Savaşın Nedenleri Üzerine
Erich Fromm
Savaşa, insandaki yıkıcılık içgüdüsünün gücünün neden olduğunu düşünmek moda
haline gelmiştir. İçgüdücüler ve ruhçözümlemeciler21 savaş hakkında bu
açıklamayı yapmışlardır. Nitekim, örneğin katı ruhçözümlemeciliğin önemli
bir temsilcisi olan E. Glover, «savaş bilmecesi, bilinçdışmın
derinliklerinde... yatar» diyerek M. Ginsberg'e karşı çıkmakta ve savaşı bir
«uygunsuz içgüdü uyarlanması biçimi»yle karşılaştırmaktadır (E. Glover ve M.
Ginsberg, 1934).22
*Q.E.D. (Latince: quod erat demonstrandum): Öklit teoremlerinin sonuna
eklenen bu kısaltma şu anlama gelmektedir: Kanıtlanması gereken de buydu.
(Çev.)
2ıBkz. A. Strachey (1957); karşıt bir tutumla, barışçıl işbirliğinin insan
ilişkilerinde kavga kadar doğal ve temel bir eğilim olduğunu büyük bir
beceriyle savunan, ama yine de savaşı temelde ruhsal bir sorun olarak gören
E. F. M. Durbin ve J. Bowlby'a di bakınız (1939).
22Elyazmasının bu bölümünün gözden geçirilmesi sırasında, 1971'de Viyana'da
Freud'un kendisi, izleyicilerinden çok daha gerçekçi bir görüş savunmuştur.
Einstein'a gönderdiği ünlü mektubu Niçin Savaş'ta (S. Fre-ud, 1933), savaşa
insan yıkıcılığının neden olduğu'nu savunmamış; savaşın nedenini,
çatışmaların —yurttaşlar hukukunda olduğu gibi— barışçıl biçimde
çözümlenebilmesine temel olacak hiçbir yaptırımlı uluslararası hukuk
bulunmadığı için her zaman şiddetle çözümlenmiş plan, gruplar arasındaki
gerçek çatışmalarda görmüştür. İnsan yıkıcılığı etkenine, hükümet bir kez
savaşa girişmeye karar verince insanların savaşa girmeye hazır olmalarını
kolaylaştıran bir şey olarak, yalnızca yardımcı bir rol atfetmiştir.
Savaşa doğuştan insan yıkıcılığının neden olduğu tezi, tarih hakkında en az
bilgili olan birisine bile düpedüz saçma gelecektir. Babilli-ler'den,
Yunanlılar'dan23 tutun da zamanımızın devlet adamlarına kadar bütün
yetkililer, savaşı, çok gerçekçi gerekçeler saydıkları nedenlerden dolayı
planlamışlar ve her ne kadar yaptıkları hesaplamalar, doğal olarak çoğu kez
hatalı olsa da, olumlu ve olumsuz yönleri eksiksiz biçimde tartıp
dökmüşlerdir. Bunların güdüleri katmerliydi: ekilecek toprak, zenginlik,
köleler, hammaddeler, pazarlar, genişleme — ve savunma. Özel koşullar
altında, öç alma isteği ya da küçük bir boy içindeki yıkım tutkusu, savaşı
güdüleyen etkenler arasında olmuştur, ama böylesi durumlar tipik değildir.
Savaşa insan saldırganlığının neden olduğu yolundaki bu görüş, yalnızca
gerçekçilikten uzak değil, zararlıdır da. ilgiyi gerçek nedenlerden
saptırır, böylece de bu nedenler karşısındaki muhalefeti zayıflatır.
yapılan Uluslararası Ruhçözümleme Derneği 27. Kuraltayı'ndan gelen raporlar,
savaş konusunda bir tutum değişikliğini ortaya koyar görünmektedir. Dr. A.
Mitscherlich. ruhçözümleme toplumsal soranlara uygulanmadıkça «tarih bütün
kurumlarımızı silip süpürecektir» demiştir ve dahası, şunları belirtmiştir:
«Savaşın, babalar oğullarından nefret ettikleri ve onlan öldürmek
istedikleri için meydana geldiğini, savaşın evlat kırımı olduğunu ileri
sürmeye devam edersek, korkarım, hiç kimse bizi pek ciddiye almayacaktır.
Bunun yerine, küme davranışını açıklayan bir kuram, bu davranışı bireysel
dürtüleri eyleme geçiren toplum-içi çatışmalara kadar izleyen bir kuram
bulma amacına yönelmeliyiz.» Otuzlu yılların başlarından beri
ruhçözümlemeciler gerçekten böyle girişimlerde bulunmuşlardır, ama bu
girişimler, onların, şu ya da bu gerekçeyle Uluslararası Ruhçözümleme
Deraeği'nden kovulmalarına yol açmıştır. Anna Freud, Kuraltay'm sonunda, bu
yeni «çaba»ya resmi izin vermiştir, ama şunu da ihtiyatla eklemiştir:
«Saldırganlığı gerçekten oluşturan öğeler hakkındaki klinik
incelemelerimizden ^ok daha açıklayıcı bilgiler elde edinceye kadar,
saldırganlığa ilişkin bir kuram belirleme işini ertelememiz gerekir.» (Her
iki alıntı da Herald Tribune'na 29 ve 31 Temmuz 1971 tarihli Paris
basımından yapılmıştır.)
Doğuştan savaş eğilimi hakkındaki tezi, yalnızca tarihsel kayıtlar değil,
aynı zamanda ve çok önemli olarak, ilkel savaş tarihi de çürütmektedir. Daha
önce, ilkel halklar arasındaki saldırganlık bağlamında ortaya koyduğumuz
gibi, bu halklar —özellikle de avcılar ve yiyecek toplayıcılar— en az
savaşsever insanlardır ve bunların kavgalarının ayırıcı özelliği,
yıkıcılıktan ve kana susamışlıktan göreceli olarak yoksun olmalarıdır.
Bundan da öteye, uygarlığın gelişmesiyle birlikte, savaşların sıklığının ve
kan dökücülüğünün arttığını gördük. Savaşa doğuştan yıkıcılık tepileri neden
olsaydı, bunun tersinin doğru olması gerekirdi. On sekizinci, on dokuzuncu
ve yirminci yüzyıllarda görülen insancıl eğilimler, savaştaki yıkıcılık ve
zalimlikte bazı azalmalar sağlamıştır ve bu eğilimler, çeşitli uluslararası
antlaşmalarla yasa-laştırılmıştır — ve Birinci Dünya Savaşı'na kadar olan
süreyle bu savaş sırasında bu antlaşmalara uyulmuştur. Bu ileriye dönük
açıdan bakılınca, uygar insan ilkel insandan daha az saldırgan görünmüştür
ve varlığını hâlâ sürdüren savaş olgusu, uygarlığın yararlı etkisine boyun
eğmeyi reddeden saldırganlık içgüdülerinin inatçılığından ileri gelen bir
olgu olarak açıklanmıştır. Oysa gerçekte, uygar insanın yıkıcılığı insanın
doğasına yansıtılmış, böylece de tarih biyolojiyle karıştırılmıştır.
Savaşın nedenlerinin kısa bir çözümlemesini olsun sunmaya kal-kışsaydım, bu
kısa çözümleme bile bu kitabın çerçevesini kat kat aşardı; bu yüzden
kendimi, yalnız bir örnek, Birinci Dünya Savaşı örneğini vermekle
sınırlandırmak zorundayım.24
Birinci Dünya Savaşı'nı, çeşitli ilgili ulusların engellenerek birikmiş
saldırganlıklarına bir çıkış yolu sağlama gereksinmeleri değil, her iki
yandaki siyasal, askeri ve sınai önderlerin ekonomik çıkarları ve hırsları
harekete geçirdi. Bu güdüler çok iyi bilinmektedir ve burada ayrıntılı
biçimde anlatılmaları gereksizdir. Genelde, 1914-1918 savaşında Almanlar'ın
güttükleri amaçların aynı zamanda ana güdüleri olduğu söylenebilir. Bu
amaçlar, Batı ile Orta Avrupa'da ekonomik egemenlik ve Doğu'da topraktı.
(Gerçekte bunlar, temelde imparatorluk hükümetinin dış politikasının devamı
niteliğinde bir dış politika izleyen Hitler'in de amaçlarıydı.) Batılı
Bağlaşıklar'ın amaçlan ve güdüleri de benzer nitelikteydi. Fransa
Alsas-Loren'i, Rusya Çanakkale Boğazı'm, İngiltere bazı Alman sömürgelerini,
italya da hiç değilse ganimetten küçük bir pay istiyordu. Bazıları gizli
antlaşmalarda koşula bağlanan bu amaçlar olmasaydı, yıllarca önce barışa
varılır ve her iki yandan milyonlarca insanın yaşamı esirgenmiş olurdu.
*24 1914-1918 savaşının askeri, siyasal ve ekonomik yönleriyle ilgili yazılı
kaynaklar öylesine geniştir ki, kısaltılmış bir kaynakça bile sayfalar
doldurur. Bence, Birinci Dünya Savaşı'nın nedenlerine ilişkin en
derinlemesine ve en aydınlatıcı yapıtlar iki seçkin tarihçinin yapıttandır:
G. W. F. Hallgarten (1963) ve F. Fischer (1967).
Birinci Dünya Savaşı'nda her iki yan da özsavunma ve özgürlük duygusuna
seslenmek zorundaydı. Almanlar, kuşatma ve tehdit altında olduklarını;
dahası, Çar'la mücadele etmekle özgürlük için mücadele etmekte olduklarını
ileri sürüyorlardı. Almanlar'ın düşmanları ise Alman Junkerleri'nin
saldırgan militarizmince tehdit edildiklerini ve Kay-zer'le mücadele etmekle
özgürlük için mücadele etmekte olduklarını öne sürüyorlardı. Bu savaşın,
Fransız, Alman, ingiliz ve Rus halklarının saldırganlıklarını boşaltma
isteklerinden kaynaklandığını düşünmek yanlıştır ve yalnızca bir tek işlevi
vardır: tarihteki büyük kırımlardan birisinin sorumlusu olan kişilerden ve
toplumsal koşullardan dikkatleri saptırmak.
Bu savaşa duyulan coşku söz konusu olduğu sürece, başlangıçtaki coşku ile
ilgili halkların kavgayı sürdürme güdülerini birbirinden ayırmak gerekir.
Alman tarafı söz konusu olunca, halk içindeki iki grubu birbirinden ayırmak
zorunludur. Küçük bir ulusçular grubu —bütün halkın küçük bir azınlığı—
1914'ten önce de yıllardan beri bir fetih savaşı çığırtkanlığı yapıyordu. Bu
grup, en başta, Alman Deniz Kuvvetleri'nin bazı önderlerince ve ağır
sanayinin bazı kesimlerince desteklenen yüksekokul öğretmenlerinden, birkaç
üniversite profesöründen, gazetecilerden ve politikacılardan oluşuyordu.
Bunların güdüsü, küme özseverliğinin, araçsal saldırganlığın ve bu ulusçu
hareket içinde ve bu yolla kendine bir yer edinme ve güç kazanma isteğinin
bir karışımı olarak tanımlanabilir. Halkın geniş çoğunluğu, ancak savaşın
patlak vermesinden kısa süre önce ve sonra büyük bir coşku gösterdi. Burada
da çeşitli toplumsal sınıflar arasında önemli ayrılıklar ve farklı tepkiler
görülmektedir; örneğin aydınlar ve öğrenciler, işçi sınıfından daha büyük
bir coşkuyla davrandılar. (Bu soruna bir ölçüde ışık tutan ilginç bir veri,
savaştan sonra yayımlanan Alman Dışişleri Bakanlığı belgelerinin ortaya
koyduğuna göre, Alman hükümeti başkanı Reichschancellor von
Bethman-Hollweg'in, önce Rusya'ya savaş açıp böylece de işçilerde otokrasiye
karşı ve özgürlük için mücadele ediyormuş duygusu vermedikçe Reichstag'daki
en güçlü parti olan Sosyal Demokrat Parti'nin rızasını almanın olanaksız
olduğunu çok iyi bilmesidir.) Savaşın başlamasından birkaç gün önce ve savaş
başladıktan sonra bütün halk hükümetin ve basının sistemli aşılama etkisinin
altındaydı; bu aşılama çabasının amacı, halkı Almanya'nın aşağılandığına ve
saldırıya uğradığına inandırmak, bu yolla da savunucu saldırganlık
tepilerini harekete geçirmekti. Ne var ki, güçlü araçsal saldırganlık
tepileri, bir başka deyişle yabancı toprak fethetme isteği, halkı bir bütün
olarak harekete geçirmedi. Hükümet propagandasının daha savaşın başında bile
herhangi bir fetih amacını ya yadsıması ya da daha sonra, dış politikayı
generaller dayatıyorken, fetih amaçlarını, Alman tmparatorluğu'nun
gelecekteki güvenliği bakımın1 dan zorunlu amaçlar olarak tanımlaması
gerçeği, bunu doğrulamaktadır. Ama başlangıçtaki coşku, birkaç ay sonra, bir
daha geri dönmemek üzere ortadan kalktı.
Hitler Polonya'ya karşı saldırısını başlattığı, böylece de, bir sonuç olarak
ikinci Dünya Savaşı'nın tetiğini çektiği zaman, halkın savaşa duyduğu
coşkunun hemen hemen sıfır olması son derecede dikkate değer bir olgudur.
Yıllarca süren yoğun militarist aşılamaya karşın halk, bu savaşı sürdürmeye
çok istekli olmadığını açıkça ortaya koydu. (Hitler, saldırıya karşı savunma
duygusunu uyandırmak için, Silez-ya'daki bir radyo istasyonuna sözde
Polonyalı askerlerce —gerçekte, kılık değiştirmiş Naziler'ce— uydurma bir
saldırı sahnelemek zorunda bile kaldı.)
Ama her ne kadar Alman halkı bu savaşı kesinlikle istemiyorsa da (generaller
de isteksizdiler), hiç direnmeksizin savaşa girdi ve sonuna kadar kahramanca
savaştı.
Ruhbilimsel sorun burada yatar; savaşın nedenselliği'nfe değil, şu soruda
yatar: Hangi kutsal etkenler, savaşa neden olmadıkları halde savaşı olanaklı
kılar?
Bu soruya yanıt verilirken göz önüne alınacak birçok ilgili etken vardır.
Birinci Dünya Savâşı'nda (bazı değişikliklerle ikinci Dünya Savaşı'nda da),
savaş bir kez başlayınca Alman (ya da Fransız, Rus, ingiliz) askerleri
dövüşmeye devam ettiler, çünkü savaşı kaybetmenin bütün ulus için felaket
anlamına geleceğini hissediyorlardı. Tek tek askerleri, yaşanılan için
dövüştükleri ve bunun bir öldürme ya da ölme sorunu olduğu duygusu
güdülüyordu. Ama bu duygular bile, devam etme isteğinin sürdürülmesi için
yeterli olmazdı. Kaçacak olsalar vurulacaklarını da biliyorlardı; yine de bu
güdüler bile bütün ordularda geniş ölçekli ayaklanmaların olmasını
önleyemedi. Rusya'da ve Almanya'da bu ayaklanmalar, en sonunda 1917 ve
1918'deki devrimlere yol açtı. 1917'de Fransa'da, askerlerin ayaklanma
yapmadıkları hemen hiçbir ordu birliği yoktu ve ancak Fransız
generallerinin, bir ordu biriminin öteki ordu birimlerinde olan bitenleri
bilmesine engel olmada gösterdikleri beceri sayesinde, bu ayaklanmalar,
gerek toplu idamlar, gerekse askerlerin günlük yaşam koşullarında yapılan
bazı iyileştirmelerle bastırıldı.
Savaşın olanaklılığıyla ilgili bir başka önemli etken, yetkeye duyulan çok
derine yerleşmiş saygı ve huşu duygusudur. Askerler, geleneksel olarak, öyle
eğitilmişlerdi ki, önderlerinin sözünü dinlemeyi, yerine getirmek için
yaşamlarını vermeleri gereken ahlaksal ve dinsel bir yükümlülük olarak
hissediyorlardı. Bu söz dinleme tutumunun, en azından ordunun önemlice bir
bölümünde ve ülke içindeki halk arasında ortadan kakması, ancak siperlerde
geçen yaklaşık üç ile dört yıllık bir dehşet yaşamından ve askerlerle halk,
savunmayla hiçbir ilgisi olmayan savaş amaçları uğruna önderlerinin
kendilerini kullan-, makta oldukları gerçeğini iyice kavradıktan sonra
gerçekleşti.
Savaşı olanaklı kılan ve saldırganlıkla hiçbir ilgisi bulunmayan başka, daha
karmaşık duygusal güdüler de vardır. Savaş, beraberinde kişinin yaşamıyla
ilgili tehlikeler ve pek çok acı getirse bile, heyecan vericidir. Sıradan
kişinin yaşamının sıkıcı, tekdüze ve serüvenden yoksun olduğu göz önüne
alınırsa, savaşa girmeye hazır oluş, günlük yaşamın sıkıcı tekdüzeliğine bir
son verme —ve kendini bir serüvene, gerçekte sıradan kişinin yaşamında
geçirmeyi umabileceği tek serüvene— atma arzusu olarak anlaşılmalıdır.25
Savaş, bir ölçüye kadar, bütün değerleri tersine çevirir. Savaş, açığa
vurulması gereken özgecilik ve dayanışma gibi derine yerleşmiş
25Ama bu etkenin abartılmaması gerekir, isviçre, İskandinavya ülkeleri,
Belçika ve Hollanda gibi ülkelerin oluşturduğu örnek, serüvencilik
etkeninin, ülke saldırıya uğramadıkça ve hükümetlerin savaş çıkarmak için
hiçbir gerekçeleri olmadıkça, bir halkın savaş istemesine neden
olamayacağını açıkça göstermektedir.
insan tepilerini —barış zamanındaki yaşamın modern insanda yarattığı
bencillik ve yarışma ilkelerinin dumura uğrattığı tepileri— özendirir.
Sınıfsal farklılıklar, eğer varsa, önemli ölçüde ortadan kalkar. Savaş
içinde, insan yeniden insandır ve sahip olduğu toplumsal konumun bir yurttaş
olarak ona verdiği ayrıcalıklara bakmaksızın kendini seçkinleştirme şansı
elindedir. Çok belirgin bir biçimde dile getirirsek: savaş, bans zamanında
yaşamı yöneten adaletsizlik, eşitsizlik ve can sıkıntısına karşı dolaylı bir
başkaldmdır ve bir askerin yaşamı için düşmanla dövüşürken, yiyecek, sağlık
bakımı, barınak, giyecek için kendi kümesinin üyeleriyle dövüşmek zorunda
olmadığı gerçeğinin gözden ırak tutulmaması gerekir; bütün bunlar, bir tür
karşıt biçimde toplumsallaşmış sistem içinde sağlanır. Savaşın bu olumlu
yönlere sahip olması gerçeği, uygarlığımız üzerine üzücü bir yorumdur. Sivil
yaşam, serüvencilik, dayanışma, eşitlik ve ülkücülük öğelerini sağlasaydı,
diyebiliriz ki, insanların bir savaşta dövüşmelerini sağlamak çok zor
olabilirdi. Savaşta hükümetlerin sorunu, bu başkaldırıyı savaş amacına
koşarak, bu başkaldırıdan yararlanmaktır; aynı zamanda katı disiplin
uygulanarak ve halklarını yıkımdan koruyan çıkar gözetmez, bilge, yürekli
kişiler biçiminde tanımlanan önderlere boyun eğme ruhu geliştirilerek, bu
başkaldırının yönetim için bir tehdit haline gelmesine engel olunması
gerekir26
Sonuç olarak, modern çağdaki büyük savaşlara ve eskiçağ devletleri
arasındaki çoğu savaşlara engellenerek biriktirilmiş saldırganlık değil,
askeri ve siyasal seçkinlerin araçsal saldırganlığı neden olmuştur. En ilkel
kültürlerden en gelişmiş kültürlere kadar savaş sıklığında görülen farklılık
hakkındaki veriler bunu ortaya koymaktadır. Bir uygarlık ne denli ilkelse, o
denli de az savaşla karşılaşıyoruz (Q. Wright, 1965).27
Savaş sayısı ve yoğunluğunun teknik uygarlığın gelişmesiyle birlikte arttığı
gerçeğinde de aynı eğilim görülebilir; savaş, güçlü bir yönetime sahip güçlü
devletler arasında en yüksek, sürekli şefliğin bulunmadığı ilkel insanlar
arasında en düşüktür.
*26 Savaş tutuklularına uygulanacak işlemleri düzenleyen uluslararası
antlaşmalarda, bütün güçlerin, bir hükümetin «kendilerine ait» savaş
tutuklularını yönetimlerine karşı aşılamasını yasaklayan madde üzerinde
görüş birliğine varmaları bu açmazın ayırıcı bir özelliğidir. Kısacası, her
bir hükümetin düşman askerlerini öldürme hakkına sahip olduğu, ama bu
askerlerin ülkelerine olan bağlılıklarına son vermeye girişmemesi gerektiği
konusunda görüş birliğine varılmıştır.
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın