Kelimelerin Ötesinde Sözsüz İletişim

Doğan Cüceloğlu


İyi bir dinleyici, iletişim kurduğu kişinin yalnız söylediklerini değil,
yüzü, eli, kolu ve bedeniyle yaptıklarını da --duyar--; çünkü yüz
ifadeleri, el ve kol hareketleri, bedeninin duruş tarzı , sesin tonu gibi
sözsüz mesajlar kullanarak da iletişim kurulur. Karşı karşıya gelerek
kurulan kişiler arası iletişimlerde, hem sözlü, hem de sözsüz mesajlar
aynı anda kullanılır. Bu konuşmalarda, mesaj alışverişinin ancak küçük bir
bölümünü sözlü mesajlar oluşturur. Yüz ifadeleri, el kol hareketleri,
bedenin konumları ve sesin yükselip alçalmasıyla gönderilen sözsüz
mesajlar, iletişimde kullanılan mesajların daha büyük bir bölümünü kapsar.

Kimi zaman, insanların duygularını anlamak gerçekten zordur. Kendilerine
soramazsınız, çünkü ne hissettiklerini çoğunlukla söylemek istemezler;
söylemek isteseler bile, çoğu kez duygularını kendileri de pek bilmezler.
Bu kişilerin kafalarının içine girip ne hissettikleri öğrenilemeyeceğine
göre, yüz ifadelerine, beden belirtilerine bakarak, o anda nasıl bir duygu
içinde olduklarını anlamaya çalışırız. Bedensel belirtileri anlayabilmek
için, bu belirtilere duyarlık kazanmak gerekir. Bu bölümün amacı, sözsüz
mesajlara karşı duyarlık kazanarak, karşıdakini --söylemedikleriyle--
anlamayı öğrenmektir.
Fark nedir?
Aşağıdaki alıştırmayı yaparak, sözlü ve sözsüz iletişimi
karşılaştırabilirsiniz.
1. Arkadaşınızla başkalarının sizi rahatsız edemeyeceği bir köşeye
çekilin.
2. Sırtınız birbirinize dönük olarak oturun ve vücutlarınız birbirine
dokunmasın. Bu biçimde oturunca birbirinizi göremeyecek, fakat
söylediklerinizi rahatça işitebileceksiniz.
3. Aklınıza gelen ve ilgi duyduğunuz bir konuda beş dakika kadar,
birbirinize hiç bakmadan konuşun.
4. Şimdi yüzyüze dönün ve konuşmanıza beş dakika daha devam edin.
5. Elele tutuşun. Hiç konuşmadan, söylemek istediklerinizi el ve
yüzünüzle ifade etmeye çalışın. El ve yüzünüzle ifade etmeye çalışırken
duygularınıza dikkat edin. Doğru ya da yanlış yapma diye bir şey söz
konusu değildir. Kendinizi gülünç hissetmeniz, utanmanız, sıkılmanız da
doğaldır. Sizden istenen, bu beş dakikalık süre içinde hiç konuşmamanız,
söylemek istediklerinizi dokunarak, ellerinizle ve yüz ifadenizle
anlatmaya çalışmanızdır.
6. Şimdi sırtınız birbirine dönükken, karşılıklı konuşurken ve elele
tutuşarak meramınızı konuşmadan anlatmaya çalışırken neler hissettiğinizi,
birbirinize anlatın. İkinizin duyguları birbirine benziyor mu? Ne zaman en
rahat ya da en tedirgindiniz? Bu uygulamayı oyun haline getirmek geçti mi
içinizden? Farklı iletişim durumlarında duygularınızda bir değişiklik oldu
mu? Karşıdakinin ne demek istediğini anlayabildiniz mi? O sizinkini
anlayabildi mi?
Sözsüz iletişimin özellikleri
Tuhaf gelmesine rağmen, umarım yukarıdaki alıştırmayı yapma olanağı
bulmuşsunuzdur. Bu alıştırma aracılığıyla, sözsüz iletişimin bazı
yönlerini, bilinçli bir deneyimle kendiniz keşfetmiş olacaksınız. Sözsüz
iletişim etkilidir; duyguları belirtir; çift anlamlı iletişim olanağı
yaratır; ve belirsizdir (yani yoruma açıktır). Bu özellikleri biraz daha
ayrıntılarıyla aşağıda gözden geçirelim.
Sözsüz iletişim etkilidir: Bazı tür anlamları, özellikle duyguları,
sözsüz iletişimle daha etkili ve dolaysız biçimde ifade etme olanağı
vardır. Çetin Altan'ın yazısına konu olan Tarık Bey'in izlenimlerini
hatırlayın (sayfa 30); Tarık Bey'e yapılan davranışlar ona --Sen yoksun,
mevcut değilsin,-- izlenimi vermiştir ve bu mesajlar hep sözsüz
mesajlardır. Duygu ve ilişkiyle ilgili en etkili mesajlar, sözsüz
mesajlardır.
Sözsüz iletişim duyguları belirtir: Düşünceler sözlü iletişimle,
duygular sözsüz iletişimle en rahat ifade edilirler. Yaptığınız
alıştırmada bunu gözlemiş olabilirsiniz: İlk beş dakika içinde sözlü
iletişimle ifade edilebilecek düşünceleri paylaştığınız halde, ikinci beş
dakika içinde daha çok duyguları ifade etmeye çalıştığınızı
gözleyebilirsiniz.
Aşağıdaki düşünce ve duyguları birer mesaj olarak oluştururken hangi
türden mesajın (yani sözlü ya da sözsüz mesajın) daha uygun düşeceğini
düşünün:
-Yorgunum.
-Güvenlik mahkemelerine taraftarım.
-Komşu kızını çekici buluyorum.
-Doğu Anadolu'da sanayi yatırımları yapılmalıdır.
-Kızgınım.
Yorgunluk ve kızgınlığınızı, en etkili olarak sözsüz mesajlarla; komşu
kızını çekici bulmanızı, hem sözlü hem sözsüz mesajlarla; güvenlik
mahkemeleri ve sanayi yatırımları konularını, en rahat olarak sözlü
mesajlarla ifade edebildiğinizi göreceksiniz.
Sözsüz iletişim çift anlamlıdır: Çoğu kez, kişinin sözlü ve sözsüz
mesajları, farklı anlamları vurgular. Sinirli olan kişinin yüz ifadesi,
sesinin tonu ve bedeni, kızgınlık dolu mesajlar gönderdiği halde sözleri
bu kızgınlığı saklamaya çalışabilir. Bu kişiye, --Kızdınız mı?-- diye
sorduğunuzda, size bağıra bağıra, yüzünüze tükürür gibi, --Hayır, kızgın
değilim! Niçin kızacak mışım?-- diye cevap verebilir. Ne var ki, siz onun
sözlü ya da sözsüz mesajlarından hangisine inanacağınızı bilirsiniz.
Sözlü ve sözsüz mesajlar arasındaki bu çelişki, her zaman yukarıdaki
kadar belirgin değildir. Her insan ara sıra olduğundan farklı görünmeye
çalışır. Bu çelişkili davranışın birçok nedenleri vardır: Bir konuşma,
görüşme ya da tartışmada kişi gerginliğini saklamaya çalışabilir; birinin
kendi hakkında üzülmesini istemediği anlar olur; ya da kendini
düşündüğünden daha cazip göstermek isteyebilir.
Bu çelişkileri kendinde ve başkalarında yakalamasını öğrenen kişi, insan
ilişkilerinde daha güçlü bir duruma geçmeye başlar; bir iş yöneticisi, bir
baba veya anne, bir arkadaş, bir koca ya da sevgili olarak,
karşısındakiyle daha derin ilişkiler kurma olanağına sahip olur.
Sözsüz iletişim belirsizdir: Sözsüz iletişimde belirsizlik derecesi
yüksektir. Örneğin, beraberce gülüp eğlendiğiniz bir geziden sonra
eşinizin sessizliğini nasıl yorumlarsınız? Bu sessizliğin bir tek anlamı
mı vardır, yoksa bunu birkaç türlü yorumlamak olanağı var mıdır?
Örneğin,
-Eşiniz yorulmuş olabilir.
-Farkında olmadan onu kızdırmış olabilirsiniz.
-Gezi bittiği için üzgün olabilir.
-Baş ağrısı ya da benzeri bir rahatsızlığı olabilir.
Bu seçeneklerden hangisinin doğru olduğunu anlamak için, sözlü mesaja
başvurmanız gerekebilir. Burada anlatılmak istenen şudur: sözsüz iletişim,
bireyin gerçek duygularını daha iyi yansıtabilir; ne var ki, değişik
yorumlara açık olduğundan hemen bir yoruma sarılıp her şeyi anladığınız
sonucuna varamazsınız. Yüz ifadelerini, ses tonunu, bedenin gergin ya da
gevşek oluşunu, duruş ve oturuş konumunu, el ve kol hareketlerini, kişinin
iç aleminin belirtileri olarak alın; ancak bunlardan çıkardığınız anlamı,
bir zaman süresi içinde başka gözlemlerinizle karşılaştırın, anında bir
karar vermeyin.
KİŞİLER ARASI MESAFE BİR ANLAM TAŞIR
İnsanlar, içinde bulundukları mekanı gelişigüzel kullanmazlar.
Birbirlerine olan duygulara göre, konuşurken, aralarındaki uzaklık artar
ya da azalır. Aşağıdaki alıştırmayı yaparak biriyle aranızdaki mesafenin
sizi nasıl etkilediğini öğrenebilirsiniz.
1. Diğer uygulamalarda olduğu gibi, kendinize bir eş edinin. Yalnız
ikinizin olduğu bir odaya girin ve odanın karşıt duvarlarına giderek
birbirinizi görebilecek biçimde yüz yüze durun.
2. Herhangi bir konuda konuşurken, örneğin, o anda duygularınızı
karşınızdakine söylerken; birbirinize doğru yavaş yavaş yürümeye başlayın.
Birbirinize giderek yaklaştıkça duygularınızda bir değişiklik oluyor mu?
Bunun farkına varmaya çalışın. Aranızda üç santim kalıncaya kadar
birbirinize doğru yürümeye devam edin.
3. Yüz yüze bakarken, yavaş yavaş geriye doğru çekilin ve en rahat
konuşabildiğiniz mesafede durun.
4. Siz ve arkadaşınız aynı uzaklıklarda benzer duygular içine mi
girdiniz? Benzerlik ve farkların nereden gelebileceğini aranızda tartışın.

Alıştırmanın ilk aşamasında, rahat bir konuşma ortamı için aranızdaki
mesafenin fazla olduğunu hissetmiş olabilirsiniz. Birbirinize doğru
yürürken, daha rahat bir mesafeye yaklaştığınızı hissetmeniz beklenir;
belirli bir yakınlıktan sonra, mesafe kısaldıkça yeniden rahatsız olmaya
başlamanız beklenir. Bir metre ile 30 santimetre arasındaki mesafede rahat
bir duygu içinde olmanız beklenir. Otuz santimetreden daha az mesafelerde
artan derecelerde rahatsızlık duyacağınız tahmin edilir. Bazı kimseler,
kendilerini zorladıkları halde, karşısındakine otuz santimden daha fazla
yaklaşamazlar.
Pek samimi olmadığınız birinin çok yakınına geldiğinizde niçin rahatsız
oluyorsunuz? Bu duygunun altında yatan neden, kişisel mekan kavramıyla
açıklanır. Kişisel mekan, bir kimsenin çevresinde tuttuğu, görünmeyen bir
çember olarak tanımlanır. Kişi; bu çemberin ortasında bulunur. Çapı,
kültürden kültüre, kişiden kişiye değişen bu çember her toplumda vardır.
Alıştırmada rahatsızlık duymaya başladığınız noktada karşınızdaki, büyük
bir olasılıkla, sizin kişisel mekanınıza girmeye başlamıştır; o mekanın
sınırlarından çıkınca, yine kendinizi rahat hissetmeye başlarsınız.
Bu alıştırmayı kendinize yakın bulduğunuz biriyle yapacak olursanız,
kişisel mekanınızın bu kimse için değişik olduğunu ve çok yakın mesafelere
sokulduğu halde bile bundan rahatsızlık duymadığınızı gözlersiniz. Ne var
ki, tanımadığınız ya da tanıdığınız halde, olumsuz duygular beslediğiniz
bir kimseyle aynı alıştırmayı yapacak olursanız, kişisel mekanınızın
büyüdüğünü görürsünüz. Demek ki, kişisel mekanınız bir insanı ne kadar
tanıdığınıza ve ona ne gibi duygular beslediğinize göre değişir. Bir
kimseyle konuşurken araya koyduğunuz mesafe, kendi başına bir anlam ifade
eder ve kişisel mekanın sınırları, bir mesaj niteliğine bürünür. --Sizi
kendime yakın buluyorum-- mesajını, o kimseye uyguladığınız mekanla, yalın
ve dolaysız olarak güçlü bir biçimde ifade edebilirsiniz.
Antropolog Edward T. Hall, Amerikan kültüründe kullanılan dört farklı
kişisel mekandan söz eder (Hall, 1968). Hall'a göre, bir Amerikalı bu
farklı mesafelerden birini, karşısındakine beslediği duygulara dayanarak
seçer ve yine bu yolla, söz konusu kişinin kendisi için ne tür duygular
beslediğini öğrenir. Bu dört farklı mesafenin bilinmesinde yarar olduğu
için aşağıya alıyoruz.
Mahrem mesafe: Cilt temasıyla, otuz, otuz beş santimlik mesafeyi kapsar.
Adından anlaşılacağı üzere, içli dışlı bulunan, duygusal bakımdan çok
yakın hissedilen insanların bu bölgeye girmelerine izin verilir. Bir
kimsenin mahrem mesafeye girmesine izin verildiği zaman, o insana
güvenildiği, yakını olarak görüldüğü anlamı çıkar. Varolan koşulların
zorunlu sonucu olarak, otobüste, kuyrukta vb. yerlerde, bir kimsenin
mahrem mesafesine giriyorsak, gerginleşir ve onunla göz göze gelmemeye
çalışırız. Bu durumlarda kişisel mekanımıza giren kişi de büyük
rahatsızlık duyar ve o da bizimle göz göze gelmemeye çalışır. Bu haliyle
sanki, --Kişisel mekanınızı ihlal ettiğim için özür dilerim, fakat elimde
olmadan, durum gereği burada bulunuyorum,-- demek ister.
Yeni tanışan bir kadın ile erkek, duygusal bir ilişki geliştiriyorlarsa,
mahrem mesafenin farkındadırlar. Arabada ya da yemek masasında oturuş
mesafeleri birbirlerine karşı ne kadar yakınlık hissettiklerine bağlı
olarak gittikçe azalır ya da büyür. Bizim toplumda, ilk girişimi,
genellikle erkeğin yapması beklenir: Diz dize oturma girişimi ilk ondan
gelmelidir, kadının elini avuçları içine alan odur. Kadın duygularını bu
yakınlaşma girişimlerine ses çıkarmama ya da biraz daha uzağa çekilmeyle
belli eder.
Kişisel, samimi mesafe: Kırk santimle, seksen santim arasında değişen
mesafe, Hall'ın tanımladığı ikinci bölgeyi oluşturur. Birbirlerini tanıyan
ve rahat konuşan iki insan, bu mesafede kendilerini en rahat hisseder.
Genel yerlerde birbiriyle samimi mesafe sınırları içinde duran iki insanın
iyi bir arkadaş, karı koca, nişanlı ya da sözlü olduğu düşünülür. Bir
partide konuşurken biriyle bu mesafe sınırları içinde sık sık
bulunuyorsanız ve bu kimse karşı cinsten biriyse, partideki diğer
kimselerin dikkatlerini üzerinize çekeceğinizden emin olabilirsiniz.
Sosyal mesafe: Bu bölge, seksen santimle iki metre arasında değişir.
İşlerin rahatça konuşulduğu, resmi ilişkilerin sürdürüldüğü bölge bu
çemberdir. Seksen santimle, yüz on santim arasındaki mesafede genellikle,
satıcılarla müşteriler ve işyerinde beraber çalışan kişiler arasındaki
konuşmalar sürdürülür. Bir iş yerinde patron bir işçiyi çağırdığında, işçi
patronu otorite olarak görmesinin ve ona duyduğu saygının derecesine bağlı
olarak, patronla arasındaki sosyal bölgenin en uç sınırlarında durmaya
çalışır.
Genel topluma açık mesafe: İki metreden başlayarak uzayan kişisel mekan
genel, topluma açık, tanımadığımız kişiler içindir. Ne var ki, zorunlu
koşullar nedeniyle okullarımızda öğretmenler genellikle böyle bir mesafe
kullanma zorunda kalırlar. Bu nedenle öğrenci öğretmen ilişkileri bir
derece yabancılaşmak zorundadır. Aradaki mesafe on metreyi geçtiği zaman,
karşılıklı ilişki ve iletişim daha da zorlaşır.
Kişilerin çevresindeki mekan kullanma biçimleri de, onların sosyal yeri
ve mevkii hakkında bir fikir verir. Odasına girdiğiniz birinin büyük bir
masası varsa ve yanına yaklaşmanız pek kolay değilse, bu kişinin sosyal
mevkii ve gücü hakkında bazı tahminler yaparsınız. Müdürün odasına
girerken kapısına vururuz, oysa o bizimkine vurmadan girer. İnsanların
mevkileri büyüdükçe, kendilerine özgü kişisel mekanları da önem kazanır.
Birçok kuruluşta müdürlerin yemek yediği yer ayrıdır. Bazı üniversitelerde
öğretim üyelerinin, memurların, hademelerin ve öğrencilerin yemekhaneleri,
hatta tuvaletleri bile ayrıdır.
-Sizin yaşamınızda kişisel mekanınız önemli bir yer tutuyor mu? Birkaç
gün sizinle başkaları arasındaki mesafeye dikkat edin. Bir durumdan
diğerine bu mesafe değişiyor mu? Aranızdaki mesafe bir kişi hakkında ne
hissettiğinizin iyi bir göstergesi oluyor mu? Bu kişiye daha yakın ya da
daha uzak durduğunuz zaman duygularınızda bir değişiklik oluyor mu?
Şimdi bedenin duruşu, el kol hareketleri, yüz ifadeleri gibi diğer
sözsüz iletişim mesajlarına bakalım.
BEDENİN DURUŞU
Karşımızdaki kişiyle iletişim kurarken, ona doğru eğilmiş durumda mıyız,
yoksa ondan uzaklaşır biçimde bir eğiliş mi gösteriyoruz? Ellerimiz,
kollarımız, ayaklarımız bir yaklaşma mı, yoksa bir uzaklaşma mı ifade
ediyor? Bu soruların cevabı, bedenimizin konumuyla içinde bulunduğumuz
iletişime ne gibi ek mesajlar getirdiğimizi gösterir. Bedenin duruşunun
nasıl bir mesaj oluşturduğunu anlamak için, aşağıdaki ufak deneyi yapın:
1. İki arkadaş bulun. İkiniz sadece sizi ilgilendiren bir konuyu
konuşurken, üçüncü kişinin geldiğini ve size katılmak istediğini düşünün.
Bu kimseyi görmüş olmaktan pek memnun değilsiniz, ama ona karşı kaba
davranmak da istemiyorsunuz.
2. Söz konusu kişiye sadece beden duruşunuzu kullanarak duygularınızı
belli etmeye çalışın. Bu üçüncü kişiyle, isterseniz konuşabilirsiniz, ne
var ki onun gitmesini istediğinizi sözle değil, bedeninizle
söyleyeceksiniz.
Bu deneyi yapmışsanız, ya da gerçek hayatta başınıza gelmişse,
istenmeyen kişiye biraz sırtınızı dönmenin, sizin onunla pek konuşmak
istemediğinizi belirttiğini görmüşsünüzdür. Sizin sohbetinizi kesen kişi,
omuzunuzun üzerinden sizinle konuşmaya kalkar, fakat biraz uğraştıktan
sonra kendisinin istenmeyen kişi olduğunu anlar ve yanınızdan uzaklaşmak
zorunda kalır. Bedeniniz bu üçüncü kişiye, --Şimdi diğer arkadaşımla
konuşmak istiyorum, lütfen bizi yalnız bırak;-- mesajını gayet açık
vermektedir. Birine tam yüzünüzü dönmüş olmanız, o kişiyle iletişim
kurmaya önem verdiğinizi, o kişiden yüzünüzü çevirmenizse buna pek istekli
olmadığınızı ifade eder. Yüzümüzü çevirerek bir insana, onunla mahrem veya
samimi mesafede olmak istemediğimizi de söylemiş oluruz; böylece kalabalık
bir asansörde temas halinde olduğumuz kimseye bakmadan, yüzümüzü başka
tarafa çevirerek bedenimizin temasını etkisiz hale getiririz.
-İnsanlar bir arada oturarak konuşurken birbirlerine nasıl bir durum
gösteriyorlar, gözlemeye çalışın. Bir grupta kim kime kendini daha yakın
hissediyor? Onların oturuş ve birbirlerine bakışlarından bunu çıkarabilir
misiniz? Kendinizi gözleyin. Acaba herkese aynı şekilde mi bakıyorsunuz,
yoksa farkında olmaksızın bedeniniz bazı ayırımlar yapıyor mu?
Beden yalan söylemez
Bedenin duruşu, sadece hangi yana eğildiği ve yüzün hangi yöne
baktığıyla sınırlanmıyor. Omuzların dik ya da çökük oluşu, kolların açık
ya da kapalı oluşu, ayakların açıklığı ya da kapalılığı, bacakların üst
üste atılmış olması, ayrık ya da bitişik durması da birer mesaj oluşturur.
Psikoterapide üzerinde önemle durulan bu tür mesajlardır. Psikolog,
kendinden yardım istemeye gelen hastanın sözlerinden çok, bedenin ilettiği
mesajlara ağırlık verir. Omuzları çökmüş, koltuğa külçe halinde yığılmış,
bacakları birbirine yapışırcasına kapalı, sürekli önüne bakan hastasına,
--Bugün kendinizi nasıl hissediyorsunuz?-- sorusunu yönelten terapist,
--Bugün kendimi çok iyi hissediyorum;-- biçimindeki bir cevaba pek itibar
etmeyerek, kişinin içinde bulunduğu gerçek durumu, bedenin belirttiğini
düşünür.
Bedeninin duruşuyla duygular arasında nasıl bir ilişki bulunduğunu,
aşağıdaki uygulamayı yaparak kendi kendinize keşfedebilirsiniz. Bu
uygulamayı yapmak için rahat bir biçimde bir sandalye ya da koltuğa oturun
ve aşağıda verilen yönergeyi izleyin.
1. Gözlerinizi bir dakika için kapatın ve sizi sıkan, üzen, ezen,
utandıran bir durumu düşünün.... Bu üzücü durumu hayalinizde iyice
canlandırın. Bu durumu düşünürken, omuzlarınızı aşağı doğru çökertin,
oturduğunuz yerde biraz öne doğru eğilin, kollarınızı öne doğru
kucağınızda kavuşturun, ayaklarınızı, dizinizi ve bacaklarınızı birbirine
iyice yakınlaştırarak içeri çekin, yani bir tesbih böceği gibi iyice
kapanın. Bu durumda duygularınıza dikkat edin. Gözünüz kapalıyken, ayakta
kendinizi sanki ikinci bir kimse olarak seyrettiğinizi düşünün; bu kapalı
halinizle kendinizi iyice gözünüzün önünde canlandırmaya çalışın. Böyle
oturan bir kimse bir başkası olsa sizde nasıl bir etki uyandırırdı acaba?
2. Şimdi kendinizi rahat ve gevşek bırakın ve mutlu, neşeli bir anınızı
düşünün.... Omuzlarınız dik ve arkaya atılmış, kollarınız açık, arkanıza
yaslanmış bir durumdasınız, bacaklarınız ve ayaklarınız bitişik değil.
Gözlerinizi kapayın ve kendinizi bu halinizle hayalinizde canlandırın: Bu
oturuş size neler anlatırdı?
YÜZ İFADELERİ
İnsan vücudunun en dikkati çeken yeri yüz, yüzde en çok dikkati çeken
yer ise gözlerdir. Ancak yüz ifadelerini anlamak o kadar kolay değildir,
çünkü yüz karmaşık bir iletişim sistemi oluşturur.
Yüzle, birbirinden farklı kaç tane ifade belirtebileceği konusu henüz
açıklığa kavuşmuş değildir. Burada çizim olarak dört kaş, üç göz ve beş
ağız ifadesi veriyoruz.
Bu ifadeleri, saydam bir kağıt üzerine çizin ve üst üste getirerek
çeşitli yüz kalıpları oluşturun. Elinizdeki on iki öğeyle, birbirinden
farklı altmış yüz ifadesi yapabileceğinizi düşündünüz mü? Yapılan
araştırmalar, birbirinden tam olarak ayırt edilebilen sekiz alın ve kaş,
bir o kadar göz ve gözkapakları ile on ağız ve dudak ifade durumu olduğunu
saptamıştır. İfade durumu adı verilen bu yüz yapıları ile ifade tonları
(memnun, neşeli, coşkun gibi) ve değişik türden duygusal içerikleri
belirten mimikleri katarak, ne kadar farklı türde ve niteliklerde yüz
ifadesi yapılabileceği düşünülür. Yüz ifadelerinin bu kadar değişkenlik
gösterebilmesi, onun karmaşık ve zor bir iletişim sistemi olmasının ilk
nedenidir.
Yüz ifadelerini anlama zorluğunun ikinci nedeni de, yüz ifadelerinin
hızla değişmesidir. Film teknikleri kullanılarak yapılan çalışmalar
göstermiştir ki, bir kimsenin yüzündeki ifade, saniyenin beşte biri kadar
bir zaman içinde değişebilmektedir. Bu tür film çalışmaları, yüzün hangi
kısmının hangi heyecanları en iyi belirttiğiyle ilişkili ipuçları da
vermiştir.
Yüz ifadeleriyle ilgili olarak yaptığım iki çalışmada, 43. sayfada
verdiğim şematik çizimleri kullandım. Şematik çizimlerle oluşan bu yüz
ifadeleri Türkiye, Japonya ve Amerika Birleşik Devletleri'nde üniversite
öğrencilerine gösterildiği zaman, ilk araştırmada deneklerin bu ifadeleri,
Neşe-Hüzün, Kızgınlık-Durgunluk ve İç-kaynaklı/Dışkaynaklı boyutları
çerçevesinde algıladıkları görüldü. Yine aynı şematik çizimleri kullanarak
yapılan ikinci araştırmada ise, neşeli ve mutlu ifadelerin en iyi ağız ve
gözle kızgın ifadelerin kaş ve dudak biçimiyle; hayret ve sürpriz gibi
dışarıya açık ifadelerle, anılara dalma gibi içe dönük ifadelerin ise, en
iyi gözle belirtildiği ortaya çıktı. (Cüceloğlu, 1968, 1972).
Gözün kendisi başlı başına bir mesaj kaynağıdır. Bir kimse gözünüze
bakıyorsa, size ilgi duyuyor demektir. Öte yandan bir kimse, gözünü
gözünüzden kaçırmakla, sizden bir şey saklamak durumunda olduğunu ifade
edebilir. Bundan dolayı, iyi satıcılar, karşısındakini etkilemek isteyen
doktorlar, politikacılar ya da yöneticiler konuşurlarken, karşılarındaki
kimsenin gözünün içine bakarlar. Göz ilişkisi kurulduktan sonra, diğer
ilişkiler yavaş yavaş kurulabilir.
Derste bir sorunun cevabını bilmediğim zaman, öğretmenin yüzüne
bakmazdım. Tabii böyle davranmam da, öğretmenin o soruyu bana sorması için
yeterli neden olmaktaydı. Kendim öğretmen olunca, sorduğum soruyu bilmeyen
öğrencileri, yine gözlerini benden kaçırmalarından anlardım. Gözlerin
dili, birbirlerine duyduğu ilgiyi açıkça söyleyemeyen kadın ile erkek
arasında en sık kullanılan dildir. Cinsler arasında sosyal ilişkinin
kurulmasına olanak tanımayan toplumlarda, --gözlerin dili-- daha önem
kazanır; toplumun bireyleri bu dile daha duyarlıdır ve çoğu kere şarkılara
konu olur.
Gözbebeğinin büyüklüğü, bakan kişinin baktığı şeye ilgi duyup
duymadığını belirtir. Süpermarketlere yerleştirilen kameralar,
müşterilerin hangi malların önünden geçerken gözbebeklerinin açıldığını
filme alır. Bu teknik, reklamcıların ve satıcıların üzerinde önemle
durdukları bulguların toplanmasına yol açmıştır. Psikologlar da, değişik
resimlere bakan kimselerin gözbebeğinin büyüklüğünü gizlice ölçmüşlerdir.
Sonuçlar ilginçtir: Bir kimsenin gözbebeği, baktığı nesneye duyduğu ilgi
oranında büyümektedir. Örneğin, çıplak kadın resimlerine bakan erkeklerin
gözbebekleri, yüzde on sekiz, çıplak erkek resimlerine bakan kadınların
ise, yüzde yirmi oranında büyümüştür. Aç insan yiyeceğe, susuz insan
içeceğe baktığında, gözbebekleri açlığı ve susuzluğu oranında büyümüştür.
Gözün ifade potansiyeliyle ilgili bu bilgilerden sonra, bazı insanların,
gözü rahatsız etmeyecek normal ışıkta bile niçin siyah camlı güneş gözlüğü
taktığı, şimdi daha iyi anlaşılıyor: Bu kişiler kendileriyle ilgili bilgi
vermek istemezler; --bilinmeyen-- insan esrarengizdir. Hele o insanla uzun
süre beraber olunduğu halde, hakkında pek bir şey bilinmiyorsa,
esrarengizliği daha da büyür. İşte siyah gözlük takmanın arkasında yatan
nedenlerden biri, kişinin kendisini saklama arzusudur.
JESTLER: EL VE KOL HAREKETLERİ
Jestler, yani el ve kol hareketleri, duyguların en güzel belirtileridir.
Karşımızda konuşan kişinin elindeki kağıdı sürekli büküp katladığını,
parmaklarıyla masaya sürekli vurduğunu ve gözlerini bakışlarımızdan hep
kaçırdığını görürsek, bu kişinin bizimle beraber olmaktan rahatsız
olduğunu düşünürüz. Bu tür davranışlar, karşımızdaki ne derse desin, onun
gerçek heyecanlarını açığa vurmaktadır.
Bir kişi, kendisini kontrol etmeye çalışsa da kızgınlığını, gerginlik ve
rahatsızlık belirten hareketlerinden anlamamız mümkündür. Kızgın kişi,
kendini ne kadar kontrol ederse etsin, yumrukları bir dereceye kadar
sıkılıdır, kolları önündedir ve kasları gergindir. Aynı şekilde, bize
yaklaşmak isteyen fakat şu veya bu nedenle bunu belirtmekten çekinen kişi,
bize ulaşmak, dokunmak istercesine birtakım belli belirsiz davranışlar
yapar. Her şeyi açık seçik, dürüstçe, bizden hiçbir şey saklamadan
söylediklerini iddia edenlerin ellerine bakın: Eğer söylediklerinde samimi
değillerse, ellerini, sanki bir perde gibi ağızlarına ve yüzlerine
kaparlar. Gözlerini inceleyin: Doğrudan yüzünüze bakamaz, gözlerini
kaçırır, sık sık kollarını göğüslerinin üzerinde kavuştururlar.
Çapkın erkekler, kadınların sözlerine değil, davranışlarına göre hareket
edeceklerini bilirler. --Sizi bir daha görebilecek miyim?-- diye soran
erkeğe kadın, --Bilmem, tesadüfler denk getirirse!-- şeklinde cevap
verirken, --akıllı-- erkek, kadının sözlü mesajlarına uymaz, onun gözünün,
ellerinin, bedeninin söylediklerini --işitmeye-- çalışır. Belki bu,
söylenene hemen inanan, saf ve dürüst erkeklerin niçin iyi birer çapkın
olamadıklarını açıklamaktadır. Karşıt cinsten biriyle daha kolay ilişki
kurmak mı istiyorsunuz? Ağzın değil, bedenin söylediklerini anlamaya
çalışın!...
DOKUNMA: GEREKLİ VE KUDRETLİ
Dokunma duyumu, gelişme için yeme içme kadar önemlidir. XIX'uncu
yüzyılın sonlarında ve XX'inci yüzyılın başlarında yetimhanelerde ölen
çocukların oranı oldukça yüksekti. O zamanki hekimlik, bebeğin sadece
biyolojik beslenmesine, temiz çevrede bulunmasına önem veriyor, fakat
çocukların psikolojik ihtiyaçlarını düşünmüyordu. Yıllar sonra yapılmaya
başlanan araştırmalar, bebeklerin gıda yoksunluğundan değil, kucağa alınıp
sevilmemekten kaynaklanan, ruhsal kökenli hastalıklardan öldüklerini
ortaya çıkarmıştır. Batı ülkelerinde bugün, yetimhanelerde bebeğin günde
birçok kez kucağa alınıp sevilmesi, onunla konuşulması yöntemi
uygulanıyor. Çocukların kucağa sık sık alınmasıyla, ölüm oranında bir
düşme olduğu gözlenmiştir.
Dokunma; bir insana en kısa yoldan --Sen benim için önemlisin seni
yalnız bırakmayacağım,-- mesajını verir. Hiçbir söz, bu mesajı, dokunma
kadar etkili olarak ifade edemez. Bir babanın çocuğunun başını şefkatle
okşaması, kızgın birkaç sözden sonra sevgilinin sarılması, saatlerce
açıklama ve anlatımlardan daha etkilidir.
Bir hafta süreyle günlük etkileşimizi gözden geçirin ve şu sorulara
cevap vermeye çalışın: En sık kimlere dokunuyorsunuz? Bu kimseleri
tanıdığınız diğer kimselerle karşılaştırın, en çok kimlere yakınlık
duyuyor ve seviyorsunuz? Dokunmak istediğiniz halde dokunamadığınız
kimseler varmı çevrenizde? Niçin dokunamıyorsunuz? Çocukluğunuzda bol bol
kucaklandığınızı anımsıyor musunuz?
GİYSİLERİMİZ
Askerlikte rütbeler, onu taşıyan kişinin askeri hiyerarşi içindeki
yerini gösterir. Askerlikteki bu sistemi katı bulanlar olabilir, ne var ki
sivil yaşamda da, bu tür bir hiyerarşik düzen, örtülü bir biçimde de olsa
vardır. Giydiğimiz elbiseler, hakkımızda bilgi verir.
Her gün karşılaştığınız kişileri gözünüzün önüne getirin: Giyinişleri,
onların meslekleri, ya da gelir durumları, sosyal mevkileri, politik
tutumları, dindar olup olmadıkları hakkında bir fikir vermiyor mu?
1980'lerden önce ideolojik ayırımlar üniversite öğrencileri arasında o
denli önem kazanmıştı ki, --sağcı-- ya da --solcu-- öğrenciyi giyinişinden
ayırt edilebiliyordu.
Giyiniş tarzının karşısındakileri nasıl etkilediğini incelemek isteyen
bir Amerikalı üniversite öğrencisi, iki farklı biçimde giyinerek otostop
yapmıştır. Haftanın Pazartesi, Çarşamba ve Cuma günleri hipi kılığında
yola çıkmış ve eliyle işaret ederek otostop yapmak istediğini
belirtmiştir. Salı, Perşembe ve Cumartesi günleri ise, ütülü pantolon,
temiz gömlek, kravat ve boyalı ayakkabı giymiş ve yine aynı işaretleri
yaparak, aynı yerde arabalara binmeye çalışmıştır. Görmüştür ki, hipi
giysileri giydiği günlerde, kendisini ancak hipi kılıklı olan ve
genellikle eski araba kullananlar, özenli giyindiği günlerde ise, daha çok
lüks otomobil kullananlar ve iyi giyimli kimseler arabalarına almışlardır.

İş aramaya gidildiğinde ya da işe alınmak için bir görüşme yapılması
gerektiğinde, karşıdaki kişinin olumlu bir biçimde etkilenmesi istenir ve
giyime özen gösterilir. Ne var ki, bugünün toplumu, giyiniş normları
bakımından oldukça çeşitlilik göstermektedir. Öyle ki, bazen hipi
kılığıyla gezmek, toplumun belirli bir kesimindeki kişilerle daha çok
sosyal yakınlaşma olanakları sağlayabilir. Herhalde öğrenilmesi gereken,
giyimin karşıdakini etkilediğini bilmek ve bu etkinin, toplumun hangi
kesiminde nasıl olacağını, önceden bilinçli bir biçimde saptayabilmektir.
SÖYLEYİŞ TARZI: SESİN TONU,
VURGULAMALAR VE SUSMALAR
Söyleyiş tarzı, kelimeleri söylerken kullanılan sesler, konuşan hakkında
bilgi verir. Parkta otururken bir konuşmaya kulak misafiri oluyorsunuz:
-Nerelisiniz Beyefendi?
-Gonyalıyım gardaş!
Konuşmanın bu kadarını duymanız, bu kişilerin hangisinin köyden,
hangisinin kentten, hangisinin eğitim görmüş, hangisinin okumamış olduğunu
size söyler. Hatta bu konuşmada --Beyefendi,-- sözünü oldukça
yadırgayabilirsiniz; bu nedenle:
-Nerelisin dayı?
-Gonyalıyım gardaş!
daha iyi bir konuşma olurdu, diye düşünebilirsiniz.
Söyleyiş tarzının karşıdaki kişiyi etkilediği ve buna bakılarak kişi
hakkında --kibar-- ya da --kaba-- niteliğinde bir karar verildiği
bilindiği için, birçok kimse, bazı sosyal durumlarda, olduğundan --daha
kibar-- konuşmaya çalışır. Silifke'nin Taşucu ilçesinde bir ailenin lakabı
--Hamalis-- olarak bilinir. Hamalis'in kızı, Hamalis'in oğlu, Hamalis'in
damadı ve torunundan söz edilir.
Hiçbir anlam veremediğim bu lakabın nereden geldiğini sorduğumda,
aşağıdaki hikayeyi anlattılar:
-- Rahmetli Atatürk, Taşucu'nu ziyaret ettiği zaman, gemilere yük
dolduran ve boşaltan hamallara ilçe idaresi güzel, temiz iş elbiseleri
giydirmiş, Ata'yı karşılamaları için sıraya dizmiş. En baştaki hamalbaşı,
mevkiinin öneminden haberdar olduğu için mümkün olduğu kadar modern ve
kibar görünmeyi aklına koymuş.
Atatürk, sıraya dizilmiş temiz giyimli bu kişileri görünce, --Sizler ne
iş yapıyorsunuz?-- diye sormuş. Hammalbaşı yerli şivesini kullanarak cevap
verse --Hamalız gomutanım;-- demesi gerekirken, yerli şivesiyle konuşmanın
kaba olacağını düşünerek, --Hamalis, paşam;-- diye --kibarlaştırarak--
cevap vermiş. Taşuculular bu fırsatı kaçırır mı? Adamın ve ailesinin
lakabı --Hamalis!-- oluvermiş.--
Kibarlık özentisi içinde bulunan kişileri, özellikle köyden kente yeni
gelmiş ve köylü geçmişinden bir an önce kurtulmak isteyen bazı kimselerin
konuşmalarında, bu tür --kibarlık-- eğilimlerini gözlemek mümkündür.
Sesin heyecan tonu, söylenen sözün anlamını etkiler, böylece kendi
başına bir mesaj oluşturur.
Sözgelişi titrek bir sesle, --Hatice sınıfta kalmış,-- diyen bir kişi
sadece bilgi aktarmamakta, bu olaya üzüldüğünü de belirtmektedir. Aynı
cümleyi, rahat bir biçimde, gevşek gevşek söyleyen bir diğer kişiyse, bu
olaya memnun olduğunu ima eder.
Söylerken yapılan vurgulamalar da, ifadeye yeni boyutlar ekler. Aynı
cümle, farklı anlamlar elde edecek biçimde vurgulanabilir. Aşağıdaki
cümleyi farklı vurgulamalarla söyleyin:
--Ali ayvayı yemiş!--
--Ali-- kelimesi vurgulandığı zaman, başkasının değil, Ali'nin ayvayı
yediği ifade edilir. Bu vurgulamada bir hayret ifadesi vardır: --Herkesin
ayvayı yiyeceğini beklerdim de, Ali'nin yiyeceğini beklemezdim!-- gibi.
Eğer vurgulama değişir ve:
--Ali ayvayı yemiş!-- biçiminde söylenirse, --ayva-- üzerinde
durulmaktadır. Bu vurgulama, duruma göre farklı yönlerde yorumlanır.
Örneğin, --Ne var sanki, sadece ayvayı yemiş, ucunda ölüm yok ya!-- anlamı
çıkabileceği gibi, bazı durumlarda, --Hiçbir işe yaramaz oğlan, baksana
ayvayı bile yemiş!-- anlamı da çıkar.
Eğer:
--Ali ayvayı yemiş!-- şeklinde vurgulanırsa, o zaman yapılan iş,
faaliyet birinci plana çıkar. --Ayvayı ne yaptığını merak ediyorsanız
söyleyeyim: yemiş!-- anlamını belirginleştirmiş oluyoruz.
Sadece sesin tonu ve vurgulamalarıyla değil, kelimeler arasına konulan
susmaların süresi uzatılıp kısaltılarak da, karşıdaki kişiye, gönderilen
mesajın, hangi bölümlerinin önemli olduğuna ilişkin ipucu verilir.
Aşağıdaki cümleyi değişik susma sürelerinde söyleyerek (susma süreleri
kesikli çizgilerle / / gösterilirmiştir), hangi duraklamalarla, hangi
anlamların daha belirgin hale geldiğine dikkat edin.
Cümle: Trafik kazalarına bakarak bu toplumda nelerin ihmal edildiğini
görmemiz mümkündür.
1. Trafik kazalarına / / bakarak / / bu toplumda nelerin ihmal
edildiğini görmemiz mümkündür.
Böyle bir susma düzeniyle, hem trafik kazalarının, hem de bu kazaları
incelemenin önemli olduğu belirtilmek isteniyor.
2. Trafik kazalarına bakarak / / bu toplumda / / nelerin ihmal
edildiğini görmemiz mümkündür.
Bu susma düzeniyle, başka toplumlarda değil, bizim kendi toplumumuzda
yönü vurgulanmaktadır.
3. Trafik kazalarına bakarak bu toplumda / / nelerin ihmal edildiğini /
/ görmemiz mümkündür.
Böyle bir susma düzeniyle, ihmal edilen şeylerin önemli olduğu
belirtilmektedir.
-Bir hafta süreyle kendi konuşma tarzınızdaki özellikleri gözlemeye
çalışın. Sesiniz bazı durumlarda titriyor mu? Kiminle konuşurken, hangi
konularda sesinizde bir değişme oluyor? Vurgulama ve susma tarzınız
kendinize özgü mü, yoksa başkalarınınkine mi benziyor? Kendinize özgü bir
ses tonu ve vurgulama tarzı geliştirmek ister miydiniz? Niçin?
İLETİŞİM ORTAMI
İletişimin içinde yer aldığı ortamın psikolojik ve fiziksel özellikleri,
gönderilen mesajın yorumlanmasını önemli ölçüde etkiler. İletişim ortamı,
şu bölümlere ayrılarak daha ayrıntılı biçimde incelenebilir:
1. İletişimde bulunan kişilere bağlı özellikler; 2. İletişimin içinde
oluştuğu ortamın sosyal özellikleri; 3. İletişimin içinde oluştuğu ortamın
fiziksel özellikleri.
İletişimde bulunan kişilere bağlı özellikler
İletişimde bulunan kişilerin birbirlerine yaş, cinsiyet ve sosyal mevki
bakımından ne gibi ilişkiler gösterdiği, onların iletişimlerini önemli
derecede etkiler. Her şeyden önce; dilimiz bu değişkenlere duyarlı bir
dildir. Bir kişinin yaş, cinsiyet ve sosyal mevki bakımından, bize göre
nerede olduğunu bilmeden ona hitap etmek hemen hemen olanaksızdır.
Bir an için kendinizi dolmuş kuyruğunda düşünün... Yanınızdan geçip
giden kimse çantasını düşürdü ve siz o kimseye seslenerek, çantasını
düşürdüğünü haber vermek istiyorsunuz. Bu kimseye nasıl hitap ederdiniz?
Cevap bulması zor, değil mi?
Bu kimse, sizden oldukça yaşlı, köylü kılıklı bir erkekse, nasıl hitap
ederdiniz? Şimdi iş biraz kolaylaştı, değil mi? --Dayı!--, --Amca!--, en
sık kullanılan hitap biçimleri arasında alır. Peki, bu kimse, kadınsa
nasıl hitap ederdiniz?... --Teyze!--, aklınıza ilk gelen kelime olabilir.
Eğer sizden yaşlı, iyi giyimli, kuşamlı, kravatlı bir erkekse, herhalde
--Beyefendi!-- diye çağırırdınız. Şık giyimli bir kadın çantasını
düşürseydi, büyük bir olasılıkla --Hanımefendi!-- diye seslenirdiniz.
Hitap edeceğiniz kişi sizden genç bir erkekse, köylü kılıklı olana
--Delikanlı!--, iyi giyinmiş olana --Beykardeş!--, --Kardeş!-- gibi bir
hitap tarzını uygun bulabilirsiniz. Genç bir kıza hitap etmeniz söz konusu
ise, köylü kılıklı olana --Bacı!--, kentli olana --Küçükhanım!-- demeniz
uygun düşerdi.
Her gün, yüzlerce kez bakkala, şoföre, manava ve yeni karşılaşılan
kimselere hiç duraksamadan nasıl hitap edileceği bilinir. Çünkü dil
cinsiyet, yaş ve sosyal mevki değişkenlerine bizi öylesine duyarlı
kılmıştır ki, bu değişkenlere göre karşımızdakini otomatik olarak
değerlendirir ve hemen hitap ederiz. Dilimizi konuşmak isteyen yabancı
içinse durum hiç de öyle kolay kavranır gibi değildir.
Gazeteci, fıkra yazarı Burhan Felek, aşağıya alınan yazısında, hitap
ediş tarzının toplumun bireyleri arasındaki ilişkileri düzenlediğine
dikkati çekiyor ve daha --uygarca-- ilişkiler için önerilerde bulunuyor.
Dil
-- Birbirimizle daha nazikane, daha mazbut konuşalım. Atatürk bey,
efendi, ve paşa sözlerini resmi muamelattan kaldırırken, ondan evvelki
devirlerin hürmet ve nezaket icabı kullanılan elkabın, yaltaklanma ve
yağcılık derecelerini bile aştığını görerek, bunları kaldırmıştı. Ama
kendisine, zamanın ve zamanımızın bütün paşalarına paşa diyoruz.
Birbirimize de bey, efendi demekte mahzur görmeyenlerimiz çok. Ne var ki,
halk, hatta memurlar bu kelimeleri kullanamadığı için ihtiyara,
-Beybaba, ağababa, amca (daha gençlere) ağabey, hemşerim (daha gençlere)
kardeşim, hanım teyze, abla gibi sözler söyleyerek münasebetlerde
laubalilik ve onun sonu kabalığa kaçıyorlar. Bundan vazgeçelim. Ne bir
memur bana amca desin, ne de ben memura oğlum diyeyim. Böylesi daha iyi
olacak. Halk arasındaki muhaverelerin çeşnisi daima kavgaya yaklaşır bir
çeşnilik arzediyor. Tehlikelidir.--
Kültürümüz, bir ilişki kültürü olduğu için Burhan Felek'in --beybaba,
ağababa, amca, hanım teyze, abla kullanmayın-- önerisi tutmayacaktır. --Ne
bir memur bana amca desin, ne de ben memura oğlum diyeyim,-- önerisinde
bulunan güngörmüş rahmetli yazar, insan ilişkilerinde, özellikle resmi
ilişkilerde, çağdaş demokratik Batı uygarlığının uygulanması dileğini
belirtir. İkinci Bölümde karşılaştırmalı olarak tartışılan kültür
değerleri, Türkçe'nin, insanın yaşına, mevkisine ve cinsiyetine neden bu
kadar duyarlı olduğunu açıklamaktadır. Ne var ki, Batı uygarlığının
özlemini çekenler, Batı ülkelerindeki insan ilişkilerini model alanlar,
Türk insan ilişkilerinin onun gibi olmasını isterler. Osmanlı ve
Cumhuriyet tarihini yaşamış bir kişi olarak, Burhan Felek'in yazısını
bitirirken kullandığı kelime ilginçtir: --Tehlikelidir.--
Konuşulan kişiyle olan ilişki, kullanılan kelimeleri tanımlar ve gerçek
anlamını verir. Bu nedenle, ilişkinin türüne göre, kelimeler farklı
anlamlar alır ve değişik nüanslara bürünür. --Askerlik arkadaşı--,
--yatılı okul arkadaşı--, --çocukluk arkadaşı-- hepimiz için farklı ve
özel bir ilişkiyi ifade eder.
Aşağıya alınan hikaye, Aziz Nesin'in toplum yaşamıyla ilgili
gözlemlerinden birini yansıtır. Yazarın Bizim Hemşeri adlı aşağıdaki
hikayesi, kelimelerin anlamlarının iletişim ortamı içinde, iletişim yapan
kişilere bağlı olarak nasıl değiştiğini sergiler.
Bizim Hemşeri
-- Kelimeler insanların dilinde yarı yarı anlam alıyor. Kaç tane sözlük
olursa olsun, bizim hemşeriler kelimelerin sözlükteki anlamlarına boş
verirler. Açın sözlüğe bakın: --dürzü--, --kerhut--, --pezevenk--,
--deyyus--, ne demektir, ne anlama gelir? Herhalde --aferin--, --bravo--,
--aşkolsun-- anlamına gelmez.
Bizim heınşerilerin çoğu da temelli İstanbul'a yerleşmişlerdir, ya da
yılın çok aylarını İstanbul'da bir işte geçirir, birkaç ay da memlekete
giderler. Köyde geçen birkaç ay memleketin nüfusunun artmasına, --vatana
evlat-- yetiştirmeye yeter. İstanbul'da temelli yerleşenler de, tek
başlarına İstanbul'da kalırlar. Karıları köydedir. Oğlan çocuklar büyüyüp
iş tutacak duruma geldiler mi, onlar da İstanbul'a gelir ler... Kızlar
evlenir, İstanbul'da iş tutmaya gelecek başka çocuklar yetiştirirler.
İstanbul'dakiler, iş yapamayacak kadar ihtiyarladılar mı, köye dönerler.
Bu, memurların emekliye ayrılmalarına benzer. Hayatları boyunca
geçinemedikleri topraklara gömülmek, en son arzularıdır. Hiçbiri gurbette
ölmek istemez.
Bizim hemşerilerin İstanbul'da yaptıkları işler çok bellidir,
arabalarla, atlarla iyi su satarlar, apartman kapıcılığı yaparlar,
bahçıvanlık, ama köşklerde, konaklarda park bahçıvanlığı yaparlar.
Hemşerilerimin konuşmaları çok hoşuma gider. Kelimelere; şehirlilerin
verdiği anlamdan başka bir anlam verirler. Daha doğrusu kelimelerin belli,
belirli bir anlamı yoktur. Bu, söyleyiş biçimine, sesin sertliğine,
yumuşaklığına, söyleyen adamın iyi, kötü niyetine göre değişir.
Erenköy'de benim bir hemşerim var. Asfalt yol üzerindeki bir büyük
köşkte bahçıvanlık eder. Ara sıra gider, onunla konuşurum: Konuşması,
bizim köy ağzıyla konuşması, hoşuma gider. Geçende yine ona gittim.
Bahçenin çimenleri üzerinde namaz kılıyordu. Şişman olduğundan zor eğilip
doğruluyordu. Namazı bitirene kadar bekledim. Selam verdi. Dudaklarında
dua kıpırdayışıyla yanıma geldi.
--Hoş geldin,-- dedi.
--Hoş bulduk. Nasılsın amca?--
Benim bahçıvan hemşerim bol bol altmışında vardır.
--Bundan sonra nasıl olacağız,-- dedi, --İhtiyarlık işte...--
--Hele dur canım, maşallah aslan gibisin.--
Biz şurdan burdan konuşurken bahçeye iki kişi daha girdi. Bizim
hemşerilerin, üniforma gibi kendilerine vergi bir giyinişleri vardır.
Elbiselerinden bile hemen onları tanırım. Bu gelenlerde bizim
hemşerilerdendi. Gencinin ayağında lacivert ketenden bir kovboy pantolonu
vardı. Ama bu kovboy pantolonu, onun ayağında şalvar olmuştu. Öbürünün
üniforması büsbütün yerliydi; elbisenin, eğer buna elbise denirse, asıl
kumaşıyla yamaları birbirinden ayırt edilemiyordu.
Biz bahçenin göbek çimenleri üstünde duruyorduk. Onlar da yanımıza
gelince, bahçıvan hemşerim gelenlerden yaşlıcasını tanıdı.
--Oooo... Hele bak şu Bibik Yusuf'a. Len, nirelerdesin? Soyha
çıhası...--
Yaşlıcası, --Gusura galma emice;-- dedi. --Hep ahlımdasın ya, işten
guçten vakit mi galıyor.--
Bahçıvan hemşerim, delikanlıyı sordu.
--Kim bu babayiğit?--
--Tanımadın mı emice, bizim ganbur Mustua vardı ya...--
--Eeee?--
--Ganbur Mustua'nın oğlu.--
--Demee... bu babayiğit o gavatın oğlu mu?--
--Hee ya...--
Bizim hemşeri delikanlıya döndü:
--Len goca pezüvenk, insan bi yol emicesine gelmez mi?--
Delikanlı utangaçlıkla güldü, başını önüne eğdi. Bizim hemşeri
iltifatına devam etti:
--Vay ocagı batası vay... Vay goca dürzü vay... Baban olacak hergüle ne
ediyo?--
--Eyidir emice.--
--Yusuf emicen ne ediyo? O goca deyyüsten bir haber var mı?--
--Eyidir emice. Selam etti.--
Bizim hemşeri, köylüden bir delikanlı gördüğüne sevinçli, boyuna
gülüyor.
--Vay eşşek zıpası vay... Len deve gadar olmuşsun be... kih kih kih...
Maşşallah maşşallah... Heh heh he... İraşit dayın ne ediyo? O eşşolu eşşek
de iyi ya... Heh heh he...--
--Eyidir emice. Mahsus selamleri var.--
--Eleyküm selam. Kih kih kih... Vay goca herüf vay. Len elimde büyüdün,
şuncacıktın be. Daha ne var ne yoh be? Koye varanda o dürzü bubana söyle,
severim o deyusu, dooğru bana gelsin. Hemi?--
--Başüstüne emice.--
--Pek memnun oldum. Hatırımı sayıp geldiniz dimek. Eferim len goca
gavat. Memiş ne ediyo, Memiş... Goca daldaban. O herhut da eyi ya...--
--Eyidir Allah sayesinde.--
--Eyi ossun dürzü...--
Bizim hemşeri köyden gelen delikanlının sırtını okşuyor.
--Hele şu alçağa bah...--
Yaşlıcası, --Bize gayri misade emice,-- dedi. --Biz bi de gayfeye gidek.
Hemüşeriler var, hal hatır sorak.--
--Oldu mu ya... İrahat bi zamanda gelin.--
--Bu oğlana bi iş arayıdıydık. Bildiğin bi iş var mı, emice?--
--Bu ayı gadar herüf şimdiyecek boşda mı gezdi yattı?--
--Hapisten düneyin çıhtı emice.--
--Heleee... Geçmiş olsun. Vah vah... Dama niye girdiydi?--
--Cinayet.--
--Namıs işi mi?--
--Yoh...--
--Besbelli kotü bi şey.--
Delikanlıya sordu:
--Bi irezillik işten mi yoksa?--
--Değil emice.--
Bizim hemşireler haysiyetlerine pek düşkündürler, kendilerine ağır söz
söyletmezler. Namus bir, haysiyet işi iki. Bizim köylerde hırsızlıktan,
eşkiyalıktan suçlanan hiç görülmemiştir. Delikanlı cinayeti anlattı:
--Gayfede kahat oynuyorduk. Herifin biri oyunda söğdü.--
--Söğdü mü?--
--Hee, söğdü.--
--Ne diyerek söğdü?--
--Çoh ağır söğdü emice.--
--Ne didi canım?--
--Huzurunda haya iderim emice.--
Yaşlısı söze karıştı:
--Buna 'Len' dimiş.--
Bahçıvan hemşerimin yüzü kızgınlıktan pancar gibi kızardı:
--Nee? Len, sana nasıl len dir? Yabanı, sen de ses itmedin mi?--
--Etmem olur mu?--
--Temizledin mi?--
--Bıçağı vurdum ya, ölmemiş yaralandı.--
--Temizleseydin. Eferüm len. Eyi etmişsin.--
--Emice bu oğlana bi iş var mı?--
--Şimcik mi? Bi soruşturalım Yarıntesi bi uğran hele.--
--Olur emice.--
--Dimek sana Len didi ha?--
--Bize misade emice.--
--Güle güle... Pek memnun oldum. Eferim len goca eşşek, ayu gadar
olmuşsun be... Kih kih kih... Vay goca zıpa vay. Ne çabıh geçti zaman
heyy... İt enüğü gadardı be... Buban olıcak dürzüye selam et. Memiş emicen
gavatına da, İraşıt dayın olacak deyyusa da selam.--
--Başüstüne emice. Hadi Allaha emanet ol.--
--Güle güle...--
Onlar gittikten sonra bahçıvan hemşerim bana, --Ne çare
temizleyememiş...-- dedi.
Siz kelimelerin sözlükteki anlamına bakmayın. Kelimelere verdiğimiz
anlam, bizim niyetimize göre değişir. Sergilerde, resimden çok iyi
anlayanların:
--Vay eşşeoğlu eşşek, amma da yapmış!...-- diye ressamları
değerlendirdiklerini çok duymuşsunuzdur.-- (Nesin, 1968a).
Bu hikaye, birkaç yönden incelenmeye değer. Kültürün özelliği açısından
hikaye değerlendirildiğinde, gelenekseI kültürün bir --ilişki-- kültürü
olduğunu ve bireylerin ve onların davranışlarının anlamının, kişisel
ilişkilerden kaynaklandığı görülür. İletişim açısından
değerlendirildiğinde, ilişki ve içerik düzeylerini açıkça görmek
mümkündür; ilişkinin türü içeriğin, yani kullanılan kelimelerin, anlamını
tanımlar.
Görüldüğü gibi, --Kim, kiminle, nerede, nasıl konuşmalıdır?-- konusunda
uyulması gereken katı kurallar bulunmaktadır. Bu kurallar her toplumda
vardır, ancak bazı toplumlarda bireye biraz daha özgürlük ve farklı olma
olanağı verilir, bazı toplumlarda ise kurallar katıdır, bireyler arasında
bir farklılaşmaya olanak vermez. Bu toplumsal kurallardan dolayı, bazıları
--küstah--, bazıları --kendine güvenli--, bazıları --pısırık-- olarak
adlandırılır.
Kendinden sosyal mevki ve yaş bakımından üstün olan biriyle, sanki ona
eşitmiş ya da üstünmüş gibi konuşanlara --küstah--, --haddini bilmez--,
bunun tam tersini yapanlara da --ezik-- ya da --pısırık-- denir. Kendini
ezdirmeden, karşısındaki kişiye gerçek değerini vererek iletişim kurabilen
kimse ise, --kendine güveni olan kişi-- diye nitelenir. Bizim toplum için
--küstah-- olan bir kişi, başka bir toplumda --kendine güveni olan kişi'
olarak değerlendirilebilir. Başka bir toplumda --pısırık-- bir kişinin
davranışı olarak değerlendirilen bir davranışsa, toplumumuzda --saygılı
bir davranış-- olarak nitelendirilebilir. Bir kişinin iletişimine bakarak,
bu tür kararlar verebilmesi, toplumda herkes tarafından değişik
derecelerde paylaşılan ortak sosyal ve kültürel değerler sayesinde olur.
İletişimin içinde oluştuğu ortamın sosyal özellikleri
İletişim nerede yer alıyor? İki kişinin birbirine yakın bulunabileceği
samimi bir sosyal ortam mı söz konusudur, yoksa belirlenmiş kuralları olan
resmi bir ortam mı? Her iletişim belirli bir sosyal ortam içinde yer alır
ve bu ortamla ilgili birçok sosyal norm, değer ve beklentiler vardır. Bu
sosyal normların, değerlerin ve beklentilerin, çoğu kere kişi farkında
değildir, ne var ki, gelen mesajlar bu norm ve beklentiler çerçevesi
içinde yorumlanır. Bir başka deyişle; bir mesajı yorumlarken mutlaka o
mesajın içinde oluştuğu sosyal ortam hesaba katılır. --Bayram değil,
seyran değil, eniştem beni niye öptü?-- diyen baldız, ortam uygun olsaydı,
bu öpücükten kuşkulanmayacağını belirtmektedir.--
İçinde bulunulan sosyal ortamın uyardığı beklentiler, iletişimde bir
aksaklığa yol açmazsa, farkedilemez. Öğretmen sınıfta şarkı söylemeye ya
da sanatçı sahnede ders vermeye kalkarsa, sınıfta öğretme, sahnede
eğlendirme beklentilerinin farkına varılır. Bu beklentiler, konuşan ve
dinleyen arasında ortaksa, ortaya çıkan aksaklıklar kolayca giderilir.
Konuşanların sosyal ortamdan beklentileri farklıysa ve onlar bu değişik
beklentilerinin farkında değillerse, işte o zaman, temel iletişim
aksaklıkları ortaya çıkar. Bu tür iletişim aksaklıklarının kaynağını
bulmak ve iletişimi verimli bir zemine oturtmak zordur.
Aşağıda verilen Aziz Nesin'in öyküsü gibi mizah hikayelerinin çoğu,
sosyal durumlardaki beklentilere dayanarak konuyu --gülünç-- yaparlar.
Mizah yazımının dünya çapında uzmanı topraklarınızda yetişmiştir.
Yerli Mallardan Pazen Aldım
--Sümerbank'ın Yerli Malları Satış Mağazalarından birine gittik. Önce
vitrine baktık. Aman ne güzel şeyler... Mavi mineli bir pazen bir de
kırmızı üzerine beyaz noktalı bir basmayı beğendik. İçeri girdik. Genç,
büyük, tavanı yüksek bir mağaza... Kapının karşısında, kasada bir kız var,
manikürlerini törpülüyor. Ortada soba var, İyi giyimli, politika ileri
gelenlerinin kılığında, iri kıyım, gerdanlı, göbekli, enseli bir bey
sobanın başına oturmuş, kahvesini içiyor. Kasanın yanındaki bir delikanlı,
manikürünü düzelten kızla konuşuyor. Tezgahın arkasındakilerden orta yaşlı
bir adam gazete okuyor. Birisi de yuvarlak cep aynasına bakarak alnındaki
sivilcileri patlatıyor. Yine tezgaha dirseklerini dayamış bir genç de
kapağı parlak renkli bir polis cep romanı okuyor.
Erken erken gelmişiz. Bizden başka da gelen yok. Yalnız, vitrini
seyreden üç, dört kişi daha var.
İçeri girince, hiç kimse kafasını çevirip bize bakmadı. Bu ağırbaşlılık
hoşuma gitti.
--İyi mallarımız var?..--
--Buyrun bağyaan!..--
--Bir şey mi aradınız?--
Diye yoldan geçenleri kolundan çekip içeri alan tezgahtarları hiç
sevmem.
Sağa sola baktık, bize aldıran yok. Kız, manikürünü törpülüyor. Bey
gazete okuyor. Birinin başı romanda... İnsan hangisine gidip bir şey
söyleyeceğini bilmiyor ki... Tezgaha yanaştık. Raflardaki toplara
bakıyoruz. Kendi aramızda konuşuyoruz.
--Şunlardan ne güzel perde olur!--
--Şu dallı kretonlar da güzel...--
--Eni kaç santim acaba?--
--Kime sorsak?--
Önümdeki delikanlı Mayk Hammer romanına öyle dalmış ki, bizi duymuyor
bile...
--Ben şu damalı masa örtüsünden alacağım--
--Yavaş konuş, adam kitap okuyor.--
Hiç olmazsa biraz geç gelseydik. Bizden önce gelen müşteriler ne
yapıyorlarsa, biz de onlara bakar öyle yapardık.
Derken başka müşteriler geldi, mağazayı doldurdu. Ama onlar da bizim
gibi şaşkın şaşkın bir oraya bir buraya gidip geliyorlar. Resim
sergisindeymiş gibiyiz. Müşteriler bu ağır, ciddi havayı bozmamak için
birbirlerinin kulaklarına fısıldıyorlar. Bu derin sessizliği ara sıra,
kasadaki kızla oğlanın şakaları, sevimli kahkahaları bozuyor.
Müşterilerden orta yaşlı bir erkek, etrafındakilere duyurmak isteyerek,
--Acaba satış yapılıyor mu?...-- diye soruyor.
Yaşlıca bir kadın, --Galiba fiş alınacak...-- diyor.
Bir genç hanım soruyor:
--Fiş mi, nerden alınacak?--
--Herhalde Umum Müdürlükten...--
Artık herkes bir şey söylüyor.
--Evvela muhtarlıktan temiz kağıdı getireceksiniz.--
--Temiz kağıdı değil teyze... İyi hal kağıdı. Yani Demokrat Partiye
kayıtlı mısınız? Yoksa bir sabıkan filan var mı diye...--
--Arkadaş, vatandaşlar arasına nifak sokma... Basma ile partinin ne
alışverişi var?--
--Amma da yaptın birader, sen hiç gazete okumuyor musun? Boyuna basına
baskı yapılıyor diye...--
--O basma başka, bu basma başka.--
--Kömür tevzi müessesinden beyannamesi olana, burada istediğini
veriyorlar.--
--Kömür tevziinle bunun şimdi münasebeti var mı?--
--Var tabii... Kömür de hökümatın, pazen de, Amerikan bezi de...--
--Ben çocuğa pabuç alacaktım.--
--Pabuç da hökümatın...--
--Canım, şimdi hökümatı ne karıştırıyorsun?--
--Karıştırırım elbet...--
--Karıştırırsın, ama ben seni şimdi gider, bu adam ajanstır diyerek
polise ihbar ederim. Adli tıptan rapor alınca, aklın başına gelir.--
--Nüfus kağıdınız yanınızda mı?--
--Hayır...--
--Nüfus kağıdınızla altı vesikalık resminiz yoksa vermiyorlar.--
--Şoförlük ehliyeti olmaz mı?--
Baktım olacak gibi değil... Kahvesini içtikten sonra solumdaki
tezgahtarla tatlı bir muhabbete dalan adama yanaştım.
--Affedersiniz...--
--Ne var yahu? Görüyorsunuz konuşuyoruz... Turan'ı çalımladı, şut... top
ağlarda.--
Başka birine yanaştım.
--Affedersiniz biraz pazen rica ediyoruz. Kimden alacağız?--
Sivilcilerini patlatmak için, baktığı yuvarlak cep aynasından başını
kaldırmadan, parmağıyla sol tarafı işaret etti... Onun işaret ettiği adam,
gazetedeki çapraz bulmacayı çözüyordu.
--Pazen istiyoruz, siz mi vereceksiniz?--
--Zühtü bey'e gidin...--
Zühtü bey acaba hangisi?
--Zühtü bey, zatıaliniz misiniz?--
--Benim, n'olacak?--
--Hiç... sorduk. Biraz pazen alacaktık da.--
Arkasına rafa uzandı, bir top pazen aldı.
--Kaç metre?--
--Ama biz ondan istemiyoruz. Vitrinde gördük.. Pembe de mavi mavi
çiçekleri var.--
--Ondan kalmadı.--
--Vitrinde var beyefendi.--
--O vitrinlik... Vitrinden indiremeyiz.--
--O halde şu sarıya bakabilir miyiz?--
--İndir, kaldır olmaz! Bak işte uzaktan... Hepsi de pazen... Hangisini
istiyorsan, onu söyle!...--
--O sarıyı istiyorum.--
--Ne kadar?--
--Beş metre!..--
--Ondan beş metre kesilmez... O bütün top...--
--Şu yeşil...--
--O dört metrelik bir parçadır. İsterseniz vereyim, ha dört metre ha beş
metre...--
Bizimkiler dört metreden çıkar mı, çıkmaz mı, diye konuşuyorlar. Bay
tezgahtar akıl veriyor:
--Eteği kloş yapmazsanız çıkar:--
--Çocuklara pijama yapacağız.--
--İyi, paçalarını biraz kısa yapın... Zaten bu sene kısa moda...--
Bizi beklemekten sinirleniyor:
--Bayım, insanı oyalamayın, bu kadar millet alış veriş edecek...
Hangisini istiyorsanız söyleyin!--
Çaresiz bay tezgahtarın kendisinin beğenip de ilk çıkardığı siyah
pazenden beş metre kestiriyoruz. Başka yerde --güle güle kullanın!-- diye
kumaşı keserler ya, bizim Yerli Malların baş tezgahtarı sanki iki
parmağını ağzımıza sokmuş gibi, kumaşı kızgınlıkla --carrrt!...-- diye
yırtıyor. Bize kağıt uzatıyor.
--Karşıya!...--
Karşısı pembe kağıda bir mühür vuruyor. Yandakine!... Yandaki
damgalıyor. Bir hanım pembe kağıdı ikiye parçalıyor, bir parçayı bize
uzatıyor. Veznedeki bayana o kağıt parçasını götürüyoruz.
--Saat l2 oldu, paydos,-- diyor. --Öğleden sonra.--
--Aman bayan, taa Rami'den geldik.--
Cevap bile vermiyor. Çoluğu çocuğu otobüse bindirip gönderiyorum. Saat
ikide kapıda kuyruk oluyoruz.
Sıram gelince, pembe kağıt parçasını kesiyor, bayana uzatıyoruz:
--On lira altmış beş kuruş...--
On iki buçuk lira veriyorum.
--Bozuk verin!...--
--Bozuk yok...--
--Bozdurun efendim, burası sarraf dükkanı değil...--
Mağazadan çıktım. Tütüncü bozmaz. Gazeteci bozmaz. 90 kuruşluk bir
çukulata aldım, bozdular. Kasiyer hanıma parayı verdim. Bir pusula uzattı.
Tekrar damgaladılar. Damgalı pusulayı başka birine verdim, paketi
verdiler.
Kapıdan çıkarken, mağaza memurlarından soba başındaki:
--Buradan ucuza alıp, götürüp karaborsada satıyorlar,-- diyordu.
--Bu halka iyilik yaramaz zati... Ben hükümetin yerinde olsam...--
Kapıdan çıktığım için, lafının gerisini duyamadım.
Eve geldim. Çoluk çocuk sevinçle paketi açtılar. Şaşılacak şey... Bizim
paket başkasınınkiyle karışmamış mı? Beş metre pazen yerine, üç metre
tülbent almışız...-- (Nesin, 1968b).
Yukarıdaki hikayeyi, 2. Bölümün başında verilen --Etkileşim İçinde
Benlik ve Diğerinin Tanımı-- başlığı altında tanımlanan --kabullenme--,
--reddetme-- ve --umursamama-- kavramları açısından inceleyin. Toplumun
sağlıksız bir yönünü sergileyen yazar, okuyucu için sadece güldürücü
değil, düşündürücü tablolar çiziyor.
Mesaj alışverişini, iletişimin içinde yer aldığı ortamın yalnız sosyal
özellikleri değil, fiziksel özellikleri de etkiler.
İletişimin içinde oluştuğu ortamın fiziksel özellikleri
Oda, salon, büro gibi kelimeler, bir mekanın kullanılma işlevlerini
belirtir. Bulunulan yerin fiziksel konumu ve nitelikleri, bir başka
deyişle büyüklüğü ve biçimi, ayrıca rengi, aydınlatma derecesi, ısısı;
sessiz ya da tenha olması gibi özellikleri, o mekan içinde yer alan
iletişimi etkiler. Herkes bu etkiler altında bulunur, ne var ki bazıları
bunların bilincindedir bazıları değildir.
Hayalinizde kendinizi sevgilinizle birlikte canlandırın. Buluşup başbaşa
yemek yemek istiyorsunuz. Yemek yiyeceğiniz yer nasıl bir yer olmalı? Spor
salonu kadar büyük, her yeri betonla kaplı bir yemekhane mi, yoksa ancak
birkaç masanın bulunduğu, bir köşesinde şöminenin yandığı küçük bir dağ
lokantası mı?
Romalılardan beri yasaların yapıldığı ve uygulandığı yerlerin, büyük,
görkemli binalardan oluşması, bir rastlantı mıdır acaba? Bir binanın
görünümü, genellikle o yapının işlevine yaraşır bir mesaj oluşturur. Saygı
ve korku uyandıran binalar, --yasa-- kavramının uyandırdığı duygulara
uymaktadır.
Gece kulüplerine gittiğinizde görmüşsünüzdür, genellikle hepsi loştur.
Parlak bir şekilde ışıklandırılmış bir gece kulübüne gitmek isterseniz,
böyle bir gece kulübü bulmakta zorluk çekersiniz.
Bir yerdeki insan sayısı da önemlidir. Bir sinemada sadece siz olduğunuz
zaman filmden zevk alabilir misiniz? Orada bulunan insanlarla
konuşmadığınız halde, sinemanın kalabalık olması sizi niçin bu kadar
etkiliyor acaba? Aynı şey, düğün, futbol maçı gibi değişik sosyal olaylar
için de geçerlidir. Stadyumda siz tek başınıza olsanız, futbol maçını
oldukça sıkıcı bulabilirsiniz.
-Bir hafta süreyle, kimlerle nerelerde konuştuğunuza dikkat edin.
Bulunduğunuz yerin değişik özelliklerinin farkına varabiliyor musunuz? Bu
özellikler sizin konuşmanızı ya da size söyleneni anlamanızı etkilemekte
midir? Hangi yönde? Bu sorulara bir hafta süreyle cevap bulmaya çalışın.
İletişim ortamının içinde yer aldığı, daha kapsamlı bir ortam vardır:
İletişimde bulunan bireylerin ortak değer ve inançlarının kaynağı olan
kültür. İkinci Bölümde, kültür kavramını inceleyerek geleneksel otoriter
değerlerle, özgürlükçü çağdaş anlayışın değerlerini karşılaştırdık.
Burada, kültürü bir iletişim ortamı olarak yeniden ele alacağız, çünkü
kültür, insan davranışlarını bütünüyle kapsar, kuşatır ve mesajlar, bu
geniş kapsamlı çerçeve içinde anlamlandırılır. Şimdi, kültürün kişiler
arası iletişimle olan ilişkisine bir kez daha göz atalım.
İLETİŞİM ORTAMI OLARAK KÜLTÜR
Hacettepe Üniversitesi öğretim üyelerinden Perihan (Oray) Yunt, Konya
yöresinde köy kadınlarıyla yaptığı anket çalışmasında ortaya çıkan bir
iletişim sorununu aşağıda dile getiriyor:
--1970 yılında, Konya yöresinin GEZİCİ KADIN KURSU'nun etkinlik
gösterdiği köylerinde ve böyle bir kursun hiç uğramadığı yerlerde, sosyal
yaşamda farklılıklar olup olmadığı konusunda bir ön araştırma yapıyorduk.
Anketimizde --Kaç günde bir yıkanırsın?-- diye bir soru da yer almıştı.
Anket sadece kadınlara uygulanmaktaydı. Kursun yapıldığı ve yapılmadığı
yedişer köy alarak toplam on dört köyde, örnekleme yoluyla seçtiğimiz bir
grup köy kadınına sorular soruyorduk. En son köyde, kadınlardan birisi
beni, oldukça fakir bir aileye ait olduğu anlaşılan, tahta basamakları
kırık dökük bir eve götürdü. Evin kadınının yüzü mutsuzluk izleri
taşıyordu. Anketimizdeki soruyu bu kadına da sordum: --Kaç günde bir
yıkanırsınız?-- Kadın cevap vermedi, anlamsızca yüzüme baktı. Bana
kılavuzluk eden kadın hemen atıldı ve acımalı bir sesle, --Gocası
sakattır, ayda bir yıkansa ne nimet,-- dedi. O anda kafamda şimşek çaktı
ve ancak o zaman, bu soruyu sorduğumda öteki kadınların biraz mahçup, yarı
mütebessim verdikleri --Haftada bir gün, haftada iki, üç gün,-- gibi
cevapların anlamını farkettim. Ayrıca, uğradığımız köyleri, bizden önce,
doğum kontrolüne ilişkin araştırma yapan bir ekibin dolaşmış olduğunu da
sonradan öğrendim. Aradan bir süre geçti. Olayı, Konyalı bir arkadaşıma
anlattım. Arkadaşım, --O biçimde değil, 'Çoluk çocuk kaç günde bir
yıkanır, çamaşır yıkarsınız?' diye sormanız gerekirdi,-- dedi» (Yunt,
1978).
Araştırmacı, Konya yöresinden olmadığı için, bu yöreden olan kadınlarla
biraz zor iletişim kurabilmiştir, ama yine de, sonradan da olsa,
--kafasında bir şimşek çakabilmiştir--, çünkü, cinsel ilişkiden sonra
--gusul aptesi--nin alındığını bilir. Perihan Yunt yerine, bu araştırmayı
bir Avrupalı ya da Amerikalı yürütseydi, o şimşek hiçbir zaman
çakmayacaktı.
İçinde bulunduğumuz sorunlar ve uğraştığımız konular yaşamımıza o denli
işler ki, bir yabancıya bunları anlatmak zordur. Aynı kültürden olan
kimseler, bu inançları paylaştıkları için, kolaylıkla aralarında iletişim
kurabilirler. Başka başka kültürlerden gelen insanlar arasında iletişim
zorlukları olur. Örneğin, yabancı ülkelere giden Türklerin başından
geçmiştir: Misafir gittikleri yerde ilk defa ikram edilen şeyi almazlarsa,
ikinci kez ısrar edilmez. Aç olduğu ve canı istediği halde, bu nedenle aç
kalan Türkler olmuştur. Diğer yandan, Türkiye'ye gelen yabancıların
kendilerine ikram edilen şeyleri hemen almaları, çoğumuzun tuhafına gider;
kendimizi, nezaket kurallarını bilmeyen insanlarla karşılaşmış gibi
hissederiz.
Erdoğan Bozok'un Modern Çağ (1972) adlı karikatür kitabını, yurt
dışındayken yabancı arkadaşlara gösterdim. Türkiye'de bulunmamış,
sorunlarımızı bilmeyenler; sadece hafif bir gülümsemeyle kitabı gözden
geçirdiler. Türkler ve Türkiye'de bulunmuş yabancılar, kahkahalarla
gülerek, sanatçının görüşündeki keskinliğe hayranlıklarını belirttiler.
Bozok bir iletişim durumundaydı: Sanatçı, kendi bildiği kültür ve yaşamı
paylaşanlara zengin mesajlar yollayabilirken, bu kültürü paylaşmayanlar
açısından sadece bazı şekiller çizmiş bulunuyordu.
--Bugün senin canın birşeye sıkıldı galiba!-- diyen arkadaşımız,
konuşmadığımız halde, canımızın sıkkın olduğunu sözsüz iletişimle
anlamıştır; yüz ifademiz, sesimizin tonu, bedenimizin duruşu ona ipucu
olmuştur. Günlük yaşamda, söylenenlerin karşıdakini nasıl etkilediği de
sözsüz ifadeden anlaşılır. Söylenenin hoşa gidip gitmediğini, karşıdakini
kızdırıp kızdırmadığını; onun sözsüz ifadesinden sürekli izleyebiliriz.
İletişimde, ilişki düzeyine ve sözsüz mesajlara duyarlı olmayan kimse,
kendisinin ve konuştuğu konunun karşısındakini nasıl etkilediğinin farkına
varamaz; söz konusu kişiye gerektiğinden fazla sokulur ya da uzakta durur;
onun yüz ifadesinde, bedeninde, el ve kol hareketlerinde dile getirdiği
duygusal tonu --işitemez--. Ayrıca, iletişim ortamının özelliklerine
--kördür--; kiminle, nerede, nasıl konuşulacağını bilemez.
Sözsüz mesajlara duyarlık kazanmamış, karşısındakinin sadece
söylediklerine önem veren kimseler, kişiler arası ilişkilerde büyük
zorluklarla karşılaşırlar. Ve çoğu kez, ilişkilerinde meydana gelen
tıkanıklık ve aksaklıkların nedenlerini de bir türlü anlayamazlar.
DENEYEBİLİRSİNİZ
Aşağıdaki egzersizler, okuyucuyu ilerdeki konulara hazırlamak için
verilmiştir. Bu egzersizleri uygularsanız, kitapta incelenen kavramları
daha yakından tanır ve iletişim kavramlarını kendi yaşamınızda kullanma
olasılığınız artar.
Kişiler arası iletişimde neredesiniz?
Herkesin yaşamında önemli bir kişi vardır. Sizin için şu an yaşamınızda
en önemli kişi kimdir? Bu kişi anneniz, babanız, eşiniz, çocuğunuz ya da
arkadaşınız olabilir. Bu önemli kişiyle nasıl bir iletişim içindesiniz,
bilmek ister misiniz? O halde, lütfen aşağıdaki soruları cevaplayın.
İlişkiniz olanak veriyorsa, aynı soruları onun da cevaplamasını isteyin.
Daha sonra cevaplarınızı karşılaştırarak, aralarındaki benzerlik ve
farklılıklar üzerinde konuşabilirsiniz.
Sorular:
1. Onunla en son hangi konuda tartıştınız? Bu tartışma nasıl sonuçlandı?
Birbirinize daha kızgın olarak mı ayrıldınız? Yoksa, aranızdaki ilişki
daha da güçlendi mi?
2. Size söylemeden, onun içinde bulunduğu duygusal durumu anlayabiliyor
musunuz? Aşağıdaki duygulardan hangisini, onda daha kolaylıkla
tanıyabiliyorsunuz?
-Neşeli-Kendinden emin.
-Gururlu-Korkulu.
-Ne yapacağını bilemez halde-Kendini suçlu hissediyor.
-Tedirgin-Şaşkın.
Yukarıda verilen duygusal durumları sizin nasıl ifade ettiğinizin
farkında mısınız? Sizin bu tür duygular içinde olduğunuzu, söylemediğiniz
halde, o anlayabiliyor mu?
3. Ona ifade etmekten çekindiğiniz duygularınız var mı? Onun size ifade
etmekten çekindiği duyguları olduğunu düşünüyor musunuz? Konuşmaktan
çekinilen bu tür duygulardan söz etme olanağını, ilerde bulabileceğinizi
zannediyor musunuz?
4. Aşağıda verilen duyguları onda canlandırmak için yapabileceğiniz en
az iki şey düşünün:
-Kızdıracak.
-Neşelendirecek.
-Gururlandıracak.
-Suçlu hissettirecek.
-Üzecek.
-Korkutacak.
5. Onun arkadaşları konusunda neler düşünüyorsunuz? Aynı arkadaşlara mı
sahipsiniz, yoksa onun ve sizin kendi arkadaşlarınız mı var? Ortak
arkadaşlarını kıskanır mısınız? Sizin arkadaşlarınız konusunda onun
duygularının ne olduğunu biliyor musunuz?
6. Yorucu bir gün geçirdiğinizi ve eve gidip dinlenmeye can attığınızı
varsayın. Ama bir yere gitmek için daha önceden söz verdiğinizi, o size
hatırlatıyor. Ya da, kendi başınıza kalmak, dinlenmek isterken, sürekli
şaka yapma ve sizi rahat bırakmama gibi bir huyu olduğunu düşünün. Bu tür
çatışmaları nasıl çözerdiniz? Bir orta yol bulmaya mı çalışırdınız? Kavga
mı ederdiniz? Yoksa sizin görüşünüzü kabul etmesi için onu inandırmaya mı
çalışırdınız? Aranızda çıkan çatışmaları ele alış tarzınızdan hoşnut
musunuz?
7. Onun yaşamının temel amacını ve önem verdiği ilgilerini biliyor
musunuz? Bu amaçlar ve ilgiler konusunda duygularınız ne? Sizin temel
amacınız ve ilgilerinizle bunlar uyuşuyor mu? Eğer uyuşmuyorsa, onun sizin
amaç ve ilgilerinizi kabul etmesini ister misiniz?
8. Hoşunuza giden yönlerini biliyor musunuz? En güçlü yönlerinin
farkında mısınız? Bu konuda düşündüklerinizi onunla paylaştınız mı?
9. Bir gece sizi uyandırarak sizinle konuşmak istediğini düşünün. Ne
yapardınız? --Peki, konuşalım!-- mı derdiniz, yoksa, --Sabaha kadar
bekleyemez misin? Sabah konuşsak olmaz mı?-- diye ertelemek mi isterdiniz?
Siz onu uyandırsaydınız, acaba o size nasıl davranırdı?
10. Onunla olan ilişkinizden ötürü, kendi kendinizden uzaklaşmış
olduğunuzu hissettiğiniz anlar oldu mu? Sizinle olan ilişkisinden ötürü,
onun kendi kendinden uzaklaşmış olduğunu hissettiğini düşündüğünüz oldu
mu?
Yukarıdaki sorulara verdiğiniz cevapları bir gözden geçirin. Sorulara
içtenlikle cevap verdiğinizden emin misiniz? Bu cevapları sizin için
önemli olan kimseyle paylaşmak ister misiniz? Yoksa, bu cevapların onun
tarafından öğrenilmesinden rahatsız mı olursunuz?
İsterseniz cevaplarınızı saklayın ve kitabın değişik bölümlerini
okuduktan sonra yeniden gözden geçirin. İletişimle ilgili yeni kavramlar
öğrendikçe, bu kavramların sizin ilişkiniz içinde ne anlama geldiklerini
verdiğiniz cevaplardan anlayabilirsiniz.
:::::::::::::::::
4
İletişim ve Algılama
Ahlakın Tarifi
--Oğlu ortaokula gidiyordu. Akşam eve gelince derslerine yardım ederdi.
Yemekten sonra sordu:
--Oğlum, derslerin nasıl, çalıştın mı, yarın ne var?--
--Ahlak çalıştım, baba.--
--Anlat bakayım.--
Çocuk geçti karşısına, papağan gibi bir solukta okudu:
--Ahlak, hulk'un cem'idir. Hulk tabiyyat ve seciyye demektir. Buna huy
denir. Seciyye ve huy denilen şey, insanda yerleşmiş melektir. O melek
sebebiyle nefisten ef'al kolayca çıkar.--
Şaşırdı: --Oğlum bu ne? Nereden ezberledin bunu?--
--Ahlakın tarifi, öğretmen yazdırdı.--
--Bir şey anladın mı?--
--Yoo! Anlamak şart değil ki! Kimse anlamıyor, ezberle yeter!..--
Hasan Pulur'un yukarıdaki yazısında belirtilen eğitim sisteminin
temelinde yatan, --anlamanın gerekli olmadığı, ezberlemenin yeterli
olduğu-- anlayışı, öğretmen ile öğrenci arasında gerçek bir iletişim
kurulmasını önler. Kişinin temel eğitiminden edindiği bu alışkanlık,
basmakalıp ve biçimsel ilişkilerinde sürüp gider. Kalıplaşmış evlilik ya
da iş ilişkilerinde de, bu durumu gözlemleme olanağı vardır.
Kalıpları tekrarlamaktan kurtulabilme, insan ilişkilerine anlamsal
zenginliği ve derinliği getirebilme, iletişimin süreçlerini uygun ve
etkili bir biçimde uygulamaya bağlıdır. Bu bölümün amacı, iletişimin temel
yapısını ve süreçlerini bilimsel kavramlar içinde tanımlayarak okuyucuya
tanıtmaktır.


 

 

 

 

 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
 
 
 

 

Psikoloji