Psikanaliz Kuramı
İnsan davranışlarını ortaya çıkaran nedenlerin neler olduğu tarih boyunca
insanların ilgisini çekmiş, birçok araştırmanın yapılmasına yol açmıştır.
20. yüzyıla kadar özellikle ruhsal davranışlar mantıklı bir nedene
bağlanamamış, yeterli açıklamaları yapılamamıştı. Ruhsal davranış
bozuklukları bu zamana kadar beyindeki yapısal bir bozukluğa, yozlaşmaya
(dejenerasyona), sinir zayıflamasına ya da doğaüstü güçlere bağlanma
eğilimindeydi. 19. yüzyılın son yılında ve 20. yüzyılın başlarında öne
sürülen psikanalitik kuram, normal ve normal dışı davranışları anlamamıza
büyük yardımı olan modeller sunmuştur. Bu kurama sonraki yıllarda
değişikliklere uğramış, bazı eklemeler yapılmış ve geliştirilmiştir.
Sigmund Freud tarafından öne sürülen psikanalitik kuram, bize hem normal,
hem de anormal zihinsel süreçlerin işleyişiyle ve bunların somut yansımaları
olan davranışlarla ilgili bilgiler verir. Bu kuramın da çıkış noktası olarak
aldığı ilk varsayım, daha önce Spinoza tarafından tanımlandığı belirtilen
nedensellik varsayımıdır. Ruhsal nedensellik varsayımına göre, hiçbir
davranışımız nedensiz, rastgele ya da şansa bağlı değildir. Her
davranışımızın altında yatan bir neden vardır. Bu neden her zaman insanın
dışında ya da çevresinde değildir, insan davranışlarının nedenleri kimi
zaman onun iç dünyasıyla ilgilidir.
Freud'e göre, kişiliğin güdüsü ve kişinin en büyük yoksunluğu sevgidir.
İnsan bilinçli davranışlardan çok bilinç dışı güçlerle hareket etmektedir.
Çoğu kez kendisi de bu bilinç-dışı davranışlarının kökenine inemez. Ancak,
insanın bilinçdışı davranışları derinlemesine analiz edilirse (psikanaliz)
altında sevgi arayışı yatmaktadır. İnsanın herhangi bir nedenle tatmin
edemediği sevgi (aşk) yoksunluğu onu bunalımlara ve anormal davranışlara
itmektedir.
Haz ilkesi: Organizmanın acı ya da ağrıdan kaçarak haz aramasını gösterir.
Haz ilkesi doğuştan vardır. Amacı doyuma ulaşmak ve haz sağlamaktır.
Amacının gerçekleşmesini "burada ve şimdi ilkesi"ne göre ister. Engellenmeye
dayanamaz. Çocukluk yıllarında etkindir.büyüme ve olgunlaşmayla etkinliği
azalır, fakat tümüyle ortadan kalkmaz ve yaşam boyu sürer .
Gerçeklik ilkesi: Organizmanın gereksinmelerinin dış gerçeklere göre
ertelenmesini ya da doyurulmasını sağlar. Doğuştan yoktur. Benliğin
gelişmesiyle etkinlik göstermeye başlar, benliğin gelişmesine ve
olgunlaşmasına koşut olarak etkinliği artar. Zamanla, haz ilkesinin
etkinliği azalırken, gerçeklik ilkesinin etkinliği artar .
Haz ve gerçeklik ilkelerinin etkinlikleri:
Birincil süreç düşünme biçimi: İsteklerin ve gereksinmelerin doyumunu,
içgüdüsel boşalmayı amaçlayan mantık öncesi düşünme biçimidir. Haz ilkesiyle
birlikte çalışır.
İkincil süreç düşünme biçimi: Benliğin olgunlaşması, toplumsal yaşam ve
öğrenme süreciyle birincil süreç düşünme biçiminden ayrışarak gelişen
mantıklı düşünme biçimidir. Gerçeklik ilkesiyle birlikte çalışır.
Freud, zihinsel süreçlerin salt bilinç kavramıyla açıklanamayacağına
inanıyordu. 1870'li yıllarda Paris'te hipnoz oturumlarındaki gözlemlerinden,
daha sonraki yıllarda hipnoz uygulamalarından, hastalarla ilgili
çalışmalarından ve deneyimlerinden yola çıkarak bilinçdışı ve bastırma
kavramlarını öne sürdü. Bu iki yeni kavram psikanalitik kuramın iki temel
taşını oluşturdu.
Freud'un iki temel varsayımından birincisi bölmesel varsayım, ikincisi
yapısal varsayımdır.
A- Bölmesel Varsayım (Zihinsel Nitelikler)
Freud, 1900 yılında ruhsal aygıtı oluşturduğunu düşündüğü üç yapıyı bu
varsayımıyla öne sürmüştür. Buna göre, ruhsal aygıt bilinç, bilinçöncesi ve
bilinçdışı alanlarından oluşur. Bilinç ve bilinçöncesi kavramları Freud'dan
Önce de biliniyordu. Bu yapılar beyinde anatomik bir yapıyı göstermediği
gibi beynin belli alanlarına da lokalize edilemez. Sonraki yıllarda Freud
bölmesel terimi yerine zihinsel nitelikler terimini, kullanmıştır.
Bu üç yapı zihinsel süreçlerin niteliklerini gösterir:
Bilinç:
İnsan yaşamının her döneminde; her anında iç ve dış enerji değişiklikleriyle
karşılaşır. Bunlardan ancak bazıları uyaran niteliği taşır ve algılanır.
Burada seçici dikkat ve bireysel nitelikler önemlidir. Seçilen uyaran
algılandıktan sonra uygun tepki verilir. Organizmanın iç ve dış dünyada olan
bitenlerin farkında olabilmesi, seçebilmesi, algılayabilmesi,
ayırdedebilmesi ve uygun yanıt verebilmesi için gerekli olan uyanıklık
durumuna bilinçlilik denir. Bilinç alanındaki İçerikler gerçeklik ilkesine
ve ikincil süreç düşünme biçimine uyar.
Bilinçöncesi:
Zihinsel süreçlerin bu niteliği doğuştan yoktur ve çocukluk döneminde
gelişir. Bilinç alanında olmayan, fakat istemli çabayla bilinç alanına
getirilebilen istek, eğilim, dürtü, duygu, düşünce, anı, olay gibi içerikler
bilinçöncesi nitelik taşır. Bilinçöncesi içerikler hem bilince, hem de
bilinçdışına ulaşabilir. Bu içerikler gerçeklik ilkesine ve ikincil süreç
düşünme biçimine uyar. Bilinçöncesi, hangi içeriklerin tutulup hangilerinin
bilinçdışına bastırılacağını saptayan bir süzgeç ya da otosansür düzeneği
gibi işlev görür.
Bilinçdışı:
Bilinçli duruma geldiklerinde bireyde anksiyete yaratacak potansiyele sahip
olan istek, eğilim, dürtü, duygu, düşünce, anı, olay gibi içeriklerin
itilerek tutuldukları alandır. Bu içerikler doyuma ulaşmak için sürekli
olarak bilinç alanına çıkmak ister. Bunlar istemli çabayla bilince
getirilemez, bunun için Özel tekniklerin kullanılması gerekir. Bilinçdışı
İçerikler haz ilkesine ve birincil süreç düşünme biçimine uyar.
Bu üç nitelik biribirinden kesin sınırlarla ayrılamaz, aralarında sürekli ve
dinamik bir etkileşim vardır.
B- Yapısal Varsayım
Freud ilk varsayımı olan bölmesel varsayım üzerinde çalışmalar ve
yeniden değerlendirmeler yaparak geliştirdi, yeni kavramlar Öne sürdü.
Bölmesel varsayım
O'na göre bölmesel varsayımın yapılan zihinsel içerikleri ve süreçleri
açıklamak için yetersizdi. Ruhsal aygıtla ilgili görüşlerini yeniden
düzenleyerek 1923'te ikinci varsayımı olan yapısal varsayımı öne sürdü.
Buna göre ruhsal aygıt üç soyut yapıdan oluşmaktadır:
Üstbenlik (Süperego)
Benlik (Ego)
Altbenlik (id)
Bu zihinsel yapılar biribirleriyle ilişkili zihinsel içeriklerden ve
süreçlerden oluşmaktadır. Anatomik ya da somut yapılar değillerdir, beynin
işlevleri olarak kabul edilirler. Ruhsal aygıtın üç yapısı arasında sürekli
ve dinamik bir etkileşim vardır.
Altbenlik (İd):
Ruhsal aygıtın doğuştan gelen ve en eski yapısıdır. Bir yaşına kadar ruhsal
aygıt salt altbenlikten oluşur. Dış dünya ile ilişkisi olmayan bu yapı,
organizmanın güç kaynağıdır; içgüdüsel dürtülerin ruhsal temsilcilerini
kapsar. Altbenlik içerikleri sürekli boşalma ve doyum arar, tümüyle
bilincdışıdır. Bunlar haz ilkesine ve birincil süreç düşünme biçimine uyar.
burada ve şimdi ilkesi geçerlidir.
Benlik (Ego):
Ruhsal aygıtın organizmayı bir davranışa yönelten yapısıdır. Yaşamın birinci
yılından başlayarak dış dünyanın etkisiyle, altbenlikten bir parça özel bir
yapı kazanarak ayrışır ve benliği oluşturur. Bir-iki yaşları arasında ruhsal
aygıt altbenlik ve benlikten oluşur. Benlik gelişmesi bebeğin kendisi ve
kendisi olmayanı ayırması, motor gelişmesi, dürtüler üzerinde egemenlik
kurması, gerçeklik ilkesinin gelişmesi, ikincil süreç düşünme biçiminin
gelişmesi gibi etkenlerle ilgilidir.
Benlik ruhsal aygıtın "uyum yapıcı" yapısıdır. Daha ayrıntılı söylemek
gerekirse, ruhsal aygıtın algılayıcı, açıklayıcı, uyum yapıcı ve uygulayıcı
yapısıdır. Benlik bu işlevlerini yerine getirirken altbenlik ve üstbenlikle
ilişki kurar. (Sabuncuoğlu, 2001,125)
Benliğin işlevleri şöyle sıralanabilir:
1. İç uyaranların algılanması,
2. Dış uyaranların algılanması ve dış dünyayla ilişkilerin sürdürülmesi,
3. İç uyaranlarla dış uyaranlar arasında bir düzenleme yapılması ve bunların
çevre koşullarına uydurulması,
4. Doyumun sağlanmasına ve fiziksel çevrenin değiştirilmesine yönelik
eylemlere geçilmesi.
Benlik temel olarak hem altbenlik isteklerini, hem üstbenlik yasaklarını,
hem de çevre koşullarını dikkate alarak uyumsal bir davranış ortaya koymaya
çalışır. Bunu yaparken kimi zaman altbenlikle, kimi zaman da üstbenlikle
işbirliği yapar. Bu işbirliğini belirleyen etkenler benlik gücü ve
olgunluğuyla. üstbenlik gücüdür.
Üstbenlik (Süperego):
Bebeklerin dış dünyaya yönelik ilgileri salt gereksinmelerinin doyumuyla
ilgilidir. Bebeklerde haz ilkesi egemen olduğundan gereksinmelerini gideren,
doyum ve haz sağlayan nesneler "iyi", bunları sağlamayan nesneler "kötü"
olarak nitelendirilir. Anal dönemde tuvalet eğitimiyle birlikte anne-baba
çocuğa iyi-kötü, doğru-yanlış ve daha sonra ayıp ya da günah kavramlarını
vermeye başlar. Ancak bu yaşlardaki çocuklarda soyut düşünme yetisi henüz
gelişmediğinden, çocuğun zihninde bunlar salt onaylanan-onaylanmayan ya da
ödüllendirilen-cezalandırılan biçiminde somut olarak algılanır. Bu kavramlar
üstbenliğin çekirdeğini oluşturur ve "ilkel üstbenlik" olarak adlandırılır.
Üstbenliğin en önemli gelişme dönemi ödipal karmaşanın çözümlendiği
dönemdir, beş-altı yaşlarıdır. Ödipal karmaşanın çözümündeki temel özellik,
çocuğun kendi cinsiyetinden anne-babasıyla özdeşim yapmasıdır. Özdeşimle,
çocuk kendi cinsiyetiyle ilgili davranış kalıplarını, toplumun değer
yargılarını öğrenir (Burada anne-babanm aile içinde toplumun temsilcileri
oldukları akılda tutulmalıdır). Bunlar Üstbenliğin özelliklerini oluşturur.
Üstbenlik gelişimi daha sonraki yıllarda da sürer. gençlik döneminin
sonunda, katı olan üstbenlik özellikleri yeniden gözden geçirilir, yeni
düzenlemeler (rötüşler) yapılır ve son biçimini alır.
Üstbenlik ruhsal aygıtın dizginleyici, suçlayıcı, yargılayıcı, cezalandırıcı
yapısıdır. Günlük yasamdaki karşılığı '"vicdan", belirtisi ise "suçluluk
duygusu"dur. Bir sözümüzün ya da davranışımızın ardından vicdanımızın
sızladığım söylediğimiz durumlarda ruhsal aygıtta olan şey, Üstbenliğin
benliği cezalandırmasıdır. Üstbenliğin insanın uyumsal davranışlarda
bulunmasında Önemli bir rolü vardır.
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın