bir eğilimi vardır.
Das Man, "onlar" arasında biri olmak, Daseinın ontolojik kaderidir. Dünya,
birinin diğerleri ile müşterek yakınlık içinde paylaştığı bir dünyadır.
Böylece, Daseinın müşterek yapısı, kendini, ortadan kaldırılamayan bir
katılıma, açıkçası, onlarlığa ödünç verir. Daseinın müştereklik özelliği
sayesinde, toplumun pragmatikleri tarafından belirlenen bir dünyaya ve
Daseinın etkinliklerinin yapısını oluşturan gündelik alakalarına
katılmamazlık yapamayız.
Heidegger için, özgünlük sorusu üstü kapalı olarak Daseinın, özen ve endişe
olarak Varoluşsal karakteri ile yakın hale gelmektedir.
Eğer Dasein-lı olma, varoluşsal olarak Dünyada-Varoluş için esas olarak
sürüyorsa, bu durumda... (Dasein-li olma) özen olgusu terimleri içinde
yorumlanmalıdır, demektedir; bunun için, genel olarak Daseinın Varoluşu
"özen" şeklinde tanımlanmalıdır. (s. 157)
Daseinın çevreyle ilişkisi pratik alakası, Daseinın müşterek dünyayla
ilişkisi kişisel alakası kadardır. Heideggerin açıkladığı kadarı ile, bu
alaka biçimi, gündeliğe ait olarak zorunlu olarak nihayette özgünsüz kiplere
yol açacaktır. "Anonim birisi" olarak, kendiliğin biricikliği yayılarak
dağılacak ve kişilik-dışılık ve "vasatlık" içinde kaybolacaktır.
Bir diğeri için olmak, bir diğerine karşı olmak veya olmamak, bir diğeri
tarafından onaylanmak, bir diğerini "konu" haline getirmemek -bunlar
endişenin mümkün yollarıdır. Ve aynen, bunlar eksikli ve en sonunda
birbirinden farksız olarak adlandırılan bir-diğeri-ile-Varolmanın gündelik,
ortalamayı tanımlayan kipleridirler. (s. 158)
Heidegger Daseinın ontolojik oluşumu içinde diğer bir yapısal öğeye ağırlık
vermektedir, bu "düşmüşlük"tür. Bu, insan varlıkların kendilerini, mevcut
alakalar ve zihin uğraşılarının gündeliği içinde kaybetmelerinin evrensel
eğilimidir ki; tek yaptığı, düşkün Das Manı salt "eldeki-mevcudiyet"e
indirecek derecede kendilerini kendilerinin kişisel ve biricik gelecek
imkanlarına yabancılaştırmaktadır.
Heidegger demektedir ki; bu "içinde emilme..." daha ziyade "onlar"ın
umumi-liği içinde kayıp-olma özelliğindedir. Dasein ilk elden kendisinden,
Kendisi olarak Varoluş özgün potansiyelliğinden uzağa düşmüş ve 'dünya'ya
düşmüştür (s. 220).
Bir taraftan, gündelik ve düşmüşlük Daseinın ontolojik ve doğal ön
konumlanışları ve böylece onlara bağlı herhangi bir değer yargısından mahrum
iken; onlar, ancak kimsenin kaçınamayacağı veya yadsıyamayacağı özgünsüzlük
kipleridirler. Birinin bunlara özgün olmayan kiplerde katılma derecesinin,
her halükarda, sahteliğin Varoluşsal mevkii üzerinde doğrudan yataklıkları
vardır. Sürekli bir özgünsüzlük kipi olarak, Daseinın sahteliği, "Varoluşun
tüm imkanlarının aşağıya çekilmesi" şeklinde kendini ortaya koyar hale
gelmektedir (s. 165). Daseinın düşmüşlüğü en göze çarpan haliyle boş
konuşma, merak, ve muğlâklık aracılığıyla dışa vurmaktadır. Dedikodu,
söylemin özgün olmayan biçimi olarak, duyulmuş olanın ve söz konusu konunun
umum tarafından kabul edilmiş olan zeminlerinin veya geçerliliğinin
eleştirel bir incelemeye tabi tutulmaksızın basitçe tekrarlanan
kullanımıdır. Boş konuşma sadece uzlaşımsalın tekrarlanması, umumun
yorumlarının üstün körü kabulüdür. Düşkün Das Man, gerçeklik veya olgu
olarak âmaca kabul edilen öncelleri anlama ile alakalı değil, fakat "anonim
bir"in umumi klişelerinin tekrarlanması ile alakalıdır. Merak, dedikoduya
paralel olarak sadece heyecan, hoşça vakit geçirme, ve malumatın basitçe
biliniyor olmasını sağlayarak, Daseinın yeninin keşfi amacıyla,
çevrelerimizi keşfetmeye karşı duyduğu doymaz açlığı çıtanın altına çeker.
Merak, dolayısıyla, özgün anlama ihtiyacı tarafından motive edilmemektedir;
sadece endişenin, özgün olmayan bir biçimidir. Muğlâklık, her halükarda,
neyin içten anlayış içinde açıklandığının ve neyin açıklanmadığının
belirlenmesini imkansız kılan, "onlar" tarafından saçılan şüpheli yapıda bir
malumattır. Bu Muğlâklık, umumi dedikodu çerçevesinde olduğu kadar
diğer-biri-ile-Varolmaya ve Daseinın kendine-doğru-Varolmasına, dolayısıyla,
özgün olmayan ilişkinliğe de gönderme içindedir.
Bu noktada, Daseinın sahteliği ile neyi kast ettiğimiz biraz daha fazla
aydınlatmalıyız. Heidegger Gerçekliğin Özü, (1949) denemesinde Yunanlıların
aletheia anlayışına, açığa vurma veya gizlememe şeklinde açıklık
getirmektedir. Gerçeklik saklılığından sadece, gizlememe için bir boşluk
açıldığında sıyrılabilmektedir. Aynı şekilde, her bir boşluk bilinir
kılınacak gerçeklik için potansiyelliği ortaya koymaktadır, buna karşıt
olarak, bu gerçekliğin içinde olan bir kapama, ancak gizlemenin peşinden
gidildiğinde açığa çıkartılabilir. Kapamanın içinde böyle bir açma
hareketinin mevcudiyetinin altında, gerçekliğin doğasının diyalektik olarak
katılımı yatmaktadır. Heideggerin aletheia analizi kabul edildiğinde, Dasein
nasıl sahte olabilmektedir? Bu bakış açısında, gerçeklik ve sahtelik,
kendilerinin epistemolojik mevkilerinin terimleri içinde değil, Daseinın
ortaya konuşunun saklanmayan durumlarına referans halindedirler.
Dolayısıyla, anonim bir, düşkün Das Manın vasatlık olarak, gündelik hayatın
"onlar"ı ile özdeşleşmesi sıkışmış Daseina doğrudan bir imadır. Varoluşun bu
özgünsüz kipi Daseinın talep ettiği ontolojik yükümlülüklerden geri
çekilmedir. Bu uç kipler içinde, Dasein indirgenmiş bir kendilik, boğulmuş
bir varoluş, sahte bir Varoluştur. İlaveten, sahte Dasein "onlar"ın
içinde-Varoluş ve ile-Varoluş olarak, Kierkegaard'ın "kalabalık," veya daha
da aşağılayıcı bir şekilde, Nietzscheci "sürü" kavramına benzer bir şekilde
daha olumsuz bir varoluşsal özellik almaya başlar. Sahtelik içine düşen
Dasein kendini, özgün olarak Dünyada-Varoluşa ve daha da anlamlı biçimde
kendisi-ile-Varoluşa ve kendine-doğru-Varoluşa karşı kapatır. Psikoanalizde
bu, inkarın savunma mekanizmasıyla temize çıkma olabilmektedir; bunun
anlamı, güvenliği, bağlanmayı kuşatan psikodinamik motivasyonlar gibi daha
eski psikolojik gereksinimler veya çatışmaların hizmetinde olarak ve
Heideggerin gösterdiği gibi "sükunet" olarak, Daseinın kendisinin ontolojik
yükümlülüklerini inkar etme ihtiyacı içinde olmasıdır. Ancak Heideggerin
göstermeye devam ettiği gibi, bu sükunet "kötüleşme"ye ve Daseinın kendine
yabancılaşmasına yol açmaktadır. Heidegger belirtmektedir:
Dasein sakinleştiği, ve her şeyi "anladığı", böylece kendisini her şey ile
karşılaştırdığında, içinde Varoluş-için-(en fazla)-potansiyelliğinin ondan
gizlendiği bir yabancılaşmaya doğru sürüklenir. (s. 222)
Düşkünlüğün beraberinde getirilen bu diyalektik çatışma ardından, özgün
imkanın "iniş" ve "somut olarak yaşama" kılığı altında ve karanlık içinde
kaybolduğu, "onlar"ın özgünsüz Varoluşlarının içine doğru "aşağıya dalış"a
yol açmaktadır. Acaba bu aşağıya doğru dalışın Daseinın imkanlarının
gerçekleştirilmesini sağlayan zorunlu bir diyalektik hareket olması mümkün
müdür? Belki de bu çalkantılı zorunluluk, Daseinın kendine doğru, özgün hale
gelme hareketidir. Dasein, kendinden uzağa düşmekten ziyade, kendi içine
düşmektedir. Ancak bu, sadece Dasein kendinden sakladığı kendi imkanlarının
farkına vardığında mümkündür. Bu noktada sormalıyız: Dasein imkanlarını,
onları özgün olarak kavramak yerine, düşkünlüğün sükuneti içine neden
kapatmaktadır? Diğer bir ifade ile, Varoluş-için-potansiyelliğini neden
kendinden gizlemektedir? Belki de Dasein korkuyordur? özgürlüğünden
korkuyordur.
2. Kötü Niyet halinde Dasein
Sahte Daseinın Varoluşsal analizini sunarken, Daseinın temel yapısının
ontolojik olarak düşkünlüğe (düşmüşlük anlamında) yönelimli olduğunu
belirlemiştik. Ancak sahte Dasein durumunda Düşmüşlük, Dasein kendi hareket
tarzını öncelikle özgün olmayan kiplere sıkıştırdığından, böylece
Varoluş-için-potansiyelliğinden feragat ettiğinden şiddetlendirilmiş
olmaktadır. Dasein potansiyelliğini neden inkar etmektedir? Sartreın
özgünsüzlük kavramlaştırması, Heideggerin Varoluşsal ontolojisinden teorik
olarak değişik olsa da, Daseinın sahteliğinin içine daldığı psikolojik-ontik
süreçleri anlamamıza daha fazla katkıda bulunabilir.
Heideggerin ve Sartreın Varoluşsal ontolojileri, rengârenk inceliklerle
kavramsal olarak farklı olsa de, özgünlük sorusu ikisinin felsefelerinin
merkezidir.
Her ne kadar Sartreın kötü niyet kavramı, Heideggerin özgünsüz (özgün
olmayan) Daseinından farklı olarak tasavvur edilmişse de,
kendini-kandırmanın hizmetinde olarak insan özgürlüğünün reddi,
özgünsüzlüğün meşakkatı içinde siper alan kendilik anlayışımıza katkıda
bulunmakta ve dinamik bilinçsizliğin temelinde yatan savunmacı süreçlerin
özelliklerinin psikodinamik keşfini daha fazla öngörmektedir. Heidegger,
Daseinın kendilikle olan ilişkinde kapsamlı bir hermeneutik ele alış tarzı
sunmaktaysa da, Sartre özgünsüzlüğün oluşum ve korunmasına dahil olan
psikolojik süreçleri daha keskin olarak zikretmektedir. Heideggerin ve
Sartreın ontolojik söylemleri arasındaki farklılık ve ıraksallıklara saygı
göstererek, Daseinın sahteliğini, psikoanalizin birincil görevi olan
özgünsüzlüğün ontik ilişkilerinin ifadeleri içinde aydınlatmak önemli hale
gelmektedir. Bu nedenle, bu farklı terminolojilerin kelimeler üzerinde
oluşturdukları müphemlikler, Daseinın Varoluşsal-ontolojik yapıları ve
bunların özgünsüzlüğünün varolumsal-ontik tezahürleriyle -kendilik adına
psiko-analitiğine daha fazla seslenecek olan- ilişkisi arasındaki kavramsal
köprüyü kolaylaştırma niyetiyledir.
Sartre, büyük yapıtı Varlık ve Hiçlik (1956) de, mauvaise foi, veya kötü
niyet kavramını tanıttı. Sartre için, bilinç Varoluştur, "doğası kendi
Varlığını sorgulamak olan bir Varoluştur ki bu Varlık kendisinden başka
olduğunu ima etmektedir" bu, "kendi Varlığının hiçliğinin bilincinde
olmak"tır, (p.86). Dolayısıyla, özgün Varlık harfi harfine "hiç-şey"dir.
Kendini olduğundan başka olarak tanımlama başarısızlığı, kendini bir şey
olarak cisimleştirmektir ve böylece, gelecekteki aşkınlık imkanının
yadsınmasıdır. Bu tür kendini-inkar özgünsüzlüğün zirvesidir. Sartre,
"inkarı dışa doğru yöneltme bilinçliliği yerine kendine doğru döndürme. Bu
tavır kötü niyet"tir, diye ileri sürmektedir, (s. 87). Genellikle, kötü
niyet kendini-kandırma, kendine yalan ile tanımlanabilir. Fakat kendine
nasıl yalan söylersin? Sadece eğer yalan söylemek veya kandırmak için bu tür
niyetlerin olduğunun bilinçli olarak farkında değilsen. Kötü niyetli birey
için, böyle bir yalanın doğası "kendi niyeti olarak yalancılık ile
tanınmamasıdır" (s. 88). Hakiki bir yalan bir "aşkınlık davranışı" iken kötü
niyetli yalan böyle bir imkanın inkarıdır. Bu durum, yalancının kendini
kendi kendini-kandırmanın kurbanı olarak bulduğu ve sahtelik içinde yaşadığı
durumdur.
Bilinç doğası gereği yalan ile, Diğerinden saklanan varlığını
olumlamaktadır; kendi menfaati için kendim ve Diğerinin gözünde kendim
ontolojik ikiliğini kullanmaktayım. Kötü niyet için durum aynı olamaz bu,
söylediğimiz gibi, gerçekte kendine yalandır. Kesinleştirmek için, kötü
niyeti uygulayan bir kimse hoş olmayan bir gerçekliği gizlemekte veya hoş
bir gerçeksizliği sunmaktadır. Kötü niyet bu durumda sahtelik yapısı
görünümünü haizdir. Sadece herşeyi değiştiren, Kötü niyet halinde gerçekliği
kendimden saklamam olgusudur. (sf. 88-89)
Sartreın kötü niyet kavramı, üstü kapalı olarak kendisinin bilinç modeline
bağlıdır. Bilincin iki seviyesini tanımıştır; (1) kasıt ve
kendi-kendine-tefekkür olarak bilinç, ve (2) ön-tefekkürcü bilinç.
İlki olduğu gibi bilinçtir ve insan öznesi olarak kendinin farkındalığı
kuşatmaktadır. Ön-tefekkürcü bilinç, bilincin bir şekli olarak, Varoluşa
öngelen tefekkür için, bir nesnenin farkında olmaktır. Bu, Freud'un
ön-bilinç kavramına; içsel olay veya nesnenin anında farkında olmadığınız,
fakat tefekkür için bu özel nesneye dikkatiniz çekildiğinde farkına
varabileceğinize, benzerdir. Sartre, Freudçu bilinçdışı kavramını yüksek
sesle boşamış; yerine modeli Brentano'nun kasıt kavramını almıştır. Bilinç,
her zaman herhangi bir şeyin farkındadır veya o şey hakkında bilinçlidir
-öne sürdüğümüz veya tefekkür için bizden önceye koyduğumuz herhangi bir
nesnenin bilinci. Dolayısıyla, bilincin eylemsizliği yoktur; bilinç ne bir
nesnedir, ne de kendiliğinden mevcuttur. Sartre için, bilinç konumsal veya
konumsal-dışı olabilmektedir. Öne süren bilinç derhal tefekkür için öncesine
bir nesne koymaktadır. Konumsal-dışı bilinç kendiliğinden bilinçtir. Bu,
"eksiklik" Varlık içinde bir delik olarak deneylenmektedir. Eksiklik kavramı
kendisinin hiçlik kavramına bağlıdır, ve özgürlük olarak eksikliği
projelerimiz aracılığı ile doldurmaya çabalarız. Dolayısıyla bilinç, ne
olmadığıdır ve ne olduğu değildir. Sartre için, eğer ne olduğumuza
indirgenmişsek, olabileceğimizden daha fazlasıyızdır. Ne olduğumuz
özgürlüktür, ve özgürlük olarak aşkınlığızdır.
Kötü niyet, tekil durumsal seçimlerden kendini-kandırma kalıplarına kadar
muhtelif Varoluşsal kiplikler içinde ortaya konabilmektedir veya karakter
yapısı olarak da tartışılabilir. Her halükarda, kötü niyetin çift yüzü
vardır, daha açıklayıcı olarak (1) fiiliyat ve (2) aşkınlık. Birincisi
durumda, kötü niyet, birinin fiiliyatını kabul etmekteki başarısızlıktır.
İkincisinde, aşkınlık başarısızlığıdır. Örneğin, Sartre, bir adam ile ilk
defa çıkmayı kabul eden bir kadını tasvir etmektedir ve (kadın) kötü niyeti
içinde kendisinin baştan çıkarıcı tutumunun arkasındaki niyetleri inkar
etmektedir. Anın "aciliyetini tasavvur etmek istememektedir" ve "arzunun ne
için olduğunu anlamayı yadsımaktadır" (sf. 96-97). Flörtü sırasında,
partneri, onu, acilen karar vermesini gerektirecek bir duruma sokar, ancak o
bunu, kendini bu kendini-kandırma içinde tutmak için kullandığı muhtelif
yordamlar ile uzatabilecek ve gizleyebilecektir. "amacı karar anını mümkün
olduğu kadar uzun süre ertelemektir" (s. 97). Bu örnekte, kadın bir geleceği
yansıtmakta başarısız olmuş, ve kendini durumun realitesini kaale almaktan
azat etmiştir. Kararı ön-tefekkürcü bilinç mahalli içinde kalmaktadır; bu
beyle bir geleceği yerine oturtmamayı seçmekte, böylece kendini böyle bir
imkanda aldatmaktadır. Sartre,
Partnerinin hareketlerini sadece ne iseler ona indirgeyerek boşa çıkarmakta;
bu, hareketlerin kendiliğindenliği tarzında mevcut olmaktır. Fakat kendisi,
arzusunun zevkini çıkarmakta; kendine, arzusunun ne olmadığını anlayacağı
şekilde, aşkınlığını tanıyacağı mesafeye kadar izin vermektedir,
şeklinde devam etmektedir. (sf. 97-98)
Kadın kendini, olayların içinde vuku bulabileceği, kendisinin ne
uyarabileceği ne de kaçınabileceği bir şeye, edilgen bir nesneye
indirgemiştir. Kötü niyet halinde, kişi gerçekliğin eline geçirilmiştir,
fakat onu bu şekilde kavramakta başarısızdır, böylece onun gerektirdiği
sorumluluktan kaçınmaktadır. Sartre için, özgünlük veya iyi niyet kendinizi
kendinize ne olmadığınız kipinde tanıttığınızda vardır. Kötü niyetli tavır,
içinde kişilerin kendilerinin özgürlüğünden ve yükümlülüklerinden
kaçındıkları durumdur, Her birinin kendilerini kendisi-için-Varoluştan
ziyade kendinden-Varoluş-halinde şeyler olarak yorumlamaları ile talep
etmektedir. Kötü niyetli tavır "ne olmadığım kipindeyim," yerine, "ne
olduğum kipindeyim,"dir, böylece, kendiliğinden-bir şeye dönüşür. Kısaca,
insan amiller olarak seçim yapmalıyız. Özgürlük içinde bilinçli olarak seçim
yaptığımız ve hareketlerimizin tam sorumluluğumuzu kabul ettiğimiz sürece,
iyi niyet içindeyizdir. İnsan varlıklar kendilerini seçimleri aracılığı ile,
tanımlarlar ve yeniden-tanımlarlar. Kararlar bir değer kaygısı içindedir,
veya biz kötü niyet içindeyizdir. Bu, bizim seçmekte başarısız olduğumuz,
veya daha uygun olarak, özgün olarak seçmeyi seçmekte başarısız olduğumuz
haldır.
Sartreın kötü niyet tasviri, Daseinın ontik pratikleri içinde yapısal olarak
vuku bulan kendini-kandırmanın psikolojik nüanslarını açığa
kavuşturmaktadır. Heidegger için, kötü niyet Daseinın Dünyada-Varoluşunun
bir eksik kipi; daha spesifik olarak, kendinle-birlikte-Varoluş ve
geleceğinin özgün imkanları yönünde-Varoluş olacaktı. Bu genel bağlam
içinde, Daseinın Düşmüşlüğü kötü niyet, kendiliğinden-kandırma ile gizlenen
onlarlığın gündeliği içine geri çekilen bir sahtelik olmaktadır.
Daha da ötesi, kendimizi şeyler olarak tanımlayarak özgürlük olan insan
realitemizi inkar etmek, Daseinın kendini salt "eldeki-mevcudiyete indirgeme
eğilimidir.
Sartreın kötü niyet tarifi doğru ise, bu durumda her insan varlığı, günün
birinde veya diğerinde kendini-kandırma içindedir. Gerçekten de bu, Daseinın
kendisinin zorunlu ontolojik koşuludur. Dünyada-Varoluşun özgünsüz kipleri
içine düşme eğilimlerimiz nedeniyle, Dasein kaçınılmaz bir şekilde bu kabil
aldatıcı pratiklere bağlanacaktır. Sartre için, kendisi-için-Varoluş radikal
sorumluluğunu zorunlu kılan özgürlüğe mahkum edilmişizdir. Ancak, seçimler
ontolojik fiiliyatımız bağlamında yapılmaktadır ve böylece tanımı gereği,
eksik veya özgünsüz ortam tarafından tesir altına alınmaktadır. Sartreın
konumu sonuçta Varoluş için seçim yolu ile kendi ontolojik yapılarını aşmayı
talep etmektedir. Bu hangi dereceye kadar mümkündür?
Daha da ötesi, gösterişli bir biçimde dinamik bilinçsizliğin en eski
motivasyonlarını inkar etmektedir. Sartre psiko-analitik projeyi ret etse
de, kendisinin özgünsüzlük betimlemeleri kişilik gelişinde ego
organizasyonunun önceliğinin psikodinamik kavramlaştırılmasına katkıda
bulunmaktadır. Yine, kötü niyetin, bilinçsiz motivasyonlar, dilekler, ve
çatışmaların hizmetinde bir ret, inkarın savunmacı biçimi olduğunu
söyleyebiliriz. Sartre her Varlığın, serbest amiller olarak özgün biçimde
seçmek üzere aynı gelişme kapasitelerine ve iç-ruhsal yapılara sahip
olduğunu varsaymaktadır. Fakat bireyin özgün seçimleri tanıma özgürlüğü,
psikolojik gelişimindeki yapısal eksikler nedeni ile budanmış ise ne olur?
Kendiliğin ontolojik koşullarının önceden belirlenmesi durumuna benzer bir
şekilde, kendisi-olması, kendisinin özgünlük için tam potansiyeli içinde
çalınmış olamaz mı?
3. Sahte Kendilik
Şimdiye dek, Daseinı yorumsal ele alış tarzımız, Daseinın Varoluşsal olarak
dünyalı-Varoluş biçiminde ortaya konuşunu önsel olarak varsayan ontolojik
olarak yapılanmış bir sahteliği kuşatan kendiliğin uğraşılarını tasvir etti.
Özgünsüzlüğe doğru önkonumlanış Daseinın fiiliyatı içinde vuku bulan öğesel
bir temel-yapı iken, Daseinın sahteliğinin spesifik psikolojik-ontik
boyutlarının daha fazla keşfini gerektirmektedir. Daseinın psikolojik
yapıları, kendiliğin psiko-analitik açıklanmasının yardımı ile daha berrak
hale gelmektedir, bu da giderek Heideggerci felsefeyi daha da
yükseltmektedir. Freud kendiliğin sistematik bir teorisini sunmamış ise de,
zat (self) kavramı zihnin nihai üç-bölümlü-yapısal modelinin içinde zımnen
içerilmiştir; açıkçası: Kendi, id, ego, ve superegoun birliğidir. (bu
tartışma için Bölüm 1e bakınız.)
Hatırlayacaksınız, çağdaş psikoanalizde, kendinin psikodinamik
kavramlaştırılması öncelikle ilişkisel teorilere ve Kohutcu kendilik
psikolojine göre kişilerarası perspektiflerde içerilmiş iken, Freud'un
klasik paradigması, nesne ilişkileri ve zat-nesne teorileri içine intikal
etmiştir. Özgünlüğün psikolojik olarak tahlili, Daseinın Varoluşunun,
açıkçası, sahte kendiliğin kendine özel kipliğini incelediğimizde önemli
hale gelmektedir. Kim olduğunu bilmemen, hakiki kendilik duyumuna
yabancılaştırılmış olmak neye benzer? İçten olmayan ve yapay olarak imal
edilmiş bir kimlik oluşturmuş olmak neye benzer? Kendini gerçek olarak
hissetmemek neye benzer? Psikoanalizde, sahte kendilik kavramına filizlenen
ilgi klinik literatürde gösterilmiştir (Cassimatis, 1984; Chescheir 1985;
Khan, 1971; Lerner, 1985; Schacht, 1988). Özgün olmayan kendilik, veya miş
gibi yapan kişilik, sahte Dasein anlayışımızı daha derinleştirir. Winnicott
(1960) sahte kendilik kavramını formel olarak tanıttı. Heideggerin düşkün
Daseinı konumlayışı ve Sartreın kötü niyet tarifi arasında bazı
paralellikler mevcut iken, Winnicottun soruyu anlayışımıza yaptığı katkılar
özel takdiri hak etmektedir. Winnicott için, sahte kendilik çocuk-anne
ilişkisi içinde karşılaşılan, gelişimsel bir çatışmanın sonucudur. Sonuç
olarak, sahte kendilik, bilinçsizce tutulan savunmacı bir sistem olarak inşa
edilmektedir. Winnicottun teorik çerçevesi, sonuçta anne-çocuk ikilisi
kişilerarası bağlamında dürtü teorine bağlanan bir savunma modeli içine
düşmektedir. Freudçu metapsikoloji içinde bir zemine sahip olarak,
Winnicottun sahte kendilik kavramlaştırması esasen, çevresel taleplere yanıt
olarak ortaya çıkan ego savunmacı manevraları merkez alan bir ilişki
teorisidir. Daha spesifik olarak, çocuk-anne ortamı içinde çocuk, sadece
içruhsal libidinal dürtülerle başa çıkma mücadelesi vermektedir; ancak bu
mücadele, kişilerarası ve öznelarası olgusal alan ilişkiler matriksinin
içinde vuku bulmaktadır. Dolayısıyla, ilk nesne-ilişkilikleri aşamasında,
dışsal taleplere, açıkçası, anne-kaynaklı nesne olanlara yanıt olarak
muhtelif savunmalar inşa edilmektedirler. Böylece ego organizasyonu, çevreye
adaptasyonun hizmetinde ve nesne bağlılığının sağlanmasında olmaktadır. Bu
gibi taleplere karşı tekrar tekrar gösterilen rıza ile iç içe geçmiş
kendinden-çıkan spontanlıktan vazgeçme, spontan ifade için doğal dürtü
oluşturucu empülslerin artan sayıda boğulmasına yol açmakta, böylece en
sonunda sahte kendini-geliştirme noktasına erişmektedir.
Winnicott için, hakiki kendilik düşüncesi çocuğun, kendini-ifade için tanıma
ve spontan gereksinimleri için davranma kapasitesinden kaynaklanmaktadır.
"Sadece Hakiki Kendilik yaratıcı olabilir ve sadece Hakiki Kendilik gerçeği
hissedebilir" (s. 148). Ve Böylece anilik spontanlık merkezi olarak kendilik
kavramı, özgünlüğün kalbini oluşturan "canlılık deneyimi"ne sahiptir. Ancak
böylesi spontan hareketlerde bulunmaya muktedirlik, "kuşatan çevre" içinde
"yeterince-iyi anne"nin tepkiselliğine uyumludur. Bu durumda, hakiki ve
sahte kendiliğin nedeni anne-kaynaklı tepkiselliğin niteliğine uygundur.
Winnicott, varsayımını aşağıdaki şekil de koymaktadır:
Yeterince-iyi anne çocuğun omnipotansını karşılar ve bir yere kadar onu
içselleştirir. Bunu tekrar tekrar yapar. Hakiki Kendilik hayata sahip
olmakla başlar, bunun yolu çocuğun zayıf egosuna, çocuğun omnipotent
ifadelerine anne tarafından sağlanan güçlendirmedir. (s. 145)
Hakiki kendilik sadece, çocuğun spontan ifadelerine annenin en uygun
tepkiselliğinin tekrarlayan başarılarına verilen yanıtın içinde
serpilmektedir. Eğer anne "yeterince-iyi değilse" çocuğun omnipotansını
kolaylaştırmamakta ve çocuğun spontan hareketlerini uygun yanıtlarla
karşılamada tekrar tekrar başarısızlığa uğramaktadır. Onun yerine çocuğun
rızasını gerektirecek kendi hareketlerini koymaktadır; böylece bu
tekrarlayan rıza, annenin en uygun biçimde çocuğunun gereksinimlerini
duyumsama ve onları yanıtlamadaki yetersizliği nedeniyle çocuğun sahte kendi
varlığının en erken kipi için zemin haline gelmektedir.
Heideggerin Daseinın egzistansiyel ontolojini hermeneutik ele alış tarzına
benzer bir şekilde, Winnicott kendinin ontolojik yapılarına bakarak
özne-nesne ayrımının önünü kesmektedir. Anne-kaynaklı elde tutucu çevre,
Daseinın ontolojik yapısının bir bölümüdür; Daseinın Varoluşunun
oluşturucusudur. Empatik akorlama, aynalama, ve en uygun yanıtsallıktaki
başarısızlık, eksik ile-Varoluş kipi, bu şekilse, sahte Daseinın
özgünsüzlüğünün ön-koşulu olmaktadır. Bu bağlamda özgürlük, kestirme, hakiki
kendilik gelişmesini etkiler hale gelmektedir, sanki Daseinın ontolojik
ile-Varoluşu farklı olmuş olsa idi, kendilik başka türlü inkişaf
ettirilecekmiş gibi bir düşünceye yol açmaktadır. Winnicott bu iddiayı
desteklemektedir: "Bu rıza, çocuk için Sahte kendiliğinin en erken
aşamasıdır ve annenin çocuğunun gereksinimlerini anlamadaki
yetersizliğindendir" (s. 145).
Bu koşullar altında, belki de sahte kendilik, bütünüyle sahte değildir,
sahte yapılar özgün yapılar olmaktadır; eksik kendiliğe rağmen Hakiki
Kendiliğin oluşturucularıdırlar. Yapısal olarak eksik Dasein olarak,
özgünlük, muhtelif ontolojik olumsallıkların tarihselliğine bağlı olarak,
kendinin dünyada-Varoluşunun ontolojik yapısı içinde diğer Daseinlardan
gelen talepler tarafından kesilmektedir. Bu anlamda, Daseinın
ile-Varoluşundan daha farklı salt veya aslına sadık özgün kendilik yoktur.
Ancak, Daseinın diğerleri ile- ve kendine-doğru-Varoluşu bu eksik kiplerin
sahte yapısal öğelerinden büyük ölçüde etkilenecektir. Winnicott
açıklamaktadır:
Çocuk rıza içine cezbedilmekte ve razı bir Sahte Kendilik çevresel taleplere
tepki vermekte ve onları kabul eder gibi olmaktadır. Sahte Kendiliğin
içinden geçerek çocuk sahte ilişkiler seti oluşturmakta, ve hatta kendini
başka biri veya başka bir şey zannederek gerçekmiş görünümüne ulaşmakta,
böylece çocuk anneye, hemşireye, teyzeye, kardeşe veya o an sahnede kim
başatsa tam tamına ona benzer bir şekilde büyüyebilmektedir. (s. 146)
Sahte kendiliğin bu kabil savunmacı işlevlerinin doğası kişinin değişmez
asli amaçları için, açıkçası, "Hakiki Kendiliği gizlemek ve korumak için"
inşa edilmektedirler (s. 142). "Sahte Kendilik, Hakiki Kendiliği
savunmaktadır; ancak, Hakiki Kendiliğin potansiyel olarak doğruluğu kabul
edilmekte ve gizli bir hayata izin verilmektedir" (s. 143). Fakat gizli
hayatına izin verilen bu hakiki veya özgün kendiliğin doğası nedir?
Winnicott, yeterli bir açıklama sunmamaktadır; sadece kendini-ifadenin
hakiki spontan hareketlerine olan iktidara dikkati çekmektedir. Winnicott,
"Hakiki Kendilik, herhangi bir bireysel akli organizasyon mevcut olur olmaz
tümden gözükmektedir, ve sensori-motor canlılığın toplamından biraz daha
fazla bir şey ifade etmektedir" diye belirtmektedir (s. 149). Bu yeterli bir
özgünlük anlayışı mıdır? Özgünlük kavramı onun ile yol almaz ise, eğer onu
talep etmez ise, Dasein salt atılmışlığını herhangi bir dereceye kadar
aşabilir mi? Açıkça Dasein, fizyolojik olumsallıklarından daha başka bir
şeydir.
Bir düzeyde, özgün veya hakiki olmak, hakiki ve uygun doğuştan çabalar ve
özlemlerimizle uyum içinde davranmaktır. Muhtelif psiko-analitik alanlar
içinde, özgünlük, dürtü belirleyicilerin tesirine, kendinin ve çevrenin ego
hakimiyetine, nesne bağlılığına ilişkisel bağlanmalara sabitlenmeye ve
aynalama için ruhsal gereksinime ve hayati ve bağlanıcı kendiliğin basit
temel biçimini oluşturan zat-nesne deneyimlerinin idealeştirilmesine boyun
eğme olabilmektedir. Bu özgün çabaların doğası veya varlığı ne olursa olsun,
Winnicott onların var olduğunu, gizli tutulduğunu, ve savunmanın karakter
yapısı nedeni ile bilinçsizce muhafaza edildiğini varsaymaktadır. Winnicott
sahte kendiliğin, olgu yapay olduğunda "gerçek" olarak gözüken bir role
soyunduğu sonucuna varmaktadır. Bu gerçek-benzeri görünüş, içinde çocuğun
"eğer Hakiki Kendisi olarak varolsaydı olacağı şekilde özel rol
oynayabildiği" "taklit yolu ile kişisel yaşama" şeklini almaktadır (s. 147).
Ancak, Winnicott için, her zaman sahte persona maskesinin arkasında uyuyan,
gizlenmiş ve korunan hakiki kendilik mevcuttur. Sahte kendilik savunma
olarak, "neticede kendisinin ortadan kaldırılması ile sonuçlanacak olan,
olanaksız olana, Hakiki Kendiliğin istismarına karşı bir savunma"dır (s.
147). Ve böylece sahte kendiliğin kökeninde, başa çıkması veya altında yok
olması için çocuğa kakalanan, diğer Daseinların eksik kiplerinden
kaynaklanan muhtelif ontolojik ve psikolojik zorunluluklardan ortaya çıktığı
söylenebilir. Dolayısıyla sahte kişilik takımyıldızı, kendisinin ölüm
korkusuna tepki olarak inşa edilmektedir. Bu kabil bir hiçlenme korkusu
varoluşsal endişenin en arkaik formu, Daseinın ölüme-doğru-Varoluşunun en
ilksel inkarı olmaktadır.
Ortaya çıkan sahte Daseinın hiçlenme endişesinin bilinçdışı yer
değiştirmesi, çocuğun en erken nesne ilişkilerinin kişilerarası matrisi
içinde organize edilmiştir. Bu bağlamda, Masterson (1981) sahte kendiliği
"nesneye yapışmak ihtiyacı tarafından motive edilen davranışlar düşünceler
ve duyguların toplamı" ve böylece ayrılma ve bireyselleşme özlemlerinin
bastırılması olarak tanımlamaktadır (s. 101). Çağdaş nesne ilişkileri
teorisine göre, sahte kendilik savunmacı olarak, en sonunda giderek
bağlanıcı kendiliğin biçim verici temeli haline gelen toplam zat-nesne
temsillerine bütünlenme yetersizliğini temsil eden, ayrılma endişesi ve terk
edilme korkularını savuşturma aracı olarak işlev görmektedir. Sonuç olarak,
spontanlık, kendini-ortaya koymak için muhtariyet ve yaratıcılığın ifade
kapasitesinin ilerleme veya tamamlanmasını engellenmekte veya önlenmekte ve
sahtelik içinde kayıp olmaktadır.
Winnicottun gelişmeci modeli, Kohutun (1971,1977,1984) psiko-analitik
kendilik psikolojine öngelir. Kohut için, hatırlanacağı gibi, kendilik iki
kutuptan açıkçası, (1) ihtiraslar ve çabalar kutubu ve (2) değerler ve
idealler kutubundan şeklindeki iki-kutuplu bir yapıdan oluşur.
İlki, içinde özgün kendilik çekirdeğinin başlatıcılık, muhtariyet,
hayatiyet, ve kendini-ortaya koymanın merkez oduğu, zat-nesne deneyimlerine
aynalamayı oluşturmaktadır. İkinci kutup omnipotent ile birleşme ve
özdeşleşme süreci, sakinleşme, şaşırmama, zat-nesnelerinin içseliştirilmesi
ve kendinin içruhsal yapısal temeli haline gelmesi ile elde edilmektedir.
Kohut (1978), "varlığımızın merkezi olarak kendisinden tüm başlatıcılığın
kaynaklandığı ve tüm deneyim[ler]in sona erdiği yer" olarak kendiliğin
önceliğinin, dürtülerin vicissitudes yerine alması ile teorik olarak klasik
teorinin metapsikolojisinden uzağa gitmiştir (s. 95). Başlatıcılığın ve
ruhsal motivasyon merkezi olarak zat kendisinin yapısal bütünlüğü ve
cohesionu için zat-nesne deneyimlerinin kalitesine bağlıdır. Bu bağlamda,
sahte kendilik empatik akorlamada ve erken zat-nesne ortamında en uygun
tepkisellikte tekrarlayan başarısızlıktan gelişecektir. Eğer zat,
diğerleri'nin narsisistik gereksinimleri bağlamında tanımlanır hale gelirse,
kendini-yatıştırma ve kendine-saygı düzenlemesi kapasiteleri, boşaltılmış
veya bölümlere ayrılmış kendilik yapısı nedeni ile önlenmiş olmaktadır.
Sahte bir kendilik muhtelif kiplikler içinde ve sahteliğinin muhtelif
derecelerinde ortaya çıkabilmektedir.
Daha psikolojik olarak ayarlanmış sahte kendilik örgenleşmesi toplumsal
uzlaşmaların beklentilerine eşlik eden aşırı razı, itaatkar, sakin,
kişilerarası nazik tavırlar ile temsil edilebilmektedir. Bu temsil, boş
konuşma, merak, ve Muğlâklık kipleri içinde Daseinın Düşmüşlük olarak
gündeliğine, benzer olabilmektedir.
Kötü niyet içinde birey, durumsal, tekrarcı veya karakteriyolojik olarak
kendisinin kişisel özgürlüğünü kabul etme sorumluluğundan kaçınmasının
hizmetinde olan özgün olmayan seçimler yapmaktadır. Diğer bir ifade ile,
karakteristik olarak özgün olarak seçmemeyi seçmekte ve "onlar"ın gündelik
kipi içinde düşkün Das Man olarak barınmayı tercih etmektedir.
Çağdaş psikoanaliz için, Daseinın Düşmüşlüğe doğru eğilimi ilişkisel
bağlanma, duygusal-kişilerarası dahilliği ve zatın doğrulanması için
birincil motivasyonlara hizmet etmektedir. Sahte Dasein için, bu gibi
koşullar zatın içruhsal yapısal kırılganlıkları nedeniyle düzensiz/oransız
bir biçimde şiddetlenmiştir. Miller (1981) sahte gelişmenin özel bir
biçimini, narsisistik ebeveynler tarafından büyütülen ve kendilerinin zatı
maliyetine her bir başkanın gereksinimlerine yanıt vermeye ve akorlanmaya
kandırılan bireyleri tartışmaktadır.
Ebeveynlerinin narsisistik gereksinimlerini yerine getirici nesneler olarak
muamale gören çocuklar erdemli ama bir trajik yetenek, empati yeteneği
geliştirebilmektedir.
Yetenekli çocuğun dramı boyunca sahte Dasein, kendi kendiliğının sevgi ve
ilgisini kazanmak için, ancak sadece hakiki kendiliğını feda etmenin yüksek
maliyetine, öngörülene empatik akorlanma, yanıtlama, ve diğerlerinin
dileklerini karşılama yetenekleri geliştirebilmektedir.
Daha da kötü bir ayarlanma olarak, sahte kendilik teatral bir dış yüz
takınan "aktör"dür, fakat bu personayı başından atma yeteğinden de
mahrumdur; kendi rolü içinde aşırı tanımlanmış hale gelmekte ve
bir-cephelilik içinde özgünlüğünü kaybetmektedir. Jung'ın -analitik
psikolojisinde, bir-cephelilik zatın sahte olan ruhsal boyutunu ifade etmek
için kullanılmaktadır. Jungçı bağlamda, birey'in personası ile
bir-cephelilik, sıkışmış olan kollektif bilinçaltının arketipsel doğası ile
aşırı-özdeşleşme olacaktır. Jungun Denklik ve Entropi kavramı ilkeleri
uyarınca, bir-cephelilik aşırı-vurgu ve zihni enerjinin telafi edilmeyen
boşalımı olacaktır, dolayısıyla ruhun içinde eşitsiz bir şekilde dağılmış
olacaktır.
Böylesi bir-cephelilik başlığı altında birey, kendini bir "şey",
Kendisi-için-Varoluştan ziyade Kendiliğinden-Varoluş haline getirmeyi arar.
Winnicott (1960), "Hakiki Kendiliğın gerçeği hissettiği yerde, Sahte
kendilik varoluşu, kendinin gerçeksizliği duyumu veya gereksizliği hissi ile
sonuçlanır" şeklinde iddia etmektedir (s. 148). Ve, "verebileceğim en iyi
örnek, çok başarılı bir Sahte kendiliğa sahip olan, fakat tüm hayatı boyunca
hiçbir zaman varolmaya başlamadığı duygusuna sahip orta-yaşlı bir kadın
örneğidir" şeklinde devam etmektedir. (s. 142). Psikiyatrik bozukluğun ciddi
formları içinde, sahte kendilik sistemi, hiçbirinin kendi kendiliğının
kapsamlı kişiliğini tamamen oluşturacak kadar gelişmediği muhtelif
kısmi-zatlar organizasyonundan oluşmaktadır. Bu klinik olgu Laingin (1969)
"bölünmüş kendilik" olarak söz ettiği şeydir. Bölünmüş kendilikta, tek bir
sahte kendilik yoktur, sadece kısmen detaylandırılmış parçalar kişiliği
oluşturabilmektedir. Daseinlar-analitik geleneği içinde, R.D. Laing, Ludwig
Binswanger, Medard Boss, Karl Jaspers, ve daha çağdaş olarak Rollo May için
(bkz. Kockelmans, 1978), sahte kendilik, bütünüyle sıkışmış Daseina yol
açacak şekilde ontolojik güvensizliğin içinde gelişmektedir.
Uçta, zat ayrışmayı (disosasyon) deneyleyebilir veya vücütlanmış ve çözülmüş
veçhelerin bölümlenmesini deneyleyebilir.
4. Bilincin Çağrısı
Şimdiye kadar, kendisini kendiliğin ızdıraplarının içinde özgünsüzlük olarak
tutan sahte Daseinın ontolojik ve psikolojik yapılarını betimledik. Daseinın
Dünyada-bir-varoluş olarak ontolojik önkonumlanışı sayesinde, kendilik
halen/şimdiden Varlığını oluşturan özgünsüz Varoluşsal kipliklere maruz
kalmaktadır. Dünyalılığa böylesi bir açılış, Daseinın oluşumu içine biçim
verici bir şekilde yerleşmiştir. Dolayısıyla Daseinın düşmüşlüğe doğru
eğilimi zorunlu ve kaçınılmazdır. Mamafih, eğer çevresel koşullar, Daseinın
sıradan ontolojik yapısını özgünsüzlüğün daha uç formlarına maruz bırakıyor
durumdaysa, tekil Daseinın sahte gelişimi savuşturulamaz.
Sahte Dasein, dünyalı geçerliliği olarak kendiliğin üzerine baskı kuran
dünyada-Varoluşun önceden beri varolan eksik kipleri ile etkileşimden
kaynaklanmaktadır. Bu sahte ontolojik yapılar, aynı zamanda Daseini önceden
psikolojik eksiklikler geliştirmeye elverişli hale getiren, daha fazla
kırılganlıklara yol açmaktadır.
Böylece, psikolojik zatın nitelikleri, Daseinın ontolojisi içinde fiziksel
olarak ortaya konmaktadır. Zatın bu kabil içruhsal ve yapısal sınırlamaları
Daseinın sahte varoluşuna ve dünyada-Varoluşun ve kendilik-yönünde-Varoluşun
eksik kiplerine daha da katkıda bulunmaktadır.
Sahte Dasein içinde bağlamlaştırılan bu varsayımlar kabul edildiğinde,
Dünyalılığin kendisinin, kötü niyet ve psikopatolojinin birbirinin kopyası
bol miktarda bulunan şekillerine bulaşmış olarak, sahtelik olduğu,
dolayısıyla özgün olmadığı söylenebilir. Dasein kötü kaderini aşamaz mı veya
özgün olmayan bir biçimde yaşmaya mahkum mudur? Heidegger ve Sartre
kendilerinin karşılıklı kavramlaştırmaları içinde, nihayette zatın özgür
olduğunu iddia edeceklerdir.
Ancak özgürlük, Daseinın ontolojik oluşumu bağlamında vardır. Ricoeur için
(1965,1966), Dasein öncelikle, iradenin kendi günlük koşulları tarafından
teslim alınması anlamında, düşmüşlük olarak vardır. Sahte kendilik
durumunda, Dasein, kendi ontolojik ilişkisi sayesinde, Daseinın psikolojik
gelişmesindeki eksikliklere katkıda bulunan eksik çevre içine sıkışmıştır.
Durumun bu oluğu varsayıldığında, bu hatalı veya eksik yapı, Daseinın diğer
bir eğilimi, özgünsüzlüğün içine fazla daha da düşmesine yol açmayacak
mıdır? Eğer bireyin içine fırlatılıp atıldığı çevre. ontolojik olarak
başlangıçtan beri yetersiz ise, bu, Daseinın gelecekteki Dünyada-Varoluş
durumunu baştan sona etkileyecek şekilde sınırlamaz mı? Daseinın diğerleri
içinde- ve ile-Varoluşu ve kendisiyle birlikte Varoluşu hakiki özgünlüğe
veya en azından böylesi bir imkanın tümlüğüne büyük ölçüde engel olmaz mı?
Ve özgürlük ve sorumluluk Daseinın gelecek imkanları için nereye lâyıktır?
Sahte Daseinin kendi atılmışlığı üzerinde kontrolü yoktur (özgünsüzlüğün
meşakkatı içinde özgünlük olarak).
Mamafih, Heidegger ve Sartreın ısrar edecekleri gibi, Dasein özgün olarak
seçme, özgürlüğünü fiiliyata geçirme dolayısıyla kendi imkanları haline
gelme ve onları gerçekleştirme kapasite ve sorumluluğuna sahiptir. Ancak, bu
doğru bir kabul müdür? Winnicott ve Kohut hakiki kendilik veya özgün
Daseinın yapısal olarak eksik, dolayısıyla sahte olabileceği noktasının
altına çizmektedir.
Bu sahtelik beraberinde kendini-kandırmayı getirebilicek olan sadece
Daseinın tarihselliğinden değil; bunun yerine, it is nedeniyle kaynaştırıcı
kendiliğın psikolojik tabanını oluşturan karşılıklı-etkileşimlerin
gelişiminden kaynaklanmaktadır. Zatın içruhsal temelinin eksik ve ağzına
kadar gürültülü bilinçsiz/bilinçdışı etkinlik ile dolu olması, böylece
seçimlerini ve özgünlük izleği içinde Daseinın varsaydığı kipleri
etkilemesidir. Belki de sahte Dasein, diğer Daseinlar içinde, daha özgün
olarak gelişmiş olan kapasitelere, dolayısıyla özgün bir duruşun içten iyi
niyetli davranış tarzları özelliklerini oluşturacak yeteneğe sahip değildir.
Bireyin içruhsal yapılarının, tümden sahte olmayan fakat ontolojik ve
gelişimsel oluşumları daha az sahte olan diğer Daseinlar ile
karşılaştırıldığında sadece eksik olan sahte bir karakter organizasyonunu
ortaya çıkartacak denli eksik olması mümkün müdür? Sahte Dasein dinamik
olarak bu kabil sınırlamalar ile bilgilendirilen seçimler yapmaya mahkum
mudur? Bu yapılar, değişmez oluşumsal kırılganlıklar olarak sağlam bir
biçimde yerlerine yerleştirilmişler midir, veya azgelişmiş yapıların eğer
kendilerine uygun gelişme fırsatı verilirse kaldıkları yerden başlamaları
için bir içsel motivasyon mevcut mudur? Ve bu fırsatı, tanıma olarak
Daseinın içebakışsal kapasitelerinde değişikliği ve ardından kendi
atılmışlığı bağlamında özgürlüğünü fiiliyata geçirmeyi ne oluşturacaktır? Bu
fırsat, aynı zamanda toplumsal çevreden bir değişiklik talep etmekte midir?
Saklanan hakiki kendilik, kendi sahte yapısına rağmen özgün dışa vuruş için
çabalamakta mıdır, veya bu sahte yapı şimdiden kendi hakiki zatı veya özgün
kipi olmuş mudur?
Eğer kendilik, şimdiden Varlığın bir önselini oluşturan sahteliğe terk
edilmişse, bu durumda sahte Dasein özgünlük içinde yapısal (ontolojik ve
gelişimselin olarak her ikisi) olarak, fakat eksik kipler halinde mevcut
olacaktır. Diğer bir ifade ile, Daseinın sahte yapıları, Varoluşun bu eksik
kiplerini haber veren Daseinın ontolojik olumsallıkları verildiğinde, özgün
elemanlardır. Ancak, bu oluşumsal açıklar sahte Daseinı Dünyada-Varoluşunun
daha eksik kiplerini, uçta psikopatoloji geliştirmeye yöneltebilmektedir.
Sahte Dasein gerçek bir sistemdir; kendi gelişimi içinde boğulmuş olmasına
rağmen birincil ve hakikidir. Kısmen bu azgelişmiş yapılar nedeniyle, kendi
potansiyeli içinde şekilsizdir; böylece kendi içsel durumları varlığın
olmanın özgün olmayan kiplerin, doğrudan etki altına almaktadır. Sahte
Dasein gerçek olmasına rağmen, eksiktir ve zatın daha sağlıklı veçhelerinin
serpilmesini engel olmaktadır. Dolayısıyla, yalan veya sahtelik, özgünsüzlük
kipleri içinde olmalarına rağmen, gerçek olarak deneylenmektedir.
Bu noktada sormamız gereken: sahte Daseinın kendi özgün imkanlarından hangi
dereceye kadar sorumluluğu vardır? Sahte Dasein kendi düşmüşlük ve kendi
psikolojik kırılganlıklarının üstesinden gelebilir mi? Kendi ontolojik ve
gelişimsel durumunu değiştirebilir mi? Heidegger ayırt etmektedir: "Gündelik
Daseinın zatı, bizim özgün zattan ayrı tuttuğumuz, onların-zatıdır --bu,
kendi yolunda gitmekten alakonulan zattır" (s. 167). Sahte Dasein kendi
hakiki doğasını aşkın bir imkan olarak kavrayabilir mi?
Sartreın kendini-kandırma konusundaki konumuna benzer bir şekilde, Winnicott
sahte kendiliğin hakiki kendiliğin içsel gerçeklerini gizlediğini
tutunmaktadır.
Bu açıdan herhalde, Sartredan farklı olarak, bilinçdışı inkar edilemez. Bu
özgün dilekler, çabalar, ve özlemlerin her zaman bilinçdışının geceye benzer
uçurumu içinde gizli bir hayata sahip olmasına izin verilecektir, ve hayal
kırıklıkları sürecektir. Daseinın çekirdek Varlığının kapkara kuyusu içinde
ne çınlamaktadır,? Belki de "Varoluş-için-potansiyellik olarak", kişinin tek
başına sahip olduğu en değerli hazinesi Daseinı içinde serbest bırakılması
gereken Daseinın aşkın özgünlüğüdür (s. 222).
Heidegger için özgünlük nihayette, ile içten özene doğru Daseinın
sorumluluğunun kucaklanması ile sınırları çizilmiş olan (dünyaya-ilişkinlik
içinde) kendine-ilişkinliktir. Bu özen, diğer bir ifade ile, sırası
geldiğinde kendi-dünyasına ilişkinliği içinde kendini daima göklere doğru
yükseltecek olan, ileri doğru taşınan özgünlük için bir boşluk açan Daseinın
özgürlüğüne sahipliktir. Heidegger için bu"çağrı bilincini", Daseinın
içinden gelen Daseinın sesini zorunlu kılmaktadır ki, Varoluşun çürümüş umum
gündeliğini aşmamız için ve Daseinı, Varlığının yeni bir imkanı için çağıran
bu özgün çağrı yanıtımızı beklemektedir. Bu, özgün imkana doğru-Var-olan
özgün Daseinın sesidir. Beni davet etmektedir, kendime doğru
yönlendirmektedir. İmkan-yönünde-Varoluşun hakiki imkanlarına doğru böylesi
bir özgün ilişki, Varoluşun daha yüksek birliği için patırtı kopararak,
kendi deneyimimizden doğmalıdır. Kişinin-kendisinin özgün Varlığı-olması
"onlar"ın existentiell bir değişikliğini gerektirmektedir ki "Daseinın
(onların içinden) kendisini kendi gaybından spesifik olarak kendine geri
getirebilsin" (s. 312). Özgün Dasein yaşamamak üzere ve içten seçerek
"tebdil et"meli ve ilk olarak kendi özgün Varoluş-için-potansiyelliğini
mümkün kılmalıdır. Dasein, bilincin ifşasının içinden geçerek kendini
bulmaya bir iç ses olarak gelir. Sesin alırlığı Daseinı özgün kendiliğe
çağırır ki bu özgün kendiliğin içinde zat onların-zatlığının "üzerinden
geçsin" ve kendi kendinin aydınlatılmış anlayışı içinde kendi hakiki evini
bulsun. Heidegger dile getirmektedir:
Bilinci bir "çağrı" olarak tanımladığımızda kişi, bu çağrının
Kendinin-zatlığı içinde onların-zatlığına bir çağrı olduğunu zihninde
tutmalıdır; Böyle bir çağrı olarak, zatı kendisinin
Kendi-olmak-için-Varoluş-potansiyelliğine celp etmektedir, ve böylece Dasein
kendi imkanlarını ortaya çıkarmaya çağırır.(s. 319)
Bilinç olarak, Dasein kendini çağırır; çağıran ve çağrılan kimsenin her
ikisidir de. Bilincin sesi, bir çağrının özelliğindedir, "kendisinin en
fazla sahip olduğu suçlu-Varlığına celptir" (s. 314).
Ancak bu suç,ahlaki veya psikolojik suç değildir; bunun yerine Daseinın,
Dünyada-Varoluş-olarak kendi olma ve kendini gerçekleştirmek için kendi
sorumluluğuna karşı borçlu olduğu, farkına vardığı. yükümlülüğüdür. Dasein,
bu suç üzerine kendine ve diğerlerine herhangi bir şey "borçlu" olduğunu
kavramalıdır. Bu özen çağrısıdır, bu özen çağrısı, kendi gündeliği içinde,
ne ise o olmaktan başka yükümlülüğü olmadığının idraki, gaybından
toparlanmasıdır. Fakat ses ne demektedir? Hiçbir şey dememektedir. Böyle bir
çağrının içeriği veya cismi boştur; sözcüklerin olmadığı bir içsel ses,
otoritenin olmadığı bir çağrı, uyarının olmadığı bir celptir; sadece "özenin
çağrısıdır." Böylece, çağrı gerçekliğin içsel yol göstericisi, "Daseinın
Varoluş-için-potansiyelliğini gösteren" bir aydınlanma olmaktadır (s. 325).
Bu çağrı, Daseinı kendini özgün kılmasında başka türlü olması mümkün
olmayacak şekilde onu sorumlu kılan, kendi suçu içinde deneylediği gizemden
gelmektedir. Bu gizem, her yerde hazır olan endişeyi uyandırır, kişi kendi
gerçekliğine doğru "kararlılık ve yüreklilik" içinde yönelir. Daseinın
ifşasının ayrık bir kipi olarak kararlılık ve yürekliliği, Daseinın
özgünlüğünün gerçekliğidir ki bu özgünlük gerçekliği, elde-hazır-olana alaka
olarak ve diğerleri-ile-Varoluşun yanı-sıra-Varoluşun kaygılı özeni olarak
"kişinin-kendisinin-olması"dır. Daseinın ile-Varoluşunun içinde olumlu kaygı
olarak, özgünlük, "diğerinin üstünden atlayıp öte tarafa geçen alakanın özel
bir biçimidir; diğerinin "kendisinin özeni içinde kendisine saydam hale
gelmesi ve bunun için özgürleşmesi için" yardım eden içten bir özendir (s.
159). Gene en eskiden beri var olarak, bu kabil bir saydamlık Daseinın
kendisi-yönünde-Varoluşuna özen olarak uygulanmalıdır.
Kişi seviyesinde, gerçekten özgün Dasein idyosinkratiktir (tutkuludur);
benzersiz bir şekilde öznel ve kişiseldir. Heidegger bu konumu
desteklemektedir:
Çağrı bizi anlaşılması için Varoluş-için-potansiyelliği bahşettiğinde, bize
ideal ve evrensel bir kişiyi bahşeder; onu hali hazırda bireyselleşmiş ve bu
özel Daseina ait olarak ifşa eder. (s. 326).
Bu bağlamda, özgünlük kendini düşünüp taşınan Varoluştur, kendini dönüştüren
bir Varoluştur. Özgünlük olarak, Dasein özendir. Özgünlük Daseinın şu
şekilde bir imkanıdır; Kişinin kendisine önceden belirlenmemiş bir açıklık
olma imkanı-yönüne-gelmesinin temel bir bağlılığı. Özgünlük bu durumda
basitçe, gündeliğin içine kendini-teslim etmiş katılımdan ziyade
kendini-kapatmadan kendilik içinde olan temel açıklık olmaktır. En saf şekli
içinde aşkınlık-yönünde-Varoluşa bağlılıktır.
Fakat Heideggerin nihai özgünlük belirlemesi ile ne yapmak durumundayız?
Genel bir muğlâklık duyumu ile bırakılmış durumdayız.
Özgünlük, anlaşılması güç ve muğlak konuşmayan bir sesi izlemektedir,
görünmez bir istikameti göstermektedir, teşhis edemediğimiz bir çağrıyı
yanıtlamamız için celp etmektedir. Hala sahip olmaktan vazgeçilemeyen bir
yükümlülüğe çağırmaktadır. Belki de özgünlük sözcüklerin
tanımlayabileceğinin ötesindedir; kendi gerçekliğini sadece Dasein
bilmektedir. Özgünlük ve özgünsüzlük arasında böyle düzgün sınır çizgileri
var mıdır? Olmadığını düşünüyoruz.
Bu karşıt kutup yerine, kendiliği özgünlüğün bir devamlılık üzerinde, bir
kendini kılma durumu içinde, özgürlüğün ortaya çıkması olarak bir gelişme
olarak anlama gereksinimindeyiz. Daseinın kendi Varlığı bu ontik-varolumsal(
ontic/existentiell) koşullar içinde erimez surette belirlendiğinde, özgün
Daseinı özgün olmayandan ayıran kriteri neyin oluşturduğunu nasıl belirlemek
durumundayız? Eğer biz kendimizi, Daseinın kendi ifşaatı içinde ifşa ediyor
ve bu durumda kendimizi ifşaatımız içinde keşfediyorsak, bu durumda sahte
Dasein sadece dünyada-Varoluşun, kendi gaybı içinde kendini bulma iktidarı
ve kendi özgürlüğü içinde kendi özgünlüğünü toparlamanın bir kipi
olmaktadır. Dolayısıyla, sahte Dasein çağrıyı duymaya, mesajı anlamaya,
imkan yolunu izleyerek davete yanıt vermeye, ve kendi
Varoluş-yönünde-dönüşüm içinde atılmışlığını aşmaya muktedirdir. İmkanın
ufku Daseindır.
Özgünlük sorusu boyunca, özgünsüzlüğün, Daseinın Varoluşsal ifşaatı içinde
ontolojik olarak oluşturulmuş olan özgün sahtelik içinde tutulduğunu gördük.
Sahte Daseinın dünyada-Varoluş olarak özgün olmayan davranış tarzına rağmen,
sahte kendilik durumunda bile, Daseinın, kendisi-için-potansiyelliğini
anlaması ile kendi özgün yönünde-Varoluş-imkanı içinde kendi özgünsüzlüğünü
aşmasının mümkün olduğunu tespit ettik. Diğer bir ifade ile, sahte zatın
psikodinamik yorumundan kaynaklanan iç-ruhsal eksiklik özelliklerine rağmen
Dasein, kendi özgürlüğünü fiiliyata geçirme konusunda kendini
soylulaştırabilir. Belki de Heideggerci felsefe ve psikoanaliz arasındaki
ara yüzey, bize ile kendilik için imkanlara bakmamız için daha temiz bir
pencere sağlamakta ve bize ne olması gerektiği konusunda daha derin bir
idrak vermektedir.
Sonuç olarak, Dasein için, bir merkezin etrafında yer olan iki keskin kenar
olduğuna inanmaktayım. Açıkçası, özgün kendilik merkezi aynı, ayrılmaz ve
kipsel olarak ayırt edilmez olarak tektir ki bunun içinde özgünlük ve
özgünsüzlük Daseinın Varoluşunun çekirdek diyalektik mevkii olarak sembiyoz
halinde mevcuttur. Dasein özgün ve saf olmayanın ötesindedir; böylesi bir
birleşmenin ifşası bütünlüğüdür. Sahtelik olgusu içinde gündelik, henüz
kendiliğin diyalektik konumuna zorunlu bir övgü olan eksik bir kiptir. Bu
anlamda, varoluş nötrdür; sadece Düşmüşlük için değil, aynı zamanda Daseinın
empatik kaderi olarak aşkınlık için de koşulları ortaya koymamaktadır. Seçim
sadece Daseinın olabilir. Zamana bağlı bir yapı olarak özgün Dasein, kendini
aralıksız olarak kendine açan ve kapayan bir hareket olup böylesi sert bir
sürecin içinde sadece kendi özgünlüğünü keşfetmek için özgünsüzlük kipi
içine girmektedir. BU süreç, kendini farkındalık, anlayış, ve eylemde uzağa
taşıyan ve yükselten devamlılık üzerinde süren bir hareket olarak, gerçekten
özgündür. Hegelci terimler bağlamında bu çift-merkez, sürekli iptal edilen,
muhafaza edilen, ve aşılan diyalektik bir süreç olarak Aufhebendir.
Dolayısıyla, özgünlük sadece bir an, belirlenmemiş derhaldir. Kendisinin
zamana bağlı inkişafı içinde sınırlanmış olarak özgünlük, kişinin imkanları
haline-gelmesi için Varoluşudur. Kendilik-için-imkan olarak özgünlük, sadece
birçok görünüş arasından bir görünüştür. Kendinden ortaya çıkan ve kendi
içinde geriye uzağa geçen, halen ne ise o olmaya varan, kendi kendisi haline
gelme sürecidir. Varolumsal (existentiell) olarak, kişinin Varoluşun özgün
olmayan kiplerini keşfi veya gerçekleştirmesi, hakiki kendiliğin sonsuz
aranışı içinde, kişinin özgün imkanlarını gerçekleştirilmesine yönelik
diyalektik bir hareketi emretmiyorsa bile zorunlu kılmaktadır. Bu iki tarafı
keskin kenar Daseindır.
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın