ÖZGÜRLÜK — BİR RUHBİLİMSEL SORUN MU?
Erich Fromm
Avrupa ve Amerikan tarihi daha çok insanları bağlamış olan siyasal, ekonomik
ve tinsel kelepçelerden kurtulma çabalarını anlatır. Ezilenler, yeni
özgürlükler isteyenler, savunacak ayrıcalıkları olanlara karşı özgürlük
savaşı vermişlerdir. Bir sınıf, başkasının egemenliğinden kurtulup kendi öz
bağımsızlığını elde etme savaşı verirken, kendisini, insanlığın özgürlüğü
uğruna savaşan bir sınıf olarak görmüş, ve bu nedenle, bir ideal ortaya
koymuş, ezilen bütün insanların içinde kök salmış özgürlük özlemini dile
getirebilmişlerdir. Ancak, uzun ve nerdeyse sürekli özgürlük savaşında, bir
dönemdeki baskıya karşı savaşan sınıflar, zafer kazanıldıktan ve savunulacak
yeni ayrıcalıklar ortaya çıktıktan sonra, özgürlük düşmanlarının yanında yer
almışlardır.
Özgürlük, birçok yenilgiye karşın, savaşlar kazanmıştır. Baskıya karşı
savaşırken ölmenin, özgür olmaksızın yaşamaktan daha iyi olduğu inancıyla,
bu savaşlarda pek çok insan ölmüştür. Bu türden bir ölüm, o insanın
bereyselliğini en açık bir biçimde ortaya koyma şekliydi. Tarih,
insanoğlunun kendi kendini yönetmesinin, kendi adına karar vermesinin ve
uygun gördüğü şekilde düşünmesinin ve duymasının olanaklı olduğunu
kanıtlıyordu sanki. Toplumsal gelişmenin, yolunda hızla ilerlemekte olduğu
hedef, insanoğlunun gizil güçlerinin tam anlamıyla anlatım bulmasıydı.
Ekonomik liberalizm, siyasal demokrasi, dinsel özerklik ve kişisel yaşamda
bireycilik, özgürlük özleminin anlatımı haline geldi; bunlar aynı zamanda
insanoğlunu özgürlüğü gerçekleştirmeye daha çok yaklaştırıyor gibiydi. Bir
bağın
ardından bir diğeri koparıldı. însan, doğanın egemenliğini yıktı ve onun
efendisi oldu; kilisenin egemenliğini, mutlakiyetçi devletin egemenliğini
yıktı. Dış egemenliğin ortadan kaldırılması, o çok istenen ereğe —bireyin
özgürlüğüne— ulaşmak için yalnızca gerekli değil, aynı zamanda yeterli koşul
olarak görülüyordu.
Çoğu kişi, Birinci Dünya Savaşı'na son savaş, sonucunaysa özgürlüğün kesin
zaferi gözüyle bakmıştı. Mevcut demokrasiler daha da güçlenmiş göründü, eski
krallıkların yerini yeni demokrasiler aldı. Ne var ki, insanoğlunun,
yüzyıllar süren savaşımı sonucu kazandığını sandığı her şeyi yokumsayan yeni
sistemlerin ortaya çıkması için yalnızca birkaç yılın geçmesi gerekiyordu.
İnsanların toplumsal ve kişisel yaşamlarını tümüyle ve de etkin olarak
denetimi altına alan bu yeni sistemlerin özü, bir avuç insan dışında
herkesin, kendilerinin de-netleyemedikleri bir yetkeye boyun eğmelerine
dayanıyordu.
Başlangıçta çoğu kişi, yetkeci dizgenin zaferinin, birkaç bireycinin
çılgınlığı sonucu ortaya çıktığını ve bu çılgınlığın onları zaman içinde
kendi düşüşlerine götüreceği düşüncesiyle avundu. Diğerleriyse, kendini
beğenmiş havalarda, italyanların, ya da Almanların, yeterince uzun bir
demokrasi deneyiminden yoksun olduklarını, bu yüzden de Batı
demokrasilerinin siyasal olgunluğuna ulaşmalarını beklemek gerektiğini
düşündü. Bir başka ortak, ve belki de tüm diğerlerinden tehlikeli olan
yanılsamaya göreyse, Hitler gibiler, yalnız ve yalnız kurnazlık ve hileyle
devlet aygıtının tümünü ele geçirmişler, onun üzerinde etki ve yetke sahibi
olmuşlardı; bu insanlar ve onların uyduları, düpedüz zor kullanarak
yönetiliyorlardı; bütün insanlarsa, ihanet ve terörün iradesiz nesnelerinden
başka bir şey değildi.
O günden bu yana geçen yıllarda, bu savların boş sözler olduğu açıkça ortaya
çıktı. Almanya'daki milyonların, özgürlüklerini başkalarının eline teslim
etmede gösterdikleri istekliliğin, atalarının o özgürlüğü savunmada
gösterdikleri isteklilikten az olmadığını kabul etmek zorunda bırakıldık;
özgürlük istemek yerine, ondan kaçmanın yollarım aradıklarını gördük; diğer
milyonlarca insanın kılını kıpırdatmadığını, özgürlüğü savunmayı, uğrunda
savaşmaya ve ölmeye değer bir olgu olarak görmediğini kabul etmek zorunda
kaldık. Ayrıca, demokrasi krizinin, yalnız ve yalnız italyanlara ya da
Almanlara özgü bir sorun olmadığını, her çağdaş devletin bu sorunla karşı
karşıya bulunduğunu da görüyoruz, insan özgürlüğü düşmanlarının hangi
simgeyi seçtikleri de önemli değil; özgürlük, anti-faşizm uğruna saldırıya
uğradığında, düpedüz faşizm1 uğruna saldırıya uğradığı zamankinden daha az
tehlikeye girmiş değildir. Bu hakikat, John Dewey tarafından çok güçlü bir
şekilde dile getirilmiştir, dolayısıyla, düşünceyi, onun sözleriyle
aktarıyorum: "Demokrasimizin karşı karşıya bulunduğu tehlike," diyor,
"yabancı totaliter devletlerin varlığı değildir—yabancı ülkelerde, Lider'e
bağımlılığa zafer kazandıran ve kendi kişisel davranışlarımızda ve
kurumlarımızda var olan koşullar, en ciddi tehlikeyi oluşturmaktadır. Bu
durumda savaş alanı da, kendi içimizde ve kendi kurumlarımızda
bulunmaktadır."2
Faşizmle savaşmak için onu anlamak zorundayız, iyimser hayallerin bize bir
yaran olmaz, iyimser görüşler dile getirmekse, bir Kızılderili yağmur dansı
kuttöreni kadar yetersiz ve yararsız olacaktır. Faşizmin boy göstermesine
ortam hazırlayan ekonomik ve toplumsal koşullar sorunundan başka,
anlaşılması gereken bir insansal sorun da var. Bu kitabın amacı, çağdaş
insanın kişilik yapısında bulunan ve faşist ülkelerde onu özgürlüğünden
vazgeçirten etmenleri, kendi halkımız arasında da milyonlarca insanda çok
belirgin bir şekilde varlık gösteren dinamik etmenleri çözümlemektir.
Özgürlüğün insansa) yönüne, boyun eğme özlemine ve iktidar hırsına göz
attığımızda, ortaya çıkan belli başlı sorular şunlardır: Bir insansal
deneyim olarak özgürlük nedir? Özgürlük isteği, insan doğasında varolan bir
şey midir? Kişinin içinde yaşadığı kültür ortamı ne olursa olsun, özgürlük,
bütün insanlarda benzer şekilde mi yaşanır, yoksa belli bir toplumda
ulaşılan bireyciliğin ölçüsüne bağlı olarak farklılık mı gösterir? Özgürlük,
yalnızca dış baskının yokluğu mudur yoksa aynı zamanda bir şeyin varlığı
mıdır ve eğer böyleyse, neyin varlığı 'dır? Toplumda, özgürlüğe kavuşma
isteği yaratan toplumsal ve ekonomik etmenler nelerdir? Özgürlük, bir
insanın kaldıramayacağı kadar ağır bir yük, kaçmaya çalıştığı bir şey haline
gelebilir mi? Nasıl
Faşizm ya da yetkecilik terimini, Alman ya da İtalyan tipi diktatörlük
dizgesini anlatmak için kullanıyorum. Özellikle Alman dizgesini söz konusu
ettiğimde, Nazizm diyeceğim.
John Dewey, Freedom and Culture (Özgürlük ve Kültür), G.P. Putnam's Sons,
New York, 1939.
oluyor da, özgürlük pek çok kişinin ulaşmak için can attığı bir amaç, ve çok
kişi için de bir tehdit oluşturuyor?
Acaba, doğuştan gelen bir özgürlük isteğinden başka, güdüsel bir boyun eğme
isteği de olamaz mı? Eğer bu istek yoksa, bugün birçok kişinin gösterdiği,
"lidere hayranlık" olgusunu nasıl açıklayacağız? Boyun eğme, daima kamu
önüne çıkmış, elle tutulur bir yetkeye mi yönelik, yoksa, görev bilinci gibi
içselleşmiş yetkelere, içsel zorlanım-lara ya da kamuoyu gibi anonim
yetkelere boyun eğme de söz konusu mu? Boyun eğmek, kabullenmek ediminde
gizli bir doyum var mı, varsa bunun özü nedir?
Insanoğlunda, doymakbilmez bir iktidar hırsı yaratan şey nedir? Yaşamsal
enerjilerinin gücü mü, yoksa temelde yaşamı kendiliğinden-liği içinde,
sevgiyle yaşama yetersizliği ve zayıflığı mı? Bu karşı durulması güç
isteklerin gücünü oluşturan ruhbilimsel koşullar nelerdir? Bu ruhbilimsel
koşulların dayandığı toplumsal koşullar nelerdir?
Özgürlüğün ve yetkecilik güçlerinin insansal yönlerinin çözümlenmesi, genel
bir sorunu, yani ruhbilimsel etmenlerin, toplumsal süreç içersinde etkin
güçler olarak oynadığı rolü ele almamızı gerektirmektedir; bu da sonunda
bizi, toplumsal süreçteki ruhbilimsel, ekonomik ve ideolojik etmenler
arasındaki karşılıklı etkileşim sorununa götürür. Faşizmin büyük uluslar
üzerindeki çekicilik etkisini anlamak yönündeki her girişim, bizi,
ruhbilimsel etmenlerin rolünü kabul etmek zorunda bırakacaktır. Çünkü
burada, temelde ussal kişisel çıkar güçlerini değil, insanoğlunda var
olmadığını ya da en azından uzun zaman önce ölmüş bulunduğunu sandığımız
şeytani güçleri harekete geçiren bir siyasal dizge söz konusudur. Son
yüzyıllar içinde, insanoğlunu, etkinlikleri, kişisel çıkarları ve bu
çıkarlara uygun hareket etme yeteneğiyle belirlenmiş ussal bir varlık olarak
göregeldik. İktidar hırsıyla düşmanlığı, insanoğlunun itici güçleri olarak
kabul eden Hobbes gibi yazarlar bile, bu güçlerin varlığını kişisel
çıkarların mantıksal bir sonucu olarak açıkladılar. Onlara göre, insanlar
eşit olduğundan ve dolayısıyla aynı mutluluk anlayışını beslediklerinden, ve
de herkesi aynı ölçüde doyurmaya yetecek kadar servet bulunmadığından, hali
hazırda sahip olduklarının mutluluğunu gelecekte de yaşamayı güvence altına
alma gücünü elde etmek amacıyla kaçınılmaz olarak birbirlerine karşı
savaşacaklardı. Ancak, Hobbes'un çizdiği tablo aşılmış, bu resmin modası
geçmiştir. Orta sınıf bir önceki siyasal ya da dinsel yöneticilerin
iktidarını yıkmada başarıya ulaştıkça, insanlar doğaya egemen olmada daha
büyük adımlar atmışlar, ve daha çok sayıda milyonlarca birey ekonomik
bağımsızlığına kavuştukça, daha çok sayıda insan, dünyayı ussal bir dünya,
ve insanı, temel ussal varlık olarak görmeye başlamıştır. İnsan doğasının
karanlık ve şeytansı güçleri, ortaçağların ve hatta tarihin daha da eski
dönemlerinin sayfalarında bırakılmış, bu güçler, bilgisizlikle, ya da hain
kralların ve rahiplerin kurnaz entrikalarıyla açıklanmıştır.
İnsan bu dönemlere, uzun zamandır tehlike olmaktan çıkan bir yanardağa bakar
gibi bakıyordu. Kendini güvencede hissediyor, çağdaş demokrasinin
başarılarının, bütün kötü güçleri silip süpürdüğüne inanıyordu; dünya,
çağdaş bir kentin iyi aydınlatılmış sokakları gibi pırıl pırıl ve
güvenliydi. Savaşlar, eski zamanların son kalıntıları olarak görülüyordu,
savaşı sona erdirmek için bir tanecik savaş daha yapmak yeterliydi; ekonomik
bunalımlar, düzenli olarak belli aralıklarla başa gelen kazalardı ama gene
de yalnızca birer kazaydı.
Faşizm iktidara geldiğinde, insanların çoğu, gerek kuramsal ve gerek pratik
açıdan hazırlıksızdı. İnsanoğlunun böylesine derin kötülük eğilimleri,
böylesine büyük iktidar hırsı, zayıfın haklarını böylesine yok sayma
eğilimi, ya da böylesine büyük bir boyun eğme özlemi taşıdığına
inanamıyorlardı. Patlayacak olan volkanın homurtularının farkında olan
sadece birkaç kişiydi. Nietzsche, ondokuzuncu yüzyılın tatlı iyimserliğini
dürtükledi; Marx da bir başka yönde aynı işi yaptı. Bir başka uyarı daha
sonra Freud'dan geldi. Aslına bakılırsa, Freud da çoğu izleyicileri de,
toplumda olup bitenler konusunda çok saf düşünce ve görüşlere sahiptiler,
ruhbilimin toplumsal sorunlara uygulanması konusundaki çoğu çalışmaları
yanıltıcı çerçevelere oturtulmuştu; ama gene de, Freud, ilgisini tümüyle
bireyin coşkusal ve zihinsel rahatsızlıkları görüngüsüne yöneltmekle, bizi
volkanın tepesine götürdü ve bize, kaynamakta olan krateri gösterdi.
Freud, ilgileri, insan davranışının bazı bölümlerini oluşturan usdışı ve
bilinçdışı güçlerin gözlenmesi ve çözümlenmesine yöneltmede kendisinden önce
gelen herkesten daha derinlere indi. O ve onun çağdaş ruhbilimdeki
izleyicileri çağdaş usçuluğun varlığını gözardı ettiği bir olguyu, insan
doğasının usdışı ve bilinçdışı bölümünü örten perdeyi kaldırmakla
kalmadılar; bu usdışı görüngünün, belli yasalara uyduğunu, dolayısıyla ussal
olarak anlaşılabileceğini gösterdiler. Freud. bize düşlerin dilini anlamayı,
insan davranışındaki usdışılıklardan başka ruhsal-bedensel belirtileri de
kavramayı öğretti. Bireyin bütün bir kişilik yapısı gibi bu usdışılıkların
da, kişinin, dış dünyada ve özellikle de erken çocukluk çağında yaşadığı
etkilere gösterdiği tepkiden oluştuğunu ortaya koydu.
Ama Freud, kendi kültürünün ruhuna öylesine gömülmüştü ki, o kültürün
koyduğu belli smırlann ötesine gidemezdi. Onun, hasta bireyi bile
kavramasına engel oluşturan sınırlar, bizzat kendi kültürünün koyduğu
sınırlardı; bunlar normal bireyi ve toplumsal yaşamda işleyen usdışı
görüngüyü anlamasını olanaksız kıldılar.
Bu kitap, ruhbilimsel etmenlerin, toplumsal sürecin tamamı üzerindeki rolünü
öne çıkardığından ve bu çözümleme, Freud'un temel buluşlarından bazılarına,
özellikle de insan kişiliğinde bilinçaltı güçlerin işleyişi ve bunların dış
etkilere bağlı oluşuyla ilgili buluşlara dayandırıldığından, okurun, daha
işin başında yaklaşımımızın genel ilkelerinden bazılarıyla, bu yaklaşımla
klasik Freudçu kavramlar3 arasındaki belli başlı farkları bilmesi yararlı
olacak sanıyorum.
Freud, insan doğasının kötülüğünü savunan geleneksel öğretiden başka,
insanla toplum arasında bir temel karşıtlık olduğu yönündeki geleneksel
inancı da kabul etmiştir. Ona göre insan, temelde toplum karşıtıdır. Toplum,
onu ehlileştirmeli, biyolojik —ve dolayısıyla yok edilmesi olanaksız—
dürtülerin şu ya da bu şekilde dolaysız olarak doyurulmasına izin
vermelidir; ama toplumun asıl görevi, insanın temel tepilerini arıtmak, ve
bunları ustaca denetlemektir. Toplumun doğal tepileri bu şekilde baskı
altına almasının sonucu olarak mucizevi bir durum ortaya çıkar: baskı altına
alınan itkiler, kültürel açıdan değer taşıyan ve gerçekleştirilmesi şiddetle
arzulanan özlemlere dönüşür ve
Freud'un kuramının temel sonuçlarına dayandırılmış olmakla birlikte, ondan
pek çok önemli yönde ayrılan bir ruhçözümsel yaklaşım, Karen Horney'nin New
Ways in Psychoanalysis (Ruhçözümlemede Yeni Yöntemler) (W.W.Norton &
Company, New York, 1939) adlı kitabıyla, Harry Stack Sullivan'ın, Psychiatry
dergisinde (1940, 3. Cilt, 1. sayı) yayımlanan Conceptions of Modern
Psychiatry—The First William Alanson White Memorial Lectures (Çağdaş
Psikiyatri Kavramları) başlıklı yazısında açıklanmıştır. Bu iki yazar birçok
yönden birbirinden ayrılsa da, bu kitabımda sunulan görüş, her ikisinin
görüşüne birçok yönden benzemektedir.
insanın kültür temeli haline gelir. Baskının uygarlaşmış davranış haline
gelmesi sonucunu yaratan bu garip dönüşüm için Freud, yücelme sözcüğünü
seçmiştir. Baskı, yücelme yetisinden daha fazlaysa bireyler sinir hastası
olmakta ve baskının azalmasına izin vermek gereği doğmaktadır. Ancak
genelde, insan itkilerinin doyurulmasıyla kültür arasında çelişkili bir
ilişki söz konusudur: baskı arltıkça kültür (ve de sinirsel rahatsızlıklar
tehlikesi) artar. Freud'un kuramına göre bireyle toplum arasındaki ilişki
temelde durağandır: birey hemen hemen aynı bireydir; ancak toplumun, doğal
dürtülerine daha büyük baskı yaptığı (ve dolayısıyla daha fazla yücelmeyi
zorunlu kıldığı), ya da daha fazla doyuma izin verdiği (yani kültürü feda
ettiği) oranda değişebilir.
Kendisinden önce gelen ruhbilimcilerin kabul ettiği, insanın, temel
dürtüleri denilen şey gibi, Freud'un insan doğası kavramı da temel olarak,
çağdaş insanda görülecek olan en önemli itkilerin bir yansı-sıydı. Freud'a
göre kendi kültürünün bireyi "insan"ı temsil ediyordu; çağdaş toplum
insanının belirleyici özelliği olan tutkulara ve kaygı-laraysa, insanın
biyolojik yapısında kök salmış ezeli güçler gözüyle bakılıyordu.
Aslında, bu noktayı kanıtlayacak (bugün, çağdaş insanda kendini gösteren
düşmansılığın toplumsal temeli olarak Oedipus karmaşası, kadınlarda hadım
edilme karmaşası denen şey gibi) pek çok örnek gösterilebilir, ama ben, bir
toplumsal varlık olarak bütün bir insan kavramını ilgilendirmesi açısından
özellikle önemli bulduğum tek bir örnek daha vereceğim. Freud, daima bireyi
başkalarıyla ilişkisi içinde ele alır. Ancak Freud'un anlattığı bu
ilişkiler, kapitalist toplum bireyine özgü olan, kişinin başkalarıyla
ekonomik ilişkileri olgusuna çok benzer. Her bir kişi her şeyden önce
başkaları ile işbirliği içinde değil, bireysel olarak, yaptığı işin
getirebileceği tehlikeleri tek başına göğüslemeyi göze alarak, kendisi için
çalışır. Ama kişi, bir Robinson Crusoe değildir; müşteri gibi, işçi ya da
işveren gibi başka kişilere gereksinimi vardır. Satın almak ve satmak
durumundadır; almalı, vermelidir. Meta pazarı olsun, emek pazarı olsun, bu
ilişkileri pazar düzenler. Dolayısıyla, her şeyden önce yalnız ve kendine
yeterli olan birey, bir araç olarak, satın alma ve satma aracı olarak
başkalarıyla ekonomik ilişkiye girer. Freud'un insan ilişkileri kavramı da
temelde aynıdır: Birey, biyolojik olarak doğuştan sahip olduğu ve doyurulmak
gereksinimi içinde bulunan itkilerle baştan ayağa donanmış görünmektedir.
Bunları doyurmak için, birey, diğer "nesneler" ile ilişkiye girer.
Dolayısıyla diğer bireyler, her zaman için kişinin amacına ulaşmada
kullanılan araçtır, amaç dediğimizse, bireyde, başkalarıyla temasa geçmeden
önce doğan yoğun isteklerin doyurulmasıdır. Fre-ud'un anladığı anlamda insan
ilişkileri alanı, pazara benzemektedir — biyolojik olarak var olan
gereksinimlerin doyurulması yönünde yapılan bir değiş tokuştur bu ve bu
değiş tokuşta, bir başka bireyle olan ilişki, hiçbir zaman için bir amaç
değil, her zaman için bir araçtır.
Bu kitapta sunulan çözümleme, Freud'un görüşünün tersine, ruh-bilimin temel
sorununun, şu ya da bu güdüsel gereksinimin doyurulması ya da ortadan
kaldırılması sorunu olmadığı, bireyin dünyayla belli bir anlamda ilişkili
bulunması sorunu olduğu varsayımına dayandırılmıştır; aynca da, insanla
toplum arasında ilişkinin durağan bir ilişki olmadığı noktasından hareket
edilmiştir. Bir yanda doğanın belli itkilerle donattığı bir birey, öte
yandaysa, ondan apayrı, bu doğal eğilimleri doyuran ya da bastıran bir
toplum diye bir şey yoktur. Açlık, susuzluk, cinsellik gibi bütün insanlarda
ortak olan bazı gereksinimler vardır gerçi ama sevgi ve nefret gibi, iktidar
hırsı ve boyun eğme arzusu, duyusal zevkleri yaşama ya da yaşamaktan korkma
gibi insanın kişiliğindeki bu duyguların oluşturan itkilerin hepsi de, toplumsal
sürecin ürünleridir. İnsanoğlunun en güzel ve aynı zamanda en çirkin
eğilimleri değişmez ve biyolojik olarak var olan insan doğasının bir parçası
değildir, bunlar, insanoğlunu yaratan toplumsal sürecin sonuçlarıdır. Başka
deyişle, toplumun yalnızca bir engelleyici, basımcı işlevi (gerçi bu da
vardır ama) değil, aynı zamanda bir yaratıcı işlevi de vardır, insanın
doğası, tutkuları ve kaygıları kültürel bir üründür; hatta, insanoğlunun,
yazılı şekline tarih dediğimiz sürekli çabalarının en büyük başarısı ve en
önemli yaratısı, bizzat insandır.
insanın tarihteki bu yaratılış sürecini anlamak, toplumsal ruh-bilimin
görevidir. Neden bir tarihsel dönemden diğerine insanın kişiliğinde bazı
kesin değişiklikler meydana gelmektedir? Rönesans ruhu neden ortaçağ
ruhundan farklıdır? Tekelci kapitalizm insanının kişilik yapısı neden on
dokuzuncu yüzyıl insanınınkinden farklıdır? Toplumsal ruhbilim, ister iyi,
ister kötü olsun tüm yeni beceri ve deneyimlerinin ve yeni tutkulannın nasıl
varlık kazandığını açıklamak
zorundadır. Nitekim, örneğin Rönesans'tan günümüze dek insanlar ün
tutkusuyla yanıp tutuşuyorlardı; oysa, bugün çok doğal kabul edilen bu
özlem, ortaçağ toplumunda pek fazla görünmüyordu.4 Aynı dönemde, insanlar
daha önce tanımadıkları bir doğa güzelliği duygusu geliştirdiler.5 Gene,
Kuzey Avrupa ülkelerinde, on altıncı yüzyıldan başlayarak, insanlar o
dönemden önce özgür bir insanda bulunmayan tutkulu bir çalışma açlığı
geliştirdiler.
Ama yalnız insan tarih tarafından değil, tarih de insan tarafından
yaratılır. Bü çelişkili görünen durumun çözümü, toplumsal ruhbilimin alanını
oluşturur.6 Bu alanda yapılacak iş, yalnızca tutkuların, isteklerin,
kaygıların, nasıl toplumsal sürecin sonucu olarak değişip geliştiğini
açıklamak değil, bu gelişmenin sonucu olarak belli formlara giren insan
enerjisinin nasıl toplumsal süreci biçimlendiren üretici güçler haline
geldiğini de göstermektir. Nitekim, örneğin şiddetli bir ün ve basan sağlama
isteği, çalışma itkisi olmasaydı, kapitalizm gelişmesine olanak sağlayan
güçlerden yoksun olmuş olacaktı; bu ve diğer bazı insansal güçler olmasaydı,
insanlar, çağdaş ticari ve sınai dizgenin toplumsal ve ekonomik gereklerine
uygun davranma itilimi taşımayacaklardı.
Söylediklerimizden çıkan sonuca göre, bu kitapta sunulan görüşler, Freud'un
tarihi, kendi içlerinde toplumsal olarak koşullandırılmamış ruhbilimsel
güçlerin bir sonucu şeklinde yorumlayan görüşüyle büyük bir uyuşmazlık
içinde olması bakımından, onunkilerden farklıdır. Bu görüşler, toplumsal
süreçteki dinamik öğelerden biri olarak insan faktörünün rolünü dikkate
almayan kuramlanyla da büyük bir uyuşmazlık içindedir. Bu eleştiri,
yalnızca, (Durkheim ve onun okulunun kuramları gibi) ruhbilimsel sorunlan
toplumbilimden dışlamayı açık açık isteyen toplumbilimsel kuramlara değil,
az çok davranışsal ruhbilim boyasına banılmış kuramlara da yöneltilmiştir.
Bu kuramların hepsinde de insan doğasının kendi dinamizminin bulunmadığı ve
ruhbilimsel değişimlerin, yeni kültür kalıplama bir uyarlanma şeklinde,
Bkz. Jacob Burckhardt, The Civilization of the Renaissance in Italy
(İtalya'da Rönesans Uygarlığı), The Macmillan Company, New York, 1921, s.
139 ve devamı. Aynı yapıt, s. 299 ve devamı.
Bkz. toplumbilimci J. Dollard, K. Mannheim ve H.D. Lasswell'in, insanbilimci
R. Benedict, J. Hallowell, R. Linton, M. Mead, E. Sapir'm katkılarıyla, A.
Kardiner'in, ruhçözümsel kavramları insanbilime uygulaması yeni
"alışkanlıkların gelişmesi çerçevesinde ele alınmasının gerektiği
noktasından hareket edilmiştir. Bu kuramlar, ruhbilimsel etmenden söz
etmelerine karşın, aynı zamanda bu etmeni kültür kalıplarının bir gölgesine
indirgemektedirler. Gerçi, değişmez bir insan doğası yoktur ama, insan
doğasını sonsuz sayıda kalıba dökülebilen ve kendi ruhbilimsel dinamizmini
geliştirmeksizin kendini her türden koşula uyar-layabilen bir şey olarak
göremeyiz, insan doğası, tarihsel evrimin bir ürünüdür gerçi ama, doğuştan
getirdiği belli mekanizmaları, yasaları bulunmaktadır, ve bunların ortaya
çıkarılması, ruhbilimin görevidir.
Şu ana dek söylediklerimizin ve bundan sonra söyleyeceklerimizin tam olarak
anlaşılması için uyarlanma kavramını tartışmak gerekli görünüyor. Bu
tartışma ayrıca ruhbilimsel mekanizmalar ve yasalar gibi sözlerle neyi
anlatmak istediğimizi de açıklığa kavuşturacaktır.
"Durağan" uyarlanmayla, "devingen" uyarlanmayı birbirinden ayırmak yararlı
olacak. Durağan uyarlanma dediğimizde, bütün kişilik yapısının
değişmezliğini koruyan ve yalnızca yeni bir alışkanlığa uyarlanmayı dile
getiren bir "kalıplara uyarlanma"dan söz ediyoruz. Çinliler gibi yemek yeme
alışkanlığını bırakıp, Batılılar gibi çatal-bıçak kullanarak yeme
alışkanlığı edinmek, bu türden bir uyarlanmaya örnek oluşturur. Amerika'ya
gelen bir Çinli, kendini bu yeni kalıba uyarlar, ama tek başına bu
uyarlanmanın, kişiliği üzerinde pek az bir etkisi vardır; yeni itkiler ya da
kişilik özellikleri ortaya çıkarmaz.
Devingen uyarlanma derken, örneğin, bir çocuğun —tersini yapamayacak ölçüde
korktuğundan— katı ve tehditkâr babasının buyruklarına uyarak "uslu" çocuk
haline gelmesiyle gerçekleşen uyarlanmadan söz ediyoruz. Çocuk, kendisini
durumun gereklerine uyarlarken içinde bir şey olur. Babasına karşı yoğun bir
düşmanlık geliştirebilir — bunu dile getirmek ya da hatta bilincinde olmak
bile çok tehlikeli olduğundan, bu düşmanlığı bastıracaktır. Ancak bu
bastırılmış düşmanlık, dışa vurulmamış olmakla birlikte, onun kişilik
yapısında devingen bir etmendir. Yeni kaygılar yaratıp daha da büyük boyun
eğmeye yol açabilir; belli bir kişiye değil de daha çok genel olarak yaşama
yöneltilmiş belli belirsiz bir meydan okuma, bir karşı olma durumu
yaratabilir. Burada da, birinci durumda olduğu gibi bir birey, kendisini
belli dışsal koşullara uyarlamaktadır, ama bu kez, bu türden uyarlanma onun
içinde yeni bir şey yaratmakta, yeni itkiler, yeni kaygılar uyandırmaktadır.
Her sinirceli durum, bu devingen
uyarlanmaya bir örnek oluşturur; bu, temelde, kendi içlerinde usdışı ve
genel anlamda çocuğun gelişmesinde ve büyümesinde kötü etkileri olan
(özellikle erken çocukluk çağındaki) dış koşullara bir uyarlanmadır. Gene
aynı şekilde, toplumsal kümelerde güçlü, yıkıcı ya da sadistçe dürtülerin
varlığı gibi nevrotik görüngüyle kıyaslanabilecek toplumsal-ruhbilimsel
görüngüler de (bunlara neden nevrotik denmemesi gerektiği daha sonra
tartışılacak) insanoğlunun gelişmesinde usdışı ve zararlı toplumsal
koşullara devingen uyarlanmaya bir örnek oluştururlar.
Ne türden uyarlanmanın gerçekleştiği sorusundan başka sorular da yanıt
beklemektedir: insanın kendisini hemen hemen akla gelebilecek bütün yaşam
koşullarına uyarlamaya zorlayan şey nedir, insanın uyar-lanabilirliğinin
sınırlan nelerdir?
Bu sorulara yanıt verirken, ele almak durumunda olduğumuz ilk görüngü, insan
doğasında, diğerlerinden daha esnek ve uyarlanmaya daha elverişli belli
bölümlerin bulunduğu görüngüsüdür. insanlar arasındaki ayrımları oluşturan
şiddetli arzular ve kişilik özellikleri, büyük ölçüde esnektir, kalıba
sokulabilirler. Sevgi, yıkıcılık, sadizm, boyun eğme eğilimi, iktidar hırsı,
umursamazlık, kendini soyutlama, kendini büyütme isteği, tutumluluk tutkusu,
duyusal zevkleri yaşama geçirme ve duyusallıktan korkma, bu
özelliklerdendir, insanda bulunan bu ve daha birçok şiddetli arzu ve
korkular, belli yaşam koşullarına birer tepki olarak gelişmektedirler.
Bunlar özellikle esnek değildir, çünkü bir kere bir insanın kişiliğinin bir
parçası haline geldiler mi, kolayca yok olmaz, ya da bir başka itkiye
dönüşmezler. Ama bireylerin, özellikle çocukluklarında, kendilerini içinde
buldukları yaşam şekli bütününe uygun olarak şu ya da bu gereksinimi
geliştirmeleri anlamında esnektirler. Bu gereksinimlerin hiçbiri,. insan
doğasında doğuştan var olan ve bütün koşullar altında gelişip doyurulmak
durumunda olan özelliklermişçesine değişmez ve katı değildir.
Bunlardan farklı olarak, insan doğasının vazgeçilmez bir parçası olan ve
zorunlu olarak doyurulmak durumunda bulunan başka gereksinimler, yani açlık,
susuzluk, uyuma gereksinimi vb. gibi, insanın fiziksel yapısından
kaynaklanan gereksinimler vardır. Bunların her biri için, doyurulmamanın
dayanılmaz hale geldiği birer eşik vardır; bu eşik aşıldığında, gereksinimi
doyurma eğilimi, çok güçlü, şiddetli bir istek niteliği gösterir. Bu
fizyolojik olarak koşullandırılmış gereksinimler, kendini koruma gereksinimi
kavramı içinde özetlenebilir.
Bu kendini koruma gereksinimi insan doğasının, bütün koşullar altında
doyurulmak isteyen ve dolayısıyla, davranışının en birinci itici gücünü
oluşturan parçasıdır.
Bunu basit bir şekilde açıklamak gerekirse: insanoğlu, yemek, içmek, uyumak,
kendisini düşmanlara karşı korumak gibi zorunluluklar içindedir. Bütün
bunları yapmak için çalışmak ve üretmek zorundadır. Ancak "iş", genel ya da
soyut bir şey değildir, tş, her zaman için somut çalışmadır, yani, belli bir
ekonomik dizgede yapılan belli bir iştir. Bir insan feodal dizgede, bir köle
olarak, bir Kızılderili pueblosunda köylü olarak, kapitalist toplumda
bağımsız bir işadamı olarak, çağdaş bir mağazada tezgahtar olarak, büyük bir
fabrikanın uçsuz bucaksız yürüyen bantının başında işçi olarak çalışabilir.
Bu değişik çalışma türleri, tümüyle farklı kişilik özellikleri gerektirir ve
başkalarına karşı değişik türden ilgili ya da bağlı olma durumları yaratır.
Bir insan doğduğunda, sahne hazırlanmıştır. Yemek ve içmek zorundadır,
bundan dolayı da çalışmak zorundadır; bu da belli koşullar altında ve doğmuş
olduğu toplum yapısı tarafından onun için belirlenen şekillerde çalışmak
zorunda olduğu anlamına gelir, insandaki yaşama gereksinimi olsun, toplumsal
dizge olsun, her iki etmen de temelde insanın birey olarak değiştiremeyeceği
etmenlerdir, ve bunlar, daha büyük esneklik gösteren o öteki özelliklerin
gelişmesini belirleyen etmenlerdir.
Böylece, birey için bir ekonomik dizgenin özelliklerine göre saptanan yaşam
biçimi, bireyin bütün kişilik yapısının belirlenmesinde temel etmen haline
gelir; çünkü kaçınılmaz bir gereksinim olan kendini koruma isteği, bireyi,
içinde yaşamak durumunda olduğu koşullan kabul etmek zorunda bırakır. Bu,
birey, diğer bireylerle birlikte, bazı ekonomik ve siyasal değişiklikleri
etkilemeye çaba harcayamaz demek değildir; ancak kişiliği, her şeyden önce
belli bir toplum ya da sınıfın tipik özelliklerini temsil eden ailesi
kanalıyla daha çocukken karşılaştığı belli bir yaşam biçimi tarafından
şekillendirilir.7
Bu sorunla ilgili olarak sık sık görülen bir karışıklığa karşı okuru uyarmak
isterim. Bireyin yaşam biçiminin belirlenmesinde, bir toplumun ekonomik
yapısı, kişilik gelişmesi için bir koşul görevi görür. Bu ekonomik koşullar,
Rönesans'tan bu yana, Marx'm temel kavramlarını anlayamayan bazı Marxci
yazarlara dek pek çok yazar tarafından insan davranışının egemen itici
güçleri olarak görülen maddi servet arzusu gibi öznel ekonomik itici
güçler'den tümüyle farklıdır. Aslında, kişiyi kuşatan madde fizyolojik olarak koşullandırılmış gereksinimler insan doğasında mutlaka var
olması gereken tek gereksinimler toplamı değildir. Gene aynı ölçüde zorunlu,
bedensel süreçlerden değil, insanoğlunun yaşam ve yaşama biçiminin özünden
kaynaklanan bir bölüm daha vardır: Bu, kişinin kendi dışındaki dünyayla
bağlantılı olması gereksinimi, yalnızlıktan kaçınma gereksinimidir. Fiziksel
açlık nasıl bedeni ölüme götürürse, tümden yapayalnız ve soyutlanmış
hissetmek de aynı şekilde insanın zihnini parçalanmaya götürür. Bu
başkalarıyla ilişkili olmak, fiziksel temasla aynı şey değildir. Bir birey,
uzun yıllar boyunca fiziksel anlamda yalnız olabilir, ama gene de
fikirlerle, değerlerle ya da en azından ona bir birleşme ve "ait olma"
duygusu veren toplumsal kalıplarla ilişkili olabilir. Öte yanda, insanlar
arasında yaşayabilir ama gene de dayanılmaz bir soyutlanmışlık duygusuna
kapılabilir, bu duygu, belli bir sının aşarsa, kişi, şizofrenik
rahatsızlıkların anlatımı olan bir delilik durumu yaşamaya başlar. Bu
değerlere, simgelere, kalıplara bağlılık yoksunluğuna, törel yalnızlık da
diyebiliriz, ve törel yalnızlığın da tıpkı fiziksel yalnızlık kadar
dayanılmaz olduğunu, ya da daha doğrusu, fiziksel yalnızlığın, ancak ve
ancak, törel yalnızlığı da beraberinde taşıması halinde dayanılmaz olduğunu
söyleyebiliriz. Dünyayla tinsel ilişki, çeşitli şekillerde kendini
gösterebilir; Tannya inanan ve bir hücrede yaşayan keşiş, kendisini savaşçı
yoldaşlanyla bir hisseden, tecrit edilmiş siyasal tutuklu törel açıdan
yalnız değillerdir. Garip bir ortamda smokin giyen ingiliz beyefendisi de,
yoldaşlanndan çok çok soyutlanmış olmasına karşın, ulusu ya da ulusun
simgeleriyle kendini bir gören küçük-burjuva da törel açıdan yalnız
değildir. Dünyayla kurulan bağ, soylu bir bağ da olabilir, önemsiz, değersiz
bir bağ da; ne var ki, en değersiz bir kalıba bağlı olmak bile, yalnız
olmaya kat kat yeğlenir. Din ve ulusalcılık, ya da ne kadar saçma ve
aşağılayıcı olursa olsun herhangi bir gelenek, bireyle başkalan arasında bağ
kuruyorsa, insanın en çok korktuğu şeyden, soyutlanmaktan kaçıp dört elle
sanlacağı sığınaklardır.
servet sahibi olma arzusu, yalnızca bazı kültürlere özgü bir gereksinimdir
ve farklı ekonomik koşullar, maddi serveti hor gören ya da onu umursamayan
kişilik özellikleri yaratabilir. Bu sorunu daha ayrıntılı olarak,
Zeitschrift für Sozialforschung' daki (Hirsch-feld, Leipzig, 1932, Cilt I,
s. 28 ve devamı) "Uber Methode und Aufgabe einer analy-tischen
Sozial-psychologie" başlıklı yazımda tartışmıştım..
Törel soyutlanmadan kaçınma yönündeki zorunlu gereksinimi, Bal-zac, Kaşifin
Acısı adlı öyküsündeki şu bölümde çok iyi betimlemiştir:
Yalnızca bir şeyi öğren, henüz yoğrulabilir durumda olan aklına şunu iyice
kazı: nsanoğlunda büyük bir yalnızlık korkusu vardır. Yalnızlıklar içinde en
korkuncu, törel yalnızlıktır, tik keşişler, Tanrıyla yaşadılar, dünyaların
en kalabalığında, ruhlar dünyasında ömür sürdüler, t ster keşiş olsun, ister
bir mahpus, ister bir günahkar ya da alçak, serseri, insanoğlunun ilk
düşüncesi, kendi yazgısını paylaşan bir arkadaşının olnasıdır. Yaşamın ta
kendisi olan bu itkiyi doyurmak için, bütün gücünü, bütün kuvvetini
yaşamının bütün enerjisini ortaya koyar. Bu çok güçlü istek olmasaydı Şeytan
kendine arkadaş bulabilir miydi? Bu konuda Yitik Cennet'e başlangıç
oluşturacak koca bir destan yazılabilir, çünkü Yitik Cennet, başkaldırının
savunusundan başka bir şey değildir.
insanda, soyutlanma korkusunun neden böylesine güçlü olduğu sorusunu
yanıtlamaya kalkmak, bizi, bu kitapta izlemekte olduğumuz yoldan çok
uza'dara götürür. Ancak, okura, kişinin kendisini başkalarıyla bir
hissetmesi gereksiniminin gizemli bir niteliği olduğu izlenimini vermerıek
için, bu sorunun yanıtının nerede yattığı konusundaki görüşümü belirteceğim.
Önemli öğelerden biri, insanın, başkalarıyla şu ya da bu işbirliği içinde
olmaksızın yaşayamayacağı olgusudur. Aklın alabileceği her kültürde, insan,
yaşamak için ister kendini düşmanlara ya da doğanın tehlikelerine karşı
korumak amacıyla, ister çalışabilme ve üretebilme yetisi kazanmak amacıyla
olsun, başkalarıyla işbirliği yapmak gereksinimini duyar Robinson Crusoe'nun
yanında bile Cuma vardı; o olmasaydı, Robin: ;on belki çıldırmakla
kalmayacak, düpedüz ölecekti. Başkalarının yardımına olan bu gereksinimi,
herkes çocukluğunda çok derinden duyar, insan yavrusunun yaşamsal işlevler
konusunda, başkalarıyla iletiş m kurma konusunda kendi başının çaresine
baka-mayışı, yavru içil bir ölüm kalım meselesidir. Tek başına bırakılma
olasılığı, kaçınılmaz olarak, çocuğun var oluşuna yönelik en ciddi, en büyük
tehlikeyi oluşturur.
Ancak, "ait olma" gereksinimini böylesine zorunlu kılan bir öğe daha vardır:
insanoğlunun, kendisini doğadan ve diğer insanlardan farklı bir bireysel
varlık olarak görmesini, kendisinin farkına varmasını sağlayan düşünme
yetisi yani öznel özbilinçlilik. Bu farkın-dalığın derecesi insana göre
değişir gerçi ama, bir sonraki bölümde açıklanacağı üzere, bu farkındalığın
varlığı insanoğlunu, temelde in-sansal olan bir sorunla karşı karşıya
bırakmaktadır: kendisinin, doğadan ve diğer insanlardan ayrı, farklı bir
varlık olduğunun farkına varmakla, —çok belli belirsiz de olsa— ölümün,
hastalığın, yaşlanmanın bilincine varmakla, kendi varlığının evren yanında
ve "kendisi" olmayan tüm diğerleri yanında ne kadar önemsiz ve ne kadar
küçük olduğunu kaçınılmaz olarak hisseder. Bir yere ait olmazsa, yaşamının
bir anlamı ve yönü olmazsa, kendisini bir toz tanesi olarak duyum-sayacak ve
bu bireysel önemsizliğe kapılıp gidecektir. Yaşamına anlam ve yön verecek
herhangi bir dizge ile kendisi arasında bir bağ kuramayacaktır, kuşkularla
dolup taşacak, bu kuşkuysa giderek ondaki davranışlarda bulunma —yani
yaşama— yetisini kötürüm edecektir.
Başka konuya geçmeden önce, toplumsal ruhbilim sorunlarına genel
yaklaşımımızla ilgili olarak işaret ettiğimiz noktalan özetlemek yararlı
olabilir, insan doğası ne biyolojik olarak önceden saptanmış ve doğuştan
gelen itkiler toplamıdır, ne de kendisini güzel güzel uyarladığı kültür
kalıplarının ölü bir gölgesidir; insan doğası, insan evriminin ürünüdür,
ancak, aynı zamanda belirli işleyişleri ve yasaları içinde barındırır, insan
doğasında belirlenmiş ve değiştirilmesi olanaksız bazı etmenler vardır:
fizyolojik olarak koşullandırılmış itkilerin doyurulması gereksinimi ve
soyutlanmayla törel yalnızlıktan sakınma gereksinimi. Bireyin belli bir
topluma özgü üretim ve dağıtım dizgesinden kaynaklanan yaşam biçimini kabul
etmek durumunda olduğunu görmüştük. Kültüre uyarlanma sürecinin dinamizmi
içinde bireyin duygu ve davranışlarına yön veren bazı çok güçlü itkiler
gelişir. Birey, bu itkilerin bilincinde olabilir ya da olmayabilir, ama her
iki durumda da bunlar güçlüdür ve bir kez ortaya çıktılar mı, mutlaka
doyurulmak isterler. Ekonomik, ruhbilimsel ve ideolojik etmenlerin nasıl
birbirlerini etkiledikleri ve bu karşılıklı etkileşimle ilgili olarak daha
hangi genel sonuçlann çıkanlabileceği, Reformasyon
ve faşizmi çözümlememiz sırasında ele alacağımız konular olacak.8 Bu
tartışma sürekli olarak bu kitabın ana teması etrafında yürütülecek: yani
insan, diğer insanlarla ve doğayla başlangıçtaki birolma durumundan çıkması
anlamında ne ölçüde özgürlük kazanırsa, o ölçüde "birey" haline gelir, ve
sevgi ile üretken çalışmanın kendiliğindenliği içinde kendisini dünyayla
birleştirmekten ya da bunu yapamaması durumunda, dünyayla arasında kendi
özgürlüğünü ve bireysel benliğinin bütünlüğünü yok edecek bağlarla bir çeşit
güvenlik arayışına girmekten başka çaresi yoktur.
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın