İNSAN KURT MU, KUZU MU?
Erich Fromm
Bazıları insanların kuzu, bazıları da kurt olduğuna inanır. Bunların ikisi
de kendi görüşlerini destekleyecek uygun kanıtlar bulabilirler, insanların
kuzu olduğunu ileri sürenlerin şunları belirtmeleri yeter: Kendileri için
zararlı olsa bile, insanlar onlara söylenenlerden kolaylıkla etkilenirler;
yıkımdan başka birşey getirmeyen savaşlarda önderlerini körü körüne
izlerler; belli bir inançla söylenen, kaba kuvvetle de desteklenen her şeye
—papazların ve kralların sert tehditlerinden gizli ya da açık
dolandırıcıların kandırıcı çağrılarına dek her türlü saçmalığa— inanırlar.
Bu durumdaki insanların çoğu, kendilerini kandırmak için korkutucu ya da
tatlı bir sesle konuşanların karşısında kendi isteklerinden vazgeçmeye
hazır, kolaylıkla etkilenebilen, yan uyanık çocuklara benzerler. Gerçekten
de çoğunluğa karşı direnecek ölçüde güçlü inancı olan kişi kural değil,
istisnadır; çağdaşlarının alaya aldığı, ama yıllar sonra hayran olunacak bir
istisna.
Büyük Engizitörler ve diktatörler kendi düzenlerini oluştururken insanların
kuzu olduğu fikrine dayanmışlardır. Dahası, insanların kuzu ya da koyun"
olduğu, bu nedenle kendileri adına karar verecek önderlere gereksinme
duydukları inancı yüzünden önderler de şuna içten inanmışlardır: Kendileri,
insanlara istediklerini verdiklerinde —acı olsa da— ahlaksal bir görevi
yerine getirmekte, insanların omuzlarından sorumluluk ve özgürlük yükünü
almaktadırlar.
İnsanların çoğu koyunsa, nasıl oluyor da bir koyunun yaşamından farklı
oluyor yaşamları? insanlık tarihi kanla yazılmıştır; insanın istencini
kırmak için şiddetin şaşmaz bir biçimde uygulandığı bir tarihtir bu. Hitler
milyonlarca Yahudi'yi tek başına mı yok etti? Stalin siyasal düşmanlarını
kendi başına mı ortadan kaldırdı? Bu kişiler yalnız değildiler; kendileri
için yalnız isteyerek değil, koşa koşa adam öldüren, işkence yapan binlerce
yardımcıları vardı, insanın insana karşı acımasızlığına her yerde —acımasız
savaşlarda, cinayet ve ırza geçmelerde, güçlünün güçsüzü sömürmesinde,
işkence gören, acı çeken canlıların inlemelerine kimsenin kulak
vermemesinde, bunlara herkesin yüreğini kapamasında— tanık olmuyor muyuz?
Bütün bunlar Hobbes gibi düşünenleri homo homini lupus (insan insanın
kurdudur) inancına götürdü. Bu gerçekler bugün de çoğumuza, insanın doğuştan
kötü ve yıkıcı olduğunu, en çok sevdiği eğlenceden, daha azılı katillerden
korktuğu için vazgeçen bir katil olduğunu düşündürüyor.
Oysa her iki sav da bizi şaşkınlığa düşürüyor. Geçmişte açık ya da gizli
birçok katili ya da sadisti kişisel olarak tanımış olabiliriz; ama bunlar
kural değil, istisnadır. Sizin, benim ya da birçok normal insanın kuzu
postuna sarınmış kurtlar olduğumuza, "gerçek kişiliğimizin" şimdiye dek bizi
hayvanlar gibi davranmaktan alıkoyan yasaklardan kurtulduğumuz zaman ortaya
çıkacağına mı inanmalıyız? Doğru olmadığını kanıtlamak kolay olmasa da bu
görüş bütünüyle inandırıcı değildir. Günlük yaşamda insanların misilleme
korkusu duymadan girişebileceği sayısız zulüm ve sadizm olanakları vardır,
ama çoğu insan bu olanakları kullanmaz. Aslında insanların çoğu zulüm ve
sadizmle karşılaştıklarında belli bir hoşnutsuzlukla tepki gösterirler.
Öyleyse burada ele aldığımız şaşırtıcı çelişkiden başka ve ondan daha iyi
bir açıklama bulunabilir mi? Bu sorunun en yalın yanıtı olarak, az sayıda
kurtla bir sürü koyunun birarada yaşadığını mı kabul edelim? Kurtlar
öldürmek, koyunlar birisinin peşinden gitmek istiyorlar. Bu yüzden kurtlar
koyunlara adam öldürtüyor, cinayet işletiyor, insan boğazlatıyorlar;
koyunlar da hoşlandıklanndan değil, yalnıza birisinin peşinden gitmek
istedikleri için boyun eğiyorlar buna. Gene de katiller, yapüklannın soylu
bir şey olduğunu kanıtlamak için masallar uydurmak zorunda kalıyorlar.
Koyunlann çoğunun kendileri gibi davranmalarını sağlamak için kurtlar,
özgürlüklerinin tehdit edildiğini, süngülenen çocuklann, ırzlarına geçilen
kadınlann, çiğnenen onurlann öcünü aldıklanm söylüyorlar. Yanıt akla uygun
görünüyor, gene de bazı kuşkular var. Bu yanıtla iki ayn insan ırkının
—kurtların ve koyunlann—bulunduğu mu söylenmek isteniyor? Dahası,
yaradılıştan öyle olmadıklarına göre, nasıl oluyor da koyunlar, şiddet
kendilerine kutsal bir görev olarak da sunulsa, kurtlar gibi davranmaya razı
edilebiliyorlar? Kurtlar ve koyunlarla ilgili varsayımımız akla yatkın
değildir, bu durumda kurtların, insan yaradılışının temel niteliğini
gösterdiği, çoğunluğa göre daha açık bir biçimde gösterdiği doğru olmasın
sakın? Bütün bunlardan sonra, bu iki yanlı olasılığın bütünüyle yanlış
olduğunu da düşünebiliriz. Belki insan hem kurttur hem de koyun — ya da ne
kurttur ne de koyun.
Ulusların düşmanlarını yok etmek için en yıkıcı güçleri kullanmayı
tasarladıkları, kendilerinin de bu yıkımda yok olacaklarını bilmelerine
karşın amaçlarından vazgeçmedikleri günümüzde, bu soruların yanıtlan büyük
bir önem taşıyor. İnsanın doğuştan yok etme eğilimi taşıdığına şiddet ve güç
kullanma gereksinmesinin insanın içinden doğduğuna inanırsak gittikçe artan
vahşete karşı direncimiz zayıflayacaktır. Bazılarımız daha ileri ölçüde
olmak üzere, hepimiz kurtsak, kurtlara karşı neden direnelim o zaman?
İnsanın kurt mu, kuzu mu olduğu sorusu, daha geniş ve daha genel bir
anlamda, Batıdaki tannbilimsel ve düşünsel görüşün en temel sorunlarından
birinin başka biçimde dile getirilişidir: insan aslında kötü ve çürümüş
müdür, yoksa iyi ve kusursuz kılınabilecek bir yaratık mıdır? Tevrat'ta
insan temelde çürük olarak kabul edilmez. Adem'le Havva'nın Tann'nın
buyruğunu dinlememeleri günah olarak adlandırılmaz; kitabın hiçbir yerinde
bu başkaldırmanın insanı kötüleştirdiğini gösteren bir şey yoktur. Tam
tersine bu başkaldırma insanın kendisinin farkında olmasını, seçme yetisini
kullanabilmesini sağlar. Böylece son çözümlemede bu ilk başkaldırma eylemi,
insanın özgürlüğe doğru attığı ilk adımdır. Öyle anlaşılıyor ki, Adem'le
Havva'nın başkaldırması Tann'nın planladığı bir şeydir; çünkü peygamberlerin
getirdiği görüşe göre insan, Cennet'ten kovulmasaydı, kendi tarihini
yaratamayacak, insanca güçlerini geliştiremeyecek, henüz birey olmadığı eski
uyumun yerine tam gelişmiş bir birey olarak doğayla yeni bir uyum
kuramayacaktı. Ayrıca peygamberlerin Kurtancı'nın geleceğini söyleyen
görüşlerinde de insanın kesinlikle temelde kötü olmadığı ve Tann'nm özel bir
lûtfu olmaksızın kurtanlabileceği sezilir. Ancak bu görüşlerde insanın
iyilik yetisinin her zaman ağır basacağı gibi bir anlam yoktur. İnsan
kötülük yaparsa daha kötü olur. Bu yüzden kötülüğünü sürdürdüğü için
Firavun'un yüreği "katılaşır"; öylesine katılaşır ki artık değişme ya da
tövbe etme olanağı kalmaz. Tevrat'ta iyi edimler ölçüsünde kötü edimlere de
örnekler verilir; Kral Davud gibi yüce kişiler bile kötülük yapanların
dışında bırakılmaz. Tevrat'taki görüş, insanda iki yetinin —iyilik ve
kötülük yapma yetisinin— bulunduğu, insanın iyiyle kötü, kutsamayla lanet,
yaşamla ölüm arasında seçme yapabileceği yolundadr. Tann bile insanın bu
seçmesine kanşmaz; iyiliği gerçekleştirecek ölçütleri öğretmek, kötülüğü
tanıtmak, insanlan uyarmak ve direnmelerini sağlamak amacıyla habercilerini,
peygamberlerini göndererek yardım eder onlara. Bunlar yerine getirildikten
sonra insan "iki yönlü çabası"yla (iyiliğe ve kötülüğe yönelik çabasıyla)
haşhaşa bırakılır ve karar yalnızca onun olur.
Bunun Hıristiyanlık'taki gelişimi değişik olmuştur. Hıristiyan Kilisesi'nin
gelişmesi sırasında Adem'in başkaldırması günah sayıldı. Bu, öylesine büyük
bir günahtı ki yalnız Adem'in kişiliğini bozmakla kalmadı onun tüm
çocuklarını da lekeledi; öyle ki, insan artık kendi çabasıyla bile bu
kötülükten kurtulamıyordu. Ancak Tann'nın lütfü, insanlar için ölen İsa'nın
ortaya çıkışı, insanın kötülüğüne son verebilir, İsa'yı benimseyenlere
kurtuluş yolunu açabilirdi.
Ne var ki bu ilk günah dogmasına Kilise'de hiç karşı çıkılmamış değildi.
Pelagius buna karşı çıktıysa da başarılı olamadı. Kilise içindeki
Yenidendoğuş insancılan doğrudan doğruya karşı çıkıp yadsıyamadıysalar da bu
görüşü çürütmeye çalıştılar; oysa bu arada kilise içinde bazı kimseler buna
daha aşın bir biçimde karşıydılar. Luther'e gelince o, insanın doğuştan kötü
olduğu konusunda daha köklü bir inanca sahipti; oysa Yenidendoğuş ve
Aydınlanma döneminin aydınları buna ters bir yönde büyük bir adım attılar.
Bu düşünürler, insanda kötülüğün bütünüyle koşullann sonucunda doğduğunu, bu
yüzden insanın seçme durumunda olmadığını savunuyorlardı. Kötülüğü yaratan
koşullan değiştirin, insanın doğuştan gelen iyiliği hemen ortaya çıkacaktır,
diyorlardı. Bu görüş Marx'la onun izleyicilerinin de düşüncelerini
etkilemiştir. İnsanın iyiliğine olan inanç Yenidendoğuş'la başlayan büyük
ekonomik ve siyasal gelişmelerin bir sonucu olarak insanın kendine
güvenmesinden doğuyordu. Bunun tersine Birinci Dünya Savaşı'yla başlayıp
Hitler'le Stalin'den öteye evrensel yoketme eylemi için yapılan bugünkü
hazırlıklara dek uzanan Batı'daki ahlaksal çöküş, insamn kötülüğüne olan
geleneksel inancı aynı yoğunlukla geri getirdi. Geleneksel inancın bu
yoğunlukla geri gelmesi, insanın doğuştan getirdiği kötülük yetisinin
küçümsenmesine karşı şifalı bir merhemdi aslında — ama bu tutum, insana olan
inancını yitirmeyen kimselerin, bazan yanlış anlaşılarak, bazan da görüşleri
çarpıtılarak alaya alınmalarına yol açtı.
İnsanın kötülük yetisini küçümsemekle suçlanan, görüşleri yanlış
değerlendirilen birisi olarak ben, düşüncelerimde bu türden duygusal bir
iyimserlik bulunmadığını belirtmek isterim. Uzun klinik deneylerden geçen
bir ruhçözümleyici olarak benim insanın içindeki yıkıcı güçleri küçümsemem
gerçekten zor olurdu. Bir ruhçözümleyici ağır hastalarda bu yıkıcı güçlerin
etkisini görür, bu güçleri durdurmanın ya da enerjiyi yapıcı bir yöne
çevirmenin ne denli güç olduğunu deneyleriyle saptar. Birinci Dünya
Savaşı'nın başlangıcından bu yana kötülüğün fışkırırcasına dışa dökülmesine
ve yıkıma tanık olmuş birisi için insan yıkıcılığının şiddetini ve
yoğunluğunu görmemek de olanaksızdır. Bununla birlikte günümüzde insanları
—aydınlan olduğu gibi sıradan insanları da— gittikçe artan bir hızla saran
çaresizlik duygusu onları yeniden çürüme ve ilk günah görüşünü benimsemeye
sürükleyebilir. Bu görüş, insanın doğuştan getirdiği yıkıcılığın bir sonucu
olduğundan savaşın durdurulamayacağmı savunan yenilgici tutumun akla
uydurulmuş biçiminden başka birşey değildir. Kusursuz gerçekçiliğine
dayanarak kendi kendini yücelten bu görüş iki açıdan gerçekçi değildir. İlk
olarak, yıkıcılık girişimlerinin yoğun olması hiç de bunların yenilemeyecek
ya da ağır basacak girişimler olduğunu göstermez. Bu görüşteki ikinci
yanlış, savaşların her şeyden çok ruhsal güçlerden doğduğunu savunmaktır.
Toplumsal ve siyasal olguların ışığında bu "ruhsallık" yanlışı üzerinde uzun
uzun durmak gereksizdir. Savaşlar siyaset, askerlik ve iş alanındaki
önderlerin toprak kazanmak, doğal kaynaklan ele geçirmek, ticari çıkarlar
sağlamak amacıyla aldıklan kararlann sonucunda çıkar. Savaşlar başka bir
gücün insanın kendi ülkesine yönelttiği gerçek ya da varsayılan tehditlerine
karşı savunma amacıyla ya da önderlerin kişisel şan ve ünlerini artırmak
amacıyla yapılır. Bu önderler sıradan bir insandan pek farklı olmayan,
başkalan için kendi çıkarlanndan vazgeçemeyecek bencil kişilerdir; ama zalim
ve kötü kişiler de değillerdir. Bu tür—sıradan bir yaşam içinde zarardan çok
iyilik yapacak— insanlar milyonlan yönetecek, en yıkıcı silâhlan
denetleyecek duruma geldiklerinde, sonsuz zararlara yol açabilirler. Sivil
yaşamda bunlar, olsa olsa kendi rakiplerini yok edebilirler; oysa güçlü ve
egemen devletlerden oluşan dünyamızda ("egemen" sözcüğü burada, egemen
devletin eylemlerini sınırlayan herhangi bir ahlaksal yasaya bağlı olmayan
demektir) tüm insan ırkını ortadan kaldırabilirler, insanlık için gerçek
tehlike olağanüstü güçlerin, —şeytan ya da sadist birinin değil— sıradan bir
insanın eline geçmesidir. Savaş açmak için nasıl silâhlar gerekliyse,
milyonlarca insanı yaşamlanni tehlikeye atmaya ve katil olmaya
sürükleyebilmek için de nefret, öfke, yıkıcılık ve korku gibi tutkular
gereklidir. Bu tutkular savaşı başlatmak için gerekli koşullardır; savaşın
nedenleri değildir; tıpkı, silahlann ve bombaların kendi başlarına bir savaş
nedeni olmamalan gibi. Birçok gözlemci nükleer savaşın bu bakımdan
geleneksel savaşlardan aynldığını belirtmiştir. Her biri yüzbinlerce insanı
öldürebilecek güçte nükleer başlıklı füzeleri bir düğmeye basarak gönderen
adam bir askerin süngü ya da makinalı tüfekle insan öldürmesi gibi bir
deneyden geçmeyecektir. Ne var ki nükleer füzeleri fırlatma işlemi bilinç
üstünde bir buyruğu yerine getirmekten başka bir şey değilse de, böyle bir
şeyi yapabilmek için kişiliğin daha derin katmanlannda yıkıcı itkiler
değilse bile, yaşama karşı derin bir umursamazlık duygusunun bulunup
bulunmadığı düşünülmelidir.
Buna göre insan eğilimlerinin en kötü ve en tehlikeli temelini oluşturan üç
olguyu belirteceğim; bunlar, ölüm sevgisi, hastalıklı narsisizm ve birlikte
yaşayan insanlar arasındaki kandaşla cinsel ilişki saplantısıdır. Bu üç
eğilim birleşerek insanı yıkmak için yıkmaya, nefret etmek için nefret
etmeye götüren "çürüme belirtisi"ni oluşturur. "Çürüme belirtileri"nin
karşısına "gelişme belirtileri" dediğim şeyi koyacağım; bu belirtiler ölüm
sevgisine karşı yaşam sevgisini, narsisizme karşı insan sevgisini, kandaşla
cinsel ilişki saplantısına karşı bağımsızlığı kapsıyor. Bu iki yönelişten
biri pek az kişide sonuna dek gelişmiştir. Ama her insanın kendi seçtiği
yolda, yaşam ya da ölüm, iyilik ya da kötülük yolunda ilerlediği yadsınamaz.
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın