İnsan Olma Süreci: Toplumsallaşma

Özcan köknel


Kalıtım, içsalgılar, zekâ, içgüdüler, dürtüler gibi biyolojik ve fizyolojik etkenlerin kişiliğin maddi temelini, bir başka deyimle, altyapısını oluşturduğunu belirtmiştik. Bireyin gözlerini dünyaya açtığı ailesinden, ait olduğu toplumsal kesim, ulus ve uygarlığa dek uzanan toplumsal çevren de kişiliğin manevi yanını, üstyapısını oluşturduğunu söyleyebiliriz.
Kişiliğin maddi temeline ilişkin biyolojik ve fizyolojik etkenler gelişmiş hayvanlarda da varolduğuna göre, insanı onlardan ayıran manevi, ani toplumsal yanıdır. Değer yaratan tek canlı insan değil midir? Ne enli gelişmiş olursa olsun, dini, ahlâkı, töresi olan, doğayı ve kendisini değiştirebilen, tarih bilincine sahip başka canlı yoktur.
İnsan doğa karşısında güçsüzlüğünü gidermek, yaşamını sürdürebilmek için (bazı hayvanların sürüler halinde yaşaması gibi) toplu halde aşmak zorunda kalmıştır. Toplu halde doğayla mücadele ederken e, hem kendini, hem de doğayı değiştirmiştir. Bu toplu yaşayışın düzenli ve uyum içinde sürdürülebilmesi için ortak davranış biçimleri, gelenek, ahlâk, din gibi değer sistemleri ve toplumsal kurumlar oluşturulmuştur.
Toplumdan topluma ve aynı toplum içinde zamanla değişen bu orak davranış ve değerler, nesnel bir gerçeklik olarak bireyi kuşatır, ona kendilerini kabul ettirirler.
Gizil güçlerle doğan çocuk, bir yandan bedensel olarak gelişip derişirken, bir yandan da içinde doğup yaşadığı, büyüdüğü toplumun dilini, geleneğini, göreneğini, ahlâk anlayışını, dinsel inançlarını, kısaca toplumsal değerler sistemi ve davranış kalıplarını benimseyerek toplumun bir üyesi durumuna gelir. Çocuğun içinde yaşadığı toplumun üyesi durumuna gelmesine «toplumsallaşma» süreci (socialization) denir. Gerçekte bu süreç, bireyle çevresi arasındaki iletişim ve etkileşimin sonucudur. Yaşam boyu sürer ve bireye yeni yaşantılar kazandırır.
İnsan toplumsallaşma sürecinde, bir yandan uyum içinde yaşama amacıyla toplumsal kuralları benimseyerek öteki bireylerle benzeşirken, öte yandan doğuştan getirdiği gizil güçler temeli üzerinde onu diğer bireylerden ayıran kişilik niteliklerini kazanır ve geliştirir.
Ahlâk anlamına gelen «etik» sözcüğünün Eski Yunanca kökeni «ethos» töre ve karakter anlamlarını içerir.
Kişiliğin toplumsal, ahlaksal katmanı olan karakter, toplumsallaşma sürecinin ürünüdür. Bireyin ahlaksal değerleri benimseyerek, benliği üzerinde denetim kuran toplumsal bilince sahip olması toplumsallaşması sonucudur.
İnsanı insan yapan toplumsal varlığı olduğuna göre, toplumsallaşma aynı zamanda «insan olma» sürecidir.

ÇEVRENİN BİREYE ETKİSİ
Doğumdan önce bile, annenin döl yatağı içinde oğulcuk ve döl üt üzerinde çevrenin etkisinden sözedilebilir. Bu etki ana babanın kromozomlarında bulunan genlerin değişik biçimde bileşiminden başlayarak, annenin gebelik sırasında yaşama, beslenme koşulları ve ruhsal durumuna dek uzanır. Döl yatağı içinde çevre koşulları oğulcuğun, dölütün gelişmesine elverişli değilse dölüt yaşamını yitirir.
Doğumdan sonra bireyin çevresini, içinde yaşadığı doğa ve toplum oluşturur. Doğa coğrafi konumuyla, iklim koşulları, yeraltı ve yerüstü kaynaklarıyla toplum yaşamını etkileyerek bireye yansır, öte yandan toplum tarihsel, kültürel, ekonomik, siyasal yapısıyla bireyin yaşam ve kişiliğinde belirleyici rol oynar. Toplumun tarihsel evrimi içinde göçebe, yerleşik, gelişmiş, az gelişmiş olması, bireyin sanayileşmiş ya da kırsal bir yörede yaşaması, sınıfsal, mesleksel konumu kişiliğini etkiler.

BİREY DE TOPLUMU ETKİLER
Birey toplum karşısında edilgen bir varlık değildir. İnsan, doğarken getirdiği gizil güçler ve sonradan toplumdan kazandıklarıyla bir yandan kişiliğini geliştirir, değiştirirken, bir yandan da toplumu etkiler, değiştirir.
İlkel toplumlarda, ortaklaşa bilincin egemen olduğu, bireylerin bezelye taneleri kadar benzeştiği dönemlerde bile inşan, toplumdan aldığını birey olarak topluma vermiş, toplumsal gelişmeyi etkilemiştir.
İlk üretim araçlarını geliştiren, ateşi bulan, mağara duvarlarına avının resmini çizen, ilaç yaparak hastaları iyileştiren insan soyunun atalannı, kısaca toplumun değişmesine, gelişmesine öncülük edenleri anımsamak bile bireyin topluma etkisini anlamaya yeterlidir. İnsanlığın ortaklaşa hazinesi olan uygarlığı, kültürü uzay çağına ulaştıran, insanlığın yaratıcı zekâsını bilimde, sanatta, felsefede, siyasette, teknolojide somutlayan kişiler toplumun ürünü olan bireyler değil midir?

TOPLUMSALLAŞMANIN ETKİLİ ARAÇLARI
Uygarlık geliştikçe, toplumsal gelişme, değişme hızlandıkça, kültürel, ekonomik etkileşim de ulusal boyutlardan evrensel boyutlara ulaşır. Böylece bireyin toplumsallaşma sürecinde etkili olan araçlar çoğalır. Yüzyılımız bu açıdan en hızlı gelişmeyi yaşamaktadır, özellikle kitle iletişim araçları (sinema, radyo, televizyon, afiş, gazete, dergi, kitap) bireyin etkisi altında kaldığı çevreyi alabildiğine genişletmiştir. Etkili fikirler hızla yayılabilmekte, yığınları yönlendirebilmektedir. Toplumların manevi ve kültürel yoğunluğu artmaktadır.
Yerel gelenek ve görenekler, ulusal olanlarla, ulusal değerler evrensel olanlarla iç içe geçmiştir.
Kitle iletişim araçlarının önemli bir etkisi de halk yığınlarının istek, özlem ve beklentilerini genişletmesidir. Böylece toplumsal güdüler güç kazanmakta, bireylerin kişilik yapılarını etkilemekte, yığınları harekete,
eyleme geçirmektedir.
Yine teknolojik, ekonomik gelişmeler sonucu ulaşım hızlanmakta, yığınsallaşmakta, toplumlar arası kültür etkileşimi yoğunlaşmaktadır. Ulusal düzeyde örgün eğitimi yaygınlaştırma çabaları artarken, he
men her devlet ilk öğrenimi parasız ve zorunlu tutmakta eğitimin her aşaması yaygınlık kazanmaktadır.
Hiç kuşkusuz, insan içinde bulunduğu çevrenin ekonomik ve kültürel olanakları ölçüsünde eğitiminden, kitle iletişiminden yararlanabilir. Bu durum çeşitli boyutlarda kültürel farklılıklar yaratmaktadır.

KULTÜRLENME
Bilindiği gibi, ulusların gelişme düzeylerindeki eşitsizlikler nedeniyle gelişmiş, sanayileşmiş toplumlar, orta gelişmişlik düzeyinde olanlar ve az gelişmiş, giderek yoksul ülkeler vardır. Birey ait olduğu ulus ve toplumsal kesim içinde toplumsallasın Dolayısıyla farklı sosyoekonomik yapıların insanları birbirleriyle iletişim kurmakta güçlük çekerler.
Örneğin, ülkemizdeki kırsal alandan kentlere göç olayı, köylü-kentli insanı büyük kentlerde, metropollerde biraraya getirmektedir. Bunun mikro örneği, kapıcı-apartman sakinleri ilişkisi olabilir. Bu iki çevre insanı arasındaki kültür farkını, âdeta gökdelenle gecekondu çelişkisi gibi apaçık görmekteyiz. Köy gibi kapalı bir toplumdan gelen insanlar, kentte yeniden toplumsallaşma zorunluluğuyla karşı karşıya bulunmaktadırlar.
İşte bireyin içinde doğup büyüdüğü, geliştiği, benimsediği, toplumsallaştığı kültürden ayrılıp, değişik bir kültüre geçmesi ve bu kültürü benimsemesi sürecine «kültürlenme» denir. Kültürlenmeler oldukça, toplumsallaşma da sürer.
İnsan yaşadığı çevre içinde toplumsal olgunluğa ulaşır ya da kültürlenme sonucu değişik kültürleri tanırsa, kültürü genişler ve zenginleşir. Hoşgörü kazanır. Başka kültürlerde yetişenlere olumsuz önyargılarla yaklaşmaz. İnsanları, olayları toplumun kültür yapısına göre değerlendirebilir. Başka bir deyişle, çok yönlü düşünmeyi başarabilir.
Sonuç olarak, doğal ve toplumsal güdüler açısından toplumsallaşma süreci, doğuştan gelen içgüdü ve dürtülerle, sonradan öğrenilen güdülerin bileşimi olarak yorumlanabilir.

ÇOCUK NASIL TOPLUMSALLAŞIR?
Çocuğun toplumsallaşması karmaşık bir süreçtir. İlk toplumsallaş

ma belirtisi iki üç aylık çocuğun ana babasına gösterdiği ilgidir. Çocuk ana babasının ya da kendisine bakan kimsenin yanından ayrılmasıyla ağlar. Kendisiyle ilgilenilmesinden hoşlanır. Altı yedi aylık çocuk tanıdıklarını tanımadıklarını ayırt edebilir. Anasına bağlanır. Birlikte olmak ister. Yokluğunda ağlar. Bir yaşına doğru çevreden yapılan uyarıları, yasaklamaları anlar. Bunlara uymak için çaba harcar. Bir buçuk iki yaş arasında uyarılara, yasaklamalara karşı çıkar. Direnir, tepki gösterir. İki yaş içinde büyüklerle kurduğu ilişkilerden etkilenmeye başlar. Bu etki benimseme ya da tepki gösterme biçiminde yavaş yavaş çocuğun benliğinde izler bırakır. İki yaşındaki çocuklarda kendi varlığını anlama, tanıma, başka insanları anlama ve tanımadan daha önce olduğundan, toplumsallaşma çocuğun kendisiyle çevre arasındaki sınırı anlaması ve kendi benliğini çevreden ayırabilmesiyle başlar. İki yaşına gelen çocukta cinsel benlik gelişir. Kendisinin kız ya da oğlan olduğunu bilir. Ancak bu ayrılığı anlayamaz. Başka çocuklara karşı ilk ilgi ve tepkiyi beş altı ayda göstermeye başlayan çocuk, ancak iki üç yaşından sonra başka çocuklarla aynı grup içinde bulunabilir. Oyun oynayabilir. Böylece çocuk iki üç yaşından altı yaşına kadar akranlarıyla birlikte olup oynayarak, toplum kurallarına uyma alışkanlığını kazanır, ilkokul çağında çocuğun ana babasına olan bağı yavaş yavaş çözülür. Arkadaş grupları ve okul, çocuğu aileden daha çok etkiler. Arkadaş grupları içinde başkalarıyla birlikte olmayı, işbirliğini, çalışmayı, sorumluluk yüklenmeyi, haklarını savunmayı, yarışmayı, başarılı olmayı, kurallara uymayı öğrenir. Başka bir deyişle, toplumsallaşmasında arkadaş grupları etkinlik kazanır.
Gençlik çağında çevre daha genişler. Genç, aile etkisinden ve çevresinden kurtulmak için çaba harcar. Daha çok yaşıtlarıyla birlikte bulunmak ister. Onlardan çok etkilenir. Karşı cinsle arkadaşlık ve ilişki kurup sürdürmek yaşamında önemli yer alır. Toplumsal kurallara, değerlere, yasalara uyma zorunluluğu, gençte aileye, çevreye, okula, toplum karşı tepki oluşturur. Kendine özgü dünya görüşüyle bu kurumları beğenmez, eleştirir, karşı çıkar. Toplumsal roller benimsendikçe, sorumluluk yüklendikçe bu durum kaybolur. Gencin iş bulup çalışması, askere gitmesi, evlenmesi gibi rol değişmeleri, ona toplum içinde yeni bir yer ve rol kazandırır. Böylece genç o toplumun yetişkin bir üyesi olur.

VİCDANIN SESİ
«Elini vicdanına koy», «Vicdanının sesini dinle», «Vicdan azabı çekmek» gibi deyişler, yaşamın ahlaksal alanıyla ilgili olarak günlük konuşmalarda sık sık geçer.
Nedir vicdan? İnsanda doğuştan mı vardır, yoksa sonradan mı kazanılır? Bu soruları doğru yanıtlamak toplumsallaşma sürecinin iyi bilinmesi ve değerlendirilmesiyle olasıdır. Yoksa insanları doğuştan «iyiler» ve «kötüler» diye ayıran bir yanılgıya düşülebilir.
Bebek doğduğunda ahlaksal bakımdan yansızdır (nötrdür). O henüz biyo-psikolojik bir varlıktır. Varlığının bütünlenmesi toplumlaşma sürecinde gerçekleşecek, birey olacaktır. Her gün yeni yaşantılar kazanacak, değerler edinecek, davranış biçimleri öğrenecektir. İnsanları anlayacak, sevecek, sayacaktır.
Toplumsallaşmanın çocuğun kendisiyle çevresi arasındaki sınırı anlaması ve kendi benliğini çevreden ayırabilmesiyle başladığını belirtmiştik. Buna, çocuğun kendi benliğini denetleyerek diğer insanların varlığını, hak ve isteklerini kabullenmeyi öğrenmesi sürecidir de diyebiliriz.
Başlangıçta bu denetleme çocuğa büyük ölçüde engellemeler, yasaklar yoluyla kazandırılmaya çalışılır. Ama asıl yapılmak istenen ya da yapılması gereken, onu inandırmak, ona neleri neden yapmaması gerektiğini anlatmaktır.
Başka çocuğun oyuncağını elinden almak isteyen küçüğe, «Hayır, onun oyuncağını alma, bak kardeş ağlıyor, yazık ona...» gibi sözlerle onda sevgi, acıma duyguları uyandırmaya, öteki çocuğu anlamasını sağlamaya çalışırız. Kendi oyuncaklarını başka çocuklarla paylaşmasını öğreterek çocuğu ilerde «birarada yaşama» kavramına alıştırmaya uğraşırız.
Bu örnekte açıklamak istediğimiz gerçek şudur: İnsan toplumsal bir varlık olarak öteki insanlarla bütünleşerek varlanır, varlığını gerçekleştirir. Diğer insanlara gereksinimi vardır. Onlarla uyum içinde olmak, onlar tarafından kabul edilmek, sevilmek, sayılmak ister. Onları anlamaya çalışır, sever, sayar, önce ana babasını, kardeşlerini, yakınlarını, daha sonra arkadaşlarını, doğal koşullarda gittikçe gelişen bir sevme, anlama gücüyle halkını ve tüm insanlığı sever. Bu sevgi, saygı davranışlarına yansır, onu bencillikten elcilliğe, özveriye yöneltir, giderek ulusu, vatanı, insanlık için özgecide bulunmaya bile götürebilir.
İşte toplumsallaşma sürecinde, insan doğasına da uygun olarak çocukta gelişen insan sevgi ve saygısı, onda toplumsal bilincin, yani vicdanın da temelini oluşturur. Çocuk ahlaksal değerleri bu sevgi ve saygı nedeniyle benimser, varlığına sindirir. Öyle ki, ahlaksal davranışlarını, toplumsal, hukuksal, tanrısal yaptırımlardan korkarak, çekinerek değil, doğruluğuna inanarak, benimseyerek yapar.
İnsanda sevgi ve saygıya dayanmayan hiçbir eğitim sistemi, hiçbir ahlaksal yargı, hatta dinsel emirler bile sürekli olamaz. Gerçekten de sevgi, güven içinde yetişmemiş, kişilik bozuklukları gösteren insanların bencil, başkalarına zarar verici davranışlarda bulunmalarını, ne ceza yasaları, ne cehennem korkusu, ne de toplumdışı bırakılma, kınama korkusu engelleyebilmiştir.
Ortaçağda Katolik Kilisesinin tutuculuğu, cemaatine baskı uygulamaları, engizisyon işkenceleri dinde reform hareketiyle yıkılıp gitmiştir. İnsana sevgi ve saygıya dayanan tek tanrılı dinler, Konfiçyus, Buda dini gibi ahlâk dinleri büyük yaygınlık kazanmış, yüzyıllarca yaşamış, daha da yaşayabileceklerdir.
Hazreti Muhammed'e, «En makbul ibadet nedir?» diye sormuşlar, «İyi insan olmak, iyi insan olmak, iyi insan olmak,» diye yanıtlamış. İyi insan olmanın ilk koşulu da insanları sevmek, anlamak, onlarla yardımlaşmak değil midir? Tasavvuf felsefesinde en büyük amaçlardan biri de evren ve insanlarla bütünleşmek, «ummanda bir zerre» olmaktır.

EVRENSEL ERDEMLER
Ahlâk kuralları toplumdan topluma ve aynı toplumda zamanla değişmekle birlikte, tüm toplumlarda kalıcı, ortak olan evrensel ahlâk değerleri vardır. Örneğin, (farklı biçimlerde de olsa) büyüklere saygı, yardımseverlik, cesaret, yurtseverlik gibi erdemler evrenseldir.
Ahlâkın yeniçağa kadar dinsel nitelikte olduğu bilinmektedir. Yeniçağda başta Avrupa'da Rönesans hareketiyle birlikte hümanist düşünceler, insan hakları, eşitlik, adalet fikirlerinin yaygınlaşmasıyla ahlâk da laik bir nitelik kazanmaya başlamıştır. Dinler binlerce yıldır insanların toplumsal yaşam kurallarına uymalarında büyük etken olmuşlarsa da, dinlerin yaptırımları, dindarları kötü davranışlardan alıkoymaya yetmemiştir. Bir insanın iyi olması hiçbir zaman dindar olmasıyla eşdeğerli olmamıştır. Oysa insana sevgi ve saygıya dayanan ahlaksal erdemler, laik bir vicdanın emirleri olabilmiştir.
özetlersek, çocuğun toplumsallaşma sürecinde eğitimi sevgi, saygı, anlayış ve hoşgörüye dayandırılırsa, toplumsal bilinci, yani vicdanı gelişecek, onun iyi bir insan, iyi bir yurttaş olmasında en önemli temel atılmış olacaktır. Yetişkin bir kişi olduğunda, davranışlarını denetleyecek, kendi haklarıyla başkalarının haklarının sınırlarını adalet duygusuyla belirleyecek, sorumluluklarını inanç, istek, giderek özveriyle yerine getirecektir.
Toplumsallaşma sürecindeki başarılı kilometre taşları, insan karakterinin çizgilerini de belirler. Kişinin güvenilir, dürüst, tutarlı, yardımsever, yiğit, cömert, insanlık idealine bağlı, özverili, yaratıcı zekâsını insanlığın hizmetlerine adayan bir insan olması ya da bencil, hırslı, tutarsız, hilekâr, cimri, yalancı, korkak biri olması, bu özelliklerin bir bölümünü, belki çoğunu kişiliğinin bir parçası haline getirmesi, toplumsallaşması sonucudur.
Çocuk eğitiminde aşırı baskıcı tutum, çocuğun sinmesine, silik kalmasına neden olabilir, ruhsal dengesizlikler yaratabilir. Çocuğu sık sık cezalandırmak vicdan gelişmesini olumsuz yönde etkiler. Onda suçluluk duygusu yaratır, özgüvenini azaltır. Kuşkusuz çocuğun davranışlarını yönlendirmek amacıyla cezaya da başvurulabilir. Ancak ceza verilirken, çocuğun yaşı, kişilik özellikleri ve içinde bulunduğu koşullar gözönüne alınmalıdır. Çocuğa neden ceza verildiği anlatılmalı, cezalar suçla dengeli olmalı, geçerli nedenlere dayanmalıdır. Ceza en son başvurulacak bir yöntem olarak düşünülmelidir, özellikle çocuğu sevgiden yoksun bırakarak ya da bu yolla tehdit ederek cezalandırmaktan kaçınılmalıdır.
öte yandan aşırı gevşeklik ve serbestlik de aynı ölçüde zararlıdır. Çocukluk çağında hiçbir kurala uymadan istediğini yapmaya alışanlar sorumluluk yüklenemezler. Başkalarıyla kolay ilişki kurup sürdüremezler. Kimsenin hakkına saygı duymaz, kimseye güven vermezler.
Görüldüğü gibi, vicdanın bütün yaşam boyu iyi bir denetim düzeni olarak gelişebilmesi, büyük ölçüde ana baba ve yakın çevrenin tutumuna bağlıdır.


İNSAN ÇOCUKLUĞUNUN TUTSAĞIDIR
Daha ileride gözden geçirilecek olan bütün ruhbilim öğretilerinin de vurguladığı gibi, insan çocukluğunun tutsağıdır. İnsanı bu tutsaklıktan erken yaşta başlayan doğru ve olumlu toplumsallaşma süreci kurtarır.
Geçip giden çocukluk çağı bir daha geri gelmez. Ancak insan bütün yaşam boyu bu çağın izlerini taşır.
Ziya Osman Saba «Çocukluğum» adlı dizelerinde çocukluk çağına özlemi şöyle dile getiriyor:

Çocukluğum, çocukluğum...
Uzakta kalan bahçeler.
O sabahlar, o geceler,
Gelmez günler çocukluğum.

Çocukluğum, çocukluğum...
Bir çekmecede unutulmuş,
Senelerle rengi solmuş,
Bir tek resim çocukluğum...

Sabahattin Kudret Aksal «Geçmiş Zaman Kuşları» adlı dizelerinde çocukluk döneminin bütün yaşama etkisini şöyle anlatıyor:

Horoz şekeriymiş gibi emiyorum
Çocukluğumu, yastığımın altında
Gece, gündüz elimde, sokaklarda.
Göze görünmeyen dallar arasından
Avlıyorum geçmiş zaman kuşlarını.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
|