KAÇIŞ MEKANİZMALARI
Erich Fromm
Araştırmamızı içinde bulunduğumuz döneme getirdiğimize göre, sıra, faşizmin
ruhbilimsel önemini ve yetkeci dizgelerle kendi demokrasimizde özgürlüğün ne
anlam taşıdığını incelemeye gelmiştir. Ancak, tartışmamızın bütününün
geçerliliği, ruhbilimsel önermelerimizin geçerliliğine bağlı olduğundan,
genel düşünce akışını burada kesip, daha önce biraz değindiğimiz ve ilerde
tartışacağımız ruhbilimsel mekanizmaları daha ayrıntılı ve daha somut ele
alan bir bölümü araya sokmakta yarar vardır. Bu önermeleri aynntılı şekilde
incelemek gerekir, çünkü hepsi de bilinçdışı güçlerle, bu güçlerin,
ussallaştırmalarda ve kişilik özelliklerinde kendilerini ortaya koyuş
şekilleriyle ilgili kavramlara —birçok okura yabancı olmamakla birlikte, hiç
değilse derinlemesine değerlendirme gerektiren kavramlara— dayanmaktadırlar.
Bu bölümde bireysel ruhbilime ve ruhçözümleme süreci içinde bireylerin
incelenmesi sırasında yapılan gözlemlere özellikle değineceğim. Gerçi
ruhçözümleme uzun yıllar boyunca akademik ruhbilimin ideali olan sonucu,
doğal bilimlerin deneysel yöntemlerine benzer bir yaklaşımı
gerçekleştirememiştir ama gene de baştan sona, bireyin sansürsüz
düşüncelerinin, düşlerinin ve düşlemlerinin inceden inceye gözlenmesine,
incelenmesine dayanan bir deney yöntemidir. îster bir bireyi, ister bir
kültürü çözümlemeye girişelim, bu işte karşılaştığımız karmaşık
ussallaştırmaları ya da neden uydurmaları ancak ve ancak, bilinçaltı güçler
kavramını kullanan bir ruhbilimin ışığında anlayabiliriz. İnsanların
kendilerini harekete geçirdiğini sandığı güçlerin, onları
gerçekleştirdikleri edimlerde bulunmaya, hissetmeye ve düşünmeye iten
nedenlerin ya da güçlerin ta kendisi olduğu fikrinden vazgeçersek, çözülmez
gibi görünen birçok sorun, bir anda ortadan kalkacaktır.
Bireylerin gözlenmesiyle elde edilen bulguların, grupların ruh-bilimsel
değerlendirilmesinde ölçüt olarak ele alınıp alınamayacağını soran okurlar
olacaktır. Bu soruya yanıtımız, kesin bir evettir. Gruplar bireylerden ve
yalnızca bireylerden oluşur; dolayısıyla bir grupta işleyen ruhbilimsel
mekanizmalar, yalnız ve yalnız bireylerde işleyen mekanizmalardır. Toplumsal
ruhbilimi anlamaya temel oluşturmak üzere bireysel ruhbilimi
incelediğimizde, bir nesneyi mikroskop altında incelemeye benzer bir iş
yapıyoruz demektir. Bu, toplumsal süreçte, boyutu daha büyük olan
ruhbilimsel işleyişlerin her bir ayrıntısını ortaya çıkarabilmemizi sağlar.
Toplumsal-ruhbilimsel görüngünün çözümü, ayrıntılı bir birey davranışı
incelemesine dayandırümamışsa, deneysel nitelikten, dolayısıyla da
geçerlilikten yoksun demektir.
Ama, birey davranışı incelemesinin bu önemini kabul etmemize karşın, halk
arasında sinir hastası diye anılan bireylerin incelenmesinin, toplumsal
ruhbilimin sorunlarının ele alınmasında işe yarayıp yaramayacağı
sorulabilir. Bu soruya verilecek yanıtın da olumlu olması gerektiği
kanısındayız. Nevrozlu kişide gözlemlediğimiz görüngü, temelde, normal
insanda gördüğümüzden farklı değildir. Yalnızca biraz daha vurgulanmış, daha
net ve çoğu kez incelenmesi gerekli herhangi bir sorunu olduğunun farkında
olmayan normal insana göre, nevrozlu kişinin daha çok farkında olabileceği
görüngülerdir.
Bunu daha anlaşılır hale sokmak için, nevrotik ve normal ya da sağlıklı
terimleri üzerinde kısaca durmak yararlı olacaktır.
Normal ya da sağlıklı terimi, iki şekilde tanımlanabilir. Birincisi, işleyen
bir toplum açısından, belli bir toplum içinde kendisinden beklenen toplumsal
rolü yerine getirebilen kişiye normal ya da sağlıklı denebilir. Daha somut
olarak, bu, o insanın o toplumda beklenen şekilde çalışabildiği, hatta,
toplumun yeniden üretilmesine katkıda bulunabildiği, bir aile kurabildiği
anlamına gelir, ikincisi, birey açısından sağlıklılığı ve normalliği,
bireyin en ileri noktada gelişmesi ve mutluluğu olarak görürüz.
Belli bir toplumun yapısı, bireysel mutluluk için en uygun ortamı sağlayan
bir yapıysa, her iki görüş de çakışırdı. Ne var ki, bizimki de içinde olmak
üzere, bildiğimiz çoğu toplumda durum böyle değildir. Bunlar, bireysel
gelişme amaçlarını destekleme ölçüleri açısından birbirlerinden farklı
olsalar da, toplumun pürüzsüz işlemesi amaçlarıyla bireyin tam olarak
gelişmesi amaçları arasında bir karşıtlık bulunmaktadır. Bu olgu, iki sağlık
kavramı arasına kesin bir çizgi çizilmesini zorunlu kılmaktadır. Bunlardan
biri toplumsal gereksinimler, diğeriy-se, bireysel var oluşun amaçlarıyla
ilgili değer ve ölçütler tarafından yönetilirler.
Bu farklılık, ne yazık ki çoğu kez gözardı edilir. Ruhbilimcilerin çoğu,
kendi toplum yapılarını öylesine olağan, öylesine doğal bir yapı olarak
görürler ki, bu topluma uyum sağlamayan herkese, daha az değerli damgasını
vururlar. Öte yanda iyi uyum sağlamış kişi, insansal değer ölçüleri
açısından, daha değerli kabul edilir. Normal ve nevrotik dediğimiz bu iki
kavramı birbirinden ayıracak olursak, şu sonuca varırız: iyi uyum sağlamak
anlamında normal olan kişi, insansal değerler açısından, nevrotik bir
kişiden daha az sağlıklıdır. Çoğu kez kendisinden beklendiğini sandığı
kişiliğe bürünmek için kendi benliğini feda etmek pahasına iyi uyum
sağlamıştır. Ondaki gerçek bireysellik ve kendiliğindenlik yitirilmiş
olabilir. Öte yanda nevrotik kişi, benlik savaşında tümüyle teslim olmaya
hazır bulunmayan biri olarak öne çıkar. Bireysel benini koruma girişiminde
başarılı olmamıştır kuşkusuz ve kendisini üretken olarak dile getirmek
yerine, kurtuluşu nevrotik belirtilerde ve kendisini bir düşlem dünyasına
çekmekte bulmuştur. Ama gene de, insansal değerler açısından, bireyselliğini
tümüyle yitirmiş normal kişiden daha az kötürümdür. Söylemek gereksiz,
nevrotik olmayan, ama gene de, kendi bireyselliklerini uyum sağlama süreci
içinde boğmamış kişiler de vardır. Ama nevrotik kişiye vurulan damga, bize
göre temelsizdir ve ancak, toplumsal verimlilik açısından haklı görülebilir.
Nevrotik terimi, bütün bir toplum için, bu ikinci anlamında kullanılamaz,
çünkü üyeleri, toplumsal işlevlerini yerine getirmedikçe bir toplumdan söz
edilemez. Ancak insansal değerler açısından, bir topluma, üyelerinin kişilik
gelişimlerinin sakat olması anlamında nevrotik toplum denilebilir. Nevrotik
terimi, toplumsal işleyişin bulunmadığını belirtmede çok sık
kullanıldığından, bir toplumu nevrotik oluşu açısından değil de, insan
mutluluğuna ve benliğin gerçekleştirilmesine ters düşmesi açısından
değerlendirmeyi yeğleyeceğiz.
Bu bölümde tartışacağımız mekanizmalar, soyutlanmış bireyin güvenlik
duygusundan yoksun oluşunun sonucu olarak ortaya çıkan kaçış
mekanizmalarıdır.
Bireye güvenlik veren temel bağlar koparıldıktan, birey kendisi dışındaki
dünyayı tümüyle ayn bir varlık olarak görmeye başladıktan sonra, dayanılmaz
güçsüzlük ve yalnızlık durumunu yenmek zorunda olan bireyin önünde iki yol
vardır. Birinci yolda ilerlerse, "olumlu özgürlük" dediğimiz gelişme
gerçekleşir; birey, sevgi ve çalışma ile, coşkusal, duygusal ve zihinsel
yetilerinin içten anlatımıyla, dünyayla kendiliğinden bir ilişki kurabilir;
böylece bireysel benliğinin bağımsızlığından ve bütünselliğinden
vazgeçmeksizin, bir kez daha, insanla, doğayla ve kendisiyle bir bütün
haline gelir. Önünde uzanan ikinci yol, geride kalmak, özgürlüğünü feda
etmek ve bireysel beniyle dünya arasında oluşan boşluğu ortadan kaldırarak
yalnızlığını yenmeye çalışmaktır. Ayrılmış olma olgusu tersine
çevrilemeyeceğinden, birey, bu ikinci yoldan gitmesi halinde, bir "birey"
olarak ortaya çıkmadan önce dünyayla kurmuş olduğu ilişkiye ulaşamaz, asla
dünyayla yeniden birleşemez; bu yol, uzatılması halinde yaşamı olanaksız
kılacak dayanılmaz bir durumdan kaçıştır. Dolayısıyla bu kaçış yolunun
belirleyici özelliği, tehdit eden bir ani korkudan kaçışın olağan özelliği
olan zorlayıcılıktır; bir diğer belirleyici özelliği de bireyselliğin ve
benliğin bütünselliğinin az çok tümden teslim edilmesidir. Dolayısıyla, bu,
mutluluğa ve olumlu özgürlüğe yol açan bir çözüm değil, temelde, bütün
nevrotik görüngülerde görülen bir çözümdür. Dayanılmaz bir kaygıyı
yatıştırır ve paniğe kapılmayı engelleyerek yaşamı olanaklı kılar; ama altta
yatan sorunu çözmez kişi, bunun karşılığını, genellikle yalnızca otomatik ya
da zorunlu etkinliklerden oluşan bir yaşamla öder.
Bu kaçış mekanizmalarından bazıları, görece olarak fazla bir toplumsal önem
taşımazlar; yalnızca, ağır zihinsel ve coşkusal rahatsızlıkları olan
bireylerde göze çarpacak ölçüde görülürler.
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın