SOSYOLOJİ: KONULAR VE SORUNLAR
Anthony Giddens
Sosyoloji, şaşırtıcı derecede karışık üne sahip bir konudur. Bir yandan
isyanı körükleyen ve başkaldırıya kışkırtan bir uyarıcıyla bağdaştırılır.
Çalışılan konular üzerine belli belirsiz de olsa bir fikir sahibi olunmasına
rağmen sosyoloji, her nasılsa yıkıcılıkla, uyumsuz militan öğrencilerin
yakınma dolu talepleriyle ilişkilendirilir. Diğer yandan, konuyla oldukça
farklı bir bakış açısı -belki de ilkinden daha yaygın olarak- okullarda ve
üniversitelerde sosyoloji hakkında doğrudan bilgi sahibi olmuş bazı bireyler
tarafından ortaya konmuştur. Aslında bu, sosyoloji öğrencilerini engellere
yöneltmekten çok, onları klişelerle dayanılmaz bir biçimde sıkması son
derece muhtemel olan, öğreticilikten ve yapıcılıktan uzak bir girişimdir.
Sosyoloji, bu haliyle bir bilim olmanın sorumluluğunu üstlenir, ancak
uygulayıcılarının model olarak almayı arzuladığı doğa bilimleri kadar
aydınlatıcı bilgiler sunan bir bilim olamaz.
Sosyolojiye yönelik olarak bu ikinci tavrı takınanların kendileri açısından
oldukça haklı olduklarını düşünüyorum. Sosyoloji, savunucularının birçoğu
-hatta çoğunluğu- tarafından genel savlanrı yapay-bilimsel bir dilde
gizlenmesi olarak düşünülür. Sosyolojinin doğa bilimleri grubuna ait olduğu
ve dolayısıyla doğa bilimlerinin esaslarını ve hedeflerini körü körüne,
aynen almaya çalışması gerektiği düşüncesi hatalı bir düşüncedir. Meslekten
olmayan eleştirmenler, en azından önemli ölçüde, sosyolojinin bu şekilde
sunulan kazanımları hakkında şüpheci olma konusunda oldukça haklılar.
Bu kitabı yazma amacım, sosyolojiyi ikinciden çok birinci bakış açısıyla
ilişkilendirmek olacaktır. Bunu söylerken, sosyoloji ile insanların çoğunun
iyi ya da uygun davranış biçimleri olduğuna inandıkları her şeye bir çeşit
akıl dışı serzenişte bulunmaları arasında bir bağ kurmayı kastetmiyorum.
Yapmak istediğim şey, tanımlayacağım biçimde anlaşılan sosyolojinin, ister
istemez yıkıcı bir niteliği olduğu görüşünü savunmaktır. Ancak, ele alacak
olduğum sosyolojinin yıkıcı veya eleştirel olma özelliği, sosyolojinin
mantıksal olarak kötü üne sahip bir girişim olduğu görüşüyle bağdaşmaz (ya
da bağdaşmamalıdır). Tam tersine, sosyoloji hepimizin üzerindeki bu tür bir
baskıcı ilgiden doğan sorunlarla, toplumun kendi içerisindeki başlıca
ihtilâfların ve çatışmaların unsurları olan sorunlarla uğraştığı için (ya da
uğraşması gerektiği için) bu özelliğe sahiptir. Radikal öğrenciler ya da
diğer radikaller, ne kadar uyumlu ya da başıboş olurlarsa olsunlar, onları
harekete geçiren etkenlerle sosyolojik farkındalık arasında geniş
bağlantılar vardır. Bu, sosyologların doğrudan başkaldırıyı övmelerinden
kaynaklanmaz ya da pek azının bundan kaynaklandığını söyleyebilirim; bunun
sebebi, sosyolojinin uygun bir biçimde anlaşılması kaydıyla, bugünün
dünyasında karşılaşılmak durumunda kalınan toplumsal sorunların ne denli
temel sorunlar olduğunu kaçınılmaz bir şekilde göstermesidir. Herkes bir
ölçüde bu sorunların farkındadır, ancak sosyoloji sorunların üzerine daha
iyi odaklanılmasına yardımcı olur. Eğer "akademi" yalnızca üniversitenin
kapalı duvarları ardında izlenen, nesnel ve uzaktan bilgece araştırma yapma
anlamına geliyorsa, sosyoloji, salt akademik bir çalışma sahası olarak
kalamaz.
Sosyoloji, içindekilerin ortaya konulmasından başka bir talebi olmayan,
özenle paketlenmiş hediye gibi sunulan bir konu değildir. Diğer tüm sosyal
bilimler gibi -diğer bilim dallarının yanı sıra antropoloji, ekonomi ve
tarih de buna dahil edilebilir- sosyoloji de doğası gereği ihtilafları olan
bir çalışma sahasıdır. Yani, sosyoloji kendine özgü doğasıyla ilgili
süregelen tartışmalarla karakterize edilir. Ancak, kendilerini profesyonel
"sosyolog" olarak adlandıranlarla sosyolojinin konularına nasıl
yaklaşılacağı ve bu konuların
nasıl çözümleneceğine dair birbiriyle yarışan çok sayıda düşüncenin
varlığından rahatsızlık duyan bu alanın dışındaki birçokları tarafından öyle
görülse de bu, bir zayıflık değildir. Sosyolojik tartışmaların bir türlü
sonunun gelmemesinden ve çoğunlukla bunların nasıl çözüleceği hususunda bir
uzlaşmaya varılamamasından rahatsız olanlar, genellikle bu durumu konunun
yeterince olgunlaşmamış oluşunun bir işareti sayarlar. Bu kişiler
sosyolojinin bir doğa bilimi gibi olmasını ve keşfedilmiş ve geçerli olduğu
düşünülen doğa bilimlerinin kanunlarına benzer bir evrensel kanunlar düzeni
üretmesini isterler. Ancak bu kitapta ana hatlarını sunacağım görüşe göre,
sosyolojinin doğa bilimlerini çok yakından örnek alması gerektiğini düşünmek
veya doğa bilimlerine benzer bir toplum biliminin uygun ya da arzulanabilir
olmasını düşünmek hatadır. Bununla, doğa bilimlerinin yöntemlerinin ve
hedeflerinin, insanların toplumsal davranışlarını incelenmesiyle tamamen
ilgisiz olduğunu kastetmediğimi vurgulamak zorundayım. Sosyoloji, fiilî
olarak gözlemlenebilir konularla ilgilenir, görgül (ampirik) araştırmaya
dayalıdır ve olgulara anlam kazandıracak kuramları ve genellemeleri formüle
etme girişimlerini içerir. Fakat insanlar doğadaki maddî nesnelerle aynı
değildir; kendi davranışlarımızı incelemek, birçok önemli açıdan, doğal bir
fenomeni incelemekten kaçınılmaz bir şekilde tamamen farklıdır.
Sosyoloji Bağlamı:
Sosyolojinin gelişimi ve mevcut ilgi alanları, modern dünyayı yaratan
değişiklikler bağlamında algılanmalıdır. Yoğun bir toplumsal dönüşüm çağında
yaşıyoruz. Yalnızca iki yüzyıl gibi bir süre zarfında, bugün hızını
azaltmaktan çok artıran, sınırsız bir toplumsal değişimler dizisi ortaya
çıkmıştır. Köken olarak Batı Avrupa'dan yayılan bu değişimler, etki alanları
itibariyle artık küreseldirler. Tarihte binlerce yıl boyunca insanoğlunun
yaşadığı tüm toplumsal örgütlenme biçimlerini tamamen ortadan
kaldırmışlardır.
Değişimlerin özü, bazılarının onsekizinci ve ondokuzuncu yüzyıl Avrupasının
"iki büyük devrimi" olarak tanımladıkları olaylarda yatmaktadır. Bunların
ilki, hem belirli bir olaylar dizisi hem de çağımızda siyasî dönüşümlerin
simgesi olan 1789 Fransız Devrimi'dir. Çünkü Fransız Devrimi önceki
dönemlerde görülen isyanlardan oldukça farklıdır. Örneğin, köylüler ara sıra
feodal idarecilere karşı ayaklanmışlardı, ama bu ayaklanmalar genellikle,
belli bazı idarecileri iktidardan uzaklaştırmak veya fiyatlarda ve
vergilerde kesintiler yapılmasını sağlamak amacıyla gerçekleştirilmişti.
1776'da Kuzey Amerika'da yapılan sömürge karşıtı devrim gibi bazı istisnalar
dışında, tarihte ilk defa, Fransız Devrimi'nde bir toplumsal düzen, evrensel
özgürlük ve eşitlik gibi salt dünyevî ideallerin kılavuzluğundaki bir
hareket tarafından tamamen ortadan kaldırılmıştır. İdealleri bugün bile pek
az anlaşılmış olsa da, bu devrimciler modern tarihin dinamik inançlarından
birinin doğruluğunu kanıtlayan siyasî bir değişim iklimi yarattılar. Gerçek
siyasî nitelikleri ne olursa olsun, bugün dünyada yöneticileri tarafından
"demokrasi" olduğu ilân edilmemiş çok az devlet vardır. Bu insanlık
tarihinde tamamen alışılmamış bir şeydir. Özellikle Eski Yunan ve Roma
cumhuriyetleri gibi başka cumhuriyetlerin var olduğu doğrudur. Ancak, bunlar
nadir örneklerdir ve her iki durumda da "vatandaşları" oluşturanlar nüfusta
azınlıktadır, çoğu köledir ya da vatandaşlar arasındaki seçkin grupların
ayrıcalıklarından yoksundurlar.
İkinci "büyük devrim" onsekizinci yüzyılın sonlarında Britanya'da ortaya
çıkan ve ondokuzuncu yüzyılda tüm Batı Avrupa'ya ve Amerika Birleşik
Devletleri'ne yayılan "sanayi devrimi"dir. Sanayi devrimi bazen yalnızca,
özellikle buhar gücünün imâlatta kullanılması ve bu tür güç kaynaklarıyla
çalıştırılan yeni makine türlerinin ortaya çıkması gibi teknik yenilikler
dizisi olarak sunulur. Ancak bu teknik buluşlar daha geniş toplumsal ve
ekonomik değişikliklerin sadece bir parçasıydı. Bunların en önemlisi,
işgücünün büyük bir kısmının, tarımdan, sürekli büyüyen sanayi sektörlerine
göçüydü; bu, sonuçta tarımsal üretimin yaygın olarak makineleşmesine de
neden olan bir süreçti. Aynı süreç, kentlerin yine tarihte benzeri
görülmemiş ölçüde genişlemesine sebep olmuştur. Ondokuzuncu yüzyıl öncesinde
en kentleşmiş toplumlarda bile, nüfusun yüzde onundan fazlasının kasabalarda
ya da kentlerde yaşamadığı ve bu rakamın, tarımla geçinen ülkelerde ve
imparatorluklarda önemli oranda daha düşük olduğu hesaplanmıştır. Günümüz
standartlarına göre, sanayi öncesi toplumlardaki tüm kentler, en ünlü
kozmopolit merkezler bile, aslında oldukça küçüktü. Örneğin, ondör-düncü
yüzyılda Londra'nın nüfusunun 30.000 olduğu hesaplanmış, aynı dönemde
Floransa'nın nüfusunun ise 90.000 olduğu belirtilmiştir. Ondokuzuncu yüzyıla
girildiğinde Londra'nın nüfusu, yaklaşık 900.000 kişiyle, tarih boyunca
kurulan tüm kentlerin nüfusunu çoktan geçmişti. Fakat, 1800'de, böylesine
büyük bir metropolitan merkeziyle bile, İngiltere ve Galler nüfusunun küçük
bir kısmı büyüklü küçüklü kentlerde yaşıyordu. Bir yüzyıl sonra, nüfusun
yaklaşık yüzde kırkı 100.000 ya da daha fazla, yaklaşık yüzde altmışı ise
20.000 ya da daha fazla nüfuslu kentlerde yaşıyordu.
Tablo 1.1, kentleşmenin tüm dünyada önemli ölçüde yayıldığını ve yayılmaya
devam edeceğini gösteriyor. "Kasaba" ya da "kent'i daha küçük nüfus
yığınlarından ayırmak için kullanılan ölçüte göre, tüm sanayileşmiş ülkeler
büyük ölçüde kentleşmiştir. Fakat Üçüncü Dünya Ülkelerinde de hızla büyüyen
kentsel alanlar vardır. Günümüz dünyasındaki en büyük kentsel alanlar
ondokuzuncu yüzyıldan önceki toplumlardaki kentlere kıyasla gerçekten çok
büyüktür.
Tablo 1.1 Kentlerde yaşayan dünya nüfusunun yüzdeleri
20.000 ya da daha 100.000 ya da daha
fazla nüfuslu kentler fazla nüfuslu kentler
1800 2,4 1.7
1850 4,3 2,3
1900 9,2 5,5
1950 20,9 13,1
1970 31,2 16,7
1982 34,6 18,1
Kaynak: Kingsley Davis, "The Origin and Growth of
Urbanisation in the World" ["Dünyada Kentleşmenin Kökeni ve Gelişmesi"],
American Journal of Sociology, cilt 61, 1955 (güncelleştirilmiş).
Sanayileşme ve kentleşme toplumun en geleneksel formlarını geri dönülmez bir
biçimde ortadan kaldıran dönüşümlerin merkezındeyse, bunlarla ilişkili olan
ve üzerinde durulması gereken üçüncü bir fenomen daha vardır. Bu da, bugünün
dünyasındaki insan sayısında, geçmiş yıllarla karşılaştırıldığında görülen
oldukça şaşırtıcı artıştır. İsa doğduğu zaman, dünyada muhtemelen üç yüz
milyondan daha az insanın yaşadığı tahmin edilmektedir. Onsekizinci yüzyıla
kadar, toplam nüfusun oldukça kararlı fakat ağır bir şekilde artmış olduğu
görülmektedir; dünya nüfusu bu dönem içerisinde muhtemelen yaklaşık iki
katına çıkmıştır. Bu dönemden sonra, herkesin duyduğu, ancak ayrıntılarıyla
ilgili çok az şey bildiği "nüfus patlaması" ortaya çıkmıştır. Bugün dünyada
yaklaşık dört milyar sekiz yüz milyon insan yaşamaktadır, bu sayı öyle bir
hızla artmaktadır ki, eğer artış aynı şekilde devam ederse, dünya nüfusu her
kırk yılda bir iki katına çıkacaktır. Böylesi bir nüfus artışının sonuçları
insanoğlunun geleceği açısından korkutucuyken ve önemli tartışmalara konu
olabilecekken, son yıllarda görülen nüfus artışının esaslarının arkasındaki
etkenler, sanayileşme ve kentleşmenin arkasındaki etkenlerden daha az
tartışmalıdır. Çünkü, insanlık tarihinin büyük bir kısmında doğum ve ölüm
oranları arasında genel bir denge olmuştur. Bu, bazı açılardan karmaşık bir
konu olsa da, diğerlerine baskın gelen iki ana fenomen vardır. Birincisi,
son iki yüzyıldan önceki dönemde, ortalama insan ömrü nadiren 35 yılın
üzerine çıkmıştır, çoğu zaman bundan da azdır. İkinci etken, çocuk ölümleri
oranıdır; Ortaçağ'da Avrupa ve diğer bölgelerde her yıl doğan çocukların
yarısının ergenlik çağına girmeden ölmeleri ender rastlanan bir durum
değildir. Sağlık ve genel hijyen koşullarının iyileşmesi ve bazı belli başlı
bulaşıcı hastalıkların tıbben kontrol altına alınmasıyla sağlanan ortalama
insan ömründeki artış ve çocuk ölümü oranlarındaki ciddi düşüşler bu
şaşırtıcı nüfus artışının nedenlerinden biridir.
Sosyoloji:
Tanımı ve Bazı Ön Düşünceler
Sosyoloji, Avrupa'daki "iki büyük devrim"in sebep olduğu değişimlerin
başlangıç dizisi üzerine yoğunlaşan kişiler, bu değişimlerin oluşum
şartlarını ve olası sonuçlarını anlamaya çalıştıkça varlık kazanmıştır.
Şüphesiz, hiçbir bilim dalı kökenleri bakımından tam olarak tanımlanamaz.
Toplumsal düşüncedeki sürekliliği onsekizinci yüzyılın ortalarından
başlayarak, toplumsal düşüncenin daha sonraki dönemlerine kadar çeşitli
yazarlardan takip edebiliriz. Sosyolojinin oluşumuna katkısı olan düşünceler
iklimi, aslında, kısmen bu ikili devrim sürecinin ortaya çıkışına da
yardımcı olmuştur.
"Sosyoloji" nasıl tanımlanmalıdır? Basmakalıp bir ifadeyle başlayayım.
Sosyoloji insan toplumlarının incelenmesiyle ilgilenir. Artık, toplum
kavramı yalnızca çok genel bir şekilde formüle edilebilir. Çünkü,
"toplumlar" gibi genel bir kategorinin içine, sadece sanayileşmiş ülkeleri
değil, aynı
Anthony Giddens
zamanda büyük, tarımla uğraşan imparatorlukları (Roma İmparatorluğu veya
Geleneksel Çin gibi) ve terazinin diğer kefesine de oldukça az sayıda
bireyden oluşabilen küçük kabile topluluklarını dahil etmek istiyoruz.
Toplum, kurumsallaştırılmış davranış biçimleri bütünü ya da sistemidir.
Toplumsal davranışın "kurumsallaştırıl-mış" biçimlerinden söz etmek, uzun
zaman ve mekân dilimlerinde sürekli olarak tekrarlanan -veya modern
toplumsal kuram terminolojisinde olduğu gibi toplumsal olarak yeniden
üretilen- inanç ve davranış biçimlerinden bahsetmektir. Toplumsal yaşamın
temellerinden biri olduğu için dil, bu tür kurumsallaştırılmış bir etkinlik
ya da kurum için mükemmel bir örnek teşkil eder. Hepimiz, yaratıcı bir
şekilde kullansak da bireyler olarak hiçbirimizin yaratmadığı bir dil
konuşuyoruz. Ancak, toplumsal yaşamın diğer birçok yönü de
kurumsallaştırılabilir: yani, nesiller boyunca fark edilebilir derecede
benzer bir biçimde varlığını sürdüren, yaygın olarak benimsenmiş uygulamalar
haline gelebilir. Dolayısıyla, burada ekonomi kurumlarından, siyasî
kurumlardan ve benzer kurumlardan söz edebiliriz. Burada, "kurum" kavramının
bu kullanımının, bu terimin günlük dilde "grup" veya "kolektif-lik"
terimlerinin zayıf bir eşanlamlısı olarak kullanımından -örneğin bir
hapishaneden veya hastaneden "kurum" olarak söz edilmesi- farklı olduğunu
belirtmek gerekir.
Yukarıda bahsettiğim düşünceler "toplum"un nasıl anlaşılması gerektiğini
göstermeye yardımcı olur, ancak iş bununla bitmez. Bir araştırma konusu
olarak "toplum" sosyoloji ve diğer sosyal bilimler tarafından paylaşılır.
Sosyolojinin ayırt edici özelliği, sosyolojinin "iki büyük devrim"in
öncesinde ortaya çıkan toplum biçimlerine olan aşırı ilgisinden kaynaklanır.
Toplumun bu biçimleri, sanayi açısından gelişmiş toplumları -Batı'nın,
Japonya'nın ve Doğu Avrupa'nın ekonomik olarak gelişmiş ülkelerini-
kapsadığı gibi, yirminci yüzyılda, tüm dünyaya yayılan başka toplumları da
kapsar. Çünkü modern dönemde, bu "iki büyük devrim"in sebep olduğu güçlerin
müdahale etmediği hiçbir toplumsal düzen yoktur. "İleri" toplumlara sanki
dünyanın geri kalan kısmından veya kendilerinden önceki toplumlardan
soyutlanmışlar gibi bakılamayacağını -bunun tersini savunan çok sayıda
sosyolojik araştırma yapılmış olmasına rağmen- özellikle vurgulamak
istiyorum.
Bu görüşlerin ışığında, sosyolojinin tanımı aşağıdaki gibi verilebilir:
Sosyoloji, odak noktası, son iki veya üç yüzyıldaki endüstriyel dönüşümlerin
etkisiyle ortaya çıkan sosyal kurumların incelenmesi olan bir sosyal
bilimdir. Sosyoloji ile sosyal bilimlerdeki entelektüel çalışma sahaları
arasında açıkça tanımlanmış ayrımlar olmadığını vurgulamak önemlidir. İnsan
davranışının ve kurumlarının nasıl kavramsallaştırılması gerektiği ile
ilgili toplum kuramının sorunları bir bütün olarak sosyal bilimlerin ortak
ilgi alanıdır. İnsan davranışının çeşitli sosyal bilimlerin kapsamına giren
farklı "alanları", yalnızca çok genel bir şekilde açıklanabilen entelektüel
işbölümünü ortaya çıkarır. Örneğin, antropoloji görünüşte daha "basit"
toplumlarla -kabile toplumları, şeflikler ve tarım devletleri- ilgilenir.
Fakat bu toplumlar ya tüm dünyaya yayılan sarsıcı sosyal değişiklikler
tarafından tümüyle ortadan kaldırılmışlardır ya da modern sanayi
devletleriyle birleşme sürecindedirler. Başka bir örnek vermek gerekirse,
ekonominin konusu malların üretimi ve dağıtımıdır. Ancak, ekonomi kurumları
toplumsal sistemlerdeki diğer kurumlarla her zaman açık bir şekilde
ilişkilidir ve hem bunlardan etkilenir hem de bunları etkilerler. Son olarak
şunu belirtmek gerekir ki, geçmişle bugün arasındaki sürekli mesafeyi
inceleyen bilim olan tarih, tüm sosyal bilimlerin kaynak malzemesidir.
Sosyolojinin gelişimi ile ilgilenen seçkin düşünürlerin çoğu, yaşadıkları
değişimlere bilim ve teknolojinin yaptığı önemli katkılardan çok
etkilenmişlerdi. Bu nedenle, sosyolojinin amaçlarını belirlerken, doğa
bilimlerinin, insanların toplumsal ilişkileriyle ilgili çalışmalarda maddî
dünyayı açıklarken gösterdiği başarının çok daha fazlasını elde etme
arayışındaydılar. Sosyoloji "toplumu konu alan bir doğa bilimi" olmalıydı.
1798'den 1857'ye kadar yaşayan ve "sosyoloji" terimini bulan Auguste Comte,
bu görüşe en açık ve en etraflı anlatımı kazandırmıştır. Sosyoloji dahil
bütün bilimlerin mantık ve yöntemin genel çerçevesini paylaştığını, hepsinin
ilgili oldukları belirli fenomeni yönlendiren evrensel kanunları ortaya
çıkarmaya çalıştıklarını iddia etmiştir. Comte, insan toplumunu yönlendiren
kanunları keşfedersek -aynen bilimin doğadaki olayları kontrol altına
almamıza olanak sağlaması gibi- kendi kaderimizi şekillendirebileceğimize
inanmıştır. Ünlü sözü, Prevoir pour pouvoir [öngörebilmek kontrol
edebilmektir] bu görüşü ifade etmektedir.
Comte'tan bu yana, sosyolojinin doğa bilimleri üzerinde şekillendirilmesi
gerektiği düşüncesi, kesinlikle karşı çıkılmış ve çok farklı şekillerde
ifade edilmiş olsa da sosyolojideki baskın görüş olmuştur. Yirminci yüzyılda
sosyolojide sağlanan gelişmelerde en etkili isimlerden biri olan Emile
Durkheim (1858-1917), Comte'un bazı fikirlerini devam ettirdi. Doğa
bilimlerinin olgularla ilgilendiği gibi, sosyolojinin de aynı nesnellikle
yaklaşılabilecek "sosyal olgularla" ilgilendiğini açıkladı. Kısa fakat çok
etkili kitabı The Rules of Sociological Met-hod'âa (1895) Durkheim,
toplumsal fenomenlere şeyler gibi yaklaşılması gerektiğini öne sürmüştür:
Yani kendimizi doğadaki nesnelermişiz gibi görmeliyiz. Böylece Comte,
sosyoloji ile doğa bilimleri arasındaki benzerlikleri vurgulamıştır.
Daha önce belirttiğim gibi, bu bakış açısı sosyolojide yaygın olsa da benim
reddettiğim bir görüştür. Sosyolojiden ve antropoloji veya ekonomi gibi
diğer alanlardan "sosyal bilimler" olarak söz etmek, bu bilim dallarının
görgül konuları sistematik bir biçimde ele alan çalışmaları içerdiğini
vurgulamaktır. Sosyoloji ve diğer sosyal bilimlerin doğa bilimlerinden iki
önemli noktada farklılık gösterdiğini gördüğümüz sürece, terminoloji o kadar
da karmaşık değildir.
(1) Topluma veya "toplumsal olgular"a doğal dünyadaki nesnelere ve olaylara
yaklaştığımız gibi yaklaşamayız; çünkü toplumlar, ancak insanlar olarak
bizim kendi eylemlerimiz içinde yaratıldıkları ve yeniden yaratıldıkları
sürece var olurlar. Toplumsal kuramda, insan faaliyetlerinin, doğal
olaylarda olduğu gibi, nedenler tarafından belirlendiğini düşünemeyiz.
Benim, bireylerin ve kurumların "çifte etkileşimi" olarak adlandırdığım şeyi
kavramalıyız: Biz toplumu yaratırız, toplum da bizi yaratır. Söylediğim
gibi, kurumlar, zaman ve mekânda tekrar üretilen toplumsal faaliyet
modelleridir. Bunun neleri içerdiği üzerinde biraz dikkatlice düşünmeye
değer. Toplumsal davranışın veya toplumsal sistemlerin "yeniden
üretilmesi"nden söz etmek, zaman ve mekân açısından birbirlerinden ayrılan
failler tarafından benzer faaliyet modellerinin tekrar edilmesinden söz
etmektir. Aslında bu noktayı vurgulamak çok önemlidir, çünkü Durkheim'ınki
de dahil toplumsal kuramların çoğu, zarar verici sonuçlar doğurabilecek olan
fiziksel benzetme bağlamında düşünme eğilimiyle yoğrulmuştur. Toplumsal
sistemler, bireyler ve gruplar arasındaki ilişki modellerini içerir. Birçok
sosyolog bu örnekleri bir binanın duvarları veya bir vücut iskeleti gibi
betimler. Bu yanıltıcıdır, çünkü toplumların neye benzediği ile ilgili çok
durağan ve değişmeyen bir görüntü sergiler; yani, toplumsal sistemlerin,
ancak bireylerin bir zamandan ve mekândan diğerine, belirli davranış
biçimlerini faal olarak tekrarladıkları ölçüde şekillendiğini göstermez. Bu
tür bir benzetmeyi mutlaka kullanmak zorundaysak, toplumsal sistemler,
kendilerini oluşturan tuğlalarla her an sürekli olarak yeniden inşa edilen
binalar gibidir demeliyiz.
(2) Sosyolojinin pratik uygulamaları bilimin teknolojik kullanımlarıyla
doğrudan paralel değildir, olamaz da. Atomlar bilim adamlarının onlar
hakkında neler söylediğini bilemezler, ya da o bilginin ışığında
davranışlannı değiştiremezler. İnsanlar ise bunu yapabilir. Dolayısıyla,
sosyoloji ile sosyolojinin konusu arasındaki ilişki, doğa bilimlerinde
olduğundan kesinlikle farklıdır. Eğer toplumsal faaliyeti, doğa kanunları
tarafından belirlenmiş mekanik bir olaylar dizisi olarak düşünürsek, hem
geçmişi yanlış anlamış oluruz hem de sosyolojik analizin, geleceğimizi
etkilemeye nasıl yardımcı olacağını kavrama konusunda başarısızlığa düşeriz.
İnsanlar olarak yalnızca tarihte yaşamayız; tarih anlayışımız, o tarihin ne
olduğunun ve neye dönüşebileceğinin bütünleyici bir parçasıdır. İşte bu
yüzden Comte'un toplumsal teknoloji olarak görünen, Prevoir pour pouvoir
fikrine katılamayız. Sosyal bilimlerde, eylemsiz nesneler dünyasına değil,
diğer insanlara hitap ediyoruz. Bu çoğu kez, ilgili kişilere bir doğa kanunu
gibi kaçınılmaz, reddedilemez görünen şeyin aslında tarihin bir ürünü
olduğunu ve sosyolojik analizin insan toplumlarında özgürleştirici bir rol
oynayabileceğini tam anlamıyla göstererek yapılır. Sosyolojik analiz aynı
zamanda ölçülü olmayı da öğretir. Çünkü, bilgi, gücün önemli bir parçası
olmasına rağmen, güçle aynı şey değildir; tarih bilgimiz her zaman deneye ve
tecrübeye dayalıdır ve eksiktir.
Sosyolojik İmgelem: Eleştiri Alanı Olarak Sosyoloji
Bu kitapta üzerinde duracağım sosyoloji pratiği C. Wright Mills'in, yerinde
bir deyişle, "sosyolojik imgelem" olarak adlandırdığı kavramdan yararlanmayı
gerektiriyor (C. Wright Mills, The Sociological Imagination, Harmonsworth,
Pengu-in, 1970*). Bu terim çok sık kullanıldığından değerini yitirme
tehlikesiyle karşı karşıyadır ve Mills'in kendisi de bu terimi biraz muğlak
bir şekilde kullanmıştır. Bu terimle, benim anladığım şekilde bir sosyolojik
analiz için mutlaka gerekli olan birçok ilgili duyarlılık biçimlerini
kastediyorum. Çağdaş sanayileşmiş toplumlar -ilk defa Batı'da oluşturulmuş
haliyle bugünün toplumu- tarafından meydana getirilen toplumsal dünya
anlayışı, ancak imgelemin üç aşamalı uygulanmasının sonucu olarak elde
edilebilir. Bu sosyolojik imgelem biçimleri tarihî, antropolojik ve
eleştirel bir duyarlılık içerir.
Genetik açıdan bizimle aynı olan insanoğlu büyük olasılıkla yaklaşık 500.000
yıldır varlığını sürdürmektedir. Arke-
* C. Wright Mills, Toplumbilimsel Düşün, çev. Unsal Oskay, Ankara, T.C.
Kültür Bakanlığı, 1979.
olojik kalıntılardan öğrendiğimiz kadarıyla, yerleşik tarıma dayalı
"medeniyetler" en fazla 8.000 yıl öncesine dayanır. Fakat bu süre, sanayi
kapitalizminin yükselişinin egemen olduğu yakın tarihin kısacık dönemiyle
karşılaştırıldığında oldukça uzun bir zaman dilimi gibi görünebilir.
Tarihçiler, ekonomik girişimin yaygın bir şekli olarak Batı kapitalizminin
ortaya çıkış tarihi konusunda uzlaşamamışlardır, ancak bunun Avrupa'da
onbeşinci veya onaltıncı yüzyıldan daha geriye gittiğini destekleyecek
kanıtlar ileri sürmek zordur. Sanayi kapitalizminin, kapitalist girişimin
fabrikada makine üretimiyle birleşmesinin kökenleri onsekizinci yüzyılın
sonlarından daha erken bir döneme uzanmaz ve bu yüzden yalnızca Britanya'nın
bazı bölgelerinde ortaya çıkmış olmalıdır. Sanayi kapitalizminin dünya
çapında genişlemesine tanıklık ederek geçen yüzyıllık zaman dilimi,
sonuçları açısından tüm insanlık tarihinde hiçbir dönemde olmadığı kadar
şaşırtıcı sosyal değişikliklere sebep olmuştur. Biz Batı'da yaşayanlar, bu
değişikliklerin ilk etkilerini içlerinde eritmiş toplumlarda yaşıyoruz.
Günümüz kuşakları, hızlı teknolojik yeniliklere açık, nüfusunun çoğu
kasabalarda ya da kentlerde yaşayan, sanayi sektöründe çalışan ve
ulus-devletlerin "vatandaşları" olan toplumlara aşinadırlar. Ancak bugün
bizlere tanıdık gelen ve böylesine kısa bir zaman dilimi içinde çok hızlı ve
çarpıcı bir şekilde yaratılan toplumsal dünya, insanlık tarihinde benzeri
olmayan bir olgudur. Bugün, sanayileşmiş toplumları analiz edecek bir kişi
tarafından sosyolojik imgelemle ilgili olarak sarf edilmesi gereken ilk
çaba, kendi yakın geçmişimizi, yani "kaybettiğimiz dünyayı" yeniden
bulmaktır. Günümüzde sanayileşmiş toplumlarda yaşayan insanların, nispeten
yakın bir geçmişte yaşayan insanlardan ne kadar farklı bir hayat
sürdüklerini ancak tarih bilinci içerdiğine şüphe olmayan böyle bir imgelem
çabasıyla kavrayabiliriz. Kentleşmeyle ilgili olarak sözünü ettiğim güçlü
olgular bu anlamda yardımcı olur. Fakat asıl ihtiyaç duyulan, halihazırda
büyük ölçüde ortadan kaldırılmış olan toplumsal yaşam biçimleri dokusunun
özgün bir şekilde tekrar yapılandırılması yönünde bir girişimdir. Burada
sosyologun zanaatı ile tarihçinin sanatı arasında bir ayrım yoktur.
Onsekizinci yüzyıl Britanya'sı, sanayi devriminin etkilerini ilk kez tecrübe
eden, hâlâ yerel topluluk geleneklerinin hüküm sürdüğü, dinin etraflı
etkisiyle kaynaşmış bir toplumdu. Bu toplum, yirminci yüzyıl Britanya'sında
kayda değer bir devamlılık gösterse de, aradaki karşıtlıklar oldukça
belirgindir. Bugün çok yaygın olan kurumlar o dönemde basit bir yapılanmanın
ötesine geçememişlerdi: Yalnızca fabrikalar ve işyerleri değil, aynı zamanda
okullar, kolejler, hastaneler ve hapishaneler de ancak ondokuzuncu yüzyılda
yaygın hale gelmiştir.
Toplumsal yaşamın dokusundaki bu değişimler elbette kısmen maddîydi. Sanayi
devrimini açıklayan bir tarihçinin dediği gibi:
Modern teknoloji sadece daha hızlı üretmekle kalmaz, aynı zamanda dünün
zanaat yöntemleriyle hiçbir şekilde üretilemeyecek ürünler ortaya koyar. En
iyi Kızılderili örekesi bile günümüzdeki çıkrık kadar ince ve düzgün bir
iplik eğiremezdi; onsekizinci yüzyıl Hıristiyan dünyasındaki hiçbir demirci
ocağı modern makinelerin yaptığı kadar büyük, düzgün ve homojen çelik
levhalar üretemezdi. En önemlisi, modern teknoloji, sanayi çağı öncesinde
tahayyül bile edilemeyen şeyler yaratmıştır: fotoğraf makinesi, motorlu
araba, uçak, radyodan çok hızlı bilgisayarlara kadar tüm elektronik aletler,
nükleer enerji santrali ve sonu gelmez bir liste... Sonuç olarak mal
üretiminde ve çeşitliliğinde muazzam bir artış olmuştur ve hiçbir gelişme
tek başına, insanın yaşam tarzını, ateşin bulunmasından bu yana bu kadar çok
değiştirmemiştir: 1750'de yaşayan bir İngiliz, maddî şeyler konusunda,
Sezar'ın lejyonerlerine, kendi torununun torununa olduğundan daha yakındı
(David S. Landes, The Unbound Prometheus [Zincirinden Boşanmış Prometeus],
Cambridge, Cambridge University Press 1969, s. 5.).
Teknolojik yeniliklerin çapı ve yaygınlığı, inkâr edilemez bir şekilde
bugünün sanayileşmiş toplumlarının ayırt edici özelliklerinden biridir.
Kapitalizm öncesi çağda kent yaşamında dahi önemli olan, geleneğin
zayıflaması ve köy topluluklarında günü gününe yaşamın ortaya çıkması
olguları bununla yakından ilgilidir. Gelenek, geçmişin içinde bugünü
barındırıyordu ve bugün modern Batı toplumlarında egemen olandan daha farklı
bir zaman anlayışı ortaya koyuyordu. Bireyin günü, bugün olduğu gibi,
"çalışma zamanı" ya da "boş zaman" olarak bölünmemişti ve "çalışma" ne zaman
ne de mekân olarak diğer faaliyetlerden net bir şekilde ayrılmıştı.
Batı Avrupa toplumlarının yaşadığı dönüşümün kökenlerinde yatan iki büyük
devrimin kesişmesinden daha önce söz etmiştim. Bu devrimlerden ikincisi,
ulus-devletin yükselişi ile bağlantılı olan ve modern dünyanın
yaratılmasında sanayileşmenin yükselişi kadar önemli bir fenomen olan siyasî
devrimdir. Batı'da yaşayanlar belli bir ulusun "vatandaşları" olduklarını
öylece kabul etmeye eğilimlidirler ve hiç kimse devletin (merkezî hükümet ve
yerel yönetim), yaşamlarında oynadığı büyük rolün farkına varmama gafletine
düşmez. Ancak vatandaşlık haklarında, özellikle de evrensel oy kullanma
hakkı konusunda yaşanan gelişmeler oldukça yenidir. Diğerlerinden farklı bir
millî bir topluluğa ait olma duygusu olan milliyetçilik de böyledir. Bunlar
ulus-devletlerin "iç" örgütlenmelerinin karakteristik özellikleri haline
gelmiştir; ancak dikkatleri, modern çağın temel ayırt edici niteliği olan
ulus-devletler arasındaki ilişkilere yöneltmek de aynı derecede önemlidir.
Bugün, önceki çağlarla hiçbir paralellik göstermeyen bir dünya sistemi
içinde yaşıyoruz. Her "iki büyük devrim" de dünya çapında sonuçlar
doğurmaktadır. Sanayi kapitalizmi, üretimin muazzam derecede karmaşık bir
biçimde uzmanlaşmasına, mübadele ilişkilerinin dünya çapında olduğu bir
işbölümüne dayanır. Giydiğiniz kıyafetleri bir düşünün, oturduğunuz evi ya
da bir sonraki öğünde yiyeceğiniz yemeği. Kendi giyeceklerinizi kendiniz
yapmanız, kendi evinizi inşa etmeniz veya tüketeceğiniz yiyeceği üretmeniz
pek olası değildir. Sanayileşmiş ülkelerde biz bu duruma oldukça alışkınız,
ancak sanayi kapitalizmi ortaya çıkmadan önce, işbölümü çok daha az
karmaşıktı. Nüfusun çoğunluğu, ihtiyaçlarının büyük bir kısmını kendisi
temin ediyordu, yapamadığı yerde kendi yerel topluluklarındaki kimselerin
hizmetine başvuruyordu. Fakat bugün ürünler, gerçekten küresel bir iş
bölümüyle tüm dünyada imâl edilip değiş tokuş ediliyor. Yalnızca Batı'da
tüketilen malların çoğu, dünyanın diğer yarısında üretilmekle kalmıyor,
bazen tam tersi de gerçekleşiyor; ancak aralarında büyük mesafeler olan
bölgelerde sürdürülen üretim süreçleri arasında karmaşık bağlantılar da
olabiliyor. Örneğin, bir televizyon setinin bazı parçaları bir ülkede, diğer
parçaları başka bir ülkede yapılmış olabilir; bu parçalar üçüncü bir yerde
monte edilmiş ve bu televizyon seti tamamen farklı bir yerde satışa sunulmuş
olabilir.
Ancak yeni ve eşi görülmemiş bir dünya sisteminin doğmasına neden olan tek
şey yalnızca ekonomik ilişkilerin artması değildir. Kapitalizmin yayılmasına
ulus-devletin genel devamlılığı eşlik etmektedir. Ulus-devletlerin bazı "iç"
özelliklerinden söz etmiştim (bunları 7. Bölüm'de daha etraflı olarak
inceleyeceğim). Ancak, önemli olan şu ki, "belirli bir" ulus-devletten söz
etmek hatalıdır, çünkü Avrupa'da ilk ortaya çıkışlarından bu yana,
birbirleriyle karmaşık uyum ve çatışma ilişkileri içinde olan ulus-devletler
daima var olmuştur. Bugün bütün dünya yamalı bohça gibi ulus-devletlere
bölünmüştür. Avrupa'da ulus-devletlerin ortaya çıkması ve özellikle de
dünyanın diğer bölgelerinde ulus-devletlerin kurulması yine oldukça yeni bir
olgudur. Çünkü, tarihinin büyük bir kısmında, insanoğlu dünyaya çok az
yayılmış, çok küçük toplumlar halinde yaşayıp hayvan avlayarak ve yenebilir
bitkiler toplayarak -"avcı-toplayıcı" toplumlar- hayatını sürdürmüştür.
Geride kalan yaklaşık onbin yıllık dönem boyunca dünyanın nüfusu, günümüzle
karşılaştırıldığında, son derece seyrek bir dağılım gösteriyordu, insanlar
ya avcı-toplayıcı toplumlarda ya da küçük tarım topluluklarında,
kent-devletlerinde veya imparatorluklarda yaşıyorlardı. Bazı
imparatorluklar, özellikle de Çin İmparatorluğu çok büyüktü. Fakat bu
imparatorluklar biçim olarak çağdaş ulus-devletlerden oldukça farklıydılar.
Ö'rneğin, Geleneksel Çin'deki merkezî Çin yönetimi çeşitli vilayetleri
üzerinde, özellikle de daha uzaktaki vilayetleri üzerinde hiçbir zaman
doğrudan hakimiyet kuramamıştır. Çin devletinin yönetimi altında
yaşayanların çoğu, kültür ve dil açısından çok az ortak noktaları bulunan
Çinli yöneticilerinin hayatlarından tamamen farklı bir hayat sürmüşlerdir.
Dahası, yukarıda sözünü ettiğimiz çeşitli toplum türleri birbirleriyle
çeşitli ilişkiler kurarak var olsalar da, bu ilişkiler bugün olduğu biçimde
bütün dünyaya yayılmamıştır. "Doğu Doğudur, Batı da Batı ve bu ikisi asla
bir araya gelmeyecek" sözü, yirminci yüzyıldan öncesi için fazlasıyla
geçerli bir durumu ifade ediyordu. Çin ile Avrupa arasında onbirinci
yüzyıldan bu yana, ara sıra temaslar kurulmuş ve aralıklarla belirli
miktarda ticaret yapılmıştır; fakat sonraki yüzyıllarda Çin ve Batı, hemen
hemen her açıdan birbirinden farklı evrenlerde yaşamışlardır. Bugün Doğu ve
Batı'yı birbirinden hâlâ ayıran kültür farklılıkları ne olursa olsun, bütün
bunlar değişmiştir. Hem toprakları, hem de nüfusu açısından muazzam bir
büyüklüğe sahip olmasına rağmen, Çin artık bir imparatorluk değil
ulus-devlettir. Tabiî ki aynı zamanda sosyalist bir devlet olduğunu iddia
etmektedir; artık ulus-devletler tüm dünyaya yayılmış olsa da Çin, Batı
Avrupa'da sağlam bir biçimde kurulmuş olan "liberal-demokratik" modeli
hiçbir şekilde takip etmemiştir.
Eğer sosyolojik imgelemin ilk boyutu bir tarihî duyarlılığın
geliştirilmesini içeriyorsa, ikinci boyutu da antropolojik kavrayışın
oluşturulmasını içerir. Bunu söylemek:, çeşitli sosyal bilimler arasında,
geleneksel olarak kabul edilmiş olan sınırların yüzeysel yapısını bir kez
daha vurgulamaktır.
Geçen iki yüzyıldaki toplumsal dönüşümlerin ne kadar yakın tarihli ve ne
kadar çarpıcı olduğuna ilişkin tarihsel duyunun canlandırılması zordur.
Fakat, Batı'da gelişen yaşam biçimlerinin bir şekilde diğer kültürlerin
yaşam biçimlerinden üstün olduğuna dair açık ya da gizli inançtan uzaklaşmak
belki çok daha zordur. Böylesi bir inanış, temasa geçmiş olduğu diğer
kültürlerin çoğunu tahrip eden ya da yok eden olaylar dizisini harekete
geçiren Batı kapitalizminin yayılmasıyla teşvik edilir. Dahası birçok sosyal
bilimci, insanlık tarihini, "evrimin" çeşitli toplum türlerinin maddî
çevrelerini kontrol altında tutabilme ya da bunlara hükmedebilme kapasitesi
şeklinde anlaşıldığı sosyal evrim düzenleri içine sıkıştırmaya çalışarak, bu
kavrama somut şeklini vermişlerdir. Batı sanayileşmesi kaçınılmaz bir
biçimde bu şablonların en üstünde görülür, çünkü maddî verimliliğinin
yolunu, tarihte bunu yapmış diğer toplumların hepsinden daha çok açmıştır.
Ancak, bu evrimsel düzenler, sosyolojik imgelemin yok etmesi gereken
etnosantrizmi ifade eder. Etnosantrik anlayış, diğerlerini yargılamak için
kendi toplumunun ya da kültürünün bakış açısını ölçü olarak alan düşüncedir.
Bu tür bir tavrın Batı kültüründe iyice yerleştiği konusunda hiç şüphe
yoktur. Aynı zamanda başka birçok toplumun da karakteristiği olmuştur.
Ancak, Batı'da üstünlük inancı, diğer yaşam biçimlerinin sanayi kapitalizmi
tarafından şiddetle alabora edilmesinin bir bakıma ifadesi ve gerekçesidir.
Fakat, Batı toplumlarının dünyada üstün bir konumda olmalarını sağlayan
ekonomik ve askerî güçlerini, evrimsel düzendeki yüksek konumlarıyla
karıştırmamalıyız. Modern Batı'da telaffuz edildiği şekliyle maddî
verimliliğe değer biçmenin kendisi, diğer kültürlerle karşılaştırıldığında
belirgin bir biçimde anormal bir tutumdur.
Sosyolojik imgelemin antropolojik boyutu önemlidir, çünkü bu dünyada
insanların birbirini takip eden varoluş biçimlerinin farklılığını anlamamızı
sağlar. İnsan kültürlerinin farklılığının sistematik olarak incelenmesinin
-"alan-çalışması antropolojisi"-, sanayi kapitalizminin sınır tanımaz
genişlemesi ve Batı'nın askerî gücünün, insan kültürlerinin yok oluşlarını
hızlandırmasıyla aynı anda ortaya çıkması, modern çağın ironilerinden
biridir. Ancak, sosyolojik imgelemin antropolojik yönü, etnosantrik
niteliğin evrimci düşüncesiyle yarışarak, başlangıcından bugüne kadar sosyal
bilimlerde önemli bir rol oynamıştır. Jean-Jacques Rousseau'nun Discourse on
the Origin and Foundation of lnequality (1955) adlı eserinde insan
toplumlarının şaşırtıcı çeşitliliğinin bilincine vararak kendimizi anlamayı
daha iyi öğrenebileceğimiz fikri üzerinde aydınlatıcı bir ısrarla
durulduğunu görürüz. Rousseau "tüm dünyanın", sadece isimlerini bildiğimiz
toplumlarla dolu olduğunu ve bizim hâlâ insan ırkını yargılamakla
uğraştığımızı söyler. Sözlerine, "insanların tecrübelerinin çeşitliliğine
duyarlı olan korkusuz bir gözlemciler grubunu, var olan, fakat haklarında
çok az şey bildiğimiz çeşitli toplumları tasvir etmek üzere
gönderebildiğimizi bir düşünün" diye devam eder. "Unutulmaz seferlerden geri
dönen bu yeni Herküllerin, acele etmeksizin oturup görmüş oldukları şeylerin
doğal, ahlâkî ve siyasî tarihini yazdıklarını varsayalım; o zaman bizler,
onların kalemlerinden çıkan yeni bir dünyayı görmüş ve böylece kendimizi
tanımayı öğrenmiş olurduk" diye yazar.
Rousseau'nun bu eserinin yayınlanmasını izleyen bir buçuk yüzyıl boyunca,
gezginler, misyonerler, tacirler ve diğerleri gerçekten de bu tür birçok
seyahate çıktılar. Ancak, sundukları raporlar çoğu zaman güvenilmezdi ya da
yanlıştı, yahut Rousseau'nun şiddetle eleştirdiği etnosantrizmin ta kendisi
bu eserlerde vücut buluyordu. Sistematik ve ayrıntılı bir antropolojik alan
çalışması, ancak yirminci yüzyılın ilk yıllarında başladı. O zamandan bu
yana çalışmanın hızla küçülen evreni içerisinde, antropologlar farklı
kültürler hakkında çok geniş bilgiler topladılar. Bu bilgiler, bir yandan
insan ırkının birliğini doğrular; küçük "ilkel" toplumlarda yaşayan
insanların, daha ileri olduğu varsayılan "medeniyetlerde" yaşayanlara göre
genetik olarak alt düzeyde veya onlardan farklı olduklarını düşünmek için
hiçbir uygun zemin yoktur. Bilindiği kadarıyla gelişmiş dil biçimleri
olmayan hiçbir toplum yoktur ve toplum türleriyle dilin gelişmişliği
arasında karşılıklı bir ilişki de yok gibi görünmektedir. Diğer yandan
modern antropolojik araştırmalar, insanların, sayesinde yaşamlarını düzene
koyabilecekleri geniş bir kurumlar yelpazesinin altını çizer.
Çoğu zaman çağdaş antropolog, bir felaketi, bir askerî yıkımdan arta kalan,
Batı'yla temas sonucu yakalanılan bir hastalığın tahrip ettiği veya
geleneksel örf ve âdetlerin ortadan kalkmasıyla temeli aşınmış bir kültürü
kayda geçiren kişidir. Antropolog, belki de günümüz dünyasında, bu bilim
dalının en seçkin uygulayıcısı Claude Levi-Strauss'un dediği gibi yok olan
bu insanların "öğrencisi ve şahidi"dir. Bu tür insanların haklarının
ellerinden alınmasını engelleme ya da en azından çoktan harap olmuş
hayatları yerine yeni yaşam biçimlerine alışmalarını kolaylaştırma
mücadelesi ile ilgili acil ve çok eylemsel sorunlar vardır. Ancak bu
mücadelelerin önemi, bizleri yaklaşık yarım yüzyıldır yapılan antropolojik
çalışmaların önemine kayıtsız kalmaya sevk etmemelidir; bu tür çalışmalarla
sonsuza dek yok olmanın eşiğinde bulunan toplumsal yaşam biçimlerine dair
düşüncelerimizi canlı tutabiliriz.
Bu ikinci düşünceyi ilkiyle birleştirerek sosyolojik imgelemin uygulanması,
şu anda bildiğimiz toplum türü bağlamı dışında düşünememenin bizi soktuğu
dar kalıplardan kurtulmamızı mümkün kılar. Bu nedenle, bu düşüncelerin her
biri, doğrudan benim değinmek istediğim sosyolojik imgelemin üçüncü
biçimiyle ilgilidir. Bu üçüncü tür, gelecekteki olasılıkları ele alır.
Sosyolojinin bir doğa bilimi gibi olduğu fikrini eleştirirken, hiçbir
toplumsal sürecin değişmez kanunlarla yönlendirilmediğini ısrarla belirttim.
İnsanlar olarak, doğa kanunlarının kaçınılmazlığına sahip güçler tarafından
bir kenara atılmaya mahkûm değiliz. Ancak bu potansiyel olarak bize açık
olan alternatif geleceklerin bilincinde olmamız gerektiği anlamına gelir.
Üçüncü biçimiyle sosyolojik imgelem, sosyolojinin mevcut toplum biçimlerinin
eleştirisine katkıda bulunma göreviyle birleşir.
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın