SEVGİ HIRSIZI
Mehtap Kayaoğlu
Bana göre sıradan bir gündü. Sabah, her zaman olduğu gibi kahvaltımı yapmış,
giyinip hazırlandıktan sonra iş yerime gitmiştim. Gün boyunca neler
yapacağımı, kiminle nerede randevum olduğunu öğrendim sekreterimden. Gün
içindeki işlerimin planını yaptıktan sonra, ortalama her zaman yaptığım gibi
elime kahvemi aldım ve gazetemi okumaya başladım.
Sevdiğim köşe yazarlarından birisinin yazısını büyük bir dikkatle okuduğum
sırada cep telefonum çalmaya başladı. Ekrana baktım. Tanımadığım bir numara
ısrarla çaldırıyordu. Hemen açtım.
Orta yaşlarda olduğunu tahmin ettiğim bir erkek sesiydi:
"İyi günler... Mehtap Hanımla mı görüşüyorum?"
"Evet... Benim... Buyrun..."
"Mehtap Hanım... Ben radyodan sizin telefonunuzu aldım. Sizden
yardım^istiyorum."
Aslında birçok kişi beni hep bunun için arar...
Yani yardım istemek için...
Yakın arkadaşlarımın ve ailemin dışında birçok insanın beni aramasmdaki ana
tema yardım talebidir zaten...
Peki ama niçin bu son derece normal gibi başlayan telefon konuşması bana
biraz "garip" gelmişti. Evet evet... Tam da öyle... Garip bir telefon
konuşması olduğunu düşünmüştüm.
Karşıdaki adam sessiz sessiz ya da sanki "Aman Ne olur kimseler bir şey
duymasın" der gibi konuşuyordu... Sessiz... Fısıldar gibi...
İnceden... Ama derinden gelen bir ses tonu vardı. Daha konuşmanın başında
bana garip gelen şey buydu.
İşin başka bir 'garip' tarafı, ben de ona bir anda onun tonuyla cevap
vermeye çalıştığımı fark etmiştim.
Hiç beklemediğim, en sevdiğim köşe yazarının yazısını okuduğum anda telefon
çalıyor... Açıyorum... Adam fısıldar gibi konuşuyor... Ben de fısıldar gibi
cevap veriyorum...
Garip bir durum... Ya da bana öyle geldi...
"Buyrun... Size nasıl yardımcı olabilirim?" diye devam ettim.
Aynı tondaki sessiz tarzıyla konuşmasını sürdürdü:
"Mehtap Hanım, ben sizin programlarınızı radyodan dinliyorum. Bir süreden
beri aramayı düşünüyordum ama çekiniyordum. En sonunda radyodakilerden
telefon numaranızı aldım. İş yerinizi aradım. Oradan da cep telefonunuza
ulaştım."
"İyi yapmışsınız..."
"Müsaitseniz bir şey danışabilir miyim?"
"Tabii ki danışabilirsiniz Sizi dinliyorum... Lütfen buyrun...".
Onun gibi kısık sesle konuştuğumu fark edip, hızla kendimi toparlayıp,
normal ses tonuma dönmemle birlikte, o da ses tonunu biraz daha belirgin bir
hale getirmişti. Yasak bir şeyle uğraşacağımızı hissettirmişti bana. Sanki
ikimiz bir olup, gizli saklı bir iş çevireceğiz de kimseler duymasın,
aramızda kalsın tarzında bir tedbir alıyorduk. Ama ben bir yandan, bu düşük
ses tonunun, çaresizlik ve utanmayla da bir ilgisi olduğu duygusuna
kapılmıştım. Adamı bir an önce rahatlatmalıyım diye geçiriyordum aklımdan.
Belirgin ve net tonla konuşmam ona iyi gelmişti. Rahatlamış bir ifadeyle
başladı anlatmaya:
"Nerden başlayacağımı bilmiyorum aslında. Çok zor bir durumdayız. Ne yapsak
ne etsek diye düşünürken sizi aramak karımın aklına geldi. Bize olsa olsa
Mehtap Hanım yardım eder diye düşündük."
Biliyorum... Anladım... Yardım almak için aradınız... Merak ettim... Lütfen
girin konuya...
Konuya giremiyor...
Bir şeyden utanıyor...
Bu kadar utanıp lafı dolandırmasını sağlayacak ne yaşadı acaba?
"Elimden gelecek bir yardım varsa, sizden kesinlikle esirgemem. .. Merak
etmeyin..."
"Sağ olun... Benim karımın bir erkek kardeşi var... Nasıl söylesem
bilmiyorum... Şeyy... Hırsızlık yapıyor..."'
Hayy Allah... Eşinin erkek kardeşi hırsızlık yapıyormuş... Olabilir... Daha
önce birilerine ait bir şeyler çalan, alan, yürüten birçok çocukla
çalışmıştım. Bu kadar utandığı şey demek buydu. Öyle görünüyor ki çalma,
alma,
yürütmeyle ilgili ciddi endişeleri olan bir aileyle karşı karşıyaydım. Büyük
ihtimalle ailenin bu gibi konularda değer yargıları fazlasıyla kuvvetliydi.
Aynı zamanda çocuğun yaptığı bu davranışı kendilerine hiç mi hiç
yakıştırmadıkları belliydi. Ve onun bu davranışından dolayı kendilerini
sorumlu tuttukları da...
Evet... Bana kalırsa çocukların yolunda gitmeyen tüm süreçlerinden dolayı,
eğer önemli patolojik bir problem yoksa, aileleri sorumludur.
Ama ailelerin anladığı 'sorumluluk' anlayışıyla, benim anladığım 'sorumlu
olma' anlayışı aynı şeyler değil.
Çocukların davranışlarından sorumlu olduğunu düşünen aileler genellikle "Biz
bu çocuğa bazı değerleri iyi anlatamadık galiba. Bak gördün mü hırsızlık
yapıyor.. Oysa başkalarına ait olan bir şeyi sormadan almanın 'hırsızlık'
olduğunu defalarca anlattık. Yine de aynı şeyi yapmaya devam ediyor. Dövdük
olmadı, anlattık olmadı, sövdük olmadı, ellerini yaktık olmadı, utandırdık
olmadı... Ne yaparsak yapalım, bu davranışından vazgeçiremedik" diye
düşünüyorlar.
Ben, tam da bu noktada karşılarındayım.
Çocukların davranışları, onları karşınıza alıp bazı evrensel değerler
hakkında bilgilendirilme yapılarak düzenlenemez.
Çünkü çocukların böyle davranışlara yönelmelerindeki ana sorun, ailelerin
evrensel konularda çocuklarını yeterince bilgilendirmemeleri değil ki...
Eğer birçok konuyu, bu mantıkla çözmeye çalışıyorlarsa, bilmelidirler ki,
bütün aileler baştan yarışı kaybetti demektir. İyi çocuk yetiştirme
yarışını...
Evet... İyi çocuk yetiştirme yarışı... Bu da başka bir sorun zaten...
Evlatlar aileler için bir yarış arenası... t Kiminki en iyi?..
Kiminki en başarılı?.. Kiminki en terbiyeli?..
Kiminki en yetenekli?., vs.
Nerden buralara geldiğimi anlamak çok zor değil. Tüm bunlar bilgisayar
ekranından hızla akan bilgiler gibi geçmeye başladı zihnimden.
Çünkü bir yetişkin, sesindeki gizlilik ve utanma duygusuyla 'hırsızlık'
olayını dile getiriyorsa, büyük ihtimalle çocuğu yetiştiren süreçler,
yukarıda anlattıklarımla doludur zaten.
Tüm bunlar zihnimde canlanınca yapmam gereken önemli bir şey olmalıydı...
Enişteyi rahatlatma işlemi... Hemen yaptım:
"Sizi anlıyorum... Bazen çocuklar hayatlarında bazı şeyler yolunda
gitmediğinde buna benzer şeyler yapıyorlar... Bu çok normal... Hırsızlık
yapmasını sağlayacak önemli şeyler vardır mutlaka... Kaç yaşında bu çocuk?"
"14 yaşında... Biz elimizden geleni yaptık vazgeçirmek için... Konuştuk,
kızdık, cezalandırdık... Hiçbiri fayda et' medi... Mehtap Hanım bunun önüne
geçebilir misiniz? Biz namuslu insanlarız. Bizim ailemizde şimdiye kadar
böyle bir şey olmamıştı. Niye böyle bir şey yaptığını anlayamadık. Düzelir
mi? Yaş itibarıyla geç kalmış sayılır mıyız acaba?"
Tam da düşündüğüm gibi... Yukarıda anlatılanlar şıp diye yerine oturmu|tu.
Sakin ve ikna etmeye çalışan bir ses tonuyla:
"Merak etmeyin üstesinden geliriz. Bir gün getirin buraya... Önce
muayenesini yapalım... Yolunda giden gitmeyen ne varsa tespit edelim..."
dedim.
"Çok teşekkür ederim. Kusura bakmayın rahatsız ettim."
"Rica ederim. Rahatsız etmediniz Size yardımcı olabilirsem ne mutlu bana."
"Yarın getirebilir miyim?"
"Tabii ki.. Sekreterim size uygun bir saat versin görüşürüz"
Hemen ertesi gün için randevulaştık.
* * *
Randevu saati gelmişti. Bir önceki randevumla görüşmem bittiğinde,
sekreterim beklediğim görüşmenin geldiğini hatırlattı. Odamdan dışarı çıkıp,
bekleme salonuna doğru gittim.
"Hasrettin Beyi"
"Evet... Benim..."
"Merhaba Hoş geldiniz.."
"Hoş bulduk"
"Nasılsınız?"
"İyiyim teşekkür ederim. Siz nasılsınız?"
"Ben de iyiyim.. Sizi bekliyordum.."
Enişteyle aramızda geçen bu giriş konuşmaları sırasında, fark ettirmemeye
çalışarak Ahmet'e bakıyordum. Aslında çok da fazla gözümü kaçırmama gerek
yoktu. Çünkü o zaten bana bakmıyordu bile. Başı, alabildiğine öne eğilmişti.
Sanki mümkün olsa üzerindeki ^gömlekten içeri doğru sokacaktı.
Belli ki niçin getirildiğini biliyordu...
Utanıyordu...
Orta boylu, kumral, gürbüzce görünümlü bu delikanlı bana bakamıyordu bile...
Hayrettin Beyin eşine de hoş geldiniz dedikten sonra:
"Sen de hoş geldin Ahmet..." dedim.
Yüzüme hâlâ bakmıyordu.
"Hoş bulduk" dedi sadece.
Ailenin, Ahmet'in süper egosuna yönelik yeterince çalışma yaptığı belliydi.
Niçin geldiğini biliyor... Yüzüme bakmıyor... Hoş bulduk derken bile
bakamıyor...
Çok mu utandırılmıştı acaba?
Bir şeyleri çalarken, aslında iç dünyasındaki "neyi" yerine koymayı
hedefliyordu?
O aslında "neyin hırsızı"ydı?
"Sileri odama alayım... Buyrun lütfen..."
Onları odama davet etmemle birlikte enişteyle abla kısa bir süre göz göze
bakıştılar. Bir şey söylemek istedikleri her hallerinden belliydi. Hayrettin
Bey hemen bir giriş yaptı:
"Şeyy... Mehtap Hanım, mümkünse biz eşimle birlikte sizinle bir ön görüşme
yapmak istiyoruz. Bir sakıncası var mı acaba?"
Böyle bir teklif onlar için önemli olmalıydı. Normalde birlikte olmayı
tercih ederdim ama o anda böyle bir şeye ihtiyaçları olduğunu düşündüm.
Önemli olan onların ihtiyaçlarının doyurulmasıydı.
"Hayır... Bence bir mahzuru yok..."
Benim için bir mahzuru yok ama acaba Ahmet için var mı?
Belki onlarmienimle yalnız konuşmalarını istemiyordur...
"Ahmet için de uygunsa benim için fark etmez. Eniştenle ve ablanla
görüşmemizin senin için bir mahzuru var mı?"
"Yok.."
Ahmet için bir mahsuru yoksa benim için de yok... Birlikte odama geçtik.
"Buyrun dinliyorum. Sizi buraya getiren nedir?"
* * *
Kısa bir ön görüşme adıyla başlayan süreç biraz uzun sürmüştü. Dışarıda bizi
beklerken Ahmet sıkılıyor mudur diye düşünmeye bile zamanım olmamıştı.
Ahmet'in hikâyesi beni biraz üzmüştü.
Ablayla enişte sırasıyla hikâyelerini anlattılar. Onlar anlattı ben
dinledim. Ben dinledim onlar anlattı.
Beni esas duygulandıran şey onun hayat hikâyesi değildi...
Başka bir şey... Hayat hikâyesinin arkasına gizlenmiş bir şey...
Enişte... Evet... Bulmuştum... Enişteden etkilenmiştim...
Kaç kişi, eşinin erkek kardeşi için bu kadar mücadele eder hayatta?
Kaç kişi, hayatını düzgün yaşaması için birçok fırsatlar oluşturur çocuğuna?
Kaç kişi, bu kadar benimser bir çocuğu... Kendisinin olmadığı halde...
"Psikolojik baba" denilen şey tam da buydu işte..
İlk kez bir psikolojik babayla karşılaşıyordum. Öz babaların farkında olarak
ya da olmayarak verdikleri öyle çok zararlar var ki çocuklarına.
Böyle bir ortamda kaç kişi, başka birinin çocuğunu kendi çocuğuymuş gibi
sahiplenebilirdi?
Konuşmalarından öylesine etkilenmiştim ki bizi dışarıda bekleyen Ahmet
neredeyse aklımdan çıkmıştı.
Anlatılanlardan değil, anlatırken yüzünün aldığı biçimden etkilenmiştim...
Sorunlardan değil, bu sorunlarla kendi bildiği yollardan mücadele etme
çabasından etkilenmiştim...
Bu sevgi "kime"ydi hâlâ merak ediyorum.
Eşini mi çok seviyordu da onun kardeşine yaptığı yardımı benimsiyordu? Yoksa
Ahmet'in kendisini mi? Belki de her ikisi birlikte...
Bunun cevabını sadece kendisi biliyor...
* * *
Ahmet, ortalama iki yaşındayken annesini kaybetmişti. Ablanın bekarlık
yıllarında, onun korumasında büyümüştü. Abladan başka bir de kendisinden
sekiz dokuz yaş büyük ağabeyi vardı. Baba, annenin ölümünden kısa bir süre
sonra evlenmişti. Eve yeni gelen anneyle ilişkiler çok sıcak değildi.
Sıcaklık bir yana, soğuk hava dalgaları esiyordu. Abla evde hem işleri
yapıyor hem de kardeşlerine annelerinin eksikliğini aratmamak için elinden
gelen gayreti gösteriyordu.
Abla, bundan birkaç yıl önce, tanıdıklar aracılığıyla görücü usulü
evlenmişti. Ablanın evlenmesiyle birlikte Ahmet, annenin ölümünden sonra eve
gelen üvey anneyle baş başa kalmıştı. Ağabey, üvey anneyle olan birtakım
sorunlar yüzünden* yakın bir akrabanın yanında kalıyordu. Bu yakın akraba,
ağabeyi sahipleniyor, kendi evlatlarından
ayırmıyor, 'Senin yerin bizim yanımızdır.' muamelesi yapıyordu.
Ahmet de aslında ağabeyiyle birlikte bu akrabalarında kalmak istiyormuş.
Ancak kâh birtakım aile içi sorunlar nedeniyle, kâh Ahmet'in uyum
sürecindeki sorunları nedeniyle orada kalamıyormuş.
Aslına bakılırsa nereye ait olduğu belli değil...
Kendi evlerine mi?
Ablasının evine mi?
Ağabeyinin yanına mı?
Nereye?
Hiçbir yere ait olmama duygusunun ne kadar ağır olduğunu kesinlikle
bilemezsiniz. Ancak yaşayanların bileceği, tanımlayabileceği çok ağır bir
duygudur gerçekten...
Anlaşılan Ahmet tam da bu duygunun ortasmdaydı...
Ablanın evlenmesinden sonra Ahmet'in biraz daha içine kapanık bir çocuk
olmaya başladığı herkes tarafından fark edilmeye başlanmış. Daha kırgın,
daha solgun, daha üzgün bir çocuk... Evde üvey anne... Ve üvey anneyle
yaşanılan sorunlar... Babayla iletişim zaten kopukmuş. Baba yoğun bir
biçimde alkol kullanıyormuş. Hatta alkolik düzeyde kullanıcı. Çocuklarının
hiçbirisiyle doğrudan bir iletişimi yokmuş.
Abla ve enişte bakmışlar olmuyor. Çocuk sürekli üzgün, mutsuz... Gönülleri
onun bu halinin daha fazla sürmesine razı olmamış. Ahmet'i yanlarına almaya
karar vermişler.
Son dört yıldır birlikte yaşıyorlarmış. Her şey yolundaymış. Ahmet
hayatından son derece memnunmuş. Bu, şekilde orta okulun birinci ve ikinci
sınıfı bitmiş. Çok fazla başarılı bir öğrenci değilmiş ama en azından
sınıfını geçecek düzeyde notlar alabiliyormuş.
Onları psikolojik destek alma noktasına getiren olaylar asıl bu tarihten
sonra başlamış.
Ahmet'in, ablasının yanında kalması, eniştenin ailesinde rahatsızlık
uyandırmaya başlamış. Yakın aile çevresinden sürekli gizli mesajlar,
uyanlar, laf sıkıştırmalar devreye girmiş. 'Bu çocuğun evi yok mu?' 'Niye
kendi evinde kalmıyor?' 'Bu zamanda birilerinin boğazını doyurmak kolay
mı?'... vb. şeyler.
Bu süreç zamanla ablanın evliliğinde tartışmalara yol açmaya başlamış.
Başlangıçta önemsiz gibi görünen tartışmalar, başkalarının işe karışması,
iyiden iyiye ailenin huzurunu kaçırmış.
Ablayla enişte bu sorunların üstesinden nasıl gelebileceklerinin yollarını
aramaya başlamışlar. En sonunda Ahmet'i yatılı bir okula vermenin en iyi yol
olacağına karar vermişler. Önce bu kararı ona nasıl söyleyeceklerini bir
türlü bilememişler. Onu incitmeden, kalbini kırmadan nasıl
söyleyebileceklerini...
Uzun süre düşündükten sonra bir gün cesaretlerini toplayarak Ahmet'i bir
yatılı okula vermek istediklerini anlatmışlar. Evde küçük çocuklar olduğunu,
onlar yüzünden yeterince iyi ders çalışamadığını, halbuki yatılı bir okula
giderse tüm dikkatini derslerini verebileceğini, büyüyünce iyi okullara
gidip büyük adam olabileceğini, hafta sonları yine onlara kalmaya
geleceğini, sadece hafta içinde görüşemeyeceklerini... Her şeyi tek tek
anlatmışlar...
Endişelendikleri gibi de olmamış. Ahmet büyük bir sükunetle dinlemiş her.
şeyi. Olgunlukla karşılamış. Bu kararın kendisi için en doğru seçim olduğuna
inandığını söylemiş.
Yatılı okul süreci başlamış. Ablanın ve eniştenin beklediğinin aksine, hafta
sonlan eve hiç gitmemiş. Niye gelmediğini sorduklarında, çok fazla dersi
olduğunu, sürekli ders çalışması gerektiğini söylüyormuş. Önceleri abla ve
enişte bunun doğru olduğunu düşünmüşler. Ama aradan haftalar geçip hâlâ
ısrarla gelmediğini görünce, bir kırgınlık, küskünlük olduğunu hissetmeye
başlamışlar.
Bir hafta sonu yoğun ısrarları neticesinde eve gelmiş. Ailenin sıkıntıları
da tam burada başlamış. Ahmet'in cebinde bir cep telefonu bulmuşlar.
Evet bir cep telefonu... "Nerden çıktı bu?" diye panik olmuşlar. Çünkü
Ahmet'in cep telefonu yokmuş. Kendisine alması imkansız. Harçlıklarını
eniştesi veriyor.
Nerden çıktı bu telefon?
Ahmet'e sorduklarında bir arkadaşından emanet aldığı şeklinde cevap vermiş.
Öyle ya emanet...
Hafta sonu eve gidiyor. Giderken yanında bir telefon götürüyor...
Olabilir...
Aslında olamaz... Kim kime cep telefonunu verir ki?
Şüphe ve endişeler burada başlıyor. Fark ettirmeden yakın takibe alıyorlar
Ahmet'i.
Meğer cep telefonunu arkadaşının dolabından almış... Böylece hırsızlık
zinciri başlamış...
Ufak tefek paralar... Özellikle her şey açıktayken babasının cebinden para
almalar... Babasının iş yerinden para ve telefon' aşırmalar.
Enişte ve abla durumu fark ettiklerinde beyinlerinden vurulmuşa dönüyorlar.
Nasıl olur da bu kadar efendi, uslu, sakin bildikleri Ahmet 'hırsızlık'
yapar?
Önce hazmedememişler bu durumu. Kendilerinin nerede hata yaptığını
sorgulamışlar günlerce. Karşılarına alıp konuşmuşlar, anlatmışlar, ikna
etmişler. Her şey yoluna girdi diye sevindikleri anda bir bakmışlar bir
şeyler eksilmeye devam ediyor. Hep de Ahmet onların yanında olduğu
zamanlarda.
Tek başlarına baş edemeyince ağabeyiyle de durumu görüşüyorlar. Enişte
elinden geleni yaptığını, artık yapabilecek bir şeyi kalmadığını anlatıyor
ağabeye. Hatta "Git evine, düşün, taşın, kendini gözden geçir... Kimliğini
netleştir, bizim yanımıza öyle gel" diye ültimatom bile veriyor.
Faydasız...
Faydasız...
Faydasız..."
Hiçbir şey onu hırsızlık yapmaktan alıkoyamıyor...
Kimsenin bir şeyine tenezzül etmesin diye harçlığını artırıyorlar...
Olmuyor... ''
Çalmadığında ödüllendiriyorlar... Olmuyor...
Halı sahalarda maçlara götürüp, onunla iyi zaman geçiriyorlar... Olmuyor...
'
Cezalandırıyorlar... Olmuyor...
Olmuyor... Olmuyor...
En sonunda sorunun okuldan kaynaklandığını düşünüyorlar. Okuldan alalım, bir
tamircinin yanma verelim, sürekli yanımızda, yakınımızda olsun... Kontrol
etmemiz daha kolay olur diye düşünüyorlar.
Bu kez de okuldan almaya kıyamıyorlar. Çünkü notları
da fena değil. Ya okursa, ya iyi bir okulu kazanma ihtimali varsa... Bu olay
yüzünden iyi bir gelecekten mi olacak?
Ama ya okuldan almazlarsa ve o da hırsızlık yapmaya devam ederse? O zaman ne
yapacaklar?
Kendilerini son derece çaresiz hissediyorlar. Ne yapacaklarını bilemiyorlar.
Bir gün radyo programımı dinlerken, akıllarına bana danışmak geliyor. Uzun
süre düşünüyorlar. Bu durumdan çok utanıyorlar. Nasıl söyleriz, nasıl yardım
alırız diye. En sonunda aramaya karar veriyorlar.
Ve psikolojik destek süreci de böylelikle başlamış oluyor...
* * *
Anlatılanları dinlerken kendimi düşündüm birden. Şu anda otuz bir
yaşındayım. İlk birkaç yılımı tam olarak hatırlayamadığımı farz edersek,
hatırladığım tüm yıllar boyunca hiç aksatmadan yaptığım bir şey var. Her
sabah uyandığımda, yatağımdan kalkıp doğruca annemin yanma gidip yatmak.
Gözler mahmur, adımlar yalpalayarak kendimi götürdüğüm yer, annemin sıcacık
kolları. Gidip yanına yatıyorum... Sarılıyorum... Öpüyorum...
Annem de, sıcaklığında tüm sevgisini yansıtabildiği o rahatlatıcı kollarıyla
sarılıyor bana. Öpüyor. Bir süre yatakta sohbet ediyoruz. Öyle önemli dünya
meseleleri falan da konuşmuyoruz. Havadan sudan annekız sohbetleri. Gece
rüyamızda ne görmüşüz? Dün birbirimize anlatmayı unuttuğumuz neler kalmış?
Bugün neler yapacakmışız? Kim kiminle nereye gidecekmiş? Eve misafir
gelecekse, gelenlere ikram olarak neler hazırlasak? İş bölümü nasıl olsun?
Ablamı ve yeğenlerimi telefonla arayıp kahvaltıya kim çağırsın? Kahvaltıda
kendimize ne hazırlayarak ziya, fet çekelim?... Her evde olabilecek annekız
muhabbeti...
Bu durum kahvaltı yapmak için kalktığımız zamana kadar sürüyor. Acil işim
olmadığında, evi annem uyurken erkenden terk etmem gerekmediği zamanlarda.
Hatta bazen uyanıyorum, erkenden işim var. Annem uyuyor. Babam uyanmış, iş
yerine gitmek için hazırlanıyor. Beni yatak odalarının kapısında görünce:
"Gel yavrum... Annenin yanına yat... Şöyle bir güzel sarıl annene..."
diyerek yatağa çağırıyor beni. Böylece annemi babamdan devir teslim
töreniyle almış oluyorum.
Hafta sonları diğer kardeşlerimin de katılmasıyla, karyolada aile boyu
yatıyoruz. Hep beraber yatak sohbeti yapıyoruz.
Ahmet'in hayat hikâyesi beni, üniversitenin ilk yıllarına götürmüştü bir
anda... İlk yıl Selçuk Üniversitesi'ni kazanmıştım. Ailemi bırakıp gitmek
istememiştim ama yakın aile dostlarımız ve dershane müdürümüzün "Git,
derslerinde başarılı ol... İstanbul'da istediğin üniversiteye yatay geçişle
gelirsin." demesi üzerine gitmiştim.
Konya'da geçirdiğim o bir yılı hayatımın sonuna kadar unutamam. Aile
dostlarımız benimle çok yakından ilgileniyorlardı. Bir dediğim iki
olmuyordu. Derslerim çok iyiydi. Hatta bölüm birincisi bile olmuştum...
Ekmek elden su gölden yaşıyordum... Ama mutsuzdum... Dışardan bakıldığında
her şey yolundaymış gibi görünüyordu ama ben mutsuzdum.
Bence hiçbir şey yolunda gitmiyordu.
Çünkü her sabah kalktığımda annemin yanma gidemiyordum. Annemle, babamla,
kardeşlerimle yatak sohbetleri yapamıyordum. En önemlisi, o bana hayatım
boyunca hep güç verdiğini düşündüğüm anne kollarının sıcaklığını, her sabah
vitamin gibi aldığım annemin sevgisini hissedemiyordum.
Ahmet...
O bunları hiç yaşamamıştı...
Birilerinin hayatından kısa bir süre için çıkan bir süreç, birilerinin
hayatında zaten hiç yoktu bile... Bu ne büyük yalnızlık.. Anne sevgisini hiç
hissetmemişti... Bu ne büyük eksiklik..
Enişteyle yaptığım ilk telefon görüşmesinde, hırsızlık yapan bu çocuğun
aslında "neyin hırsızı" olduğunu merak etmiştim...
Artık biliyordum...
Bence Ahmet "sevgi hırsızı"ydı...
* * *
Enişteyle ablaya, Ahmet'le yalnız görüşmek istediğimi söyledim. Yer
değiştirme işleri bittiğinde, odamda Ahmet'le baş haşaydık.
Öncelikle ruhsal durum muayenesi yaptım. Patolojik bir sorun varmış gibi
görünmüyordu. Son derece akıllı, aklı başında, efendi bir tabloyla
karşılaşmıştım.
Utangaç, sıkılgan hali sürüyordu. Konuşurken mahcup bir tarzla konuşuyordu.
"Merhaba Ahmet'çiğim... Öncelikle özür dilemek istiyorum. Seni dışarıda
biraz fazla beklettim."
"Önemli değil... Televizyon seyrettim bu arada... Sıkılmadım"
"Sıkümadığına memnun oldum... Ablanla ve eniştenle biraz görüştüm. Bana
yardım almaya gelmişsiniz Buraya niçin getirildiğini biliyor musun?"
"Evet biliyorum..."
"Benim çalma alışkanlığım var. Onun için geldik." Aslında doğrudan çalma
alışkanlığı olduğunu söylemesini beklemiyordum. İtiraf etmem gerekirse biraz
şaşırmıştım. "Buraya isteyerek mi geldin?.. Yoksa seni silah zoruyla mı
getirdiler?"
Ortamı yumuşatmanın en iyi yolu esprili bir dil kullanmak. Ben de bunu
yapmaya çalışıyordum. Her zaman olduğu gibi işe yaramıştı. Gülerek cevap
verdi:
"Yokk isteyerek geldim. Aslında önce biraz çekindim. Ama sonra size
güvenebileceğimi söylediler."
"Evet güvenebilirsin... Zaten konuştuğumuz her şey aramızda kalacak. Senin
bilgin ve iznin olmaksızın, seninle yaptığım hiçbir konuşmayı kesinlikle
kimseye söylemem... Eee ne yaparsın kurallar böyle.."
Konuşacağımız her şeyin aramızda kalması, bize güvenilmesinin en önemli
sebebi. Herkes için bu böyle. Yardım almaya gelen kişilerin yaşları kaç
olursa olsun bu kuralı çok seviyorlar. Biz uzmanlar da bu kurala titizlikle
uyuyoruz.
"Peki bu çalma işlemi... Ne zamandan beri var?"
"Sekiz dokuz aydır var."
"Daha önce buna benzer şeyler oldu mu?"
"Hayır hiç olmadı. İlk olarak arkadaşımın cep telefonunu aldım dolabından.
Kimse anlamadı benim aldığımı.
Sonra nasıl olduğunu anlamadım bile. Para falan aşırmaya başladım."
"Anlıyorum... Kontrol etmeye çalıştın mı bu durumu?"
"Çok uğraştım ama olmuyor. Eniştemle ablam da yardım etti. İçimden bir ses
git al diyor. Kendime engel olamıyorum."
Bir süre bu şekilde sohbet ettikten sonra yapılabilecek en iyi şeyin,
bilinçaltı süreçlere bakmak olduğuna karar verdim. Uzun uzadıya düşünüp
zaman kaybetmeye gerek yoktu. Belli ki çocuk birtakım psikolojik sorunları
nedeniyle bu yola başvuruyordu. İçindeki eksiklikleri, dışardan aşırdığı
nesnelerle telafi etmeye çalışıyordu.
İlk görüşme süresi dolmuştu. Bundan sonraki seansta ne yapmak istediğimi
aileye bildirdim. Başka bir gün için, projektif test uygulamak ve hızla
çalışmaya başlamak üzere randevulaştık.
* * *
Bilinçaltı oldukça karmaşıktı.
Aile içi ilişkiler açısından bakıldığında yolunda gitmeyen birçok şey vardı.
Ailede kendisinin dışlandığını düşünüyordu. Kardeşler bir olmuşlar, onun
aralarından uzaklaşması için uğraşıyorlardı sanki. Bu durum onda kırgınlık
ve üzüntü duygularının çok fazla ön plana geçmesine neden olmuştu. Anneye
karşı yoğun bir ihtiyaç, anneden ilgi ihtimam*görme ihtiyacı vardı. Kimseye
karşı kusurlu davranmadığını, buna rağmen kimselere yaranamadığını
hissediyordu. Kimse tarafından sevilmediğini.
Bilinçaltında en fazla çatışma yaşadığı kişi babasıydı. Babasına yakın olmak
istiyor, ama babanın ilgisizliği ve soğukluğu nedeniyle yakınlık
kuramıyordu. Bu durum onda babaya karşı öfke ve kızgınlık duygularının
oluşmasına neden olmuştu. Babasıyla çatışma yaşarken, ağabeyiyle koalisyon
oluşturmuştu. Bu durum hoşuma gitmişti. Çünkü bilinçaltı koalisyonunu
kullanarak onunla çalışmamı kolaylaştırabileceğimi düşünmüştüm hemen.
Bilinçaltında kendi kendisine yönelik en baskın duygu güvensizlikti.
Kendisine olan güveni yeterince gelişmemişti. Sürekli düşünceli, canı
sıkkın. Bir şeylere üzülüyor ama kendisi de neye üzüldüğünü bilmiyor.
Hayatında bir şeylerin yolunda gitmediğinin farkında. Ama adını koyamıyor bu
yolunda gitmeyenlerin. Bulsa rahatlayacak sanki.
Bilinçaltı korku açısından bakıldığında, en fazla korktuğu şey, annebabasız
kalmak. Yalnızlık, kimsesizlik, terk edilmişlik. Aslında tam da korktuğu
şeyleri yaşıyordu. Korkularını kendisinden uzaklaştıramıyordu. Anne
babasının sevgisini kaybetmekten korkuyordu. Hayatı boyunca hiç sahip
olamadığı annesini istiyordu... Onların sevgilerini istiyordu. Anne
babasının kendisiyle ilgilenmesini, onun için bir şeyler yapmasını...
Test sonuçlarını verirken ağlayan ailelerle karşılaşmam nadir bir durumdur.
Ablası gözyaşlarını tutamıyordu. Ağlıyordu. Annesinin eksikliğini fark
ettirmemek için elinden geleni yaptığını, yine de başarılı olamadığını
söyleyip duruyordu.
Bu anlar benim için hep zor olmuştur. Karşınızdaki kişiye ne söyleyeceğinizi
bilemezsiniz. Yaptığım en iyi şeyin onları, duygularıyla baş başa özgür
bırakmak olduğunu dü: şünmüşümdür hep.
Öyle de yaptım...
Bir süre hiç konuşmadım... ;
Sessizliği ilk bozan enişte oldu:
"Hay Allah Biz onu kendi evladımız gibi sevdik. Hiçbir şeyini eksik etmemeye
çalıştık. Yine de başarılı olamamışız demek ki.."
"Bakın bu duyduklarınız tümüyle onun bilinçaltindan çıkanlar. Tüm bunları
planlayarak hareket etmiyor. Sadece yaşadığı olaylarda hissettiği duygular
bir şekilde bilinçaltına kodlanıyor. Bu kodlanma yıllarca içerde bekliyor.
Daha sonra onun davranışlarında belirleyici rol oynuyor. Burada anlamanız
gereken en önemli nokta burası bence. Size karşı kasıtlı bir şey yapmıyor.
Sadece kendisini dışlanmış, sevilmeyen, istenmeyen kişi olarak algılıyor.
Kabul edelim ya da etmeyelim bilinçaltında yatan duygu bu. Niçin böyle
hissettiğini bulursam, sorunu çözmeye çalışırım."
* *
Ahmet'le bu testin uygulanmasından sonra sadece birkaç kez görüştük. Bu
birkaç kez görüşme sonrasında birçok şey yoluna girmişti bile.
Baştan beri bana anlatılan hayat hikâyesini, bir de onun ağzından
dinlemiştim.
Onu dinleseydiniz, çalmakta ne kadar haklı olduğunu anlamanız fazla
zamanınızı almazdı.
Nereye ait olduğunu bilmiyordu. Kimdi, neydi, ne yapıyordu? Kendisiyle
ilgili hiçbir fikri yoktu.
Anne için besleyebileceği tüm sevgi duygularını ablasına vermişti. Onu
seviyor, onun için yiyor, onun için oyun oynuyordu. Abla onun her şeyiydi.
Bir gün ablasına dünürler gelmişti. Ablasına bakmışlar, beğenmişlerdi.
Ablası da evleneceği için mutlu görünüyordu. Onu hiç düşünmüyordu. Bir
çocuğun annesi, yavrusunu bırakıp başka eve gider miydi hiç? Ablası
gidiyordu. Hem de sevine sevine...
Ablasını ikinci kez kaybetmesi, yeğeninin dünyaya gelmesiyle olmuştu. Artık
ablasının başka bir çocuğu vardı. Onunla ilgilenmiyordu. Hatta bebeğe ne
zaman yaklaşsa sürekli uyarılıyordu.
Allah'tan eniştesi iyi çıkmıştı. Başlangıçta istememişti eniştesini ama
zamanla çok ısınmıştı. Eniştesini seviyordu.
Ama en çok ağabeyini seviyordu. Hep onun gibi olmak istiyordu. Ağabeyi evden
gidip kafasını dinliyordu. Özgürdü. İstediği yerde yaşıyordu.
Herkes istediği yerde, kendilerini isteyen insanların arasında yaşıyordu.
Bir kendisi hariç. O, istenmediği halde babasının evindeydi. Babası onu hiç
sevmiyordu. Sarılıp öpmüyordu. Üvey annesi herkesin yanında iyi davranıyordu
ama yalnız kaldıklarında ona kızıyordu.
Bazen birlikte pazara çıktıklarında, kimseye göstermeden pazardan birtakım
şeyler almasını söylüyordu. Ahmet, küçük olduğu için yaptığı şeyin yanlış
olduğunu bilmediğini, annesi ne söylediyse sadece onu yaptığını anlatıyordu.
Eve geldiklerinde, pazardan çaldığı şeyleri annesine verince, annesinin
kendisini mükafatlandırdığını da ekliyordu.
İlk gördüğümde de kalbim ona karşı biraz hassastı ama aradan zaman geçince
Ahmet'i iyiden iyiye sevmiştim.
Büyük bir içtenlikle her türlü duygusunu benimle paylaşıyordu. Özellikle
yatılı okula yatırılma sürecinden etkilenmişti. Gerçi yatılı okula
gitmesinin, kendisi için en doğru karar olduğunu söyleyip duruyordu ama ben
bütün sıkıntının orada kilitlendiği duygusundan kendimi kurtaramıyordum.
Bencel Ahmet, yatılı okula gönderilmeyi hazmedememişti.
Kimselere söylemiyordu ama, yatılı okul onun atıldığı, sürgüne gönderildiği
yer gibiydi.
O sakladıkça, reddettikçe ben üsteliyordum. O da inatla bu duyguyu
saklıyordu. Kendisine bile söylemekten çekiniyordu. Biraz da haklıydı. Ne
deseydi yani?
"Bak Ahmet, ablan ve enişten seni başlarından attılar" Evet... Yaşadığı
duygu tam da buydu.. İstenmediğini, bir köşeye atıldığını düşünüyordu.
Kimsenin kendisini sevmediğini...
Ne kadar zor bir hayat...
En fazla ihtiyacının olduğu bir yaş döneminde herkesin sevgisinden
şüphelen... Anne yok... Baba varken yok... Abla varken yok olmuş... Ağabey
bir var bir yok...
Onunla iyi bir birliktelik yaşadık. Her seansına hiç geç kalmadan geldi.
Anlattı... Anlattı...
Yatılı okulu şehir dışında olduğu için on beş günde bir görüşüyorduk. Bir
gün geldiğinde:
"Mehtap Abla biliyor musun? Ben artık hiçbir şey çalmıyorum" dedi.
"Sakimi?"
"Evet sahi söylüyorum..."
"Ooooo bu çok iyi.."
"İyi de nasıl oldu bu? Sen bana hiç şunu alma, bunu çalma, kendini kontrol
et gibi şeyler söylemedin ki" "Eeeee?..."
"Yani ben buraya gelirken senden utanmıştım hırsızlığımı konuşacağız diye1.
Ama geldiğimden beri hiç hırsızlığımla ilgili şeyler konuşmadık. Buna rağmen
içimden gelen o çalma duygusu gitti. Nasıl oluyor bu?"
"Sence?"
"Bilmem... Herkes benimle o kadar konuşmuştu alma, çalma, ayıptır, günahtır
diye... Yaa merak ettim ne olur söyle biliyorsan...."
"Sen buraya geldiğinde, içindeki birtakım eksik parçaları telafi etmek için,
çevreden bazı eşyaları aldığını düşünmüştüm. İçinde neyin eksik olduğunu
bulduk. Seninle uzun uzun görüş' tük. Öyle görünüyor ki, boşluğu doldurduk.
Ama beraber, birlikte, ikimiz Sen ve ben... Biz bir ekibiz
anlayacağın..."
"Vayy be.."
"Yaaa öyle işte... Peki neler hissediyorsun? Memnun mu' sun hayatından?"
"Evet.. Geçen buraya geldiğimden sonra ablamlara gittim. Beni hâlâ seviyor
onu anladım. Eniştemle de aram her zamanki gibi çok iyi. Ağabeyim eskiden
benimle pek fazla ilgilenmiyordu. Artık o da benimle ilgileniyor. Hafta
sonları gel bana takıl dedi. Bir de babam. O da benimle ilgileniyor. Çok
mutluyum. Büyüyünce ben de okuyup sizin gibi psikolog olacağım."
Sihir zannedilen, ne olduğu tam olarak anlaşılamayan süreçlerin birçoğunda
benim parmağım vardı tabii ki.Ağabeyiyle arasının iyi olduğunu, artık onunla
ilgilendiğini duyduğuma çok sevinmiştim. Çünkü bir gün beni telefonla
arayıp, kardeşinin durumunu soran ağabeyi yanıma davet etmiştim.
Kardeşinin bir baba figürünün olmadığını, eniştenin psikolojik baba görevini
üstlendiğini, ancak her şeye rağmen tüm bunların ağabey boşluğunu doldurmaya
yetmediğini anlatmıştım:
"Kardeşiniz bir şeyler çalıyorsa, unutmayın ki suç gördüğü' nüz bu
davranışın mimarlarından birisi de sizsiniz Sizi çok se~ viyor. Sizi
kendisine örnek alıyor. Sizin gibi olmak istiyor. Kendi hayatını çizmiş,
özgür, kendi hayatını yaşayan biri olmak... Sizin gibi... Özendiği ağabeyi
gibi... Size karşı bu kadar olumlu duygular beslerken, bu duyguların hakkını
verin ona. Elinden tutun. Sahip çıkın. Başkalarını değil, sizi istiyor.
Sizin onunla ilgilenmenizi istiyor."
"Halbuki hiçbir lafımı dinlemez.. Gel oğlum şöyle yapalım, yok... Gel oğlum
böyle yapalım, yok... Ben de ilgilenmiyordum fazla. Eniştem zaten
ilgileniyor diye."
"Sizin, kendiniz için hazırlanmış bir yeriniz var. Birilerinin onun
hayatındaki varlığı, başka birilerinin onun hayatından çıkıp gitmesini
gerektirmiyor ki Siz ağabeysiniz, o enişte, diğeri abla... Hepinizin yeri
ayrı.."
"Anladım ne demek istediğinizi..."
"Hatta yapabilirseniz kendiniz ve kardeşiniz için babanızla bile görüşün.
Onun sevgisine ihtiyacınız olduğunu söyleyin ona. Bence onun da sizin
ilgilenmenize ihtiyacı var."
"Babam sürekli alkol alıyor. Anlamaz öyle şeylerden..."
"Psikolojik olarak bakarsak, alkol almak da sevgi takviyesi anlamına
geliyor. Kim bilir o neyi takviye etmek için içiyor. Bilinçaltında belli ki
cezalandırıcı bir süper ego var. Onun sesini susturmaya çalışıyor. Siz
sevginizi dile getirip, ona ihtiyacınızdan bahsederseniz, bana öyle geliyor
ki aranızdaki buzlar eriyecektir."
O görüşmenin Ahmet'le son görüşmem olduğunu bilmiyordum doğrusu. On beş gün
sonrası için tekrar randevulaşmıştık.
Randevu günümüzden bir gün önce ablası telefonla aradı. Ve:
"Mehtap Hanım, yarın Ahmet gelmeyecek de onu bildirmek için aradım. Her şey
için çok teşekkür ederiz. Ahmet düzeldi, artık hiçbir şey çalmıyor." dedi.
* * .*
Telefonu kapattım. Koltuğumda geriye doğru yaslandım.
Genelde ayrılık konuşmaları yaparak sonlandırırdık görüşmelerimizi.
"Vedalaşamadık bile" diye düşündüm. Üzülmüştüm...
Yüzümde hafif bir gülümsemeyle kendi kendime fısıldadım:
"Sevgi hırsızı»... Yoksa giderken benim kalbimi de mi çaldın?"
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın