Hücreselliğimiz, İnsanlığımız, Toplumsallığımız ve Bilgi
Prof. Dr. İsmet Gedik
Cansız ile canlı arasındaki temel fark, öğelerin yapılarında ve
davranışlarında yatar. Cansız bir maddenin yapısı ve bileşimi sabit;
davranışı ise pasiftir. Örneğin kuvars SiO2 formülüyle, su H2O formülüyle,
sabit bileşimlidirler; davranışları ise pasiftir, çevre faktörlerindeki
değişimlere otomatik olarak uyarlar. Yani doğadaki etkileyici güç ve kuvvet
sistemlerine göre, kimyasal bileşimlerinde değişiklik yapmaksızın,
katı-sıvı-gaz hallerine geçme, veyahut, büzüşme-genleşme gibi fiziksel
değişikliklere uğrarlar.
Canlılar ise, değişken yapılı-bileşimli ve aktif davranışlıdırlar! Canlılar
bilinçli varlıklar olduklarından, doğadaki değişim-dönüşümlere uygun olarak,
kendi yapılarında da değişim-dönüşümler yapılması gereğinin farkındadırlar
ve bu nedenle de yapılarını sürekli değiştirmek zorunda kalırlar, aktif
davranışlıdırlar. (Canlılar, cansızların algıladıkları 4 temel kuvvete ek
olarak, çeşitli enerji türlerini birbirlerine dönüştürerek, kendileri özel
kuvvet türleri oluştururlar ve bu sayede doğadaki 4 temel kuvvet türünün
negatif etkilerini azaltmaya çalışırlar). Bu nedenle, canlılar, doğa ve
dünyamızdaki güç sistemlerinin sürekli bir değişim-dönüşüm içinde olduğunun
farkına varıp, duyu organları vs. gibi özel donanımlar oluşturup, bu değişim
dönüşümleri algılamaya-ölçmeye çalışarak, kendisini bu değişikliklere
uydurmaya çalışma, gerekirse yapısal bileşenlerinde değişimlere giderek,
yeni şekil ve görüntülere ulaşma sistemidir. Yani cansızlar alemindeki
"otomatik bilgi" depolanmasına ek olarak, canlılığa özgü "bilinç" sistemine
sahiptirler. "Bilinç": Kendini ve çevresindeki her şeyi sorgulayıp, bunlara
ait verileri özel bilgi depolarında kayıt edip, bu kayıtları sürekli
güncelleyip, doğadaki değişim-dönüşümleri sürekli takip etme ve
yapısallaşmasını buna uygun duruma getirme olgusudur.
Yeryuvarında bakterilerle başlayan hayatta, her bir bakteri türü, değişik
tür bir protein üretmeye başlar. Her bir protein ise, bir enerji türünü bir
başka enerji türüne etkili ve kolay şekilde dönüştürebilen aygıtlardır. Her
yeni ortaya çıkan protein türü, yeni bir hedef, yeni bir yiyecek kaynağıdır
ve bu nedenle bu yeni üründen yararlanacak başka bir canlı türü daha oluşur.
Dolayısıyla canlılar aleminde çeşitlilik artışı, kaçınılmaz olur. Bu
şekilde, hep daha öncekileri tanıyan, onlarla bağlantı-iletişim kurabilen,
haberleşebilen yeni bilgiler oluşturma süreci başlamış olur.
Bilgi öğelerde hedef oluşturur ve her öğe, sahip olduğu bilgiye göre bir
hedefe kilitlenir. Hayatı oluşturan ve yönlendiren güç, sürekli değişen ve
dönüşen bir sistem içinde olduğu bilinciyle, değişim-dönüşüm içindeki bu
dünyaya getireceği her yeni oluşumun, o ortama en iyi şekilde uyumunu
sağlayabilmek amacıyla, içine doğduğu veya gözlerini açtığı koşullar en
etkili olacak şekilde bir örgütlenme ve davranış sistemi oluşturmaya başlar
ve hücreler kendi aralarında buna uygun bir ilişki sistemi geliştirirler. Bu
bağlantılar hayat boyu hep çok etkili olurlar.
Sonuçta hücreler, tipik bir “enerji-madde oluşturma ve dönüştürme ticaret ve
işletim sistemi” kurmuş olurlar. Zaman geliştikçe, bu sistemle, gittikçe
büyüyen, daha gelişmiş “şirketler” oluşturulur: Önce, prokaryotlarca, onlara
göre çok büyük olan eukaryot şirketleri; sonra eukaryotlarca onlara göre çok
büyük “bitki, hayvan şirketleri”; sonra hayvanlarca, onlara göre daha büyük
“toplumlar” vs.. Ve elbette gittikçe büyüyen şirket boyutuna uygun olarak,
yeni bilgi-işlem-sistemleri: Eukaryotlarda çekirdek oluşumu, hayvanlarda
beyin denilen ek işletim sistemi, toplumlarda eğitimle sağlanıp oluşturulan
“yazılı bilgi depoları, yasa ve yönetmelikler”
Canlıların doğal ortamda oluşturmaya başladıkları hızlı değişim-dönüşümler,
ortamdaki çeşitliliği artırınca, artan bu verileri işleyebilecek daha
gelişmiş bilgi-işlem sistemleri oluşturulması gerekmiş bunun sonucu canlılar
hep daha gelişmiş, daha iyi bilgi-işlem-sistemleri oluşturma arayışı içinde
olmuşlardır. Bunun en güzel örneği insanın gelişiminde gözlenmektedir.
Yukarıdaki şekilde görüldüğü üzere, dünyamızda bir çok insansı yaratık türü
oluşmuş, ancak bunlar arasında, kas gücünü, veya başka bir organını
geliştirmeye yönelik stratejiler benimseyenler değil,
bilgi-işleyici-ve-yorumlayıcı hücre sayısını artırmaya yönelik bir strateji
benimseyenler sonuçta kazançlı çıkmış ve günümüz insanlarını
oluşturmuşlardır. (Einstein'ı "Einstein" yapan, yine onu oluşturan
hücrelerdir: Einstein'ın ölümünden sonra onun nasıl o dahiyane buluşları
yapabildiği nörologların merakını çekmiş ve beyni yıllarca araştırılarak,
diğer normal insanlardan farkının ne olduğu saptanmıştır. Fark, beynin soyut
kavramlar oluşturma ve yorumlama konusunu işleyen bölümünde normal
insanlardakine oranla yaklaşık 1 cm daha kalınlıkta bir bölgeye sahip
olmasıdır! Bu da milyarlarca ekstra nöronsal bağlantı (işletim sistemi)
demektir!!!).
Çok önemli bir konuda önemli bilgiler içeren bir rapor bulunduğunu
düşünelim. Birileri bu yazıyı okuyup anlayabiliyorsa, o kişi yazıda
belirtilen işleri gerçekleştirip, ortaya büyük bir eser koyabilir. O yazının
dilinden anlamayanlar içinse bu yazının bir anlamı ve değeri yoktur. Peki
bir şey nasıl olup da hem değerli hem değersiz olur? Bu örnekte, "rapor
yazı" enerjinin etkisiyle maddelerden oluşturulmuş "anlamlı = bilgi dolu"
bir "kalıptır". Bu "kalıbı" yukarıda belirtilen çıt-çıtlı bağlantı
sistemlerine ait bir “negatif” olarak düşünürseniz, bu kalıbı okuyabilen
kişinin beyninde, bu “negatif kalıpla” çakışacak bir “pozitif kalıp” bilgisi
oluşturulmuşsa, o kişi bu raporu gördüğünde, beynindeki hücrelerin
“reseptörlerinde” bunlar çakışır ve kişinin beynindeki hücrelerde bir enerji
aktarımı gerçekleşerek, “aha!, tamam!” gibi bir duygu oluşur. Normal olarak
herkes bu kalıbın "madde" bileşenini algılar. "Bilgi" bileşenini ise, bu
"bilgi" bileşenine sahip olan bireyler algılayabilir. "Bilgi veya enerji"
bileşeni özel bir modülasyon sistemidir ve sadece birbirleriyle çakışan
modülasyon sistemleri birbirleriyle etkileşim içine girerler! İşte enerjinin
bilgiye dönüşmesi bu şekilde, değişik modülasyon sistemleri oluşturulması
şeklinde olur. Her değişik madde kombinasyonu değişik türde bir modülasyon
sistemi oluşumunu simgeler ve bu şekilde maddeler de birbirleriyle etkileşim
içinde olurlar! İnsanın bir şey öğrenmesi, beyindeki hücrelerin öğrenilecek
şeyin koku-renk-şekil-boyut-vs. tüm özelliklerine ait atalarından kalıtsal
olarak aktarılmış tanımlama belirtilerini, duyu organlarından gelen
verilerle çakıştırarak, o şey hakkında bir bilgi-deposu oluşturmakla başlar.
Daha sonra o şeyin nelerle ilişkili olduğunun kayıtları tutulur ve
birbirlerini tetikleyen kimyasal tepkimeler ve nöronal bağlantılar ve
çeşitli protein türleri çıt-çıtlanmaları şeklinde bir bilgi oluşturulur.
Çocuğunuza bir mektup yazarak, ustası olduğunuz bir şeyin nasıl yapılacağını
anlattığınızı varsayalım. Çocuğunuz yazdıklarınızı okuyup, onları uygularsa,
büyük işler başarır; bu bilgiler olmadan ise bir şey yapamaz. "Bilgi",
sözcüklerin kurallı kombinasyonlarından oluşan anlamlı kalıplardır; uzun ve
yorucu çabalar sonucu elde edilirler. İnsanların veya hücrelerin
oluşturdukları her tür bilgi, o öğelerin yoğun çabaları sonucu elde edilir.
Bu nedenle "bilgi", herhangi bir işi daha az enerji harcayarak, daha kısa
yoldan yapabilmeyi amaçlayan, yoğunlaştırılmış, sıkıştırılmış deneyimlerdir.
Bir anlamda enerji depolanmalarıdır! Genler ise, hücrelerin nesilden nesile
birbirlerine bıraktıkları bu tür mektuplardır. Hücreler deneyimlerini DNA
kodları olarak kayıt ederler ve kendilerinden sonrakilere aktarırlar,
böylelikle bu yavru hücreler, atalarının milyarlarca yıllık deneyimlerinden
yararlanarak, yapılması gereken işlemleri kolayca yapabilirler.
Bizler hücrelerimize birer kılıfız; onlar vasıtasıyla düşünür ve davranırız.
Sorunlarımızı onlarla çözeriz, çünkü beynimizde faaliyet gösteren onlardır.
Hücrelerimizin, sorunlarımızı çözecek şekilde örgütlenmelerini sağlama
işlemine eğitim denir ve duyu organlarımızla onlara aktarılan verilerle
yapılır.
Hücreler değişim-dönüşümlü bir sistemde yaşadıklarının bilinciyle,
oluşturacakları bedenlerin çevreye uyumunu kolaylaştırmak için, dış ortam
verilerini işleyecek hücrelerin örgütlenme işlemini, dışarıdan aktarılacak
verilere göre, sonradan yapmaktadırlar! Bir ördek yavrusu, yumurtadan
çıktığı anda yanında hareket eden ilk objeyi, anası; bir karınca, yumurtadan
çıktığı anda algıladığı ilk kokuyu, ait olduğu kolonininki olarak kabul
eder! Yani, dünyaya yeni gelen bir canlıya, nelerin kendisi için iyi,
nelerin kötü olacağı bilgileri önceden verilmemiştir, çünkü doğa ve dünya
sürekli bir değişim ve dönüşüm içindedir. Dolayısıyla, canlıların eğitilme
tarzları, onların yaşadıkları ortama (çevreye) uyum sağlamalarında ve
başarılı olmalarında son derece önem kazanmaktadır. Bu kural, insan dahil
tüm canlılar için geçerlidir.
Kalıtsal (genetik) ve Eğitsel (beyinsel) Bilinç Oluşumları Üzerine Yapılan
Deney Sonuçları:
Şekilde, bilinç oluşum sistemi konusunda yapılan deneylerin sonuçları
gösterilmiştir. Bir gurup fare, çok çeşitli eşya ve aletlerin bulunduğu
"zengin" bir ortamda yetiştirilirken, diğer gurup çok sade bir ortamda
büyütülmüşler; sonra da bunların beyinlerindeki sinir hücresi ağı oluşumu
araştırılmıştır. Sonuç çok ilginçtir: Çok çeşitli eşya ve aletlerin
bulunduğu ortamda yetişen farelerin beyinlerindeki nöron (sinir hücresi)
yoğunluğu (sayısı), sade ortamdakilere oranla neredeyse iki katıdır ve sinir
hücreleri arası bağlantı oluşturma oranları da o oranda daha fazladır!Bellek
oluşturmada ve bu belleklerdeki nesneler arası ilişkilerin kurulmasında,
beyindeki sinir hücrelerinin görevli olduğu dikkate alınırsa, ilgili
gurupların beyinlerinde şu şekillerde farklı devreler oluşmuş olacağı ortaya
çıkar: Sol tarafta zengin ortamda eğitilmiş, sağ tarafta ise sade ortamda
yetiştirilmiş farelere ait nöron-devreleri şematize edilmiştir. Şekilde
gösterildiği üzere, faktörlerin çok olduğu ortamda yetişen farelerin
beyinlerinde, duyu organlarıyla çevrelerinde algıladıkları "top, boru,
merdiven, döner çark, vs." gibi ögeleri betimleyen sinir hücreleri gurupları
ve bu öğeler arası ilişkileri tanımlayan sinir hücreleri arası bağlantılar
(mavi renkle gösterilmişlerdir) oluşmuş iken, sade ortamda yetişen bir fare,
bu tür nesnelerden tamamen habersiz olarak yetişmiş olduğundan, beyninde bu
tür nesneleri betimleyen ve ilişkilendiren sinir hücreleri ağı noksan olmuş
olacaktır! İşte bu şekilde, eğitsel nöronal devrelerle, kalıtsal nöronal
devreler birbirlerinden tamamen ayrılmış olmaktadırlar: Eğitsel nöronal
devre sistemi tamamen canlının duyu organlarıyla algıladıkları verilere
göre, sonradan oluşturulurken, kalıtsal nöronal devreler, hücrelerin
kromozomlarında kayıtlı genetik kodlamalara göre, otomatik olarak canlının
tek hücre aşamasından, gelişmiş bir canlı durumuna geçene kadar olan
süreçte, özellikle vücut organları arası ilişki, işleyiş ve etkileşimleri
düzenleyen devrelerden oluşurlar.
Bunun sonucu, bir bedeni oluşturacak hücreler, genlerinde kayıtlı bilgilere
uygun olarak, parçalardan-bütünü oluşturacak şekilde, tüm bedeni ve de beyin
denilen hücreler arası koordinasyon sistemini, "küçükten-büyüğe veyahut
parçalardan-bütüne" çalışacak şekilde oluşturur. Sonra yavru doğar ve o
andan itibaren (çocuğun kafatası ve de beyninin gittikçe büyümesine
paralel), hücrelere nelerin nelerle bağlantı içinde olduğu, vs. bilgileri
aktarılmaya başlanır ve hücreler bu verilere uygun bir işletim sisteminde
çalışacak şekilde örgütlenirler! İşte bu noktada şimdiye kadar özetlenmeye
çalışılan doğayı oluşturup-etkileyen güç sisteminin nasıl olduğunun
beyindeki hücrelere aktarılıp, onların nasıl bir işleyiş sistemi
oluşturacaklarının belirlenmesi can alıcı noktayı oluşturmaktadır.
Eğitsel nöronsal devrelerle, kalıtsal nöronsal devreler birbirlerinden
ayrıdırlar: Kalıtsal nöronsal devreler, hücrelerin kromozomlarında kayıtlı
genetik kodlamalara göre, otomatik olarak tek hücre aşamasından, gelişmiş
bir canlı durumuna geçene kadar olan süreçte, özellikle vücut organları
arası ilişki, işleyiş ve etkileşimleri düzenleyen devreleri oluştururken,
eğitsel nöronsal devre sistemi tamamen canlının duyu organlarıyla
algıladıkları verilere göre, sonradan oluşturulmaktadır. Bedenin,
değişim-dönüşümlü dış dünya koşulları ile uyumlu şekilde çalışmasında görev
alacakların (sinir hücreleri) örgütlenme işlemi, kendilerine aktarılacak dış
dünya verilerine göre yapılmak üzere, insanlara bırakılmıştır. Şekilde
beynimizin bir kesiti verilmiştir. Kesikli-kırmızı hattın altında kalan
beyin kesimi, kalıtsal nöronsal örgütlenmenin egemen olduğu bölgeyi
gösterir. Genlerde kayıtlı bilgilere göre otomatik olarak oluşturulurlar.
Tüm organlarımız arası genel ilişki ve etkileşimler ve bilinç- altı
dediğimiz tüm hayati fonksiyonlar bu bölgedeki örgütlenmelerle koordine
edilirler. Bu bölge hemen hemen tüm memeli canlılarda aynı yapılanmaya
sahiptir. Kırmızı hattan dışa doğru olan bölge, duyu organlarından aktarılan
verilere göre, eğitsel bilinçle oluşturulan nöronsal bağlantıların egemen
olduğu bölgeyi gösterir ki, çocuğun kafatası büyüdükçe bu beyin bölgesi de
orantılı olarak gelişir ve içindeki hücreler, çocuğa verilen eğitime göre,
onun alışkanlık, düşünce ve davranış tarzlarını belirleyecek şekilde
birbirleriyle bağlantı oluştururlar.
Görüldüğü üzere "bilgi ve bilinç" sistemlerinin depolandığı ve işlendiği
farklı farklı yerler vardır. Bir gövdeye ait, bilgiler, gövdenin bilgi-işlem
merkezinde (örneğin beyinde) depolanıp-saklanırken, hücreye ait bilgiler,
hücrenin çekirdeğindeki kromozom iplikçiklerinde korunmaya alınmışlardır.
Toplum dediğimiz daha üst sisteme ait bilgiler içinse, "kitap" gibi ekstra
bilgi-depoları oluşturulmuştur. İnsanlar yazıyı keşfetmeselerdi, insanlık
asla gelişip, bu günkü toplumsal düzeye (sosyal, teknik, ekonomik, vs.)
gelemezdi, çünkü hiçbir insan beyni bir uçak veya bilgisayarı yapabilmek
için gerekli tüm bilgileri depolayacak ve işleyecek kapasiteye sahip
değildir ve farklı insan beyinlerinde oluşturulan bilgilerin birbirlerine
önemli hatalar yapmadan aktarılıp, karşılıklı iş-birliğine gidilebilmesi ise
olanaksızdır.
Günümüz fizik araştırmalarının ortaya koyduğu kadarıyla; doğa ve dünyayı
oluşturup etkileyen güç, küçük öğelerden başlayarak büyük öğeleri oluşturur;
küçük öğeler vasıtasıyla büyükleri etkiler; oluşturduğu hiçbir öğe ebedi ve
değişmez değildir, tersine öğeler arası sürekli bir değişim-dönüşüm (evrim)
vardır.
İnsanların yaşadığı uzay deneyimleri, insan bedenlerinin, içlerindeki
hücreleri tarafından denetim ve kontrol altında tutulduğunu kesin
delilleriyle ortaya koymuştur. Biyoloji ve genetik bilgileri ise, tüm canlı
bedenlerinin tasarım ve yapımcılarının da, yine içlerindeki hücreleri
olduğunu göstermektedir.
Hücrelere neyi nasıl yapacakları, hangi koşullarda nasıl davranacakları
“bilgisi” ise, iç yapısallaşmalarında kayıt edilmiştir. Dolayısıyla
hücrelerin bileşenleri de hücrelerin davranışlarını kontrol eden bilgileri
içerirler. Örneğin hücrelerin en temel bileşenlerinden birini, proteinler
oluşturur. Her bir protein türü, farklı bir elektromanyetik güç sistemini
algılayıp, bu farklı enerji türlerini birbirlerine dönüştürebilecek bilgi
kalıplarıdır. Şekilde görüldüğü üzere, kimi protein ısı <=> hareket
güçlerini birbirlerine, kimileri ışık <=> elektrik enerjisi <=> kimyasal
enerji <=> hareket enerjisi <=> basınç, vs. türlerini birbirlerine
dönüştüren “bilgileri” içerirler. En sağdaki şekildeki suni polimer, yüksek
ısılı ortamda (A) şeklinde bulunurken, düşük ısılı ortamda (B) şekline
dönüşür! (Normalde maddeler yüksek ısılı ortamda uzar, düşük ısılı ortamda
kısalır!). Yani bu bileşimli moleküller, ısı değişimlerine bağlı olarak
büzüşür veya uzar; böylelikle ısı enerjisini harekete dönüştürür! Bu enerji
dönüştürme işlemlerinin nasıl yapılacağı, o proteinlerin yapılarına
işlenmiştir. Proteinler veya moleküller, atom denilen daha küçük boyutlu
öğelerden oluşurlar; dolayısıyla moleküllerin davranışları da, içlerinde
bulunan atomlarla belirlenir. Atomlar nötron-proton-elektron kombinasyonları
olduklarından, onlar da doğadaki en temel ve ilk ana güç olan
“strong-force=güçlü-etkileşim” enerji türü bilgisi kalıbına sahiptirler.
Bu şekilde doğadaki öğelerde, küçükten => büyüğe, parçadan => bütüne doğru
hiyerarşik bir bilgi oluşturma ve etkileme sistemi ortaya çıkar. Doğayı
etkileyen ve oluşturan güç, oluşturulan öğelerin yapısına bilgi olarak
yerleşip, onların davranışlarını etkileyici mekanizmayı oluşturur.
Hücre bilinciyle bir canlının oluşum aşamalarını gerekli şekilleriyle
birlikte görelim. Bir çocuk büyüdükçe, üreme organları faaliyete geçerler ve
kalıtsal olarak kendilerine aktarılmış olan bilgi kitapçığını yeniden
yazarak, kendilerinden sonrakilere aktarmaya koyulurlar. Beden içindeki her
hücrede, bu kitapçığın bir kopyası vardır ve ilgili görevliler kopyalama
işlemine başlarlar. İlk kopyalar, testis veya yumurtalıktaki germinal
epithelium hücrelerince oluşturulurlar. Bu kopyalar gövde içinde
dolaştırılarak, o anki koşulları yansıtan bilgilerin eklenmesi işlemi
tamamlanır ve kitap güncellenmiş olur. Yaşam ortamının koşulları sürekli
olarak değiştiklerinden, yeni oluşturulan kopyalara zorunlu olarak
yansıtılırlar: yiyip- içtiklerimizle, bedenimizi delip geçen X-ışınları vs.
gibi radyasyonlarla veya gravite örneğinde olduğu gibi, hücrelerimizin özel
algılama yetenekleriyle topladıkları verilerle! Bu nedenle, her yeni yazılan
hücre kitabı, bir öncekinden az veya çok farklı olur. Bunun içindir ki, her
yeni doğan yavru, az veya çok, atalarından farklıdır. Yeryüzünde hayatın
başlangıcından beri, hücreler yaşadıklarını yavrularına aktara gelmişlerdir
ve onların mirasçıları da, kendilerine aktarılan bu bilgilere uygun olarak,
oluşum ve gelişimlerini tamamlayıp, kendi deneyimlerini de bunlara katarak,
bu bilgileri kendilerinden sonrakilere aktarmaya devam etmektedirler.
Ana karnındaki değişim-dönüşümlerde görüleceği üzere, hücreler farklı
alanlarda uzmanlaşarak, çok değişik türlerde işler yapabilmek için bir
ortaklık sistemi oluşturmak üzere organlaşmaya başladıklarında,
çevrelerindeki değişim-dönüşümleri algılayarak, onlara uyumlu bir yapılaşma
içine girerler. Çevreden algıladıkları verileri işleyecek ve organlar arası
eşgüdümü sağlayacak bir bilgi işlem ve koordinasyon merkezi (beyin)
oluşturmaya başlarlar. Dolayısıyla beyin denilen organ içinde görev yapacak
hücreler, çevrelerinde olup-bitenleri algılayıp-değerlendirmek için, taa ana
karnındayken, bilgisayar çiplerindeki devre oluşumlarına benzeyen,
birbirleriyle bağlantı oluşturma işlemine başlarlar. İnsanın uzay deneyimini
bir adım ileri götürüp, uzayda sürekli olarak yaşama geçtiğini varsayalım.
Dünyaya tekrar dönme olanakları ve niyetleri olmayan insan bedenindeki
hücreler, (zoraki sporlara da artık son verilmiş olunacağından) mevcut
koşulların süreklilik kazandığı kararına vardıklarında,
eğitsel-bilinç-devresindeki (geçici) kayıtları, kalıtsal-bilinç-
devresindeki (sürekli) kayıtlara aktarırlar. Bunun sonucu, sıska bir insan
tipi artık otomatik olarak oluşturulmaya başlanır. Bu insanlar tekrar
dünyaya geri getirilseler, genlerindeki değişikliğin belirli bir oranın
üzerine çıkmış olması durumunda, artık dünyadaki insanlarla eşleşip,
çoluk-çocuk yapamazlar; çünkü, kromozomlar artık karşılıklı olarak
birbirleriyle eşleşemeyeceklerdir. Bu şekilde yeni bir tür oluşumu
gerçekleşmiş olur.
Hücrelerimiz iki farklı işletim sisteminin etkisi altında davranırlar:
Çekirdek içinde bulunan genetik kayıtlarla hücreler şirketinin genel yapısal
oluşumu ve iç-düzenlemelerine ait kurallar devreye girerler ve otomatik
olarak işleme konulurlar. Bunlara kalıtsal bilgi ve bilinç diyoruz.
Hücre-dışı-Ek-Bilgi-İşlem-Sistemi olan beyin programları ise, çevre
faktörlerine göre duyu organlarından gelen verilerle oluşturulduklarından,
tamamen eğitime bağlıdırlar ve eğitsel-bilgi-ve-bilinç olarak tanımlanırlar.
Bunlar alışkanlıklar, düşünme ve davranma tarzlarımız gibi, insanlara
insanlık özelliği veren toplumsal eğitim ürünleridir.
Şimdi hücre-ortaklıklarında bu eğitsel bağlantı oluşturma sisteminin ana
hatlarını görelim. Bilgi ve bilinç oluşumunda görev alan hücreler beyin
hücreleridir. Son 25-30 yıl içinde yapılan nörofizyolojik araştırmalar bu
bilgi ve bilinç oluşumunun ana hatlarını ortaya çıkarmışlardır. Gebelikle
başlanarak, beyindeki hücreler, yaşadıkları deneyimlere ve duyu
organlarından kendilerine aktarılan bilgilere uygun olarak birbirleriyle
aksonal ve dendritik türlerde iletişim-etkileşim bağları oluşturarak, canlı
bilincinin genel çatısını oluşturmaktadırlar. Bu oluşumların ana hatları
şöyle özetlenebilir:
1) Gebelikten itibaren yavru ile ne kadar çok ilgilenilip, ne kadar farklı
konuda çevresiyle etkileşim içine sokuluyorsa, yavrunun beynindeki sinir
hücreleri o oranda birbirleriyle bağlantı oluşturuyorlar ve o oranda
yetenekli oluyorlar. Sinir hücreleri arasındaki bu bağ oluşturması oranına
kısaca bağlantı oranı diyelim.
2) Bir insan beyninde bağlantı oranı ne kadar az ise, insan o oranda daha
duygusal; bağlantı oranı ne kadar çok ise, o oranda daha mantıklı
davranmaktadır!
3) Bebekler 2-3 aylık olana kadar derinlik kavramından yoksundurlar; bu
nedenle kendilerine uzatılan bir nesneyi elleriyle yakalamakta zorluk
çekerler. 3-5 ayları arasında çocukla oynanırken, çocuğun beyninde bu konuda
görev alacak hücreler birbirleriyle bağlantı içine sokularak, hücrelerin
örgütlenmesi gerçekleştirilir ve çocukta derinlik kavramı oluşur. (Bu 3-5 ay
arası dönemde çocuğun gözleri ve elleri bağlanacak olursa ve onunla
ilgilenilmezse, çocukta derinlik kavramı pek oluşmaz! Bundan çıkarılacak
sonuç çok çok önemlidir: İnsan bilinci oluşturulmasına yönelik sinir
hücreleri arası bağlantı oluşumları ‘zamana’ endekslidirler, yani her
bağlantı sistemi ana hatlarıyla belirli bir dönem içinde gerçekleşmektedir.
Bu dönem atlanırsa, daha sonraları, sadece çok yarım-yamalak bir örgütlenme
ancak sağlanabilmektedir. Buna ait bir örnek bir sonraki paragrafta
verilecektir.)
4) Yaklaşık 0-3 yaşları arasında bebeklerin beyinlerinde konuşma sistemi
oluşturulması ile ilgili örgütlenme gerçekleşir. Bu dönemde çocukla ne kadar
ilgilenilip, kendisiyle ne kadar düzgün bir şekilde konuşulursa, çocuğun
beyninde lisan ile ilgili hücrelerin örgütlenmesi o oranda iyi gelişir ve
çocuk büyüdüğünde hem kendisini çok iyi ifade eder, hem konuşulanları çok
iyi anlar, hem de yabancı lisan öğrenmede daha başarılı olur. Bu dönemde
çocukla gereği kadar ilgilenilmezse, çocuğun beynindeki lisan ile ilgili
hücreler arası örgütlenme gerçekleşmez ve çocuk bu konuda çok yeteneksiz
olur. (Bu konuda maalesef çok üzücü bir olay bile yaşanmıştır. 1970 yılında
Amerika’nın California eyaletinde bir evde 13 yaşında bir kız çocuğu
‘Genie’, komşuların ihbarı üzerine, bir koltuğa çırıl-çıplak bağlı olarak
bulunmuştur. Çocuğun annesi sağır-dilsiz bir kadındır ve babası ruh hastası
ve çocuk düşmanı bir kişidir. Çocuğun ağlamaları vs.den rahatsız olan baba,
çocuk yaklaşık 1,5 yaşlarındayken onu kemerlerle bir oturağa bağlar ve bir
odaya hapseder. Annesine de, çocuğa mama verme haricinde her şeyi yasaklar.
Çocuk bu koltuğa bağlı olarak 13 yaşına kadar başkalarınca fark edilmeden
yaşar ve bulunduğunda tam bir yaban çocuğudur ve hiçbir insansı davranışı
yoktur. Hemen bir uzman eğitimcinin bakımına verilir ve eğitilmesine
başlanır. Yaklaşık 7 yıllık yoğun bir eğitimden sonra Genie ancak yaklaşık 2
yaşlarında bir çocuğun konuşabileceği kadar bir dil öğrenebilmiştir ve artık
daha fazla öğrenebilmesi mümkün olmamaktadır. (“Süt istemek”, “kalem almak”
gibi ancak 2 sözcüklü ifadeler kullanabilmenin ötesine ulaşamamıştır.) Bu
olay açık bir şekilde, bilinç dediğimiz insanlık vasıflarının beyinlerdeki
ilgili hücrelerin, belirli dönemlerde, eğitim ve öğrenim sayesinde
birbirleriyle bağlantı sistemi içine sokulması olayı olduğunu
göstermektedir. Her insansı davranış şeklinin belirli bir oluşum safhası
vardır; bu safhalarda gerekli eğitim ve öğretim verilmezse, bu özelliğin
daha sonraları tam olarak oluşturulması artık mümkün olmamaktadır.)
5) Çocuklar yaklaşık 4 yaşlarına vardıklarında, hayat hakkında bir sürü soru
sormaya başlarlar: ‘Nasıl doğdum? Ölüm nedir? Hayat nedir? Niçin yaşıyoruz?
Saat ne, zaman ne? Aile ne? Toplum ne? Devlet ne?,vs.’ gibi doğa ve dünya
sistemi hakkında daha bir sürü soru. Yaklaşık 4-10 yaşları arasını kapsayan
bu evre, çocukların beyinlerinde bu konularda görev alacak hücrelerin
birbirleri arasında uygun bağlantı sistemleri oluşturacakları dönemdir. Bu
dönemde üzerinde yaşadığımız doğa ve dünya nasıl ise, tüm gerçekliği ve
çıplaklığı ile onlara anlatılmalıdır. Ve üzerinde yaşadığımız bu doğa ve
dünya sürekli bir değişim ve dönüşüm içindeki bir sitemdir. Ama gelenek ve
göreneklerimiz maalesef değişim ve dönüşümlü bir sisteme uygun değildir ve
her toplum kendisine has bir doğa ve dünya görüşünü çocuklarına aktarmakta
ve farkında olmadan onların beyinlerindeki hücrelerin hatalı bir şekilde
birbirleriyle bağlantı içine sokulmasına (mantık çarpıklığı oluşumuna) yol
açmaktadırlar. Ve bu oluşturulan bağlantıların daha sonraları (15-20’den
sonra) artık değiştirilmeleri mümkün olamamaktadır. (Atalarımızın da pek
güzel bir benzetmeyle belirttikleri gibi, “ağaçlar yaşken (gençken)
eğilirler” ‘ve büyüdüklerinde artık doğrultulamazlar.’ Yani insanların
davranışlarını belirleyen beyin hücreleri örgütlenmesi çocukluk çağındaki
eğitimle belirlenir; lise veya üniversite eğitimine gelindiğinde artık geç
kalınmış olunur.
HÜCRE ŞİRKETLERİNDE YASA VE YÖNETMELİKLER
Omurgalı canlılarda, gerek hücreler arası eşgüdüm, gerekse bedenle dış dünya
arası ilişkiler beyin denilen ek-bilgi-işlem sistemi sayesinde sağlanır.
Ortak yaşam sisteminin sağladığı avantajları fark edip, çok hücreli hayata
geçen hücrelerin, ortaklık kurallarından deşifre edilebilenler şunlardır:
1) Hizmetine gerek duyulanlar yaşamlarını sürdüreceklerdir. ((a) durumunda,
A, B ve C hücreden hizmet talebinde bulunmaktadırlar; hücre yaşamasına devam
edecektir.)
2) Kendilerinden normalin üzerinde hizmet talep edilenler çoğalacaklardır.
((b) durumunda, normal talepler dışında F ve G'den de talep gelmektedir,
hücre çoğalacaktır.)
3) Kendisinden yeni bir hizmet istenilen hücreler, o hizmete soyunacaklardır
(c).
4) Kendisine hiçbir hizmet talebi gelmeyenler, yok-olacaklardır. (d)
durumunda hücreye hiçbir hizmet talebi gelmediğinden, hücre intihar eder
(apoptoz).
5) Beden dışı ortamda sık rastlanılıp, vücutla ilişki içinde olan olaylar
"ödüllendirilme" listesine konulup, hücrelerin bu olayları sık sık
tekrarlamaları sağlanacaktır. (İşte bu ödüllendirme sistemi nedeniyle, sık
yapılmaya başlanılan olaylar "alışkanlık" dediğimiz insan davranışlarına
dönüşürler ve bunlardan kurtulmak zorlaşır!)
6) Duyu organlarından gelen verileri kullanarak, nelerin nelerle ilişki
içinde olabileceğini belirle; nelerden yararlanarak nasıl daha etkili bir
değişim-dönüşüm sistemi oluşturulup, enerjiden nasıl daha iyi
yararlanabileceğini araştır.
Alışkanlık oluşumu hakkında bilmemiz gerekenler
Hücreler sürekli değişim ve dönüşüm içindeki bir doğada yaşadıklarının
bilincindedirler. Hayvan veya bitki gibi büyük gövdeler oluşturarak hücre
kolonileri veya ortaklıkları şeklinde yaşayan sistemlerde, bu ortaklığın
başarılı olması için, bir çok ortaklık ilkesi oluşturulmuştur. Bu ilkeler,
bazen katı ve acımasız (apoptoz kuralı) olabildiği gibi, alışkanlık adını
taktığımız olaylarda olduğu üzere, çok hoş ve vazgeçilmesi zor davranışlar
da olabilirler. Peki bu alışkanlıklar nasıl ve neden oluşturulurlar? Nedeni
gayet açık ve anlamlıdır: Beden içindeki hücreler şu prensipten hareket
etmişlerdir: Dış dünyada bir şey (bir nesne veya eylem) sık sık oluyorsa,
‘doğa koşulları bu yönde değişmiş ve buna uyum sağlanması, bedenin
(koloninin) bu yaşam ortamına uyumu için gereklidir’ demektir. Bu uyumun
sağlanmasını kolaylaştırmak için hücre kolonilerinde bulunan çözüm yolu ise,
sık sık rastlanılan (yapılması gereken) şeylerin “ödül listesine”
konulmasıdır! Örneğin bir kişi sık sık kahvehaneye gidiyorsa, sık sık bir
oyunu oynuyorsa, sık sık yemek yiyorsa veya sigara içiyorsa, vs., bu
eylemler “ödül listelerine” alınırlar. (Hücreler basit mantıklı canlılar ve
şöyle davranıyorlar: "Mademki bu olayın bu kadar sık yapılması gerekiyor,
öyleyse bunları yapmaya alışmalıyız." Düşünce davranışlarımızın iplerinin
onların elinde olduğu bilincine ulaştığımız an, her attığımız adımı, her
yaptığımız şeyi düşünerek yapmak zorunda kalacağız!) İşte bu şekilde söz
konusu eylemlerin gerçekleştirilmesinde kendilerine görev düşen hücreler sık
sık uyarılarak bu görevi yapmaları için teşvik edilirler. Bu nedenle, hangi
eylemleri ne kadar sık yapıp yapmayacağımız, nelerin alışkanlığa dönüşmesi,
nelerin dönüşmemesi, bizlerin davranışına ve bilincine bağlıdır. Bedenimiz
içinde özel ve kendilerine has özel bir bilinç sistemi olan yaratıklar
olduğunun farkında olduğumuzda, artık kötü bir alışkanlığa yönelmemiz pek
mümkün olmayacaktır.
Bir örnekle önemli bir toplumsal sorunumuzu nedenini ve çözüm yolunu
görelim: Uyuşturucu bağımlılığı, hücreler arası iletişimde kullanılan bir
maddenin bilinçsizce kullanılarak hücrelerin yanıltılmasıdır.
Hücreler beden içindeki yaşamlarında kendi aralarında anlaşmak için çok
çeşitli türlerde kimyasal maddeler kullanırlar. Bu moleküller, hücrelerin
“alış-veriş” veya “iletişim” kapıları olan reseptörler vasıtasıyla hücrelere
etki ederler ve onlarda gerekli etki ve tepkilerin oluşturulmasına yol
açarlar.
Endorfin dediğimiz bileşik de hücreler arası haberleşmede kullanılan
moleküllerden biridir ve ağrı-kesici bir görevi vardır. Bedenin bir yerinde
bir yaralanma olduğunda, ‘sorununuz anlaşılmıştır, şikayete son verin’
anlamında oradaki hücrelere bu molekülden gönderilir. (Bedende bir yaralanma
olduğunda, oradakiler bu olayı haber vermezlerse, yaralı dokunun tamiri için
görevli hücrelerin bundan haberleri olmaz, ve bedenin yaşamı tehlikeye
girer. Hiç ‘acı duygusu’ olmayan bu türde insanlar da vardır ve fark
etmedikleri bir yaralanma –iç kanama, vs.- yüzünden kolayca ölebiliyorlar.)
Morfin denilen maddenin kimyasal yapısı endorfin denilen moleküle çok benzer
ve bu nedenle de suni ağrı-kesici olarak hekimlikte kullanılır. Bir insan,
eroin, esrar, vs. gibi morfin molekülü içeren maddeler kullandığında, bu
ağrı kesici moleküller tüm bedende yayılırlar ve bir süre için tüm bedende
bir gevşeme-rahatlamaya yol açarlar. Bu olay sık sık tekrarlanmaya
başlandığında ise, bedendeki hücreler hiç ağrıları-dertleri olmadığı halde
kendilerine sürekli ‘ağrı-kesici’ verildiğinden, dış dünyada koşulların
değişmiş olduğu sonucuna vararak, endorfin maddesine karşı ‘duyarlılık’
derecelerini (veya endorfin eşik değerini) yükseltirler ve bedende sürekli
olarak belirli bir oranda endorfin bulunmasını normal koşul olarak kabul
ederler. İşte artık olan olmuştur! Doğa ve dünyada sürekli değişimler olduğu
bilinciyle yaşayan hücreler sık sık tekrarlanan bir eylem karşısında
gerekeni yapmışlar ve bu değişimlere kendilerini uydurmuşlardır. Artık
onlara sürekli olarak, ve de artan dozlarda, bu ‘uyuşturuculardan’ vermek
zorundasınızdır; vermezseniz, onlar sürekli olarak ‘ağrı-sancı’ duydukları
mesajını verecek ve sizi çıldırtacaklardır! İşte hücreselliğimizi bilip, ona
göre davranmak bunun için çok önemlidir ve tüm sorunlarımızın çözümü ancak
bu durumda mümkün olacaktır.
"DUYGU" Nedir ve Nasıl Oluşurlar?
Maranon'un (1924) gözlemlediği, Schachter & Singer'in (1962) ıspatladığı
üzere, vücut dışı ortamda bir şeyler olduğunda, hücreler bunu algılayıp,
vücutta epinefrin gibi hormonlar yayarlar ve duyu organlarından bu olayla
ilgili yorum isterler. İşte her şey duyu organlarından gelecek bu yorumlara
bağlıdır: bir olay, örneğin "ölüm" üzülecek bir durum olarak da beyindeki
hücrelere aktarılıp, onların bundan sonra bu tür olayları "üzüntü" nedeni
olarak algılamaları sağlanır; veyahut sevinilecek bir durum olarak da
aktarılabilir ve ondan sonra o beyin bu tür olayları sevinç kaynağı sayar!
Her iki durumun da dünyamızda örnekleri mevcuttur.
Duygular, hücrelerimizin algıladıkları bir olay karşısında oluşturdukları
metabolik bir reaksiyon sistemine, insanların yüklediği anlamdır. Şöyle ki:
Hücrelerimiz graviteden tutun, elektromanyetik güçlere kadar tüm enerji
değişim-dönüşümü etkilerini algılarlar ve bunun sonucu bir reaksiyon
gösterirler. Bunun üzerine beyin dediğimiz hücreler-şirketi-merkezinden
gelecek “rapor” beklenir. Bu rapor, duyu organlarından aktarılan verilere
göre oluşturulur. Söz konusu olay, örneğin bir ölüm, bir kavga, vs.,
“üzülecek” bir olay olarak yansıtılıyorsa, bedendeki reaksiyon “üzüntü”
duygusu olarak yorumlanıp- kayıt edilir; “sevinilecek” bir olay olarak
yansıtılıyorsa, “sevinç” olarak kaydedilir. Dolayısıyla, her şey hücrelerin
eğitimine bağlı olarak gelişir! Bu nedenle aynı bir olay bir toplumda
“sevinç” olarak yorumlanabilirken, bir başkasında “üzüntü” olarak
yorumlanıyor olabilir!!!
Beden dediğimiz hücre-şirketlerinde, binlerce türde farklı hormon veya enzim
bulunmakta ve bunların her birine, duyu organlarından gelen bilgilere göre,
farklı anlamlar atfedilmekte, bu şekilde de bizlerin sübjektif duyu
sistemleri oluşmaktadır. Bu nedenledir ki, farklı toplumlarda yetişen
insanlarda farklı duygu-sistemleri oluşmaktadır!!! Ama hayatın doğa ve
dünyadaki anlamı ve amacı tektir, ve bedenlerde oluşturulacak
duygu-sistemlerinin de hayatın bu doğal amacına uygun olmaları
gerekmektedir.
Beden ve Hücreleri arası ilişki sistemi
Tüm işleri yapan, hücrelerdir; beden (göz- kulak vs. ile) sadece veri
toplayıcılığı görevi yapmaktadır. Değişim ve dönüşümlü bir dünyada
yaşadıklarının bilincinde olan hücreler, gövde dışında olup bitenleri
algılamak, onlara göre davranmak için GÖZ, KULAK gibi duyu organları
oluşturmuşlardır. Biz insanlar, bedenimiz içindeki KÖR ve SAĞIR konumlu
hücrelerimiz için sadece VERİ toplayıcılarıyız. Yaşadığımız doğa ve dünyaya
uyum sağlayacak diğer tüm işlemleri, yine bedenimiz içindeki, bu amaç için
oluşturulmuş sinir hücreleri, kendilerine gelen bilgilere uygun şekilde
örgütlenerek yapmaya çalışırlar. Bunun için geceleri rüyalar şeklinde
senaryolar üretirler, gündüzleri doğanın gerçekleri karşısında deneme
yanılma sistemiyle, sürekli bilgi oluştururlar. Bizlerin onlara aktaracağı
veriler, yaşanılan ortamı ne kadar iyi yansıtıyorlarsa, sinir hücrelerinin
oluşturacakları işletim sistemi o kadar başarılı; ne kadar gerçek dışı
(hayali) ise, o kadar kötü olacaktır. Mantık Çarpıklığı denilen olay budur!
İnsanlarda Bilgi Düzeyi Gelişimi Yine Bu Sistem çerçevesinde gelişmiş ve
BİLGİ Hayat Standardını Yükseltici Tek Faktör Olmuştur:
i) Günümüzde dünya ve gezegenler arası ölçekte haberleşme ve ulaşım
teknolojisi bilgisine sahibiz. Bu bilgi sayesinde insanlık hem eskiden bir
ay veya yılda yapabileceği bazı işleri bir-kaç saniyede yapabilir duruma
gelmiş; hem de, yüzlerce yeni iş ve meslek dalı oluşturabilmiş ve ona uygun
sayıda insan bu mesleklerde hizmet üreterek yaşama olanağına kavuşmuştur.
ii) 500 yıl geriye gittiğimizde insanlık elektrik bilgisi ve buna dayalı
teknolojiden, dolayısıyla radyo, televizyon, telefon, otomobil, uçak gibi
hayatı renklendiren ve rahatlatan bir çok nesneden yoksundu. İnsanlığın
refah düzeyi daha düşük ve dünyadaki insan sayısı da, motorlu aletlerle
ilişkili tüm meslekler de dahil olmak üzere, bir sürü iş kolunun yok olması
nedeniyle, bir milyarı bile bulmuyordu.
iii) 8-9 bin yıl öncelerine gittiğimizde, “belge oluşturma ve yazılı bilgi
aktarma” (okul sistemi) bilgisinin olmadığı bir zaman dilimine giriyoruz.
İnsanlığın bilgi düzeyi öylesine kısırlaşıyor ki, çanak- çömlek yapma gibi
en temel ihtiyaç maddelerini üretmekten bile acizler. Bu nedenle de su
kaynaklarından uzak bölgelerde yaşamaları olanaksız.
iv) 12-13 bin yıl öncelerine gittiğimizde, insanların tarım ve hayvancılık
konusundaki bilgileri de sıfırlanıyor ve bu nedenle, yabani bitki ve
meyvelerle, ve de vahşi hayvan avcılığı ile geçinmek zorundalar. Böyle bir
yaşam tarzında, nüfus yoğunluğu gittikçe azalmak zorunda, çünkü doğada ancak
100 kilometrekarelik bir alanda yetişen yabani bitki, meyve ve hayvan bir
ailenin ihtiyacını karşılayabiliyor. Günümüzde bilinen mesleklerden hiç biri
yok, dolayısıyla toplumsal hayat sisteminin temel öğesi olan "karşılıklı
bağımlılık ve hizmet alış veriş sistemi" de oluşturulmamış. Durum böyle
olunca da, yani hem toplumsal mesleklerin olmaması, hem de dere veya diğer
su kaynaklarına bağımlı yaşamaya zorunluluk nedeniyle, tüm dünyadaki insan
sayısı ancak yaklaşık 10 milyon civarında.
Her şey bir ihtiyaçtan doğar ve ihtiyaçlar bilgi oluşturularak giderilirler.
Bilgi oluşturma, ihtiyacın karşılanmasına yönelik bir eylemdir, yani ihtiyaç
bir “hedef” olarak karşımıza çıkar ve insanlar bu hedefe ulaşacak “çözüm”
arayışına girerler. Bilgi oluşumu, öğelerin karşılıklı etkileşimleri sonucu
ve bir-birlerini takip eden aşamalar sayesinde oluşmaktadır. Ateşin nasıl
yakılıp-kontrol edileceği bilgisi olmadan, taşların ergitilmesiyle madenler
elde edilmesi bilgisine ulaşılamayacaktı; maden elde edilmesi ve özellikleri
hakkındaki bilgiler olmadan, bakırdan teller yapılamayacaktı; bakır telleri
yapma bilgisi olmadan, elektrik akımları oluşturulamayacaktı; elektrik
bilgisi olmadan, elektrik donanımlı aletler yapılamayacaktı; elektrikle
çalışan radyo, televizyon gibi alet bilgileri olmadan, transistör gibi
yarı-iletken teknolojisi oluşturulamayacaktı; yarı-iletken teknolojisi
bilgileri olmadan, çağımız bilgisayarları ve uzay teknolojisi
oluşturulamayacaktı; vs..
Hücreler, değişim dönüşüm içindeki bir dünyada yaşamanın bilinciyle, yeni
ortaya çıkacak yavruya nasıl bir doğa ve dünya koşulu içinde ortaya
çıktıklarını bizzat kendilerinin duyu organlarıyla belirleyip, bu değişim
dönüşümlere kolayca uyum sağlamalarını garanti edebilmek için, onları
oldukça serbest bırakmışlar ve kendi bilgi ve deneyimlerinin aynısını onlara
aktararak, sabit bir bilgi bankasıyla dünyaya gelmelerine engel olmuşlardır.
Bu durum, genelde iyi sonuçlar vermiş ve dünya koşulları değiştikçe, yeni
doğan yavrular da bu değişimlere kolayca uyum sağlayarak, yeryüzünde bu gün
mevcut olan ve de jeolojik geçmişte ortaya çıkıp günümüze kadar gelemeyen
milyonlarca farklı canlı türünün ortaya çıkmasına yol açmışlardır. Ancak, bu
yöntem bazen bazı "uyanık" bireylerce kötüye kullanılmaya başlanmış ve bunun
sonucu "kölelik, kulluk" gibi durumlar da ortaya çıkabilmiştir. Ancak, çok
genel olarak bakıldığında, bu tür asalaklar (parazitler) azınlıktan ileri
gidememişlerdir ve doğadaki Gauss dağılım kuralı geçerliliğini burada da
göstermiştir. Her iki durumda da, bir olayın, bir davranışın oluşması ve
yapılması için, belirli bir bilgi deposunun bulunması şart ve gereklidir.
"Hem doğa ve dünyanın değişken olduğu, dolayısıyla, yeni doğacak yavruların
serbest bırakılarak, değişken doğa koşullarına uyumlarının kolaylaştırılması
gerekliliği" bir bilgidir ve hücrelerin genlerinde kayıtlıdır; hem de, bu
tür bir bilgiyi kullanarak, yavrular dünyayı tanımaya başladıklarında,
"onlara 'sizin yaşayacağınız ortam böyle bir ortam' mesajını verip, onların
bilgi işlem sistemlerini, kasıtlı veya bilinçli olarak istenilen verilerle
yüklemek" bir bilgidir ve hücrelerin genlerinde kayıtlıdır! Tabii farklı
bakış ve yaşam türlerinde olacak şekilde.
Topoff (1999) ve ekibinin yaptığı araştırmalarda şu bulgu saptanmıştır:
Polyergus isimli sarı karınca cinsinin parazitik bir yaşamı vardır ve
hayatını sürdürebilmek için, Formica isimli siyah karıncaları
kullanmaktadır. Bu kullanma veya parazitlik genellikle şu yöntemle yapılır:
Polyergus işçileri, çevredeki Formica yuvalarına sızarak, onların
yuvalarından henüz pupa durumundaki larvaları aşırıp, kendi yuvalarına
taşırlar. Polyergus yuvalarında dünyaya gelen Formica işçileri kendilerini o
yuvaya ait olarak görmeye başlarlar ve doğdukları bu Polyergus yuvasının tüm
işlerini yaparlar: besin toplamaya onlar çıkarlar, yuvadaki temizlik
işlerini onlar yaparlar, vs.. Bu yuvalarda Polyergus kraliçesi ve işçileri,
"efendi" pozisyonundadırlar; Formica işçileri ise, "köle işçi"
konumundadırlar. Bu "köle işçiler" öylesine "köleliği" benimsemişlerdir ki,
besin toplamaları sırasında dışarıda karşılaştıkları kendi soydaşlarını
yabancı görüp, onlarla kavga ederler!
Bilgi öğelerde hedef oluşturur ve her öğe, sahip olduğu bilgiye göre bir
hedefe kilitlenir.
Görüldüğü üzere, toplumsal hayatın oluşturulup, geliştirilmesi de bilgi
sayesinde olmuş, insanlar bilgi düzeyleri arttıkça, aile düzeyinden köy
düzeyine, köyden kasaba ve kasabalardan kentsel ve bölgesel devletler
düzeyinde toplumsallaşmaya ulaşmıştır. Doğal sistemdeki bilgi oluşum ve akış
sisteminin küçükten büyüğe doğru olması, insan dahil tüm varlıkları,
gittikçe büyüyen boyutta sistemler oluşturmaya zorlamıştır ve bu
kaçınılmazdır. Ancak insanlar bu büyüyen toplumsal sistemlerin kurallarının
oluşturulmasında pek başarılı olamamışlarıdır; devlet içi ve devletler arası
savaşlar ve kavgalar hiç eksik olmamıştır. Peki neden insanlık
toplumsallaşmada sürekli tökezlemektedir?
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın