LOKOMOTİF TANRI
William E. Leonard
192O'de Wisconsin Üniversitesinde İngiliz Edebiyatı Profesörü olan W. E.
Leonard'in yazdığı "Lokomotif Tanrı", akut anksiyete (kaygı) ve bir fobinin
klasikleşmiş bir öyküsüdür. Hu nevroz Mr. Leonard'in yaşamı boyunca devam
etmiştir. Ona göre, çocukluğunda meydana gelen bir travma sonucu olarak bu
nevroz başlamıştır. Yazarın tanımlamaları, bir nevrotik insanın, bütün
gücüyle karşı koymasına karşın, güçsüz kaldığı durumlarda ne kadar çaresiz
olduğunu çok güzel betimlemektedir. Bu, nevrozların en önemli esrarıdır ve
henüz psikiyatri tarafından çözümlenememiştir.
Sıcak bir haziran sabahı, Mendota gölünün karşı kıyısındaki Batı Noktasına
kadar yedi mil yürüdüm. Tarih müzesi sorumlusu Charles Brown da benimleydi.
Bazı Kızılderili tepelerinde incelemeler yapacaktık. Size vereceğim
"görünür" faktörleri, son haftalarda Brown'la uzun uzun tartışıp, hepsinin
doğruluğundan emin olduktan sonra yazıyorum. On beş yıl sonra, ayrıntıları
bu kadar canlı olarak anımsamamıza, o da şaşırdı. Nedense o hiçbir şeyi
unutmamıştı ama ben pek çok şeyi hatırlayamıyordum. Arkadaşım için olaylar,
olağanüstü olsalar da, o günün uğursuzluğunu belirtiyorlardı; benim için ise
o olaylar beni derinliklere iten sarsıcı bir şoktan ibarettiler. Charlie
için o günün derin, eksiksiz bir izlenim olmasına karşın, bence o gün,
derin, eksiksiz bir baskı idi.
O gün yedi mil kadar yürüdükten sonra bira içmek için yol kenarında bir yere
girdik. Daha önce hiç hissetmediğim tuhaf bir his duymaya başlamıştım. Barda
otururken, birden ölmekte
-1-
olduğumu gördüm.Yan duvara bakıyordum, duvarda Wisconsin'in büyük bir
haritası asılıydı. Bu san kırmızı renkli, süslü haritanın tam ortasında,
sanki Wisconsin'den fırlıyormuş gibi görünen bir tren resmi vardı, (yani,
bilinçaltında çocuklukla ilgili "Geçmiş" artı şimdiki yer, mekan ayrıca
Oliver amcamın sigorta ofisindeki Acetna takviminde gördüğüm bir lokomotif
resmini de hatırlatıyordu. Bu resim aklıma, "Lokomotif Tanrýnın gelişi
fikrini sokmuştu.) Burun buruna çarpışacağız, tam üstüme doğru geliyor,
düşmanca.... kocaman ......... Tann.............
Ölüm beni suçlarım, günahlarım yüzünden yok edecek, ben de karımı
mahvetmiştim. Objektif olarak bakarsak, duvarda Kuzeybatı Demiryollarının
bir reklamı asılıydı; bir harita ve bir tren. Ama kişiliğimde yine bir
bölünme olmuş ve dış dünyada, objektif dünyada da bir bölünmeye yol açmıştı:
o resim, göze bir barýn duvannda asılı duran eski bir harita gibi görünüyor
ama duygulanma eski, dehşet verici bir canavar gibi geliyordu.... Ölüm...
Tanrı. T A N R I.... 1878'in çekirdeği.....Lokomotif
Tanrı, yeniden çıplak gözle görülebiliyor.... ani ölümle beraber, tıpkı
çocukluğumda, istasyonda olduğu gibi.
Galiba resimdeki kazan şekli de ağzı açık bir Tanrı yüzü hayaletine
dönüşmüştü. Buna benzer bir değişimi, ben dokuz yaşındayken sınıfta görmüş
ve paniğe kapılmıştım. Bu olguyu psikolojik açıdan anormal bulmuş ve bunu
bilinçaltıma atarak, ümitsiz bir semptom olarak saklamıştım.
Böylece sınıfta olduğu gibi, ölüm dehşetini ikinci kez yaşamıştım: Önce,
doğrudan 1878'in Lokomotif Tanrı'sının yankılanmaları yoluyla; sonra da
dolaylı olarak bu yankılanmaların doğurduğu durum yoluyla. Başka bir
deyimle, kendi paniğim yüzünden paniğe kapılmıştım. Yalnız, okulda
olduğundan daha güçlü bir şekilde, çünkü 1885'ten bu yana çok olaylar
olmuştu.
Bunun benim son saatim olduğuna emindim.... belki de son dakikamdı.
Duvardaki haritada Lokomotif Tanrı duruyordu. Tehlike. Yıkım. Brown'a
"kendimi çok kötü hissediyorum" dedim, sesim yine de yavaş ve kontrollü
çıkmıştı. Biraz daha bira içtim... gözlerimi haritadan uzaklaştırmak
istedim. Cebimden
-2-
bir kalem çıkardım... onu ısırmaya başladım, önce bir ucunu sonra öbürünü,
sırayla, tekrar tekrar. (Charlie'nin güçlü hafızası bu olayı aynen
canlandırmasını sağlamıştı).
Paltomun cebinden bir zarf çıkartmış... açmış ve Charlie'ye bir paragraf
göstermiştim. Mektup Henry Holt'tan geliyordu, şiirlerimin yayınlanması
konusunda yazılmıştı. Zarfı masanın üzerine bırakmış ve üzerine iki resim
karalamışım biri büyük, diğeri küçük iki LOKOMOTİF resmi... Charlie bunu da
çok iyi anımsıyor. Kalkıp... Kapının yanında hesabı ödedikten sonra... bir
sigara almıştım... onu çıkarken yakmıştım... tam o sırada ilerideki
otlakların ilerisinden bir tren geçiyordu. Ve gözlerim, sigaramı yaktığım
kibritin üzerinden bir kez daha duvardaki haritaya takılmıştı.
Lokomotif-Tann sanki barýn arkasından üzerime doğru atılmak üzere
görünüyordu. Hâlâ o an duyduğum o yoğun dehşeti anımsıyorum. Hücuma uğrama
fikri öylesine canlıydı ki mantığımı ve akılcı bir açıklamayı bir kenara
atmıştım, (yani bu yalnızca bir halüsinasyon olabilirdi) kendi kendime,
lokomotif beni ezemez çünkü arada parmaklık var diye düşünmüş ve "emin
olmak" için dönüp dönüp bakmıştım. Charlie'ye birşey dememiştim, zaten dış
görünüşümden de pek birşey anlaşılmıyordu.
1911'in öyküsüne dönelim. Tam çıkarken sigaramı yakmıştım... bir tren
geçiyordu... gözüm haritadaki hayaleti bir kez daha görmüştü... hiç birşey
söylememiştim... çıkıp gitmeye çalışmıştım... üçyüz metre sonra sigarayı
attım, beni daha fena yapmıştı, (bilinçaltımın bir uyarısı; birşeyi fırlatıp
atmakla sizi rahatsız eden bir faktörden kurtulmayı sembolize ediyor)
Biraz daha iyileşmiştim. Yine de tren işkencesi devam ediyordu. Bana o
otlakta insanların top oynadığı hissi gelmişti. Otlağa baktım, gözle görülür
hiçbir şey yoktu. Bu hissi açıklamak olanaksızdı. Tren geçip gidince birden
rahatladım. Yarım saatlik bir yürüyüşten sonra, yine 'kendimi körü
hissediyorum' demiştim. Charlie'den biraz uzaklaşıp suyun sessizliğine ve
boşlu-
-3-
ğuna bakmıştım. Gölde hiçbir hareket yoktu. Kıyýdaki yazlık kulübeler hala
kapalıydılar.
İçime bir yalnızlık hissi çöktü, huzursuz bir izolasyon... Barda olanları
tamamen unutmuştum. Şapkamı çıkarmış, başımı kurulamıştım. Bir batma
hissi... izolasyon... dehşet. 'Charlie' diye seslendim... cevap yoktu.
Dakikalar geçmişti. Daha yüksek sesle çağırdım... ve yine cevap yok.
Yalnızdım, bu koca evrende yapayalnız... ah, evde olsaydım.. 'Charlie!' Tam
o anda gölün karşı kıyısında düdüğünü öttürerek bir yük treni gelmeye
başladı. O geçen yolcu treninden bir saat sonra, aynı yoldan geliyordu.
Birden yine paniğe kapıldım. Lokomotifi başımın üstünde hissediyordum, beni
yutacak gibiydi. Sanki beni altma alıp ezmek için acele ettiğini
hissediyordum. Aslında çak çak çak çak diye duyduğum, makinelerin sesiydi.
Setin üstünde bir aşağı bir yukarı koşuyordum. Kendi kendime (yüksek sesle)
"tren gölün öbür kıyısında, sana ulaşamaz —seni ezemez— o çok uzakta"
diyordum, ama emin olmak için de gözlerimi ondan ayırmıyordum. Gözlerin
gördüğü şey başımda, beynimde olup bitenlerle çok, çok farklıydı. Bunun ne
kadar sürdüğünü anımsayamıyorum, ama bu zaman süreci içinde, trenle beraber
Agatha'nın varlığını da hissediyordum; Agatha'nın ölümünün verdiği dehşet
hissi gittikçe şiddetleniyordu tabii onun ölümü yüzünden suçluluk duygusu da
durmadan artıyordu...
Orada, bir yerlerde Agatha, başımın üstündeki kabin ve Daire hayaletleriyle
beraber dönüp duruyordu. Tabii Daire, lokomotifin silindir gövdesinden ve
başından yayılan yansımaları sembolize ediyordu. Bu Lokomotif 1878
Şeytan-Tanrýsý Gizemli Yüzü idi. Varlığımın derinliklerinden bütün gücümü
toplayarak, kendime hakim olmaya çalıştım.
Uzaydan gelen o büyük ışık kümesinin gözlerime yaptığı etki, belki de
ölümcül bir uyarıydı. Bunu kesin olarak bilemiyorum. Ama güneşin sol
tarafındaki büyük bulut, bir kaleydeskop gibi iki at görüntüsüne dönüştü. Bu
atlar, içinde sakallı bir adamla, genç bir kadının oturduğu bir arabayı
çekiyorlardı. Bu görüntü bana Son Karar Gününü anımsattı. Ve ormanların
üstünde, gölün bu tarafında da dev gibi bir zenci duruyordu. Bir
-4-
Apokalips..... İncil'deki kişiler canlanmıştı.... daha ileride Peygamber ve
cennet vardı.
Benim için bu yalnızca bir görüntü değil, aynı zamanda bir uyarı, bir
tehditti. Atlar bana doğru koşuyorlardı.
Hiç değilse bu yalnızca bir his değildi, görüyordum, hem de üç boyutlu
olarak. Lokomotif Tanrı, kendine özgü gücüyle yine göklerden inmişti.
1878'deki figüranlar yine onun yanındaydılar: küçük Mary, zenci dadı,
Mary'nin babası, onun arabası ve atlarý.... atlar beyaz oldular. Lokomotif
kabini, Mary'nin faytonu. İncil'den bazı tipler aslında içimden dışarıya
fışkırıyorlardı; film makinesinden çıkar gibi.
Böylece İstasyon'dan babasıyla arabaya bindikten sonra kaybolan Agatha'mm
anısıyla karışmış, birleşmiş üzerime doğru geliyordu. Suç.....ceza. Simgeler
değil yansımalar.... Bunlar bütün kıtanın üstüne yansıyor.... otuz üç yıllık
yaşamım boyunca yansıdılar...
Kelimenin tam anlamıyla bu "Görüntü" beni yere devirdi. Birkaç saniye
dizlerimin üstünde çöküp bekledim. En son zenci kadın kayboldu.... Ayağa
kalkıp, sağa sola koşuşmaya ve bağırarak "Mucizeler yoktur, mucize olamaz"
diye söylenmeye başladım. Defterimi çıkardım, tıpkı Hamlet'in görüntüler
gördükten sonra yaptığı gibi. Çılgınca, mucizelerin olamayacağına dair bir
şeyler karaladım. Sanki kırık bir mantık kılıcını sağa sola savurarak, her
türlü mantıktan daha güçlü olan canavarlarla savaşıyor gibiydim. Mantığım bu
apokalips (kıyamet) korkusunu yenemiyordu; çünkü kıyamet korkmamın sebebi
değildi, tam tersine korkum kıyametin sebebi idi. Ama unutmayın! Ne
halüsinasyonlar ne de korkular, Mantık ve Gerçeği yok edemezler. Ben de
bunların ne olduklarını biliyorum ama nereden geldiklerini bilemiyorum.
Bu arada yük treni, Middleton'a doğru yoluna devam ediyordu. Duyduğum sesi,
gürültüsü, görüntüden duyduğum dehşeti bile bastırıyordu. Bilinçaltını bu
işkenceyi çok iyi tanır, çığlık atarak "Tanrım, o tren daha gitmeyecek mi!"
derdim. Panikten kurtulmak için tahta bir kutuyu dizlerime vura vura
parçaladığımı anımsarım: Trene bakıyorum.... öyle yavaş gidiyor
-5-
ki.... çok yavaş.... ne zaman kurtulacağım.... Yolun sonundaki
kırmızı tuğla istasyon binasından da ürkerim..... 1885'de okul
bahçesinde koştururken ama yanımda Agatha yok.... Mary'le beraberim.
Arasıra, "Charlie, Charlie" diye bağıryordum. Evden ve ailemden çok uzak
olmanın verdiği dehşet ve ümitsizlikle çılgın gibiydim.
Daireler çizerek koşuyordum ki Charlie ormanların olduğu yerde göründü. Onun
varlığı bana güç verdi. Paniğin yerini rahatlama aldı. "Sinirlerim çok
bozuk. Şehre dönmeliyiz" dedim. Çabuk çabuk yürümeye başladık. Kızlardan söz
ediyordum.... başka şeyler düşünmeye çalışıyordum.... ama Agatha veya
Mary'den hiç bahsetmedim, aslında bu iki kız bilincimi doldurmuştu. Yeniden
paniğe kapılıyordum.... Charlie yanımdaydı; ama bir yararı olmadı. Neyse ki
önceki kadar yoğun değildi... Belki de güneş çarpmıştı. Ana caddeye varınca
yüzümü ve bileklerimi oradaki bir çeşmede yıkadım. Belirtileri tanıyordum,
güneş çarpması değildi. Orada duran bir otomobile yaklaştım, "Çocuklar ne
isterseniz ödeyeceğim, lütfen beni hemen şehre götürün" dedim. Charlie'nin
yanımda olmasını istiyordum, bana moral gücü veriyordu. Arabayı çok hızlı
sürüyorlardı. Derin derin nefes alarak kendimi toplamaya çalıştım. Tek tek
tüm yol işaretlerini sayıyordum. Kulübeye gelince indik. Çocuklara para
verdim. İki Dolar. Charlie benimle kulübeye girdi. Ailem oradaydı. Hemen
uzandım. Dehşetle titriyordum. Hafif bir sesle, "Anne, baba galiba her şey
bitiyor. Ölüyorum artık" dedim. Charie ayaklarının ucuna basarak dolaşıyor,
perdeleri indiriyordu. Büyü geçiyor. Babam şehire inmiyor, "evde ihtiyaç
duyulabilir" diye. Bütün gece uyudum. Sabah uyandığımda, vücudum garip bir
şekilde yorgundu, zayıftı. Evin önünde biraz yürümeye çalıştım ama yüz-iki
yüz metre yürüdükten sonra evden çok uzaklaşmış olduğumu sanarak dehşet
içinde eve koştum.... evden ve güvenlikten.... birkaç yüz metre....
uzaklaşmak....
O günden beri asla normal bir insan gibi yalnız veya başkalarıyla yürüyüş
yapamadım. *
O yaz saçlarım bembeyaz oldu. Tabii ki halk arasında söyle-
-6-
nildiği gibi bir gece içinde olmadı bu. Yaşamdaki değişiklikler, yaşamın
kaynağını etkiler. Saçlarda da hayat köklerinde başlar, bu yüzden, beyaz
saçlar kökten itibaren beyaz olarak çıkarlar. Eski, kahverengi saçlar
döküldükçe de ak saçlar çoğunlukta kalırlar. Böylece saçlarımın ağarması
Ağustos'a kadar sürdü.
Özellikle öğle yemeklerinden sonra yatağa uzanınca, hâlâ nabzım çılgınca
atıyor ve sık sık korku nöbetleri geçiriyordum. Bunun nedenini şimdi
biliyorum. Bütün yaz boyunca Lokomotif Tanrı bilinçaltımda yüzeye çok yakın
bir yere yerleşmişti ve uzanıp biraz rahatlayınca bilinçaltından
kurtuluyordu.
Son klinik araştırmalarımda öyle bir an geliyordu ki.... iki yıl
boyunca... bu güne dek...... hafif bir dinlenme ve rahatlama
anında böyle korku hislerim ve nabız atışım artıyordu. Bunları yapanın
Lokomotif Tanrı olduğunu bilmeme karşın elimden bir şey gelmiyordu. O yaz
aklım, zekâm ve mantığım bana sırtını dönmüştü. Bütün o korkuları,
dehşetleri; beynim kurnazca açıklamaya çalışıyordu. Gerçeklerin
açıklanamaması yüzünden mantığım başka yollan arıyordu. Bu yüzden içime
türlü fobiler kök salmıştı, bana göre korkuların nedenleri buna bağlıydı.
Acı çeken kişi gerçek nedenleri bilmeyince, kendine göre yeni nedenler
yaratıyor. Zeka düzeyi düşük bir insan aptalca nedenler uydurur, zeki
bireyler de daha kabul edilebilir nedenler yaratırlar. Diyelim ki iki
kişinin de karanlık fobisi var; ikisi için de bu fobinin gerçek nedeni
unutulan bir çocukluk travması yani küçükken ikisi de ormanda korkmuş
olsunlar. Düşük zekâ düzeyi olan kişi bunu karanlığın içinden bir cinin
beyaz elini uzatması olarak anlatır; diğer kişi ise gece birden bire
hastalanmaktan, yanında yardım edecek kimse yokken bir kriz geçirmekten
duyduğu korku olarak anlatır. Ama ikisi için de önce geçmiş deneyimleri veya
bilinçaltlanyla ilgili sözüm ona açıklamalar geçerlidir. Altı yıl önce bir
makale yazmıştım, burada zihnimin fobilerimi açıklamak için geliştirdiği
sahte olayları, sahte açıklamaları belirttim.
O zaman gerçek nedenleri bilmiyordum ama yine de beynimin yarattığı şekilde
korkmadığımı iyi biliyordum.
Mekanizmanın tekniğini biraz daha açıklamak istiyorum.
-7-
Eski bir olaydan kaynaklanan bir korku haliyle başlayalım. Geçmişte olan bu
deneyim bilinçaltında kalıyor. Fakat onun duygusal etkisi, dehşet
bilinçüstüne fırlıyor. Bu duygusal etki hafif bir endişeden ölümcül bir
korkuya kadar değişik yoğunluklarda olabilir. Şaşıran beyin de uydurulan hiç
bir yapmacık, sahte nedeni kabullenmez. İşte o zaman, deprem gibi, dipten
gelen bir darbeyle bütün güvenimiz sarsılır. Genellikle bilinçaltýndaki olay
kendini sembolik olarak açığa vurur. Benim "uzaklaşma" fobim buna iyi bir
örnek olabilir. Aklımız bu korkuya bir neden arar. Danışmanlar sorar: "Neden
korkuyorsun? Evet
"korkacak ne vardı".... evden bir-iki yüz metre uzaklaşsam.....
1911'de .... ne olur sanki? Söyleyebildiğim tek şey, evden biraz uzaklaşacak
olursam- son on beş yılda bu uzaklık birkaç metre ile birkaç mil arasında
değişiyordu bir güvensizlik, bir dehşet hissi bütün benliğimi kavrıyor ve
geri dönemiyordum. En güzel tanımlama şöyle olabilir:
Dehşete kapılmak fikri beni dehşete düşürüyor. Bunun yanında bazı yan
korkularım da var; panik halindeyken etrafa rezil olmak veya bir arabanın
altına girmek veya sinir krizi geçirmek gibi.
Uzaklık fobisinin de yoğunluk dereceleri vardı. Varsayalım ki göl kenannda
yürüyorum. Bir millik yolun ilk çeyreğinde normal bir insanım; sonraki yüz
yarda da biraz endişeli ve kaygılıyım; bundan sonraki yirmi yardalık yolda
henüz kontrol edilebilen oldukça korkmuş bir haldeyim; sonraki on yardayı
dehşet içinde geçiriyorum ve beş altı adım daha altınca da Atlantiğin
ortasında boğulmak üzere olan veya bir gökdelen yangınında en üst katta
pencerenin kenarına çıkmış bir adam gibi korkunç bir panik, umutsuzluk ve
yalnızlık hissediyorum.
Eğer okurlarım böyle korkunca neden ıslık çalmadığımı veya gülüp geçmediğimi
anlayamıyorlarsa, bu kitap onlara göre değil demektir. Onlar da yaşamım
boyunca çok rastladığım aptallar ordusuna aitler, onlarla benim hiç bir
ilişkim olamaz. Onlar da beni rahat bıraksınlar.
Korku nöbetlerim bazen insanın ölüm karşısında duyduğu
-8-
dehşetin çok üstüne çıkıyor. Böyle zamanlarda bayılmamamın veya ölmemenin
iki sebebi vardı: Önce fiziksel canlılığım, sonra da kaçış yollarý bulmada
ustalığım dikkatimi saptırmak, veya güvenli bir yere kaçış gibi Bazıları
şöyle düşünebilirler; madem bu nöbetlerden sonra hiç bir şey olmuyor,
öyleyse neden kaygılanıyorsun? Hiçbir şey olmuyor, öyle mi? Bakın neler
oluyor anlatayım. Önce korku nöbeti gelir eğer kızgın bir ütü boğazınıza
sürülüyor ve sonra da hiç bir iz bırakmıyorsa, bana da "hiçbir şey olmuyor"
demektir. Sonra nöbet geçer ama geride yan korkular bırakır, Korkudan
korkmamı arttırır, özgürlüğümü kısıtlar. Aslında doğru, "hiç bir şey
olmadı", yani bu güne dek on beş yıldır öğretmenliğe, kitap yazmaya ve
caddenin karşısındaki Üniversite Kulübünde şakalar yapmaya devam ettim....
Bir "vaka" olduğumu biliyorum. Duyduğum dehşet hissinin bir fobi olduğunu da
biliyorum. Gerçek nedenleri çocukluğuma kadar iniyordu. Bir "çocukluğa
dönüş" vakası. Bu inancım psikolojik açıdan kayda değerdi. Daha önce
değindiğim gibi anormalliğin psikolojisiyle ilgilenmiştim yarım düzine dilde
yazılmış kitap ve teknik makaleleri.... hatta Freud'un sekiz cildini de
Almanca olarak okumuştum.
Ama inancım bu bilimsel birikimden değil de kendi bilinçaltımdan doğmuştu.
1878 ve 1885 olayları bilinçle, bilinçaltının tam sınırındaydılar. 1911
Haziranında yaşadığım şoka da bu yıllarda başımdan geçen çocukluk anılan
sebep olmuştu. O akşamüstü korku krizi geçirdiğimde bir-iki saat önce
gördüğüm hayallerin, o üstünde durmayıp bilinçaltıma gönderdiğim
görüntülerin yansımalarıyla hala titriyordum. Morton Prince gibi bir adamın
yönetiminde yapılacak bir hipnoz veya psikanaliz; benim sinir krizimi
geçirebilir, hiç değilse beni rahatlatabilirdi.
Ama o zamanlar.....Morton Prince yoktu.... buna karşın yine de
altı, yedi psikiyatr ile konsültasyonlar yaptım......
İyileşme oldu ama nedenler, ortadan kalkmadı yalnızca semptomlar, belirtiler
azaldı. Fiziksel olarak da düzeldim; dinlenme, güneşlenme, iyi besin,
muntazam hayat ve egzersizler sayesinde dehşetimle daha kolayca başa
çıkabilecektim. Fi-
-9-
ziksel kondisyon böyle hallerde çok önem kazanıyor. Atmosferdeki elektrik
oranı da etkili oluyor. Örneğin, bir fırtınadan önce hep daha fobik oluyorum
yani korkulanın ön plana çıkıyor. Yüzlerce gözleme dayanarak şunu
söyleyebilirm; ruhsal durumum fiziksel ve sinirsel şartlara bağlıdır.
Etkileyen şey elektrik gücüdür, bilinçli veya bilinçaltı telkin değildir.
Diğer taraftan, kar fırtınası beni daha kötü etkiliyor, yani daha huzursuz
oluyorum, bu da 1912'de karda tek başıma kalıp, korku nöbeti geçirmemin bir
yansımasıdır.
Daha iyi bir fizik kondisyonla daha iyi olmam dışında "ruhsal eğitimin" de
çok yarannı gördüm.....en kötü, en berbat dehşet hislerini yavaş ve temkinli
çalışmalarla ve kendine güvenmeyi öğrenmekle alt edebilmeyi deniyordum.
Yavaş yavaş, korku nöbetleri geldiğinde kendimi kontrol edebileceğimi
anladıkça bu nöbetlerin gittikçe daha seyrekleştiğini ve şiddetlerini
kaybettiğini farkettim. Ama karşıdan gelen vahşi bir hücum, sonunda tam
anlamıyla bir felakete dönüşüyordu.
Eğer, "şu noktaya kadar (bir ağaç veya bir ev), Tannnın izniyle....
gideceğim" dersem, Fobi bir kaplan gibi boğazıma saldırıyordu ve ben hemen
eve kaçıyordum. Bu hâlâ böyle sürüyor...
"Bu öcüleri bir baltayla öldürmemi" öneren akıllı!! dostlarýma da son bir
söz. Haydi bana bir balta bulun....
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın