DİLBİLİM – BİLİNÇDIŞI İLE İLİŞKİSİ
Fiona Faraci
“İnsan, varolduğu günden bu yana sürekli olarak, içinde bulunduğu evreni
tanımaya çalışmış, ancak bu çabası içinde en az tanıyabildiği varlık yine
kendisi olmuştur. Bunun nedeni ise, en gelişmiş canlı olan insanın, yine
insan tarafından incelenmiş olmasıdır”.
(Engin Geçtan)
Birey, kendini korumak ve geliştirmek adına toplumları oluşturmuştur. Toplum
içerisinde yaşayan en gelişmiş varlık ve kendini, dil aracı ile
ifade eden tek canlı insandır. Dilin öznesi hem birey hem kültür
diyebiliriz.1 Dil, bireyin bir toplum içerisinde kendini ve başkalarını
tanımak için
kullandığı bir araçtır. Dilin öznesi birey dediğimiz zaman, kişinin kendine
özgü bir dil anlayışı olduğunu ifade etmiş oluruz, ama bu özgün ifadenin ne
denli toplumsal öğelerden ayrıştığını saptamak ta zordur. Bu ikileme, Jung
bir açıklama getirmiştir; “İnsan ruhlarının birbirlerinden bu denli ayrı
olduklarını tanımak yaşamımın en şaşırtıcı deneyimlerinden biri olmuştur…
Bireysel bilincimize karşın, yine de benlik bilinci, denizde yüzen bir
gemiyi anımsatırcasına ırksal bilinçaltının engin sahası üzerinde yer alır…
kökensel bilinçaltı da bireysel bilinçleri sarar çepeçevre” (Jung, 1944,
s.42) Dil ne kadar sözlü ve yazılı anlatım içerisinde var ise, simgesel
düzeyde de etkinliğini sürdürmektedir. “Dilin simgeselliği” ise
bilinçdışında, düşüncelerin farklı bir anlatım tarzı, (örneğin; metaforik
anlatım), içerisinde ifade edilen bir düzeyde daha etkin olarak
görülmektedir. Murat Tura’ya göre, yapılan temel hatalardan biri, öznenin
oluşumunda dil’in rolünü göz ardı etmekle oluşur. İnsan, ancak “Simgesel
Düzen’e”, yani dil’e girdiği zaman biyolojik bir varlık olmaktan çıkarak
kültürel bir varlık, özne olur.
Dilin, bilinçdışı ile ilişkisini anlamak üzere, Freud ve Lacan’ın konu ile
ilgili yaklaşımları ele alınacaktır. Ayrıca, Bourdieu’nün simulacra adını
verdiği yeni “gerçek” dünyaya ve bilinçdışı ile bağlantısına kısa bir geçiş
yapılacaktır. Son olarak, bilinçdışı olguların, dil kullanımı ve otorite
simgesinden nasıl etkilendiği ortaya konulacaktır.
Dr. Boone’a göre, beynimiz, dil aracılığı ile ifade edilen düşüncelerimizi
iki ayrı mesaj olarak aynı anda ortaya koymaktadır. İlk mesaj, “ileriye
dönük” (açık) olandır. Dil yardımı ile ifade edilen bu mesaj çeşidi, bilinç
düzeyinde olan ve kişiler arası etkileşimi sağlayan bir ifade biçimidir.
Boone’un ikinci dil aktarımına tekamül eden sözcük ise, ters (kapalı)
aktarımdır ve bilinçdışı süreçlerle beslenmektedir. Bu düşünceye göre, ters
aktarım kişinin iletişim sırasında ne hissettiğini ifade etmektedir ve
birinci mesaj şeklini tamamlamaktadır. Kapalı aktarım, konuşma düzeyinde
kendini birçok bilinçdışı metaforlar aracılığı ile ortaya koymaktadır.
Boone’a göre, metaforlar bilinçdışının resimsel olarak ortaya çıkışını
simgelemektedir. Ters aktarım kuramını birçok düşünür ve araştırmacı “saklı
dil” olarak adlandırmıştır. Bilinçdışı’nın kendini yüzeyde ifade etme
biçimleri farklılaşır ama kişinin “bilinçsiz” aktarımı dil ile ifade
edildiği derecede ve sürece birçok anlam taşır. Kişinin kendini ve etrafında
gelişen olayları anlatım şekli (açık veya kapalı olabilir) bir klinisyen
için her zaman önemli ve açıklayıcıdır.
Bilinçdışının yüzeye yansıtılma biçimi birçok farklı şekillerde ortaya
çıkabilir. Freud, araştırmalarında dil sürçmelerine oldukça geniş bir yer
vermiştir ve onları psikolojik veriler olarak algılamış ve araştırmıştır.
Freud’a göre, her bir dil sürçmesi, derin bilinçdışı motivasyon sonucu
ortaya çıkmaktadır ve bilimsel adları “parapraxes’dır”. Freud, “Bilinçdışı
bir düşüncenin, sonradan bilince doğru yolunu zorlayabilmek için kendini
bilinçöncesine taşımaya çalıştığından söz edebiliriz” der. (Freud; Düşlerin
yorumu II). Bu açıklamasında, Freud sadece dil sürçmelerini ele
almamaktadır, düşlerin ve onların aktarımından ortaya çıkabilecek bilinçdışı
mesajları da kastetmektedir. Freud’a göre, dil ile aktarılan her bilgi
parçacığı içerisinde bir bilinçdışı öğesi bulunmaktadır. Dil sürçmesi
hataları üç farlı şekilde ortaya çıkabilir. Bunlardan ilki, anlam hatası
olabilir, ikincisi ise ses hatası ve son olarak anlam ve ses hataları olarak
görülebilir. Freud, düşlerin bilinçdışını yansıtan metaforlarla dolu
hikayeler olduğunu ifade etmiştir. Her metafor “insanı kendinden biraz daha
uzaklaştırır”, kendini anlamasını ve tanımasını zorlaştırır. Bir metafor ile
ifade edilen bir bilgi (kişisel bilgi) kişinin kendini anlamasını
zorlaştırır, burada birey farklı – kendinden uzak – bir anlatım kullanarak
açık bir şekilde algılanabilecek veya algılayabileceği bilgiden uzaklaşır.
Kendini tanımak veya kişisel bir düşüncenin bilincine varabilmek için, insan
daha sade ve yalın ifadelere ihtiyaç duyar. Bireyin “kabullenmekte” zorluk
çektiği birçok düşünce (bunların içine tabular da girer)
bilinçdışı mekanizmalar tarafından “örtük” bir şekilde ifade edilir (üstte
belirtildiği gibi bir metafor veya dil sürçmesi aracılığı ile olabilir).
Freud, bilinçdışı’nın içeriğini bilinç düzeyine getirerek kişinin
gelişiminde önemli adımlar atılabileceğini düşünmüştür. Ama, “Bilinçdışı bir
dil gibi yapılanmıştır” argümanına dayanan ünlü düşünür Lacan, bunun
imkansız bir düş olduğunu ifade eder. Lacan’a göre, bilinçdışı ulaşılamaz ve
kontrol edilemez olmakla birlikte ego veya “ben” aslında sadece insanların
düşünce karmaşasına uğramamaları için varsanılan illüzyonlardır. Lacan,
Mirror Stage adını verdiği çalışmasında, çocukların, bir illüzyon olan
benlik duygusuna nasıl ulaştıklarını araştırmıştır. Lacan bilinçdışının bir
dil gibi yapılandığını ifade ederken Freud’un kullandığı “yoğunlaştırma”
(condensation) ve “yer değiştirme” (displacemet) kavramlarından yardım
almaktadır. Bu iki kavramda dilbilim ile bire bir ilişkilidir ve anlamın
metaforlarda olduğu gibi yoğunlaşmalarda veya metonymlerde olduğu gibi yer
değiştirdiğini ifade etmektedir. Lacan, bireyin bilinçdışı öğelerini bilinç
düzeyine getirme olasılığı olmadığını daha açık ifade etmek için bir sembol
kullanmıştır; (S). Bu sembol Lacan’a göre kişinin bölünmüş benliğini
imgelemektedir. Başka bir değişle, birey bölünmüştür, kendisi ile ilgili
ulaşabileceği (bilinç düzeyinde) ve ulaşamayacağı (bilinçdışı öğeler)
bilgiler ile kaplıdır ve “benlik” duygusunun oluşumu bu nedenle sadece bir
hayaldir. “Bilinç kendini ancak dilin yani toplumsal-uzlaşımsal bir kurumun
dolayımıyla ele alabilir. İnsan kendi varoluş gerçeğini olduğu gibi değil,
ancak dilin ona sunduğu, kendi kuralları olan bir yapıdan dolayımlanarak
biçimlendirebilir, düşünebilir ve ifade edebilir. Bu dolayım, insanın
kendisine yabancılaşma sürecini mümkün kılar. Zira, bilinçdışı da insanın
kendi gerçeğini kültürel bir koddan dolayımlanarak kavramak zorunluluğuna
bağlanır” (Hakan Kızıltan, 2002, s. 2). Lacan’a göre, bilinçdışı “sürekli
dönen bir çark’a” benzer çünkü kendisi de Derrida gibi bir şeyin “gerçek”
anlamına asla ulaşılamayacağına inanır. Derrida’nın söyleminde olduğu gibi,
Lacan bir anlamın merkezi olduğuna inanmamaktadır ve bu düşüncesini dilin
bilinçdışı ile olan ilişkisine taşımıştır. Başka bir deyişle, bilinçdışına
ulaşmanın bir İllüzyon olduğunu ifade ederken, Lacan, ulaşılması gereken
“gerçek” anlama (burada bilinçdışında bulunan öğeler) ancak
yaklaşılabileceğini ama, anlamın kişiyi her zaman başka bir anlama doğru
sürükleyeceğini düşünmektedir. Lacan ile Freud’ü ayıran aslında bu
düşüncedir. Freud bilinçdışının dil ile ifade edildiği sürece, ona
ulaşılabileceğini ve bilinç düzeyine getirilerek daha “sağlıklı” bir varlık
“oluşturulabileceğini” düşünmüştür. Lacan ise, dilin kıvraklığı nedeni ile
ve ulaşılan “verilerin” yorumlanabilme çeşidine dayanarak bunun bir hayal
olduğunu ifade etmiştir.
Bir örnek ile Freud ve Lacan’ın dile ve bilinçdışına yaklaşımlarının
farklılığı ifade edilebilir. Beyond the Pleasure Principle adlı bir
araştırmasında, Freud on sekiz aylık olan yeğeninin oynadığı bir oyundan söz
etmektedir. Çocuk, ipe bağlı bir makara ile oynamaktadır ve onu her öne
doğru attığında “burada” ve her arkaya doğru attığında ise “yok oldu”
demektedir. Freud bu durumu yorumlarken, bir eşyanın yokluğunu annenin yok
olma ihtimaline bağlı, çocukta oluşabilecek anksiyeteye benzetirken, eşyanın
tekrar ortaya çıkışını bu endişe uyandıracak durumun yok olmasına
bağlamıştır. Burada, dil aracılığı ile çocuğun sembolik düşünceyi
oluşturmaya çalıştığı gözlenebilir. Bir eşyanın veya kişinin o anda orada
olmamasının tekrar ortaya çıkmayacağı anlamına gelmemektedir artık. Lacan
ise aynı “vakayı” incelemiş ve araştırmalarının sonucunu dile bağlamıştır.
Lacan’a göre, bu durum çocuğun sembolik evreye veya dilin yapısına girişini
betimlemektedir. “Dil, her zaman yok olanla veya olmayanla ilişkilidir” der
Lacan. Kelimelere ancak istenilen bir şey yok olduğunda ihtiyaç duyulur
Lacan’a göre, ve eğer etrafımızdaki dünya “gereken” her şey ile donatılmış
olsaydı kelimelere gerek duyulmayacaktı. Lacan’a göre kayıp olmayan yerde
dil var olamaz. Burada tekrar Lacan için, bilinçdışı’na ulaşmanın neden bir
rüya, hayal veya illüzyon olduğu açıkça belirtilmektedir. Kelimeler eğer
sadece kayıpları ararken var oldu ise ve bilinçdışı insanoğlu için bir
bilinmez ise, o zaman bilinçdışı da bir kayıp sayılmalıdır. Kişi burada
kendini tanımlama ve tamamlama olanağına sahip değildir. Bunun nedeni ise
dilin sübjektivitesidir.
Dil, modernite’den postmoderniteye geçişinde oldukça önem taşımıştır. Artık,
farklı bir “gerçek” olgusu yaratılmıştır ve bu değişime Baudrillard
simulacra adını vermiştir. Bu “yeni dünyada”, temsil artık “gerçekten” daha
“gerçek” hale gelmiştir. Baudrillard şöyle der; “biz, toplum olarak gerçek
ile olan bağlantımızı koparmış bulunuyoruz”. Baudrillard dilin ve yaratılan
gerçekliğin bizi var olmayan bir dünyaya taşıdığını söylemektedir. Dilin
kıvraklığı sayesinde, belki bilincimizin dahil ulaşamadığı bir “gerçekliğe”
doğru ilerlemekteyizdir. Baudrillard’ın burada ortaya koyduğu “yeni dünya”
olgusu bilinçdışının bir yansıması olabilir. Farklı ifadelerle, resimlerle,
çizgiler ve sembollerle birey ve belki de toplumun kendisi, bilinçdışı var
olan olguların yansımasını yaşatmaktadır ve onu bir simulacra olarak
yaşamaktadır. Simulacralar, “gerçeğin” bir kopyasıdır, hatta kopyanın
kopyasıdır. Burada, Lacan’ın dil ile anlamın ilişkisi göz ardı
edilmemelidir. Lacan’a göre, bilinçdışına ulaşamamanın nedeni dilin tek
anlamlı olmadığı düşünülürse ve simulacraların kopyanın bir kopyası olduğu,
o zaman Baudrillard ve Lacan arasındaki bağlantı kurulabilir. Eğer “gerçeğe”
ulaşmanın yolu dil yardımı ile olacak ise ve bu iki düşünürün kuramları
doğru ise, o zaman “gerçeğe” ulaşmak, bilinçdışına ulaşmak kadar bir
illüzyon olacaktır.
Dilin kullanımı ve kimin tarafından ne şekilde kullanıldığı bilinçdışı
mekanizmalarda yoğun bir etki yaratabilmektedir. Loftus (1993),
terapistlerin dil kullanımının hastaların “sahte anılar” oluşturmasında
nasıl bir etken olduklarını araştırmıştır. Son yıllarda, 1970’lerden beri,
“sahte anılar” konusu yoğun tartışmalara yol açmıştır. Amerika’da bu konu
ile ilgili dava sayısı artmıştır ve yoğun ilgi uyandırmaktadır. Yıllar
sonra, kişi “tecavüz” veya benzeri nedenlerden dolayı, baba, kardeş veya
yakın çevresinden bireylere dava açmaktadır. Bunlardan birçoğu “gerçek”
vakalar olmasına rağmen, bazıları ise “sahte anı” olarak
değerlendirilmektedir. Bu araştırmasında, Loftus, terapi esnasında
kullanılan yönlendirici (imalı) dilin etkisini araştırmıştır. Loftus’a göre,
birçok terapist hastalarının bastırılmış anılarını ortaya çıkarmak adına
yönlendirici bir dil kullanmaktadır. İnsanlar bu durumda var olmayan anılar
“yaratma” eğiliminde olabilirler. Loftus birçok örnek cümle vermektedir;
“biliyor musun, deneyimlerime göre, seninle aynı sorunlarla başa çıkmaya
çalışan birçok insan çocukken çok acı deneyimlere maruz kalmıştır – dayak
yemiş veya saldırıya uğramış olabilirler. Ve senin başına böyle bir şeyin
gelip gelmediğini merak ediyorum”, veya “semptomlarına bakılırsa, taciz
edilmiş olma ihtimalini göz ardı etmemek gerekir. Bu konuda bana neler
anlatabilirsin?”, veya daha kötüsü “bana tacize uğrayan insanları
çağrıştırdın. Söyle bana o pislik sana neler yaptı?”. Bu tarz yaklaşımlar
hastayı derinden etkileyebilir ve “sahte anı” oluşumunu güçlendirebilir.
Loftus ayrıca Robinowitz’in yaklaşımına da yer vermektedir. Robinovitz’e
göre, bir anı oluşturmak bazen bir kişi için çok önemlidir çünkü
etrafınızdaki kişilerin belirli anıları vardır ve bu baskı insana var
olmayan şeyler hayal ederek başkaları gibi olma arzusu ile “sahte anılar
yaratmaya” kadar gidebilir.
“Anılarımıza ulaşma arzusu yeni, sahte anılar oluşturmamıza yol açabilir”
(Loftus, 1993, p. 529).
Loftus (1994), terapistlerin etkisini ölçmek üzere yaptığı araştırmaların
haricinde “sahte anılar” konusunda birçok makale yazmıştır. Gerçekleştirdiği
araştırmalarının birinde, Eileen Franklin’in yıllar sonra babasını en yakın
arkadaşını tecavüz edip öldürmekle suçladığı bir vakanın geçerliliğini
değerlendirmiştir. Eileen tarafından polise verilen tüm ifadelerde, bundan
yıllar önce gazetede yazılan ve yanlış olan ifadeler bulunmaktaydı. Bu
cinayet gerçekleştiği zaman, gazetelerde daha geçerliliği saptanmamış
bulgular bulunmaktaydı. Araştırma sonucunda gazetede yazanlardan farklı
tespitler ve bulgulara ulaşılmasına rağmen, Eileen’in ifadesi tam tamına
gazetede yazanlara uymaktaydı. Başka bir değişle, Eileen daha çocukken
gerçekleşmiş olan bu olayı ailesinden duymuş ve yıllar sonra (terapi
seanslarının da etkisi ile) farklı bir şekilde yorumlayarak “sahte bir anı”
oluşturmuştur. Burada, bir kez daha dilin ve dış etkenlerin bilinçdışına ne
denli etki ettiği görülmektedir. Bilinçdışında var olan bir “resim”, farklı
yorumlanabilir, bir çok anlam taşıyabilir ve çeşitli yollardan bilinç
düzeyine ulaşarak insanı yanılgıya uğratabilir.
Dilbilim ve bilinçdışı yoğun bir etkileşim içerisindedir. Bir çok düşünür,
dilin kullanım çeşitlerinin bilinçdışını yansıtmada en etkin yol olduğunu
savunmuştur. Bazıları ise, bilinçdışının yansıtılmasında dilin önemini
vurgulayarak, bu etkileşimin “yanlış” veya “sahte” sonuçlar doğurabileceği
sonucuna ulaşmıştır. Dil ile ifade edilen her bilgi, farklı kişiler
tarafından farklı şekillerde yorumlanabilir. Bir kültürde anlamlı olabilecek
bir ifade biçimi başka bir topluluk veya kültür içerisinde aynı önemi ve
anlamı taşımayabilir. Burada, Derrida’nın düşünceleri önem kazanmaktadır.
Derrida’ya göre, bir bireyin bir yazıdan, bir sözden veya bir resimden
çıkaracağı her anlam kişiye özgüdür. Bu düşünceye, Jung’dan etkilenerek,
kültür etkisini eklemek de mümkündür. Birçok düşünürün argümanları göz
önünde bulundurulursa, determinist bir yaklaşım almanın yanlış olduğu
görülecektir. Dil, Freud’ün savunmalarında olduğu gibi bilinçdışının bir
“sözcüsüdür” ama yanılsamalara yol açabileceğini ve farklı şekillerde
yorumlanabileceğini de göz ardı etmemek gerekmektedir.
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın