Sanayileşme, Modernleşme Ve Kalkınma

Reinhard Bendik


II. Dünya Harbi'nden bu yana, elliye yakın eski sömürge veya dominyon, bağımsız devlet statüsüne kavuşmuş bulunuyorlar. Buradaki bağımsızlık, adı geçen devletlerin Birleşmiş Milletlere üye olmaları manasındadır. Bu devletlerin, kendi milletleri üzerinde söz sahibi olmaları bağımsızlık kavramının hukuki bir mana taşımasına rağmen sınırlı bir muvaffakiyet sayılmalıdır. Çünkü bu yeni ülkelerin önlerinde siyasi, milli bütünlüğü sağlamak diğer bir deyimle "bir millet yaratmak" gibi çok ciddi bir mesele bulunmaktadır ki, bunda başarılı olup olmayacaklarını henüz bilmiyoruz. Problem aslında batılı devletlerin 18 ve 19. yy.da karşılaştıklarının aynısıdır.

Dolayısıyla ideal olarak her iki vetireyi (süreci) beraberce incelememiz icap eder. Bir önceki sosyal bilimciler nesli insanlığın, devamlı bir tekamül (evrim) süreci içinde olacağı inancından hareket ederek, bütün toplumların aynı sosyal evrim merhalelerinden geçecekleri teorisini böyle "bir araştırma için tereddüt etmeksizin seçip, kullanmışlardı. Günümüzde ise sosyal değişmenin süreci ve sonuçları, hususunda o kadar emin olmadığımız gibi, böyle f bir sosyal değişmenin belli bir maliyetinin olacağının da farkındayız. Bu sebeple, günümüzde tekamül, gelişme merhalelerinin beynelmilel ve değişmez olduğu fikri terkedilmekte; bunun yerine geçmişteki olayların dinamiğinin ve sosyal yapı farklılıklarının değişmenin teknolojisi aynı bile olsa müştereken değişik gelişme kalıplarına yol açacağı fikri benimsenmektedir.

(Bu söylediklerimizin ışığında) Günümüzdeki milleti inşa etme gayreti ile tarihteki milleti inşa etme (siyasi ve milli bütünlüğe sahip "bir millet yaratma") gayretlerinin arasındaki zaman ve yapı farklılıkları üzerinde durup, sosyal değişmeyi buna göre açıklayan çalışmalara maalesef henüz sahip değiliz. Diyebiliriz ki, olayların gelişmesi böyle bir ihtiyacı çoktan gündeme getirmiş bulunuyor. Bu yüzden de, daha önceki basit tekamül (Darvinci sosyal evrim)cü teoriler yerlerini, ekonomik ve siyasi modernleşmenin mukayeseli incelemesi, merak ve gayretine bırakıyorlar (Bu çalışma bu çizgide yapılmış bir incelemedir.

Sanayileşme, modernleşme ve kalkınma, sosyal değişme tartışmalarında en çok kullanılan kavramlardır. Yanlış anlaşılmayı önlemek için evvela bu kavramların hangi manalarda kullanıldığını açıklayalım.

Sanayileşme ile, devamlı bir şekilde sürdürülen tatbiki ilmi araştırmaların ve enerji kaynaklarına oturtulmuş bir

teknolojinin sebep olduğu iktisadi değişmeleri kastediyorum. Modernleşme ise, ki bazen sosyal ve siyasi değişme olarak da bahsedilmektedir sanayileşmeyi müteakip batı medeniyeti ülkelerinde görülen sosyal ve siyasi değişmelerdir. Bu değişmeler arasında şehirleşme; mesleki şemadaki değişmeler, sosyal hareketlilik (mobilite), yaygın eğitim, mutlakiyetçi siyasi düzenden çoğulcu temsili siyasi düzene ve nihayet "bırakınız yapsınlar" (laissezfair) anlayışından modern "refah devleti" anlayışına geçiş sayılabilir. Özetlersek; birinci kavram, Batı Avrupa ülkelerinin yakın tarihlerinde görülen teknik ve iktisadi değişmeyi; ikinci kavram ise, sosyopolitik değişmeyi ihtiva etmektedir.

Kalkınma kavramı, işte bu iki değişmeye aynı anda atıfta bulunmak istediğimiz zaman kullandığımız bir kavramdır. Bu bakımdan, batı toplumlarının tarihini, kalkınma olarak vasıflandırdığımız vetire (süreç)yi anlamak için kullanmamızda bir mazhar yoktur; yeter ki, kavramın sırf bu manada kullanıldığı bilinsin. Zaten tariflerimiz açısından sanayi toplumlarının tarihi zaruri bir temel teşkil etmektedir. Bütün zorluk kalkınmanın, sadece ve sadece bugünkü batı toplumlarında almış olduğu şekil, mana ve çerçevede kabul edilme tehlikesinden doğmaktadır.

Sanayileşme kavramı ve bu kavramın eşanlamlarıyla, türevleri sanayi öncesi veya geleneksel veya kalkınmamış bir toplumun, sanayileşmiş veya modern veya kalkınmış bir toplum haline gelirken geçirdiği değişme vetiresini ifade ve tasvir etmektedir.

Buradaki değişme fikri, muğlakta olsa, bu vetirede birçok faktörlerin rol oynadığını ve bu faktörlerden bir veya birkaçındaki değişmenin bağımlı değişkenlerde de "değişmeye yol açacağını ima etmektedir. Birbiriyle irtibatlı bu tür değişmelerin sonunda sanayi toplumunu oluşturacakların teorisi, sosyal düzenimizin değişmesi ile ilgili en yaygın kabul gören teori olduğundan faydalı olacaktır.

Bu teorinin belli bir şekli (varyasyonu) olan teknolojik determinizmi burada örnek olarak açıklayalım. Teknolojik determinizmin en mütecanis) ve tutarlı olan izahı Thorstein Veblen'e aittir. İngiliz ekonomik kalkınmasını, Alman ve Japon ekonomik kalkınma süreçleri ile mukayese eden Veblen, Marks'ın "daha çok sanayileşmiş olan ülkelerin, daha az sanayileşmiş ülkelerin gelecekteki aynası oldukları" tezini tadil edip, yumuşatmıştır. Marks, vardığı bu kesin sonucu İngiltere'nin, kapitalist üretim tarzının klasik örneğini teşkil ettiği; dolayısıyla da teorik fikirleri için en uygun çerçevenin İngiltere olabileceği noktasına dayandırmıştı. Çünkü Marks'a göre: "Kapitalist üretimin tabii kanunları mukadder sonuca doğru mutlak bir mecburiyetle işleyecekti." Veblen, İngiltere ile Almanya'yı karşılaştırırken Marks'ın bu yorumuna ve izahına karşı iki ülke arasındaki farklılıklara dikkati çekerek teoride önemli tadilatlarda bulunuyordu. Almanya'daki çağdaş teknolojik ilerlemenin Almanya'dan kaynaklanmayıp, Anglo-Sakson dünyasında ithal ve kopya edildiğini belirten Jeblen şöyle diyordu:

Almanya, çağdaş, modern teknolojide sınai İngiltere ile aynı tecrübeyi paylaşırken diğer hususlarda bilhassa sosyal sahada sanayi öncesi İngiltere'sinin özelliklerini devam ettirmektedir. Diğer deyimle almanya, teknolojik kalkınmada çağdaş ama, diğer sahalarda sanayi öncesidir. Alman halkı İngiltere’nin teknolojik mirasına sahip çıkarken, İngiliz halkının bu teknolojiye sahip olurken ödediği bedelleri zihniyet değişmesi, alışkanlıklar ve geleneklerde değişmeler ödemedi. Çağdaş teknoloji Almanya'ya hazır olarak geldiği için, ilk doğduğu yerde sebep olduğu kültür değişmelerini ve bunun bir sonraki safhada teknolojik gelişmeye tesir etmesi gibi sonuçlara yol açmadı.

Veblen'in üzerinde ehemmiyetle durduğu nokta, ingiltere'den "sanayileşmenin", halkın zihniyet ve geleneklerinde değişmelere sebep olacak bir zaman boyutunda gerçekleştiği, halbuki Almanya ve Japonya gibi ülkelerde sanayileşmenin geç cereyan ettiği; dolayısıyla, eski usullerin aniden çağdaş teknolojinin mecburiyetleriyle karşılaştığı hususudur. Ona göre "eski" ile "yeni" ve "çağdaş" arasındaki bu ani karşılaşma (çatışma) istikrarsız kültür bileşimlerine sebep oldu...

Weblen'in üzerinde durduğu bir diğer husus ise, yeni teknolojinin henüz yeni olması hasebiyle yakın bir gelecekte yeni zihni alışkanlıklara yol açmayacağı, ama uzun vadede böyle sonuçların beklenebileceği hususudur. Böylece Veblen, insanların düşünme şeklindeki değişmeyi, çağdaş teknolojinin kaçınılmaz bir sonucu olarak görmektedir.

Veblen'in teorisi, kalkınmayı, "eski ve yeninin birbirlerini reddetmeleri" şeklinde açıklayan yaklaşımların karakteristik bir örneğidir). Modernleşme veya çağdaşlaşma arttığı ölçüde, geleneksellik azalır. Böyle olur... Öyle görülüyor ki, bu şekilde düşünmemek çoğu aydınlara oldukça zor geliyor. Sanayileşme belirtilerini gösteren herhangi bir toplumdaki "çağdaş" ve "geleneksel" unsurları yakalamaya, bulup çıkarmaya o kadar alışmış bir durumdayız ki, bunun arkasından hemen batı medeniyetindeki sanayileşme ile özdeştirdiğimiz sosyal ve siyasi özelliklerin mevcudiyetine bakıyoruz.

Bu tür yaklaşımların arkasında şüphesiz toplumların, sanayileşmelerini tamamladıkları ölçüde birbirlerine benzeyecekleri inancı yatmaktadır. Aynı şekilde iktisaden geri ülkelerin de, başarılı bir şekilde sınaileşmeleri durumunda iktisaden gelişmiş ülkelere benzeyecekleri kabul edilmektedir. Halbuki "tam olarak sınaileştikleri taktirde" şartına bağlı olan bu görüş ve yaklaşımları destekleyecek çok az delil vardır. Bugünün sanayi toplumları geleneksel sosyal yapılarının bazı unsurlarını birçok bakımlardan hala muhafaza etmektedirler. Görülen benzerlikler ise sadece "sınai" sıfatının belirlediği mesleki değişmede, nüfusunun şehirlerde birikmesi (şehirleşme) olayında v.b. noktalarda olmaktadır... Belirtmek istediğim "sanayi toplumu kavramının sanıldığı gibi hiç de basit ve açık bir kavram olmadığıdır. Geri kalmış ülkelerin sanayileşmeleri karmaşık bir süreç olup; "eski" ve "yeni"nin; "çağdaş" ve "gelenekselin birarada olamayacağı düşüncesini hiç de doğrulamamaktadır. En yaygın umumi tecrübe göstermektedir ki, çağdaş sanayi toplumlarının çoğu birçok değişik geleneklerini muhafaza etmektedirler. (Yani "değişme" ve "gelişme" hem tedrici, hem de nisbi olmaktadır...) Bu sebeple "nisbi gelişme" hadisesini müspet bir manada düşünmek icap eder. Joseph Schumpeter'in dediği gibi:

"Sosyal yapılar, şekiller ve davranışlar kolayca eriyen metal parçaları değillerdir. Bir defa vücudiyet buldular mı belki de, asırlarca devam ederler. Bu sebeple grup davranışlarının ve milli davranış kalıplarının üretim sürecine bakarak çıkardığımız toplum davranış şekillerinden çok daha farklı olduğu gerçeği ile karşılaşıyoruz.'

Başka bir ifadeyle, sosyal yapı ve davranışlar, kendilerini şekillendiren şartlar ortadan kalktıktan sonra dahi uzun süre devam ederler. Bu devamlılık Schumpeter'in de belirttiği gibi, kalkınma açısından olumsuz sonuçlar doğurabileceği gibi; olumlu sonuçlar da doğurabilir. Bu sebepledir ki, "kalkınma" kavramımız sadece sanayileşmenin dolaylı ve doğrudan tesirlerini değil, kalkınmayı "nisbi bir olay" kılan "çağdaşlaşma" ve "gelenekselin çeşitli unsurlarını da birlikte ihtiva etmelidir. Tarifi bu şekilde yaparken bile dikkatli olmak gerekmektedir. Bazı durumlarda kavram, Marks ve Veblen'in söylediklerinin aksine sadece yeni sanayileşmeye başlayan ülkelerin İngiltere veya Fransa gibi batı ülkelerinin takip ettiklerinden farklı bir gelişme çizgisi takip edeceği manasına gelebilir. Bu manada, İngiltere'den başka diğer bütün ülkelerin kalkınmakta olduğu söylenebilir. Çünkü hepsi eski, geleneksel ve feodal olarak nitelendirilen sosyal yapılarını muhafaza ederek dışardan geliştirilmiş teknoloji ve onunla beraber çeşitli siyasi teşkilatlanma şekillerini almaya çalışmış ve halen de çalışıyorlar, kalkınmanın bir defa başlatıldıktan sonra kendi mantıki gelişme çizgisini takip edeceğini farzetmedikçe, yabancı teknoloji ve müesseselerin kabulü ile birtakım gerginlik ve huzursuzlukların hem de geçici değil, sürekli bir şekilde ortaya çıkacağını kabul etmeliyiz. Dolayısıyla "çağdaşlaşma" ile "gelenekseliik" arasında ters bir orantının bulunduğu yani biri artarken diğerinin azaldığı varsayımıyla toplum değişmesine bakmak bizi oldukça yanıltabilir. Sanayileşme ve ona bağlı unsurlar hiç de, "gelenekselliğin azalıp, "modernleşmenin artacağı anlamına gelmez. Bu sebeple "tam manasıyla modernleşmiş" bir toplumun bütün geleneksel unsurlardan arınmış olacağı fikri manasız bir soyutlaştırma (mücerretleştirme)dan başka bir şey değildir ile tercüme edilmiştir.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org