Çağdaş Psikolojinin Felsefi Temeli: Ortaçağ ve Rönesans
Frank J.
Bruno
Aristo'nun yazıları bin yıl kadar, Avrupa'daki düşünürlerin eline
geçememiştir. Günümüze kadar gelebilmesi Arapların onun eserlerini muhafaza
etmiş olmalarına bağlıdır. Ancak, Avrupa'nın Aristo'nun öğretisini yeniden
keşfetmesi için 13. y.y'a kadar beklemesi gerekmiştir. Avrupa'da bunu ilk
gerçekleştiren kişi, ortaçağın en büyük düşünürlerinden biri olan Thomas
Aquınas'tır.
Aquinas, teoloji üzerine eserlerini yazdığı sırada, Aristo'nun yapıtları ile
tanışmıştır. Orta çağ kilisesinde, Plotinus (3.yy) ve St. Augustine (4.yy),
Platon'un ruhun ölümsüzlüğüne ilişkin görüşlerinden ararlandıklarından,
Platon Avrupa için, Aristo kadar yabancı sayılmıyordu. Aquinas'ın yapmak
istediği, Platon ve Aristo'nun öğretilerini, İncil’in açıklamalarıyla
birleştirip, bir sentez oluşturmaktır.
Bunun çok zor bir iş olduğu açıktır. Bununla beraber kendisi, bu amacını bir
yere kadar gerçekleştirip, ortaya, geleneksel yönü çok güçlü olan bir
«insan» kavramı atmıştır.
Aslında Aquinas, değişik ve orijinal görüşlerinden çok, iyi sıstematize
edilmiş bir 'insan' kavramı oluşturduğu için, üzerinde durulması gereken bir
düşünürdür.
Bu «insan» kavramı, Aquinas'ın kendinden sonraki düşünürler için, sürekli
eleştirilecek ve karşılığında yeni görüşler geliştirilecek bir hedef
oluşturmuştur.
Diğer bir deyişle, Aquinas, geçmişin pek çok geleneksel görüşünü yeniden
gündeme getirerek, kendisini takip edenlere, üzerinde sürekli tartışılacak
bir bakış açısı bırakmıştır
15. Yüzyılda, matbaanın icadı ile, doğa bilimlerine' yönelik pek çok
araştırma sonuçlarından çıkan yeni bilgiler, hızla yayılmaya başlamıştır.
Galileo, dikkatle yapılan bir gözlemin, oturup düşünmeye üstünlüğünü
vurgulamış ve bu görüş Rönesans'ın psikolojiye etkileri, Rene Descartes'in
yapıtlarında açık olarak yansır.
Descartes zaman zaman ilk çağdaş psikolog olarak kabul edilmekle beraber,
geleneksel yanları da ağır basmaktadır.
Onun, ilk çağ ile doğa bilimleri arasında bir köprü kurmaya çalıştığı
söylenir.
Özetleyecek olursak Aquinas ve Descartes'in psikoloji tarihi içindeki
yerleri aşağıdaki nedenlere bağlı olarak önemlidir
1 Aquinas, geçmişin öğretilerini özetleyerek, geleneksel yanı ağır basan bir
«insan» kavramı geliştirmiştir.
2 Descartes ise, geleneksel bilgiler ile doğa bilimleri arasındaki açığı
kapatmaya çalışmıştır. Descartes'in, Aquinas'ın katı ve biçimsel görüşlerine
ilk çentiği atan kişi olduğu söylenir.
Bu çentik, zaman içinde, insanın «insan»ı kavramlaştırma biçimlerindeki
büyük değişmelere kadar gitmiştir.
THOMAS AQUINAS (12251274) :
Söylentilere göre, Aquinas genç bir rahip iken, İtalyan asilzadesi olan
kardeşleri, bir gün kendisine bir şaka yapmak istemişler; Aquinas'tan
habersiz odasına bir sokak kadını sokmuşlardır.
Aquinas kadını görür görmez paniğe kapılmış ve hemen odasından kovalayarak,
bundan gelebilecek tüm günahlarından annmak için, şöminesinden kaptığı yanan
bir odun parçası ile kapısının üzerine bir haç işareti yapmıştır.
Bu olay, Aquinas'ın kiliseye kesin bağlılığını ve yaşam felsefesini daha
güzel açıklayabilmek için verilen örneklerden biridir.
Aquinas, beş yaşında iken, Roma'da Monte Cassino kilisesine bağlı Benedict
manastırına girmiştir. Bir kont olan babası, onun manastırın baş rahibi
olmasını istemiş; ancak, Aquinas, manastırı terk edip bir dilenci grubu olan
Dominik'lere katılınca, bu davranışı asilzade olan ailesini çok
şaşırtmıştır. Aquinas Dominik'lerle birlikte iken, önceleri bir öğretmen,
sonra da bir yazar olarak büyük bir ün kazanmıştır.
Onun Batı dünyası düşüncesi üzerinde ne kadar etkili olduğu, kendisinin
görüşlerinin Katolik kilisesinin temel felsefesi haline getirilmiş
olmasından anlaşılabilir.
Aristo ile İlişkisi :
Aquinas, Aristo'nun görüşlerinden oldukça yararlanmıştır. Aristo öğretisinin
Avrupa'ya tanıtılmasında temel rolü oynayan Aquinas'tır.
Aslında, Aquinas'ın Aristo'ya duyduğu bu yakınlık, onun dinsel görüşleri ile
pek bağdaşmamaktaydı.
Hatta, o günün kilisesi tarafından Allah'sız olarak nitelendirilen
Aristo'nun görüşleri üzerinde yazan bir kişinin felsefesinin, daha sonra
Katolik kilisesi tarafından böylesine benimsenmiş olması, bir çelişki gibi
bile düşünülebilir.
Ancak, burada unutulmaması gereken bir nokta, Aquinas'ın Aristo hakkında
yazarken, kendi yorumlarını da eklemiş olmasıdır.
Aslında, Aristo'nun Avrupa'ya yeniden Aquinas gibi bir kişi tarafından
tanıtılmış oluşunun, hem iyi, hem de çok sakıncalı yönleri olmuştur.
Aquinas, Aristo'nun doğa bilimleri üzerine söylediklerini koşulsuz
kabullenmiş ve kendi katı ve biçimsel kişiliği çerçevesinde bunları dogma
haline getirmiştir.
Diğer bir deyişle, bir yandan Aristo'nun görüşlerinin o zaman için eldeki en
«bilimsel» bilgiler olması, diğer yandan da bunların Aquinas tarafından
tanıtılması nedeniyle dogma haline getirilişi, bilimin ileri gitmesini uzun
yıllar engelleyen, acı bir çelişkidir.
Bizim, «Psikoloji Tarihi» çerçevesi içinde, Aquinas ile olan ilişkimiz, onun
«psyche» veya «ruh» konusundaki görüşleri ile sınırlanmıştır. Aquinas,
Aristo'nun «ruh» kavramı üzerinde bazı değişiklikler yaparak kendi
yorumlarını eklemiştir.
Gövde Ruh Birliği :
Aquinas'a göre insan ne yalnız «gövde», ne de yalnız «ruh»tur.
İnsan bölünmez bir «gövderuh» bütünüdür. Ancak, bu görüş, «ruh» ve
«gövde»nin tek bir gerçeğin iki ayrı görünümü olduğu anlamına da
gelmemektedir. O'na göre 'ruh' ve 'gövde', her birinin kendi gerçeği olan
iki ayrı temel oluşumdur.
Hatırlayacağımız gibi, Aristo «ruh»u gövdenin bir işlevi olarak
düşünmekteydi.
Temel gerçek gövde idi. Ancak, daha dikkatliincelenecek olursa Aristo'nun
eserlerinde ölümsüz, kişiler
ötesi (transpersonal) bir ruh görüşü izlerine de, rastlanabilir. O'na göre
bu ölümsüz ruh, veya Aristo'nun tanımıyla «zihin», bireyin kendi zihninin1
ötesindedir. Tüm insanlar, bu daha büyük ve ölümsüz zihnin bir
parçasıdır.
Aristo, ölüm ile, bireysel zihinlerin, bu ölümsüz zihnin bir parçasıdır.
Aristo, ölüm ile, bireysel zihinlerin, bu ölümsüz zihne dönüştüğünü
söylemiştir.
Görüldüğü gibi, Aristo'nun ölümsüz zihin ve ölümden sonraki yaşama ilişkin
yönlerini ortaçağa aktarırken böyle bir yorum yaparak işe başlamış, ve
Platon ve Aristo'nun felsefelerini birbirleri ile uzlaşır hale getirmiştir.
Çağdaş psikoloji açısından ele alındığında, Aquinas'ın ruhun ölümsüzlüğüne
ve gövdeden ayrı bir oluşum olduğuna ilişkin görüşleri, psikolojinin bir
bilim haline gelişinde ket vurucu bir etki yapmıştır.
Çünkü onun mantığına göre, nesnel olmayan bir oluşum üzerinde deney
yapılamayacağı için, zamanın bilim tınımı içinde, psikolojinin de bir bilim
olması, mümkün değildir.
Ruhun Fakülteleri :
Aquinas'a göre insan ruhunun üç teme «gücü» veya «fakültesi» vardır. Bunlar;
Beslenme fakültesi,
Algılama fakültesi
Rasyonellik fakültesi'dir.
İnsandaki beslenme fakültesi, diğer canlılarla, hayvanlar ve bitkilerle
ortaklaşa paylaştığı özelliktir.
Tüm canlılar bu özelliğe göre büyür, olgunlaşır ve ölürler.
Algılama fakültesi, insanın yalnızca hayvanlarla paylaştığı bir özelliktir.
Hayvanlar da, insanlar gibi görürler ve duyarlar. Aquinas bu konuda,
Aristo'nun ileri sürdüğü beş duyu görüşünü kabul etmiş; «anımsama»nın da,
algılama fakültesi içine girebileceğini ileri sürmüştür.
Ona göre, örneğin, bir ağacın anımsanabilmesi için, daha önce mutlaka bir
ağaç görülmesi gerekmektedir. Diğer bir deyişle «anımsama»nın duyumlarla çok
yakından bir ilişkisi vardır.
Ruh'un üçüncü ve en üst düzeydeki fakültesi de, rasyonellik özelliğidir.
Bu özellik, insanı hayvanlardan ayıran ve ona mantıksal düşünme yeteneğini
kazandıran bir özelliktir. İnsan bu özelliğine bağlı olarak, hayvanlardan
çok daha üst düzeye, kutsallığa yaklaşmış bir düzeye, çıkmaktadır.
Böylelikle, insanda, onu nesnel dünyanın ötesinde değerlendirmeye neden olan
bir özellik olduğu kabul edilir. Aquinas'ın rasyonelliğe veya mantıksal
düşünmeye verdiği bu kutsal görünüm, onun Tanrı'nın varlığını
kanıtlayabilmek için mantıksal bir temel arayışına bağlanabilir.
O, Tanrı'nın varlığını mantık yoluyla kanıtlamaya çalışan bir düşünür olarak
ün yapmıştır. Ancak temelde dayandığı nokta, yine, İncil'deki
açıklamalardır. Ona göre, insan, Tanrı'nın varlığını önce İncil'e göre,
sonra da, mantığına göre bilebilir.
Mantık, inanca kıyaslanınca, ikincil sırayı tutmaktadır. Aquinas'ın inanca
verdiği bu ağırlık, onun insan ruhunun metafizik yanına verdiği önemi
yansıtmaktadır.
Bu görüşe göre, insan ruhu nesnel dünyanın ötesindedir ve onun yasalarına
boyun eğmez. Aquinas rasyonellik fakültesini ikiye ayırmıştır. Bunlar «pasif
bilinç» ve «aktif bilinç» diye isimlendirilirler.
İnsan, pasif bilinci aracılığıyla nesnel dünyanın ve kendi varlığının
bilincindedir.
Bazı davranışları nedeniyle «var»olduğu için çevresinin ve varabilmektedir.
Örneğin, bir bebek doğduğundan itibaren, çevresine ilişkin düzenli bir fikri
olmamasına rağmen, dış dünyasının varlığının farkına varmamazlık edemez.
Aktif bilinç ise, istemli davranışların temelidir. Aktif bilinç aracılığı
ile insan seçim yapabilir.
Aktif bilincin bu özelliği, özgür irade ve ahlaki, sorumluluk konusu ile
doğrudan ilgilidir. Aquinas insan iradesinin tümü ile özgür olduğunu
savunmuştur. İnsan bir konuda seçim yapacağı zaman, seçilecek şeylerden
birinin, diğerinden daha cazip olacağının farkındadır. Ancak herhangi bir
şeyin cazip oluşu, o yönde bir seçimi gerektirmez. İrade, cazibeye karşı
durabilir. Tıpkı Aquinas'ın iradesinin, güzel sokak kadını ile geçireceği
zamanın cazibesine karşı duruşu gibi...
İnsan iradesi özgür olduğuna göre, insan kendi davranışlarından sorumlu
tutulabilir. Davranışları için bazik dış etkenleri sorumlu gösteremez.
Ailesinin kendisini! yetiştirmedeki kusurları gibi...
Özgür irade konusuna diğer bölümlerde yineden| değineceğimizi belirtmekle
beraber, çağdaş yaklaşımlı bil psikologun, Aquinas'ın güzel sokak kadını ile
başından geçen macerasını bir başka şekilde açıklayabileceğini söylemeden
geçemeyeceğiz.
Çağdaş görüşe göre, Aquinas'ın davranışı özgür iradeden çok, (hazacı) ilkesi
ve uyarıcıtepki ilişkisi ile açıklanabilir.
Şöyle ki, Aquinas'ın kadını reddetme davranışı, çocukluğuna bağlı
koşullanmaların etkisiyle, kendisi için daha cazip bir seçenek idi.
Kadınla birlikte olmak ise, daha sonra bundan gelecek suçluluk duygulan
nedeniyle, uzun dönemde daha az haz bir davranış olacaktı. Aqinas da,
herhangi bir organizma gibi, doğal olarak daha çok haz verici olana doğru
yönelmiş ve kadını reddetmiştir.
Bunda özgür iradeye bağlı bir seçimin söz konusu olduğu düşünülemez.
Ancak, eğer biz de Aquinas gibi, özgür irade açıklamasını kabul edecek
olursak, bu durumdan insan ruhunun doğa üstü bir özelliği olduğunu da kabul
etmemiz gerekecektir.
Çünkü özgür iradeadı üstündeözgürdür ve kendi kendinin yaratıcısıdır.
Kendinden önceki hiç bir oluşuma bağlı değildir.
Bu görüşün bugünkü nedensellik ilkeleri ve deterministik yaklaşıma ne kadar
ters düştüğü de, ortadadır.
Güncel ve popüler psikolojideki kavramların pek çoğu Aquinas'ın
felsefesinden alınmıştır.
Örneğin, alkoliklere veya çeşitli zararlı alışkanlıkları olan kişileri, bu
sorunlarının çözümü için iradelerini kullanmalarının önerilmesi gibi...
Buna karşılık, davranışçıların görüşleri ise, bu tür önerilerin, bataklığa
düşmüş bir kişiye «kendi, ayakkabı bağlarına tutunarak kurtulmaya çalış»
türünde bir öneriden ileriye gidemeyeceği biçimdedir.
Herşeye rağmen, Aquinas'dan etkilenmiş ve özgür irade kavramını kabul etmiş
pek çok bilim adamının varlığını da kabul etmek gerekir.
Söylentilere göre, eğitimcifilozofpsikolog William James, bazı' özel
sorunlarını, ancak özgür iradeye inandıktan sonra, çözmeye başlamıştır.
Freud'un öğrencilerinden Otto Rank da, Aquinas'm görüşlerinin temel
alındığı, «irade terapisi» adıyla anılan, bir psikoterapi sistemini sonunda
zorlukla geliştirmiştir.
Aquinas tarafından ortaya atılan özgür irade kavramının çağımız varoluşçu
(existansialist) yaklaşımlı psikoloji ekollerinde de, geçerliliğini
sürdürdüğünü görmekteyiz.
RENE DESCARTES (15961650)
Arada sırada hiç kendi varlığınızdan şüphe ettiğiniz oldu mu? Çoğumuz bu tür
düşüncelerin akıl hastalarına özgü olduğunu düşünüp, bu soruya 'olmaz öyle
şey' diye yanıt verebiliriz.
Ancak, Rene Descartes, Jesvit kolejindeki eğitimini sürdürürken, 16,yy bilim
anlayışı tarafından öylesine etkilenmiştir ki, 'bilgi'nin ancak kuşku ile
başlayabileceğine inanmıştır.
Diğer bir deyişle, kendi varlığına ilişkin bilginin bile, kendi varlığından
kuşkulanma ile başlayabileceğini
savunmuştur.
Var oluşundan emin olabilmesinin ise, düşünmesine bağlanabileceğini
söylememiştir. O'nun «Cogito Ergo Sum» «Düşünüyorum o halde varım» sözleri
hepimizin bildiği klasik deyişlerdendir.
Thomas Aquinas, ne kadar Tanrı ve O'nun kitabını en iyi bilen olağanüstü bir
rahip idiyse, Rene Descartes de, onun tam karşıtı bir yaşantı sürmüş bir
kişi olarak tanınır. Descartes tam anlamıyla yaşadığı dünyanın ona sunduğu
nimetlerden yararlanmasını bilmiştir. Sofistike kişiliği, centilmen yapısı
ile, 'Paris'in güzelliklerinden kısa süreli de olsa, nasibini almıştır.
Gençliğinden itibaren ekonomik açıdan bağımsız yaşamış ve hiçbir zaman
üniversite profesörü olarak
çalışmamıştır.
Ayrıca, tüm yaşamı boyunca imanı tam bir Katolik olduğunu savunmasına
rağmen, hiçbir zaman kilisede çalışmayı düşünmemiştir.
Kuramsal bağımlılıklardan böylesine özgür olmak, kendisine çağdaşlarının pek
çoğundan farklı olarak, rahatça spekülasyon yapabilme olanağını sağlamıştır.
Descartes'in felsefe konusundaki düşünceleri bir amatörünkinden daha
ileridir.
Onun katkıları, yalnızca psikoloji alanına değil, aynı zamanda matematik ve
cebir alanlarında da olmuştur. Descartes ayrıca analitik geometrinin de
babası olarak tanınmaktadır.
Gövdenin Mekanik Görünümü :
Descartes, insan gövdesini bir makineye benzetmiştir. Söylendiğine göre,
kendisi, bu konudaki görüşlerini saray bahçesindeki havuz başı heykellerini
izlerken geliştirmiştir. Söz konusu bu heykellerin içlerindeki borulardan
geçen su aracılığıyla, heykelin çeşitli bölümleri hareket ediyor gibi
algılandığından, Descartes insan gövdesinin de benzer bir işleyişi
olabileceğini düşünmüştür.
Diğer bir deyişle, ona göre insan gövdesindeki sinirler, heykellerin
içindeki borulardan geçen su gibi, hayati önemi olan bir «öz» taşımaktaydı.
Bu «öz» gövdeyi hareket ettiren madde olarak ele alınabilirdi. Ancak,
Descartes, bu «öz»ün bileşimi hakkında pek belirgin şeyler söyleyememiştir.
Ona göre, bu bileşim 'hava' 'gaz' veya gövdede dolaşan 'kan'ın, gövde ısısı
ile buharlaşmış bir kısmı olabilirdi.
Görüldüğü gibi, Descartes'in ileri sürdüğü bu spekülasyonlar, aslında doğru
yönde bazı tahminler olarak ele alınabilir.
Günümüz bilimi sinirlerin taşıdığı bu «hayati öz»ün, elektrokimyasal
«impuls»lar olduğunu belirlemiştir. Descartes'in ilk kez ortaya attığı,
«gövdenin bazı hareketlerinin, bilincin araya girmediği otomatik hareketler
olduğu» görüşü, çağdaş bilimde refleks’ler olarak açıklanmaktadır.
Bu refleksler uyarıcılara karşı gösterilen istemsiz tepkilerdir.
Göze tutulan ışık karşısında gözbebeğinin kısılması, ışık çekildiği zaman
büyümesi refleks’e bir örnektir.
Descartes'e göre bu reflekslerin, insan için önemli bir işlevi vardır, o da,
insanın bu yan otomatik davranışlar sayesinde, bilincini başka yönde
kullanabilmesidir. Yürürken, kalbimiz çalışırken, solunum yaparken, aynı
anda, düşünebilmemiz gibi...
Gövde Zihin İlişkisi :
Descartes'in , böyle bir «gövde» açıklaması, kişiye, insanın karmaşık ama
büyük bir mekanik bebek olduğunu düşündürtebilir.
Ancak, Descartes'in görüşleri bu noktada kalmamaktadır.
O, gövdenin bir makineye benzediğini savunmakla beraber, insanda aynı
zamanda, nesnel yapısı olmayan bir akıl olduğunu söylemiştir.
Akıl veya zihin'in madde dışı olduğunu ve nesnel dünyanın bir parçası
olmadığını savunmuştur.
Descartes, zihin kavramı üzerindeki düşüncelerinde, Platon ve Aquinas ile
birleşmektedir.
Platon ve Aquinas'da, «ruh»adıyla anılan bu kavram, Descartes'de, 'akıl'
olarak ele alınmıştır.
Ancak, Descartes'in gövdenin mekanik hareketleri konusunda ileri sürdüğü
görüşler ile, doğaüstü 'akıl'kavramı arasında, bazı kavramsal çelişkiler
olduğu düşünülebilir. Buradaki sorun, nesnel olmayan bir oluşum ile (akıl),
nesnel bir varlık olan gövde arasında nasıl bir ilişki olabileceğidir.
Descartes bunu «etkileşim» terimi ile açıklamaya çalışmıştır. Diğer bir
anlatımla, «gövdeakıl» ilişkisi, bir«etkileşim»dir. Her ikisi de birbirini
sürekli etkilemektedir.
Şöyleki ki; akıl gövdenin istemli hareketler yapmasını sağlarken, gövde de,
dış uyarıcılar ile, akıl arasındaki köprüyü kurmaktadır.
Örneğin; bir reflex hareketi olan solunum, isteyişe bağlı olarak bir süre
durdurulabilir. Yürürken bir şiir veya şarkı düşünülebilir.
Bir yöne yürürken, aniden başka bir yönde yürümeye başlanabilir.
Bunlar 'akıl'ın gövde üzerindeki etkisini göstermektedir. Bunun yanında,
gövde de 'akıl'ı etkilemektedir.
Örneği; herhangi bir yaralanma sonucu, yarayı alan 'gövde', bunu hisseden de
'akıldır.
Descartes'e göre, 'gövde' ve 'akılın etkileşimi, beyindeki bir noktada
oluşmaktadır.
Bu nokta, kafatasının ortasında pineal bezinin bulunduğu, çok iyi korunan
bir yerdedir.
Bugün için, bize, böyle bir bölge üzerinde bu kadar durulması anlamsız
görülmekle beraber, Descartes'in gövdeye, dolayısıyla nesnelliğe verdiği yer
açısından önemlidir.
Rönesans döneminin yapısı içinde, Descartes'e psikolojiyi doğa bilimleri
içine almaya çalışan bir düşünür ve ilk bilimsel yaklaşımlı psikolog olarak
bakılabilir.
Aklın Fakülteleri :
Şimdi isterseniz, «akıl» ve «ruh» terimlerini Descartes'in kullandığı
biçimde açıklayalım. Hatırlayacağınız gibi, Platon «ruh» terimini zaman
zaman «psyche» terimi yer.ne kullanmıştı.
Aynca rasyonel ve rasyonel olmayan «ruh»lardan de söz etmişti. Rasyonel
«ruh»un işlevini düşünme olarak belirlemişti. Descartes'in «akü» veya
«bilinç»terimi de, Platon'un «rasyonel» ruhu ile eş anlamlıdır.
Descartes'in, «ruh»u bir bütün olarak gördüğü görüşünden hareket edecek
olursak, «akıl» düşünen «ruh»tur.
Descartes'e göre, «akıl»ın iki önemli fakültesi vardır. Bunlar «irade» ve
«anlama»dır.
Descartes, bunlara farklı isimler vermiş olmasına rağmen, iki terim de, ilk
anda, Aquinas'ın «aktif bilinç» ve «pasif bilinç» terimlerini
düşündürmektedir.
Özgür İrade ve Determinizm :
Eğer gövdemizin bir makina gibi olduğunu kabul edersek, davranışlarımızın da
«nedensonuç» ilkesiyle açıklanması gerekmektedir.
Davranışlarımızın deterministik ilkelere bağlı olduğunu kabul ettiğimizde
ise, karşımıza özgür iradenin 'ne olduğu' gibi bir sorun çıkacaktır.
Sonuç:
Buraya kadar gördüğümüz gibi, Sir Thomas Aquinas Platon, Aristo ve
Hıristiyan din adamlarının eserlerini birleştirerek, bir sentez yapmış ve
bunu ortaçağ kilisesi anlayışı olarak sunmaya çalışmıştır.
Onun bu çabalan Ortaçağ kilisesi tarafından kabul görerek dinsel yapının
ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir.
Bu neden Aquinas'ın görüşlerinin 'insan'ın kendim algılayışı üzerinde etkisi
büyük olmuştur.
Özellikle, özgür irade konusunda söylediklerinin bıraktığı izler
tartışılamaz.
Kişi, özgür iradesi aracılığıyla kendi kavranışlarının sorumluluğunu
yüklenir. Bir başarı veya başarısızlığın sorumluluğu dıştaki kişilere veya
koşullara değil, kişinin kendisine yüklenir.
Tabii böyle bir görüş doğrultusunda, bu günkü tanım içinde bir «davranış
bilimi»nin varlığı da olanaksızlaşır Çünkü davranışlar ile, insanın geçmiş
deneyimler arasında, mutlaka bir nedensellik ilişkisi olması gerekmez Akıl,
Aquinas'a göre, gözlenebilir nesneler dünyasının ötesindedir.
Buna karşılık, Rene Descartes, kendi zamanında Aquinas'ın dogmatik felsefesi
üzerinde bir çatlak yaratmış olan, tek kişi olarak görülebilir.
Descartes, 'özgür irade' ve 'zihinsel fakültelere'e ilişim Aquinas'ınkilere
benzer bazı görüşleri benimsemesi. nedeniyle bir devrimciden çok, geleneksel
yaklaşımlı bir düşünür olarak değerlendirilebilir. Ancak, gövdenin bir
makinaya benzeyişi üzerinde öyle durmuştur ki kendisinden sonra gelenlerin,
tüm davranışları (istemli davranışlar dahil), deterministik ilkeler içinde
açıklamalarında etkili olmuştur.
Descartes bu sorunu, gövdenin bir makine gibi işleyişi yanında, «akıl»ın
özgür olduğunu savunarak çözmeye çalışmıştır.
Descartes, reflex gibi hareketlerin otomatik olduğunu kabul etmiştir.
Ona göre önemli, istemli kararlar özgür iradeye bağlı olarak verilirler ve
kendilerinden önceki nedenlere bağlanamazlar.
Özgür irade, insanın doğuştan getirdiği özellikler arasındadır.
Tüm doğuştan gelen fikirler gibi, özgür iradenin kaynağı da, Tanrı'dır.
Descartes'e göre bu fikir Tanrı'dan geldiği için, 'doğru' olduğu açıktır.
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın