Psikanalizin Tarihçesi

Sigmund Freud


Freud, psikanalizin görüşlerinden sapma gösterip psiİzanalizin ilkeleriyle bağdaşmayan düşüncelerin kendisinin bulguladığı psikanaliz adı altında sunulmasından aleyhindeki kimselerin yararlanacağını düşünmekte ve psikanalizin, psikanalizle uğraşanların bile üzerinde anlaşamad.ğı keyfi ve bilimsellikten uzak bir nesne olduğunu kanıtlamaya kalkacaklarından çekinmekteydi. DolayiSiyla, bilimsel polemiklere girmekten hoşlanmadığı için, istemeye istemeye Psikanalizin Tarihçesi'ni yazmaya karar vermiş, psikanalizin gelişim tarihçesinde ki güçlü mantığa dayanarak kurduğu öğretinin ana kavramlarını bir kez daha açık seçik ortaya koymak, beri yandan Adler ve Jung'un öğretilerini ele atıp özleri bakımından psikanalize aykırı düştüğünü, bu yüzden psikanaliz adının bunlar için söz konusu edilemeyeceğini göstermek istemiştir. Psikanaliz akımının örgütlenmesi sorununa da eğildiği bu polemik yaz.nın »bütün yarımlıklara son vereceği ve özlenen ayrılıkları gerçekleştireceğini» de ummuştur. Beri yandan düşmanlarda, psikanalistlerin birbirine düştüğü gibi bir izlenimi uyandırmak rizikosunu, kendi yaşamının eserini savunabilmek için göze almıştır, ilerideki gelişim gerçekten do Freud'u nakit çıkarmıştır. Jung, daha Psikanalizin Tarihçesi'nin yayınlanmasından önce Uluslararası Psikanalistler Derneği başkanlığını elinden bırakmış, yazı yayınlandıktan sonra ise dernekten ayrılmış ve kurduğu öğretiyi nüıayet Analitik Psikoloji» diye nitelemiştir. 1914'te Psikanaliz Yılhğı'nm aynı sayısında Psikanalizin Tarihçesi'yle birlikte, Freud'un Narsizm Kavramı Üzerine isimli bir yazısı daha çıkmış, en önemli incelemelerden biri diye bakılacak ilgili yazıda Freud, bir kez daha Adler ile Jung'un bazı tezleri üzerine eğilerek, bunlarla bilimsel bir hesaplaşmaya girişmiştir. Nihayet yine 1914'te kaleme aldığı, ama ancak 1918'de yayınlanan Çocuksal Bir Nevroz'un Öyküsü'nde çocuk cinselliği görüşünün doğruluğunu, dolayısıyla Adler ve Jung'a yönelttiği eleştirilerin haklılığını ortaya koyan yeni kanıtlar öne sürmüştür. Sonraki yapıtlarında ise bu eski polemiğe ancak seyrek olarak ve şöylece değinip geçtiği görülür.
Pluctuat nee mergitur
(Paris kentinin arenasındaki yazı)
Psikanalizin tarihçesiyle ilgili olarak sunacağım bu incelemenin özel karakteri ve benim bu tarihçede oynadığım rolün büyüklüğü kimseyi şaşırtmasın. Çünkü psikanaliz benim eserimdir, on yıl gibi bir zaman tek başıma üzerinde çalıştım, bu yeni bilimin çağdaşlarımda uyandırdığı hoşnutsuzluğun bütün tepkisi yergiler halinde benim başıma yağdı. Artık benden başka psikanalistlerin bulunduğu günümüzde bile, psikanalizin ne olduğunu, ruhsal yaşamın araştırılmasında başvurulan öbür yöntemlerden ne bakımdan ayrıldığını, psikanaliz adından ne anlamak, daha yerinde bir söyleyişle ne anlamamak gerektiğini benden iyi bilecek kimse yoktur. Bu incelemede, başkasının malına küstahça bir el uzatış gözüyle baktığım bir eyleme karşı çıkarken, psikanaliz yıllığının redaksiyonu ve yayınlamş biçiminde değişikliğe yol açan olaylara ilişkin bazı bilgileri de dolaylı yoldan okuyuculara aktarmaya çalışacağım2.
1909 yılında ilk kez bir topluluk önünde açıkça psikanaliz üzerinde konuşmak için bir Amerikan üniversitesinin konferans salonunun kürsüsüne çıktığım zaman3, kendimi bu anın psikanaliz araştırmalarım için taşıdığı önemin heyecanına kaptırarak, psikanalizi yoktan varcden kişinin ben sayılamayacağımı söylemiş, bu şerefin bir başkasına, Josef Breuer'e ait olduğunu, ben henüz üniversitede okur ve sınavlariinı vermeye çalışırken (18801882) Breuer'm psikanaliz konusunda gösterdiği çabalarla ilgili şerefi hakettiğini belirtmiştim'. Ama beni seven dostlarını, sonradan, Breuer'e karşı beslediğim şükran duygusunu adı geçen konferansta dile getirirken fazla ileri gidip gitmediğimi düşünmemin yerinde olacağını söylediler; benim daha önce de kimi nrsatiana aç kiad ğım gibi, Breucr'in katartüz yöntemi'i\e psikananzin uir ön evresi gözüyle bakmam ve gerçek psikanalizi ipnotizma tekniğine sırt çevirerek serbest çağrışımı iğin içine sokmamla başlatmamın uygun olacağını ileri sürdüler. Doğrusu, psikanalizin tarihçesi ister katartık yöntemle başlat ısaı, ister benim başvurduğum değişiklikler sonucu ilgili yöntemin kazandığı yeni kimlikle, pek farketmez. Şu anda ilginçlikten uzak bu soruna değiniyorsam, psikanalize karşı çıkan oazı kimselerin zaman zaman kalkıp bu tekniğin nihayet benim değil, Breuer'in eseri olduğunu söylemeierindendir. Tabii böyle bir davranışa da, toplumdaki yerleri psikanalizde dikkate değer kimi özlerin varlığını benimsemeye izin veren kişiler başvurmakta, ama psikanalizi yads mada bir smır tanımak gereğini duymayanlar bu tekniği hiç kuşkusuz benim eserim diye göstermektedir. Oysa söz konusu tekniğin doğmasında büyük katkısı bulunan Breuer' in karşısına ilgili katkının büyüklüğüyle orantılı bir küçümseme ve suçlamayla çıkıldığını hiç bilmiyorum. İnsanları itirazlara sürüklemenin ve kızdırmanın, psikanalizin kaçın lmaz yazg.sı olduğunu anladıktan sonra, bu teknikteki bütün üstünlüklere doğrusu benim uğraşlarımın ürünü diye bakılabileceği sonucuna vardım. Şurasını memnunlukla belirteyim ki, hayli küçümsemo konusu yapılmış psikanalizin doğusundaki katkımın ölçüsünü küçültme çabalarından hiç biri Breuer'in adını taşımamakta ya da onun tarafından desteklenmek şerefine sahip bulunmamaktadır.
Breuer'in bulgulamasının içyüzünü daha önce o kadar çok yerde anlattım ki, şimdi burada ayrıntılara inmeden ilgili bulgulamayı şöylece özetleyeceğim: Isterililerdeki belirtilerin (semptom), bir zaman yaşanıp sonradan unutulmuş önemli olaylardan (travma) kaynaklandığı temel gerçeği. bu yaşantıları uyutmaya (ipnotizma) başvurarak hastalara anımsatma ve yeniden yaşatma ilkesi üzerine kurulmuş tedavi yöntemi (katarsis). söz konusu belirtilerin bir boşalıma kavuşamamış emosyonlardaki* enerji yükünün normal dışı alanlarda kullanılmalarından (konversiyon) doğduğu yolunda biraz kuramsal bilgi. Breuer, isteri Üzerinde İncelemeler kitabındaki katkısında ne zaman dönüşümden (konversiyon) söz açmışsa, sanki bu ilk kuramsal inceleme benim kendi kafamdan çıkmış gibi her seferinde ad»mı ayraç içinde yanma eklemeyi unutmamıştır*. Ama bana sorarsanız, bu yalnız isim yönünden böyledir; gerçekte ise dönüşüm, Breuer'le aynı zamanda vo birlikte yaptığımız bir bulgulamadır.
İlk tedavi denemesinden sonra Breuer'in katartik yönteme birçok yıl el sürmediği, ancak benim Charcot'nun yanından dönüp onu bu yolda gayretlendirmem üzerine aynı yönteme tekrar başvurduğu da yine bilinen konulardandır. Breuer bir dahiliyeciydi ve geniş bir hasta çevresi vardı, bu da kendisinin bilimsel çalışmalar yapmasına pek vakit bırakmıyordu. Bana gelinco: ben istemeye istemeye hekimliği seçmiştim; ama o zamanlar nevrozlulara yardım etmek, durumlarını hiç değilse biraz anlamak konusunda içimde güçlü bir istek duyuyordum. Fizik tedavisine güvenle bel bağlamış, ancak VV. Erb'in bol bol tavsiyeyi içeren vo uygulama alanı pek geniş Elektrotcrcıpi" adındaki kitabının zamanla bende uyandırdığı düş kırıklığıyla ne yapacağımı bilemez duruma düşmüştüm. Nevrozlularda elektrik tedavisiyle elde edilen başarıların gerçekte telkin olayından (sugestiyon) kaynaklandığı yolunda Möbius'un sonradan İleri sürdüğü görüşe ben kendi çalışmalarımda ulaşamamışsam, bu hiç kuşkusuz, W. Erb'in elektroterapisiyle umulan başarıları benim pek elde edemeyişimden ileri gelmiştir. O zamanlar, Liebault vo Berniıcim'ın7 yanında alabildiğine ilginç örneklerini yaşadığım uyutmayla telkin tedavisi, beni düş kırıklığına uğratan elektroterapi'yi hiç de aratmayacak bir yöntem gibi görünmüştü. Ancak, Breuer'den öğrendiğim uyutmayla yap'lacak araştırı ve incelemeler, otomatik olarak sonuç vermeleri ve insandaki bilip öğrenme merakını doyurmaları bakımından,
* Metinde duygu ve heyecan karşılığı olarak kullanılmaktadır. (Ç.N.)
her türlü araştın ve incelemeye kapılan kapayan tekdüze ve zorba telkinsel yasaklamalarla karşılaştırılamayacak kadar çekiciydi. Kısa bir süre önce aktüel çatışmanın ve hastalık nedeninin ön plana geçirilmesi, psikanalizin en yeni bulgulamalarından biri diye öne sürülmüştü. Bu da benim, ve Breuer'in katartik yöntemle çalışırken en başta yaptığımız şeyin ta kendisiydi: Hastanın dikkatim doğruca hastalık belirtisine yol açan travmatik yaşantı üzerine çekiyor, ruhsal çatışmanın nedenini ilgili yaşantıda arayıp bulmaya ve baskı altına alınmış içtepiyi özgürlüğüne kavuşturmaya savaşıyorduk. Söz konusu çabalanınız sonucu gerçekleştirdiğimiz bir bulgulama da, nevrozlulardaki ruhsal süreçlerin karakteristik özelliği sayılan olaydı, ben sonradan geriye dönüş (regresyon) diye nitelemiştim bu olayı. Üzerine eğildiğimiz vakalarda hastanın çağrışımları, açıklığa kavuşturmak istediğimiz yaşantılardan kalkarak daha öncelerde kalmış yaşantılara uzanıyor, bu ise, aktüel rahatsızlığını tedaviye çalışan bizleri onun geçmişiyle ilgilenmeye zorluyordu. Geriye dönüş, boyuna daha gerilere götürüyordu bizi; ilkin buluğ çağına gelip dayandığını sanmıştık. Derken gerek tedavide karşılaştığımız başansızhklar, gerek hastalığı doğru dürüst anlamada başgösteren boşluklar, çocukluğun daha gerilerde kalıp şimdiye kadar hiçbir araştırmacının kapısından içeri ayak atamadığı yıllarını da psikanaHtik inceleme kapsamına alma düşüncesini uyandırdı bizde. Uğraşılarımızda izlediğimiz bu yöntem, psikanalizin karakteristik bir özelliğini oluşturdu. Psikanalizin aktüel (güncel) hiç bir durumu geçmişi dikkate almaksızın açıklayamayacağı, hatta her patojen (hastalandırıcı) yaşantının, daha önceden kalmış kendisi patojen olmayan, ama patojen yaşantıya ilgili özelliğini kazandıran bir başka yaşantıdan kaynaklandığı görülmekteydi. Ama aktüel neden üzerine saplanıp kalma ayartısı o kadar güçlüydü ki, daha sonraları başvurduğum kimi ruhçözümsel (psikanalitik) tedavilerde söz konusu ayartıya karşı duramadığımı söylemeliyim. 1900'de Dora7 adındaki hastamı psikanalizden geçirirken, kendisindeki rahatsızlığın patlak vermesine yol açan nedeni biliyordum. Psikanaliz süresince sayısız kez ilgili yaşantıyı çözümleme konusu yapmaya çalıştım, ama benim çağrı ve isteklerime karşılık hastam her seferinde boşluklarla dolu aynı kınk dökük bilgiden başka bir şey buyur edip çıkaramadı önüme. Ancak ilk çocukluk yıllan üzerinden geçen dolambaçlı bir yol izledikten sonradır ki hastam bir düş gördü, ilgili düşün yorumu sırasında hastalığını doğuran travmatik yaşantıya ilişkin ayrıntılan anımsama olanağına kavuştu ve böylece nedenleri anlaşılan aktüel çatışmanın ortadan kalkması sağlanabildi. Dolayısıyla, daha önce sözü edilen psikanalitik kuralın ne kadar yanıltıcı nitelik taşıdığı ve psikanaliz tekniğinde geriye dönüşün (regresyon) ilgili kural dolayısıyla ihmale uğramasının bilimsel bakımdan ne büyük bir gerilemeye yol açtığı, bu örnekten anlaşılacaktır.
Breuer'le aramdaki ilk görüş ayrılığı, isterinin gizli mekanizmasının belirlenmesi sorununda açığa vurdu kendini. Breuer, ilgili konuda bir bakıma hâlâ fizyolojik denebilecek bir kurama eğilim duyuyor, isterililerdeki ruhsal bölünmeyi değişik ruhsal durumlar, o zamanki deyimiyle değişik bilinç durumları arasındaki iletişim olanağının yitimiyle açıklamak istiyordu; dolayısıyla «ipnoid» durumlar kuramını ortaya atmıştı ki, bu kurama göre ipnoid bilinç durumların ürünleri tıpkı özümlenmemiş yabancı cisimler gibi «ayık bilinç» içine uzanmaktaydı. Bense işi pek onun kadar bilimsel açıdan ele almıyor, isterik durumlarda boyuna günlük yaşamdakine benzer eğilim ve yönelimler buluyor, ruhsal bölünmeye ise bir itip uzaklaştırma olayının ürünü diye bakıyordum, ilgili olaya da o zamanlar «savunu» adını vermiştim, sonradan «geriye itim» demeye başladım. Gerek Breuer'inki, gerek benimki, her iki görüşün de bir arada varlığını sürdürmesine ses çıkarmadım; ama bu çabam uzun ömürlü olmadı, deneyimler hep bir tek görüşün, yani benim görüşümün haklılığını ortaya koydu; dolayısıyla, pek k'sa bir süre sonra Breuer'in «ipnoid» kuramıyla, benim «savunu» öğretim birbirine karşıt bir durum aldı.
Ama aramızdaki ilişkilerin çok geçmeden kesilmesinde bu karşıtlığın bir rol oynamadığına yüzde yüz eminim. Birbirimizden kopuşumuzun nedeni daha derinlerde saklı yatıyordu. Gelgelelim öyle olmuştu ki, başlangıçta ilgili kopmayı neye bağlayacağımı bilememiş, ancak sonradan elimdeki güvenilir ipuçlanna dayanarak bunu açıklayabilmiştim. Breuer'in, o ünlü ilk hastasıyla ilgili olarak, cinselliğin hastada şaşılacak ölçüde gelişmemiş durum gösterdiğini ve kızın o zengin hastalık tablosuna asla bir katkıda bulunmadığını söylediği anımsanacaktır sanırım. Her vakit hayret ettiğim bir şey varsa, bana cephe alanların Breuer' in bu sözlerini, nevrozların cinsel nedenlere dayandığı yolunda benim ileri sürdüğüm savın karşısına nasü olup çıkarmadıklarıdır. Onların bu davranışını bir saygı eseri mi, yoksa bir dikkatsizlik sonucu mu görmem gerektiğine bugün bile karar verebilmiş değilim. Breuer'in hastasına ilişkin hastalık öyküsünü (anamnez), son yirmi yılın kazandırdığı psikanalitik deneyimlerin ışığı altında yeniden okuyan kimse, yılanlar, kaslarda kasılıp kalmalar, kolda felçlerle kendini açığa vuran simge dilini anlamada yanılgıya kapılmayacak, hasta babanın yatağının başındaki durumu dikkate alıp ilgili belirtileri gereği gibi yorumlayabilecek ve cinselliğin kızın ruh yaşamında oynadığı role ilişkin olarak sonunda vereceği yargı, kızı tedavi eden Breuer'in yargısına hayli uzak düşecektir. Hastasının tedavisinde Breuer, bizim aktarım» (transfert) diye nitelediğimiz olayın ta kendisi sayılabilecek alabildiğine yoğun telkinsel bir rapport'a başvurmuştu. Bazı zorlayıcı nedenlerin beni sürüklediği kanıya göre, Breuer, hastasındaki semptomları ortadan kaldırdıktan sonra ilgili aktarımın cinsel nitelik taşıdığım, kendini bu kez açığa vuran bazı yeni belirtiler dolayısıyla ister istemez görmüş, ancak belirtilerdeki genellik dikkatinden kaçmış, dolayısıyla tedavi sürecinin bu evresinde sanki bir «untoward ivent»* karşısında ne yapacağını şaşırmış gibi araştırı ve incelemelerini yanda kesmişti. Kendisi ilgili konuda doğrudan bir açıklamada bulunmamasına karşın, böyle bir düşünceye kapılmamı haklı göstermeye yetecek ipuçlarını çeşitli zamanlarda vermişti bana. Sonradan ben, nevrozların oluşumunda cinselliğin önemini daha bir kesin savunmaya kalkınca, ilk tepkiyi Breuer gösterdi; ileride kendilerine enikonu aşinalık kazandığım bu tepkilerin, benim artık bozulmaz bir yazgım sayılacağını henüz o zamanlar anlayamamıştım.
Bütün nevrozların tedavisinde ne hastanın, ne'hekimin doğmasını arzuladığı sevgi ya da düşmanlık dolu kaba cinsel
 Tatsız olay. (Ç.N.)
karakterde bir «aktarım» ile karşılaşılması, bana nevrozlara yol açan nedenlerin her vakit cinsel yaşamda aranması gerektiğinin sarsılmaz kanıtı gibi göründü. Bu konu üzerine hâlâ yeterli bir ciddiyetle kimse eğilmiş değildir; çünkü öyle olsa, araştırmacılar için söz konusu aktarımın gerçekliğini benimsemekten başka çıkar yol kalmazdı. Bense aktarım'a psikanaliz çalışmalarının özel başarıları dışında, hatta onların da üzerinde her vakit kesin önem taşıyan bir gözle baktım.
Nevrozların cinsel nedenlere dayandığı savımın dost bildiğim üç beş kişi arasında da iyi karşılanmamasmın —çok. geçmeden olumsuz bir hava esmeye başlamıştı çevremde— yol açt,ğı üzüntü nedeniyle beni avutan bir şey varsa, yeni ve özgün bir düşünce uğrunda savaşa atılmamdı. Ne var ki, günün birinde bazı anımsamalar bir araya gelerek böyle bir avuntudan yoksun bıraktı beni; ama buna karşılık ilgili gerçeğin nasıl bulgulandığım ve bu bilgiye nasıl ulaşıldığını pek güzel görüp kavramamı sağladı. Varlığından sorumlu tutulduğum düşünce asla bende doğmuş değildi;; Breuer'in kendisi, sonra Charcot ve Viyana'daki hekimlerin belki de en üstünü sayılacak üniversitemizin jinekologu Chrobak olmak üzere, görüşlerine alabildiğine saygı beslediğim üç kişi tarafından bana iletilmişti. Adı geçen üç kişi beni öylesine derin bir görüşün sahibi kılmışlardı ki, kendileri doğrusu böyle bir görüşten yoksundu. Bunlardan ikisi, bana bir zaman söylediklerini sonradan kendilerin© animsatmak istediğimde yadsıma yoluna saptı. Üçüncülerine, yani Üstat Charcot'ya gelince: belki kendisini sonradan yeniden görmem kısmet olsaydı, o da aynı yola başvuracaktı. Ama her üçünün ağzından çıkıp benim henüz içyüzünü kavrayamadan benimsediğim birbirine özdeş açıklamalar yıllar boyu uyuklayıp kaldı içimde ve günlerden bir gün özgün bir düşünce kimliğiyle dünyaya gözlerini açtı. Hastanede hekimliğe yeni başlamıştım; bir gün kentte bir gezintiye çıkıyordu, beni de yanına aldı Breuer. Yolda giderken ileriden bir adam yaklaşarak kendisiyle konuşmak istediğini, söyleyeceklerinin pek önem taşıdığını belirtti. Ben geride kaldın. Adamla konuşması bitince, Breuer dönüp geldi ve kendisine özgü,o nazik öğretici edayla, adamın bir hastasının kocası olduğunu ve karısıyla ilgili bir haber ge
Girdiğini açıkladı. Sonra hasta kadının eş dost arasında pek acayip davranışlarda bulunduğunu, dolayısıyla sinir haspası diye görülüp tedavi edilmek üzere kendisine yollandığım ekledi ve *Alkoven'in sırlan* diyerek konuşmasına son verdi. Ben şaşırmış, bununla ne anlatmak istediğini sordum. O ise, benim bunu işitilmemiş bir şey gibi karşılamamı anlamadığı için, Alkoven'in («evlilik döşeği») anlamına geldiğini açıkladı.
Bundan birkaç yıl sonra, Charcot'nun konuklarını kabul ettiği akşamların birindeydi. Sayın Üstadın yakınında bulunuyordum; Brouardel'e,7 o gün muayenehanesinde karşılaştığı pek ilginç bir olayı anlatıyordu. Başını pek iyi duymamıştım, ama anlatılanlar giderek beni ilgilendirdi. ¦Çok uzaktan, Ortadoğu'dan gelmiş genç bir çift söz konusuydu; kadın ağır hasta, erkek ise iktidarsız ya da cinsel birleşmede beceriksiz biriydi. Tâchez done* sözlerini tekrarladığını işittim Charcot'nun, arkadan şöyle dedi: Je vous assure, vous y arriverez.»** Charcot'dan daha alçak sesle konuşan Brouardel, söz konusu koşullarda kadında ilgili belirtilerin görülmesinden ötürü şaşkınlığını belirtmiş olmalıydı ki, Charcot'nun dudaklarından ansızın büyük bir canlılıkla şu sözler döküldü: *Mais dans des cas pareils  e'est toujours la chose gânitale, toufours... toujours... tou/ours.»*** Bu arada üstat ellerini karnının önünde kenetleyip kendine özgü o zindeliğiyle birkaç kez çabuk çabuk gidip geldi. Kâlâ anımsarım, bir an beni adeta her türlü devinimden alıkoyan bir şaşkınlığa kapıldım, peki Üstat bunu "biliyor da neden hiç açığa vurmuyor? diye sordum kendi : kendime. Ama ilgili olayın bende bıraktığı izlenim çok geçmeden silinip gitti; beyin anatomisine yönelik çalışmalar ve isteri felçlerinin' deneysel yoldan ortaya çıkarılması konusu, bütün ilgimi üzerine çekmişti.
Bir yıl sonra sinir hastalıkları eylemsiz doçenti olarak Viyana'da hekimliğe başladım; nevrozların oluşumu konusunda, kendisine umutla bakılan bir akademi mensubunda
 Gayret ediniz kuzum. (Ç.N.) * Sİ2i temin ederim başaracaksınız. (Ç.N.)
 Ama bu gibi durumların nedeni her zaman dnsellik, her zaman... her zaman... (Ç.N.)
aranacak bir bilgiyle donanmış değildim. Bir gün Chrobakt bana telefon edip, bir kadın hastasının tedavisini üzerimealmamı rica etti, üniversitede yüklendiği öğretim görevinin kendisine hasta için ayıracak zaman bırakmadığını bildirdi. Hemen yola koyularak, Chrobak'tan önce hastanın yanına vardım ve onun anlamsız korku nöbetleri geçirdiğini,, ancak günün her saati hekiminin bulunduğu yer tastamam kendisine bildirildiği zaman nöbetlerde bir yatışma sağlanabildiğini öğrendim. Daha sonra Chrobak gelince beni bir kenara çekti ve hastasındaki korku nöbetlerine, on sekiz, yıllık bir evliliğe karşın kadının hâlâ virgo intaçta* olmasının yol açtığını açıkladı. Kadının kocasının tam bir cinsel iktidarsızlığından ve böylesi durumlarda hekime kan koca. arasındaki uyumsuzluğun faturasını kendi saygınlığıyla ödemekten ve sağda solda omuz silkilerek hakkında söylenecek: «Onun da bir şeyden anladığı yok, anlasa kaç yıldır iyi ederdi kadıncağızı» gibi sözleri sineye çekmekten başka yapacak şey kalmadığını belirtti. «Bu gibi rahatsızlıklar için yazılacak reçete bizce malum ama yazılmaz», dedi, arkadan reçeteyi söyledi:
Rp. Penis normalis dosim Repetatur!
Ben, böyle bir reçete işitmemiştim hiç. Velinimetimin buince alayına başımı sallayıp geçmek istemiştim doğrusu.
Hani adı kötüye çıkmış cinsellik düşüncesinin yüce kaynaklarını, ilgili düşüncenin sorumluluğunu başkalarının üzerine yıkmak istediğim için açığa vurmuş değilim. Bu düşünceyi bir ya da birkaç kez nükteli bir söz kılığında dile getirmekle üzerine ciddi bir tutumla eğilmenin, gereği gibi üzerinde durmanın, onu tutup kendisine karşı çıkan tüm ayrıntılar içinden geçirmenin ve benimsenmiş doğrular arasında onu hakettiği yere oturtmanın birbirinin aynı şeyler sayılmayacağını biliyorum. Bütün ödev ve güçlükleriyle tam bir evlilik ve kolayından bir flört gibi birbirinden ayrı şeylerdir her ikisi. Hiç değilse Fransızca'da kullanılan bir deyim vardır: Epouser les idges de...**
 Bakire. (Ç.N.)  — in düşüncesiyle evlilik. (Ç.N.)
Çalışmalarımın katartik yönteme eklenerek onu psikanalize dönüştüren birçok öğesi arasında geriye itim (refoulement) ve karşıkoyma (resistance) öğretisi, çocuk cinselliğinin benimsenmesi, bilinçdışım tanımak için düşlerin yorumlanması başta geliyor.
Geriye itim öğretisinde kuşkusuz bağımsız bir çalışma izledim; beni ilgili öğretiye yaklaştıran, onu bulmama yardım eden bir dış etki olmadı; geriye itim düşüncesine uzun süre orijinal bir gözle baktım; ancak günlerden bir gün, Otto Iiank.» bana filozof Schopenhauer'in Welt als Wille und Volstellung adlı yapıtında cinnetin açıklanmaya çalışıldığı yeri gösterince iş değişti. İlgili yerde gerçeğin hoşa .gitmeyen bir parçasını kabule karşı direniş üstüne söylenenler, benim geriye itim deyimindeki içerikle o kadar eksiksiz çakışıyordu ki, yine pek fazla okuyan bir kimse olmadığım için bir bulgulamayı gerçekleştirebildiğimi anladım. Oysa söz konusu yeri başkaları okumuş, üzerinde durmayıp geçmiş, böyle bir bulgulamayı gerçekleştirememişlerdi. Önceki yıllarda felsefi yapıtları okumaktan daha çok zevk alsaydjm, belki aynı soy benim de başıma gelecekti. Ayrıca, ileride Nietzsche'nin yapıtlarını okumanın hazzmdan da kendimi bilerek uzak tutmuş, kafamda birtakım önbekleyişlerin gelişerek psikanalitik gözlemlerin değerlendirilmesinde bana ayak bağı olmasını istememiştim. Ama buna karşılık, o zahmetli psikanaliz araştırmalarının, filozoflarca sezgisel yoldan elo geçirilmiş gerçekleri doğrulamaktan öteye gitmediği sık görülen durumlarda, öncelik iddiasından vazgeçmeye ister istemez hep hazırlıklı bulundum ve bulunmaktayım.
Geriye itim öğretisi, psikanalizi taşıyan temel direktir; öte yandan psikanalizin en önemli parçasıdır ve nevrozların ipnotizmaya başvurulmaksızın yapılacak ruhçözümsel sağaltımında her zaman karşılaşılacak bir durumun kuramsal yoldan dile getirilişinden başka bir şey değildir. Nevrozlulann ipnotizmasız psikanalizinde, hastada bir karşıkoymanın kendini açığa vurduğu görülür; karşıkoyma, psikanaliz çalışmasını engeller ve onu başarısızlığa uğratmak için hastanın anımsama zincirinde boşluklar yaratır. Hasta üzerinde ipnotizmanın uygulanması ise söz konusu karşıkoymayı yalnızca maskeler; dolayısıyla, psikanalizin tarihi, nerozluların sağaltımında uygulanan yöntemde bir değişikliğe gidilerek ipnotizmadan el çekilmesiyle başlar. Karşıkoymanın anımsamada boşluklarla birlikte görülmesine yönelik kuramsal çalışmalar, bizi bilinçsiz bir ruhsal yaşamın varlığı görüşünü ister istemez benimsemeye zorlamıştır; bu görüş, psikanalize özgüdür ve bilinçdışı üzerindeki filozofik spekülasyonlardan belirgin olarak ayrılır. Dolayısıyla, psikanalitik kuram, nevrozlulardaki hastalık belirtilerinin geriye doğru izlenip nedenlerinin ele geçirilmeye çalışılması sırasında karşılaşılan beklenmedik iki olayı, aktarım ile karşıkoyma'yı açıklama denemesidir. Bu iki olayın gerçekliğini benimseyen ve kendisine çıkış noktası yapan her araştırmayı, benimkilerden ayrı sonuçlara varsa bile psikanalitik diye nitelendirebiliriz. Ama bu iki önkoşuldan sapma gösterip işin başka yanlarına el atan bir kişi kendine psikanalist demekte ayak direrse, öykünme yoluyla yabancı bir mülke sahip çıkmak istediği suçlamasından yakasını bir türlü kurtaramayacaktır.
Geriye itim ve karşıkoyma öğretisini psikanalizin verileri değil de önkoşulları arasına katmak isteyenler, beni bütün .gücümle karşılarında bulacaktır. Genel psikolojik ve biyolojik nitelikte bu gibi önkoşullar vardır ve bir başka zaman bunlardan söz açmak daha yerinde olur. Ancak, geriye itim öğretisi psikanaliz çalışmalarıyla elde edilmiş bir kazanç, sayılamayacak kadar çok deneyimler sonucunda yasal yoldan ele geçirilmiş kuramsal bir basandır.
Çok daha sonraları ele geçirilen bir başka başarı da, çocuk cinselliği deyiminin psikanaliz tarafından ortaya atılışıdır. Psikanaliz çalışmalarının henüz el yordamıyla ilerlemeye çabaladığı İlk yıllarda sözü edilmeyen bir deyimdi, bu. Çocuk cinselliği konusunda ilk dikkati çeken şey, aktüel yaşantılardaki etki gücünün geçmişe bağlanması zorunluğu olmuştu. Ancak «arayan, bulmayı dilediğinden çokluk fazlasını ele geçirmekteydi.» Giderek geçmişin daha çok derinliklerine dalınmış, sonunda buluğ çağına ulaşılarak cinsel içtepilerin bu geleneksel uyanış döneminde karar kılınacağı umulmuştu. Ama boşuna bir umuttu bu; izlenen izler daha gerilere, çocukluğa ve çocukluğun da ilk yıllarına doğru uzanıp gitmişti. Bu yolda ilerlenirken, psikanaliz gibi körpe bir bilimi adeta uçuruma sürükleyecek bir yanılgıdan kurtulmak gereğiyle karşılaşılmıştı, ü zamana kadar isteri konusunda Charcot'nun ortaya attığı travma kuramının etkisiyle hastaların anlattıklarını gerçek sayıp etiyolojik (nedensel) bakımdan önemli görmeye daha çok eğilim gösterilmekteydi. Hastalar ise, kendilerindeki belirtileri ilk çocukluktaki pasif cinsel yaşantılara, yani kaba bir deyişle baştan çıkarılıp ayartılmalara bağlıyordu. Adı geçen etiyolojik görüş pek akla yakın gelmediği, ikincisi kesinlikle saptanan durumlara uygun düşmediği için yıkılıp gidince, bunun yol açtığı başLca sonuç tam bir çaresizlik oldu. Psikanaliz, gereği gibi bir yol izleyerek çocukluktaki sözü edilen travmalara kadar uzanmış, bunların uydurma olduğunu kanıtlamıştı, yani ayaklar altındaki gerçeklik zemini yitirilmişti. Benden önce Breuer'in o hoşlanmadığı durumla karşılaşmasındaki gibi, içimden çalışmaları yüzüstü bırakmak geçmemiş değildi hani. Ama direnip çalışmaları sürdürdümse, belki de benim için yapılacak başka şey olmad ğındandı. Sonunda aklımı baş;ma toparlayıp şöyle düşündüm: İnsan bir çalışmadan belli bazı sonuçlar bekler de bekledikleri çıkmayıp düş kırıklığına uğrarsa, cesaretini yitirmeye hakkı yoktur; yapacağı şey, beklediği sonuçlarda bir düzeltmeye gitmektir. Eğer isterililer hastalık belirtilerini kafalarından uydurdukları birtakım travmalara bağlıyorsa, buradan çıkarılacak yeni gerçek şu olabilirdi: Demek ki söz konusu yaşantıları sayıklıyorlardı. Böyle olunca, ruhsal gerçeğe pratikteki gerçeğin yanı sıra değer vermek, bu gerçeğin üzerine eğilmek gerekirdi. Çok geçmeden de bir nokta açıklığa kavuştu: İlgili sayıklamaların amacı ilk çocukluk yıllarındaki bensevisel (otoerotik) etkinliği gizlemek, ayıp ve utancını örtmek ve ona daha bir yücelik kazandırmaktı. Sayıklamaların ötesine geçildi mi, çocukluktaki cinsel yaşam bütün boyutlarıyla kendini belli ediyordu.
İlk çocukluk yıllarına ilişkin cinsel yaşamda, çocukların doğarken dünyaya birlikte getirdikleri bünyesel özellikler de rol oynamaktaydı. Bünyesel yatkınlıklar, hiç bir olağanüstülüğü bulunmayıp genelde etkileyici bir güçten yoksun kalacak yaşantılara fiksasyon gücünü içeren kamçılayıcı travmalar niteliğim kazandırıyor, beri yandan bireyin yaşantıları normalde uzun süre uyuklayıp kalacak, belki de hiç bir zaman gelişme olanağı bulamayacak bünyesel etkenleri uykusundan uyandırıyor, böylelikle yatkınlık ve yaşantı bir araya gelerek nedensel (etiyolojik) bakımdan kopmaz bir bütün kimliğiyle kendini açığa vuruyordu. Baza olağanüstü yaşantıların, yani travmaların ortaya çıkışında çocuktaki cinsel bünyenin uyarıcı rol oynadığını ileri sürerek, travmatik etiyoloji konusundaki son sözü 1907'de Abraham'm söylediğini burada belirtmek isterim.
Çocuk cinselliği konusunda benim ortaya attığım görüşler, hemen yalnız erişkinler üzerinde yapılıp geriye doğru bir yön izleyerek geçmişin derinliğine dalan psikanaliz çalış malarının verilerine dayanmaktaydı; henüz fırsat bulup çocuklar üzerinde doğrudan gözlemleri gerçekleştirememiştim. Bu yüzden, pek küçük çocuklar üzerinde yıllar sonra .giriştiğim dolaysız gözlemlerin, yıllar önce büyükler üzerindeki çalışmalarla vardığım sonuçlardan büyük bir bölümünü doğruladığını görmek, benim için eşsiz bir zafer oldu. Ama ele geçirdiğim başarılı sonuçlardan ötürü aslında utanmam gerekiyormuş gibi, söz konusu zafer giderek önemini yitirdi. Çocuklar üzerindeki psikanalitik gözlemlere daldıkça, çocuk cinselliği o kadar daha doğal nitelik kazanıyor, beri yandan bu gerçeği görmezden gelmek için şimdiye kadar ne çok çaba harcandığım düşünmek insana o ölçüde garip görünüyordu.
Ancak bir çocuk cinselliğinin varlığı ve önemine kesinlikle inanılmak isteniyorsa, psikanaliz tedavisinde tutulan yolu izlemek, nevrozlardaki belirti ve özelliklerden kalkarak geriye doğru yol almak ve en son kaynaklara ulaşmak gerekir. Bu kaynaklar, söz konusu belirti ve özelliklerden hangilerinin açıklığa kavuşturulabileceğini, hangilerinde bir değişikliğe gidilebileceğini bize gösterir. Kısa bir süre önce C. G. Jung'un yaptığı gibi, ilkin çocuktaki cinsel içgüdünün karakteriyle ilgili kuramsal bir görüş geliştirilip ortaya konur da, bu görüşten yola çıkılarak çocuğun cinsel yaşamı kavranılmak istenirse, daha değişik sonuçlara varılmasının şaşılacak yanı kalmaz kuşkusuz. Önceden hazırlanan böyle bir görüş, sapa düşünceler göz önünde tutularak ya da keyfi bir yol izlenerek belirlenmiş olmak gibi bir nitelik taşıyacak ve uygulanmak istenilen alana uygun düşmemek gibi bir sakıncayı içerecektir. Elbet psikanaliz de, cinsellik ve cinselliğin kişinin tüm yaşamıyla ilişkisi bakımından henüz çözümleyemediği birtakım sorunlarla karşı karşıyadır, birtakım karanlık noktalara gelip dayanmıştır. Ne var ki, bunlar kurgusal düşüncelerle (spekülasyon) ortadan silinip atılamaz; yapılacak daha başka gözlemler ya da daha başka alanlarda girişilecek inceleme ve araştırmalarla bir çözüme ulaştırıuncaya kadar varlıklarını sürdürmeleri yerinde olur.
Şimdi sözü uzatmadan düş yorumuna geçeceğim. İçimdeki belli belirsiz bir sezginin ardından giderek psikanaliz tekniğinde bir değişikliğe başvurup ipnotizmanın yerine serbest çağrışımı geçirdikten sonra, düş yorumu bu konudaki çabalarımın ilk meyvası oldu. Hani bilip öğrenme merakun, hiç de işin başından beri düşleri anlamaya yönelik değiidi. Beni etkileyerek ilgimi bu alana çeken, bu alandaki çalışmalarda başarı elde edeceğim umudunu bana veren bir şeyle karşılaşmamıştım. Breuer'le ilişkilerimizin kesilmesinden önce, kendisine bundan böyle düşleri yorumlayabildiğimi bir tek cümleyle açıklayabilecek zaman bulabilmiştim ancak. Yorum tekniğini ele geçirmenin böyle bir tarihçeye dayanmasından ötürü düş dilindeki simgeler en son kavrayabildiğim şeyler olmuştu, çünkü düşü görenin çağrışımlarının simgelerin anlaşılmasına fazla bir yardımı dokunmamaktaydı. İlkin olayların kendilerini incelemek, ancak sonradan kitaplara bir göz atmak alışkanlığım elden bırakmadığım için, düş simgelerini kesinlikle ele geçirdikten sonradır ki, Scherner'in9 bir yazısında ilgili simgelerin söz korusu edildiğini gördüm. Düşteki simgesel dışavurumu ancak daha sonradan fırsat bulup ele alabildim; bu da, başlangıçta pek değerli çalışmalarla kendini gösteren, ama ileride işi büsbütün tavsatan W. Stekel'in etkisiyle oldu biraz. Psikanalitik düş yorumuyla bir zaman pek el üstünde tutulan antik düş yorumu arasında sıkı bir ilişkinin varlığını ancak çok yıllar sonra gördüm. Benim düş kurammdaki kendine en özgü ve en önemli parçaya, yani düşlerdeki biçim değişturnelerin bir iç çatışmadan kaynaklandığı, dürüstlükle bağdaşmayacak içsel bir yönelimden ileri geldiği görüşüne, tıbba yabancı, ama felsefeye aşina biri olan ünlü mühendis J. Popper'in Lynkeus takma adıyla 1899'da yazdığı Phantasien eines Realisten (Bir Gerçekçinin Sayıklamaları) adlı yapıtında yeniden rastladım.
Psikanaliz çalışmalarının o ilk çetin yıllarında nevrozların karşıma çıkardığı hem teknik, hem klinik, hem de sağaltımsal (tedaviye yönelik) sorunların aynı zamanda üstesinden gelmem gerekip, büsbütün tek başıma uğraşmak zorunda kalarak güçlüklerin karmaşası içinde çokluk yolumu şaşırmaktan ve özgüven duygumu yitirmekten korktuğum bir sıra, düş yorumu benim için bir avuntu kaynağı ve tutunacağım bir dal olmuştur. Bir nevrozun psikanalizle anlaşılabileceği konusunda ileri sürdüğüm varsayımın doğruluğunu hasta üzerinde görebilmem için çok vakit, insanın sabrını taşıracak kadar uzun süre beklemem gerekiyordu; oysa hastalık belirtilerinin bir eşi gözüyle bakılabilecek düşlerde ilgili varsayımın hemen her vakit hiç yaşmaksızın doğrulandığını görüyordum.
Ancak elde ettiğim bu başarılardır ki, bana yılmadan sabretme gücünü verdi, psikoloji alanında çalışan bir araştırmacının kavrayış yeteneğini, düş yorumuna karşı takındığı tutumla ölçmek gibi bir alışkanlığın içimde doğup gelişmesine yol açtı; psikanalize karşı çıkanlardan çoğunun kısaca bu bölgeye ayak atmaktan çekindiğini ya da böyle bir şeye kalkıştığında alabildiğine beceriksiz davrandığını gözlemlemek bir memnunluk salıyordu içime. Zorunluğuna çok geçmeden inandığım kendimi psikanalizden geçirme işini, çocukluk yıllarımın tüm olayları içinden vurup giden bir dizi düşe dayanarak gerçekleştirdim. Hatta bugün bile doğru dürüst düş gören ve fazla anormalliği içermeyen kimselerde bu çeşit bir psikanalizin amaca elvereceği kanısındayım10. Psikanalizin tarihçesini böylece alıp göz önüne sermekle, sanıyorum onun içyüzünü sistematik anlatımlardan daha iyi ortaya koydum. Doğrusu buluşlarımın özel bir nitelik taşıdığını ilkin farketmemiştim. Hekim olarak çevremde yavaş yavaş uyandırdığım sempatiyi ve sinir hastalarının muayenehaneme akın akın gelmesinin sağladığı maddi kazancı gözden çıkararak, nevrozların cinsel kökenlerini hiç şaşmaksızm araştırıp inceliyordum. Bu çalışmalar sonucu, kanımca cinsel etkenin pratikteki önemini kesinlikle saptamamı sağlayan epey bilgi ve deneyim edindim. Başıma geleceklerden habersiz V. KrafftEbing'in başkanlığındaki Nörologlar Derneği'nde bir konuşma yaptım;11 meslekdaşlarımm konuşmamla şahsıma gösterecekleri ilgi ve takdirin, kendi gönül rızamla üstlendiğim maddi kayıpların acısını bana unutturacağını sanıyordum. Duygusallıktan uzak bir şekilde ele alınması gereken bilimsel katkılar gibi söz açtım bulgulamalarımdan; karşımdakilerin de benim gibi davranacakların umuyordum. Ne var ki, konuşmamın arkasından başgösteren sessizlik, çevremde oluşan boşluk, şans ma karşı yöneltilen kinayeli sözler, nevrozların etiyoloj isinde cinselliğin rolüyle ilgili olarak öne sürülecek savların, başka bildiriler gibi karşılanmasının umulamayacağını yavaş yavaş anlatmıştı bana. Bundan böyle, Hebbel'in bir deyişiyle «uyuklayan dünyayı sarsıp uyand'rinaya çalışanlar» arasına karıştığımı, dolayısıyla çevremden tarafsızlık ve hoşgörü bekleyemeyeceğimi kavradım. Ama gözlemlerimde ve bunlardan çıkardığım sonuçlarda ortalama bir doğruluk derecesinin varl'ğına inancım giderek sağlamlaştı. Ayrıca, kendi yargı gücüme karşı güvenim azımsanacak gibi değildi ve moralim hayli düzgündü. Dolayısıyla, içinde bulunduğum durumdan başarıyla sıyrılıp çkaçağım kuşkusuzdu. Pek önemli birtakım gerçekleri bulgulama şansının kendisine bağışlandığı bir kimse sayılacağım inancını kafama yerleştirmiştim ve ilgili buluşların bir alınyazısı gibi karşıma çıkaracağı tatsız sonuçları da yüklenmeye haz!rdım.
Geleceği ise şöyle tasarlıyordum: Yeni yöntemin tedavi alanında sağlayacağı başarılarla belki kendimi ayakta tutabilecektim, ama hayattayken bilim dünyası beni umursamayacaktı. Derken aradan birçok yıl geçip bir başkası çıkacak, şimdiki zamanın uygun görmediği gerçekleri şaşmaz bir tutumla bulgulayıp yeniden ortaya koyacak, bunları çevresine benimsetecek ve beni ilgili alanda ister istemez yenilgiye uğrayan bir öncü kimliğiyle elimden tutarak şerefli bir mevkiye oturtacaktı. Beri yandan, bir Robinson gibi yalnız adamda günlerimi elden geldiğince rahat geçirmeye bakıyordum. Şimdi içinde yaşadığım zamanın çapraşık sorunlan ve sıkıntılarından başımı çevirip geriye bir göz atınca, bana öyle geliyor ki kahramanlık kokan nefis bir dönemdi bu; splendid isolation* birtakım üstünlükler ve çekiciliklerden yoksun değildi. Literatür izlemem, konu üzerinde doğru dürüst bilgisi bulunmayan psikanaliz düşmanlarının söylediklerine kulak vermem gerekmiyor, hiç bir etki altında kalmayıp beni belli bir yöne itmeye çalışacak hiç bir gücün varlığını üzerimde hissetmiyordum. İçimdeki kurgusal eğilimleri (spekülasyon) baskı altında tutmayı ve Üstat Charcot'nun bir öğüdüne uyarak, kendiliklerinden bana bir şey söyleyene kadar üzerlerine eğildiğim konulan dönüp dolaşıp gözden geçirmeyi öğreniyordum. Yayınlayacak yer bulmakta biraz zahmet çektiğim yazılann her vakit bilgilerimin gerisinde kalmasın.n, bunların okuyucuların önüne çıkarılmasını dilediğim bir tarihe ertelemenin sakıncası yoktu; çünkü sağlamlığı su götürür bir «önceliği» savunma diye bir zorunluk benim için bulunmuyordu ortada. Örneğin Düş Yorumu'nu daha 1896 yılında kafamda ana hatlarıyla geliştirmişken, ancak 1899 yılında yazmaya başladım. Dora'nın tedavisi 1900 yılında sona ermiş, bunu izleyen iki hafta gibi bir sürede hastalık öyküsünü kaleme almışt m; ama kaleme alman öykü ancak 1905'te yayınlandı Bu arada tıp literatüründe yazdıklarım üzerinde pek durulmuyor, nasılsa böyle bir yola gidildiği zaman alay ya da acmakli bir yukarıdan bakışla yergi konusu yapılıyordu. Kimi vakit* meslekdaşlardan biri, yayınladığı bir eleştiride kaçık, aşın, pek acayip gibi çok kısa ve hiç. de hoşa gidecek yanı bulunmayan birkaç laf ediyordu hakk'mda Bir ara, sömestrelerde derslerimi verdiğim klinikte çalışan bir asistan, derslere katılmak için benden izin istedi, büyük bir dikkat ve ilgiyle dinledi derslerimi. Son dersten sonra klinikten ç'kmış gidiyordum ki yanıma geldi, bana yolda biraz eşlik etmek üzere müsaademi rica etti. Bu yürüyüş sırasmr da, savunduğum öğreti aleyhinde bir kitap yazdığını, klinik direktörünün de bundan haberi olduğunu, ancak dinlediği derslerden sonra öğretimi doğru dürüst anlayabildiğini, dolaysıyla böyle davrandığına üzüldüğünü belirtti, «derslerinizi dinleme fırsatını daha önce elde etseydim, kitaptaki
* Dört başı mamur yalnızlık. Ç.N.)
birçok yeri başka türlü kaleme alırdım» gibi bir açıklamada bulundu. Gerçi kitabını yazmadan, Düş Yorumu'nu okuması gerekip gerekmediğini klinikte soruşturmamış değildi; ama zahmete değmez diyerek kendisini bundan vazgeçir* meye çalışmışlardı. Bir ara asistan bey benim öğretinin oluşturduğu yapıyı, şimdi anladığı kadarınca, iç sağlamlığı bakımından Katolik kilisesine benzetti. Hani ruhunun esenliği bakımından, bu benzetmesi dilerim biraz takdir duygusunu içeriyor olsun. Ama sonunda iş işten geçtiğini, kitabında artık bir değişikliğe gidemeyeceğini, çünkü çoktan basıldığını söyledi. Bu meslekdaşım sonradan psikanaliz konusundaki düşüncesinin değiştiğini çevresine duyurmayı gerekli bulmaması bir yana, sürekli muhabirliğini yaptığı bir tıp dergisine psikanalizin kaydettiği ilerlemelere ilişkin hep alaylı yazılar döşendi.
Kişisel alınganlığım, o yıllar benim yaranma körlenip keskinliğini yitirdi. Yaİnız bırakılmış bütün kâşiflerin imdadına yetiştiği söylenemeyecek bir durum karşıma çıkarak, ,beni bir kızgınlığa kapılmaktan da alıkoymuştu; çünkü böyle yalnızlığa itilmiş biri genellikle kendini kahredip durarak, çağdaşlarının şahsına ilgisizliğinin ya da şahsından yüz çevirişinin nereden kaynaklandığını araştırır, bunu inançlarının sağlamlığına yöneltilmiş can sıkıcı bir itiraz görür. Oysa ben böyle bir yola sapmak gereğini duymadım; çünkü psikanalitik öğreti, bana çevrenin davranışını psikanalizin temel varsayımlarına dayanarak açıklama olanağını veriyordu. Tarafımdan ele geçirilen gerçeklerin birtakım duygusal karşıkoymalarla hastaların bilinçlerinden uzakta tutulduğu varsayımı doğruysa, bilinçdışma ittikleri nesneler getirilip gözleri önüne konduğu zaman aynı karşıkoymalara sağlamlarda da rastlanması doğaldı. İçlerinde oluşacak duygusal karşıkoymalan sağlamların birtakım ussal nedenlere dayandırmaya çalışmalarında şaşılacak bir taraf yoktu. Nitekim hastaların da ayni ölçüde sık olarak söz konusu davranışa başvurduğu görülmekteydi. İleri sürülen nedenler de —hani Falssatff'ın* bir deyişiyle nedenler böğürtlenler gibi harcıâlem şeylerdi— yine aynıydı, öyle parlak bir zekâ ese
I
 Shakespeare'ln IV. Henry oyununun kahramanlarından. (Ç.N.) 200
ri de değillerdi. Arada bir aynm varsa, hastaların içlerindeki karşıkoymalan görüp yenmelerini sağlayacak bazı çarelerin elde bulunması, sözde sağlıklı kişilerde ise böyle bir şeyin söz konusu olmamasıydı. Karşılarına çıkarılan konular üzerine bu sağlıklılann serinkanlı, bilimseltarafsız bir tutumla eğilebilmeleri için nasıl davramlacağı henüz çözülmemiş bir sorundu; çözümünü en iyisi zamana bırakmak gerekiyordu. Başlangıçta salt itirazlara yol açmış bir savın bir süre sonra, yeni kanıtlar falan ileri sürülmeksizin kendiliğinden benimsendiği bilim tarihinde sık saptanabilen bir durumdu.
Psikanalizin savunuculuğunu tek başıma yaptığım bu yıllarda, dış dünyanın yargısına karşı bir saygının içimde uyanmış ya da düşünsel bir yumuşaklık eğiliminin içimde gelişmiş olmasını sanmm kimse benden beklemeyecektir.
II
1902'den başlayarak çevremde bir grup genç hekim toplandı;13 psikanalizi öğrenmek, uygulamak ve yaymak gibi açık ve belirgin bir amaçlan vardı. Psikanaliz tedavisinin olumlu sonucunu kendi üzerinde yaşayan bir meslekdaş, ilgili konuda öncülük etmişti. Belirli akşamlar benim evde bir araya geliniyor, bazı kurallar çerçevesi içinde konuşulup tartışılıyor, yadırgatıcı bir yenilik gösteren psikanaliz alanında bilgi ediniliyor ve daha başka kişilerin de aynı konuya ilgi göstermesine çalışılıyordu. Günün birinde, sanat okulunu bitirmiş biri elinde bir manüskriyle çıkageldi; yazı olağanüstü bir anlayış ve sezgiyle kaleme alınmıştı. Kendisine ön ayak olup dışandan sınavlara girerek liseyi bitirmesini, sonra da üniversiteye yazılıp psikanalizin hekimlik öğrenimini gerektirmeyen uygulama alanında çalışmasını sağladık. Böylece küçük derneğimiz hamarat ve güvenilir bir sekretere kavuşmuştu; Otto Rank14 adındaki bu sekreter, zamanla benim en vefalı bir yardımcım ve çalışma arkadaşım oldu. Dar çevremiz kısa sürede genişledi, ilerki yıllar topluluktaki eski yüzler kaybolup yerlerini yenileri aldı, eskileri gitti, yenileri geldi. Yetenek zenginliği ve çeşitliliği bakımından diyebilirim ki, topluluğumuzun herhangi bir klinikteki öğretim üyesi kadrosundan pek kalır yeri yoktu. Sonradan psikanaliz tarihinde hep hoşa giden roller olmasa bile pek önemli roller oynayan kişiler, daha baştan bu topluluk içinde bulunuyordu. Ancak, ilex ide böyle bir gelişimle karşılaşılacağı o zamanlar bilinemezdi kuşkusuz. Ortada memnunluk duymamam için bir neden yoktu ve şunu söyleyebilirim ki, bilgi ve deneyimlerimi karşımdakilere aktarmak için elimden geleni yaptnı. Ama hiç de iyiye yorumlanamayacak iki olay, sonunda bu çevreye karşı içimde bir yabancılaşmanın doğmasına yol açtı. Bunlardan birincisi, aynı çetin işi birlikte sırtlanan kimseler arasında esmesi gereken dostça anlaşma havasını bir türlü egemen kılamayışım, ikincisi ise ortak çalınma koşuilamıda koıay bir neden bulup patlak verebilen öncelik çekişmelerini önleyemeyisimdir. Bugünkü ayr.lıklardaıı bırço^uııun ortaya çıkmasını hazırlayan uygulamalı psikanaliz öğretimindeki büyük güçlükler, daha Viyana'daki üzel psikanaliz derneğinde kendini açığa vurmuştu. Bente, gelişimim tamamlamamış bir teknikle sürekli bir akış içindeki bir kuramı, belki birçok kişiyi yanlış yollara sürüklenmekten ve sonunda eğri yollara sapmaktan al.koyacak gibi cir otoriteyle karşımdakiiere sunmayı göze alamıyor, böyle bir girişimi sakıncalı buluyordum. Mkir işçilerinin özgürlüklerine kavuşup zamanında öğretmenlerinden bağımsız duruma ulaşması, psikolojik bakımdan memnunluk verici bir otayehr; ancak, böyle bir bağımsızlık, söz konusu işçilerin pek sık rastlanmayan bazı kişisel koşulları gerçekleştirebilmeleri durumunda yarar sağlayabilir. Özellikle psikanaliz, uzun süreli sıkı bir eğitimi, insanın öz varlığında bir disipline ulaşabilmesi için zorunlu bir eğitimi gerektirir. Psikanaliz gibi böyle horlanan ve hayır çıkmaz bir gözle bakılan bir alanda canla başla sürdürülen çalışmalardaki gözüpeklik dolayısıyladır ki, normalde hoşuma gitmeyen bazı durumları dernek üyelerinde görerek ses çıkarmadım. Ayrıca dernek yalnız hekimleri kapsamına almıyor, başka bilim adamlarını, yazarları, sanatçıları vb. de sinesinde barındırıyordu. Düş Yorumu ve Nükte gibi kitaplar, psikanaliz öğretilerinin yalnız tıp çevresiyle sınırlı kalmayacağını, ilgili öğretilerin manevi bilimlerin öbür değişik dallarına da uygulanabilirliğini daha baştan göz önüne sermekteydi15. 1907 den başlayarak durumda bütün tahminlerin tersine ansızın bir değişme başgösterdi. Psikanalizin büyük bir sessizlik içinde etkisini sürdürüp birçok kişinin ilgisini kazanarak kendisine hayli dost edindiği, hatta onu benimsemeye haz.r bilim adamlarının bulunduğu anlaşılmıştı. Daha epey önce Bleuler10 bana bir mektup yazarak, çalşmalanmın Burghölzli'de incelenip değerlendirilmekle olduğunu bildirmişti. 1907'de Zürih kliniğinden ilkin bir kişi, Dr. Eitingon17 Viyana'ya geldi, çok geçmeden bunu daha başka ziyaretler izledi ve arada yoğun bir düşünce alış verişinin gerçekleşmesi sağlandı. Sonunda, o vakitler burghölzli'de küçük bir memur olan C. G. Jung'un çağrısı üzerine 1908 bahannda Salzburg'ta ilk kez bir psikanalistler kongresi toplandı; psikanaliz taraftarları viyana dan, Salih'ten ve diğer yerlerden kalkıp gelerek kongreye katıldı, bu iik kongrenin meyvası, Bleuler'le benim 190ı* yılında Psikanalitik ve Psikopatolojik Araştırmalar Yıllığı, ilmiyle ç.karmaya başladığımız dergiydi; yazı işleri müdürlüğünü Jung üstlenmişti. Böylelikle, Viyana ve Zürih arasında skı bir işbirliği doğmuş oluyordu.
Psikanalizin yayılması uğrunda Zürih psikiyatri ekolünün, özellikle Bleuler ve Jung'un gösterdiği büyük hizmetlerden ötürü şimdiye kadar tekrar takdir ve teşekkürlerimi belirttim. Koşulların alabildiğine değişik olduğu bugünkü durumda da aynı şeyi yapmaktan geri kalmak istemem O zamanlar bilim dünyasının dikkatini psikanaliz üzerine çeken başlıca etken, Zürih ekolünün psikanalize arka ç kmasıd r, _ diye bir şey elbet söylenemez. Gerçek etken, kuluçka döneminin sona ermesi ve dört bir yanda psikanalize giderek artan bir ilginin gösterilmeye başlamasıydı. Ama her yerde bu ilgi, psikanalizi çokluk şiddetle yadsıma kılığında kendini açığa vururken, Zürih'te psikanaliz karşısında takınılan tutumun temelini tam bir benimseme oluşturmuştu. Ayrıca başka bir kentte Zürih'teki gibi mükemmel bir taraftar kitlesi bir araya gelmemiş, başka hiç bir yerde resmi bir klinik psikanaliz araştırmalarının hizmetine verilmemiş, psikanalizi bağımsız bir ünite olarak psikiyatri öğretim kapsamına alan bir klinik hocası başka hiç bir kentte çıkmamıştır. Dolayısıyla, Zürihliler, psikanalizin benimsenip tutunması için uğraşan küçük topluluğun çekirdeğini oluşturdu. Ancak Zürih'te bu yeni tekniği öğrenip uygulama olanağı vardı. Bugünkü tarat tadarımdan çoğu, hatla bunların coğrafi bakımdan Viyana'ya isviçre'den daha yakın bölgelerde oturanları bile Zürih üzerinden kalkıp bana geldi. Uygarlığımızın büyük metropollerini sinesinde barındıran Batı Avrupa için eksantrik bir yeri elinde bulunduran Viyana, birçok yıldan beri birtakım ağır önyargılarla saygınlığına gölge düşürülmüş bir kent durumundaydı. Alabildiğine değişik ulusların temsilcileri akın akın seğirtip düşün yaşamı pek hareketli İsviçre'de bir araya geliyordu; Hoche'nin1* Freiburg'taki konuşmasında kullandığı bir deyimle ruhsal salgının yayılması bakımından isviçre'de bir enfeksiyon odağı özellikle önem taşıyacaktı.
Burghölzli'deki psikanalitik gelişim sürecine kendisi de katkıda bulunmuş bir mesiekdaşın anlattıklarına göre, bu bilimin adı geçen kentte daha çok erken yıllardan başlayarak ilgi uyandırdığı sonucuna varabiliriz. Jung'un 1902de gizli (okkult) olayları konu alan"1 kitabında benim Düş Yorumü'na ilk kez dikkatin çekildiği görülür. 1903 ya da 1904 yılından bu yana, yine benim mesiekdaşın anlattığına göre, psikanaliz yine aynı kentte ön planda ilgi görür. Viyana ile Zürih arasında kişisel ilişkilerin kurulmasından sonra, 1907 yılının ortasında Burghölzli'de de bir dernek doğmuş, düzenli üyeler arasında psikanalizin sorunları konuşulup tartışılmaya başlanmıştır. Viyana ve Zürih ekolleri arasında bir birliğin sağlanmasından sonra, İsviçreliler asla bu birliğin salt alıp kabul eden parçasını oluşturnamış, kendileri de psikanalizin yararlandığı birtakım bilimsel çalışmalar ortaya koymuştur.
Wundt ekolünce başvurulan çağrışım deneyi, İsviçreliler tarafından psikanalizin hizmetinde, kullanılmış ve beklenmedik değerlendirmelere konu edilmiştir. Böylece psikanalitik bulgulamaların doğruluğu deneysel yoldan hızla kanıtlanıp, o zamana kadar psikanalistlerin yalnız okuyup İşitmekle yetindiği birtakım gerçekler, söz konusu bilimi öğrenenlere artık örneklerle sunulabilmiştir. Ve bütün bu çabalar sonucu, deneysel psikolojiyle psikanaliz arasında ilk köprü kurulmuştur.
'Çağrışım deneyi psikanalitik tedavide her ne kadar ilgili vakanın geçici olarak niteliksel analizine imkân verirse de, psikanaliz tekniğine önemli bir katkıda bulunmaz ve psikanaliz uygulamalarında ille de kendisine başvurulması zorunlu değildir. Zürih ekolü ya da bu ekolün öncüleri sayılan Bleuler ile Jung tarafından bulgulanmış bir diğer .gerçek çok daha büyük bir önem taşır. Bleuler, o zamana kadar tamamen psikiyatri kapsamına alınan bir sürü vakanın, psikanalizin düşlerde ve nevrozlarda varlığını kanıtladığı mekanizmaların (Freud mekanizmaları») dikkate Alınmasıyla ancak açıklığa kavuşturulabileceğini saptamıştı. Jung ise, psikanalitik yorum yöntemini erken bunama (Dementia praecox) kapsamına giren en acayip ve en karanlık vakalar üzerinde uygulamış, hastaların yaşam öyküleriyle yaşamsal yönelimlerinden bunların nasıl doğup çıktığını açık seçik göstermeyi başarmıştır. Dolayısıyla, psikanalizi artık daha uzun zaman göz ardı etmek psikiyatristler için olanaksız duruma gelmiştir. 1911de şizofreni üzerine yayınlanıp, psikanalitik gözlemi kliniksistematik gözlemle eşdeğer tutan Bleuler'in yapıtı, bu yoldaki başarıları adeta taçlandırmıştır.
Ancak, daha o zamanlar her iki ekolün çalışma doğrultusu arasında kendini açığa vuran bir ayrılığı burada belirtmeden geçemeyeceğim. Bir şizofreni vakası üzerinde uyguladığım psikanaliz denemesinin başarılı sonuçlarını daha 1897'de20 yayınlamıştım; ama vaka paranoid karakter taşıyordu, dolayısıyla Jung'un başvurduğu psikanaliz uygulamaları bakımından bir öncelik davasına kalkışamazdım. Ayrıca, benim için söz konusu vakada önemli olan, hastalık belirtilerinin açıklığa kavuşturulabilmesi değil, hastalığın ruhsal mekanizması, Özellikle bu mekanizmanın o zamanlar artık bilinen isteri mekanizmasına uygunluğu sorunuydu. Her iki hastalık mekanizması arasındaki ayrımlara henüz o zamanlar bir açıklık getirilmemişti. Çünkü o dönemde ben, nevrozlara ilişkin bir libido kuramını geliştirmeye yönelik çalışmalarda bulunmaktaydım; ilgili kuram, bütün nevrotik ve psikotik olayları libidonun normal dışı serüvenine, yani normal tüketim yollarından saptırılmasına dayanarak açıklayacaktı. Böyle bir bakış açısı ise, İsviçreli araştırmacılara yabancıydı. Bildiğim kadar, bugün bile
*Bleuler, erken bunama çeşitlerinin organik bir nedenden kaynaklandığı kanısını elden bırakmamıştır. Yine aynı hastalık üzerindeki kitabı 1907'de yayınlanan Jung ise, 1908'd? Salzburg'taki kongrede toksik bir kuramı savunmuştu. Bu da, libido kuramını kapı dışarı etmese bile üzerinden atlayıp geçen bir görüştü.21 İlkin başvurmaya yanaşmadığı bir malzemeden daha sonra fazlasıyla yararlanma yoluna gittiği için, Jung, ilgili konuda bir başarı sağlayamamıştır.
İsviçre ekolünün psikanalize yaptığı belki bütünüyle Jung'a maledilebilecek bir üçüncü katkısına, işin uzağındaki kimseler gibi pek değerli bir gözle bakamayacağ m. Bu katkı, 1906 ve 1910 arasında sürdürülen diagnostik (tanısaU çağrışım deneyleri'nden doğmuş kompleksler öğretişidir. İlgili öğretinin ne kendisi psikolojik bir kurama varılmasını sağlamış, ne psikanalitik öğretiler bütünü içine bir zorlamaya, başvurulmaksızın alınabilmiştir. Buna karşılık «kompleks» sözcüğü, psikolojik gerçeklerin tanımlanmasında başvurulan rahat ve çok vakit vazgeçilmez bir deyim olarak psikanaliz ülkesine gelip yerleşmiştir. Psikanalitik bir gereksinme nedeniyle ortaya atılan yeni isim ve deyimlerden hiç biri kompleks kadar geniş çapta rağbet görmemiş, kompleks kadar kötüye kullan'larak psikanalitik terimlerin oluşturulmasına zararı dokunmamış tır. Zamanla psikanalistlerin normal konuşmalarında «kompleks dönüşümü» diye bir söz geçmeye başlamış, bununla «bilinçdışna itilmiş nesnenin yeniden dönüp gelişi» anlatılmak istenmiş, doğrusu «ona karşı içimde ailerjim var» olması gerekirken, «ona. karşı bir kompleksim var» demek yavaş yavaş alışkanlık, durumunu almıştır. 1907"den başlayarak, Viyana ve Zürih ekollerinin birleşmesini izleyen yıllarda psikanaliz, günümüzde içinde bulunduğu bir atılımı sağlamıştr. Gerek bu bilime ilişkin yazılardaki yaygınlıkla onu uygulayan ya da öğrenmek isteyen hekim sayısındaki artış, gerek kongreler ve bilimsel derneklerde psikanalize karşı yöneltilen saldırıların çoğalması bunun kesin bir kanıtıdır. Psikanaliz alabildiğine uzak ülkelerin kapısından içeri ayak atmış, vardığı her yerde yalnız psikiyatristleri ürkütüp uyandırmakla kalmayarak, hekim dışı çevrelerdeki aydınlar n ve öbür bilim dallarında çalışan kimselerin de kendisine kulak kabartmasını sağlamıştır. Hiç bir vakit açıktan açığa psikanaliz taraftan görünmemesine karşın, bu bilimin gelişimini sempatiyle izleyen Havelock Ellis,2 Avustralya  Asya T p Kongresi'ne sunduğu bir raporda şöyle demektedir: «Freud's , psychoanalysis is now championed and carried out not only in Austria and Switzerland, but in The United States, in England, in India, in Canada and, I doupt not, in AustralaciaV* 1910 yıhnda Şili'nin Buenos Aires kentinde yapılan uluslararası kongrede, Alman asıllı olduğunu sandığım bir Şili'li hekim, çocuk cinselliği tezini savunmuş ve saplantı nevrozlarında psikanalitik tedavinin başarılarını övmüştür. Merkezi Hindistan'dan BerkeleyHill4 adında bir İngiliz sinir hekimi, Avrupa'ya gelen nazik bir meslekdaşı aracılığıyla, psikanalitik yoldan tedavi ettiği müslüman Hindu'lardaki nevrozların t'pkı bizim Avrupa'lı hastalardaki nevrozlar gibi bir etiyolojiye sahip olduğunu bildirmiştir.
Psikanaliz, Kuzey Amerika'ya pek onurland rıcı bazı durumların eşliğinde girdi. Boston yakınındaki Worcester üniversitesinin rektörü Stanley Hail tarafından Jung'la ben, üniversitenin yirminci kuruluş yıldönümü dolayısıyla yaP'lması planlanan törende psikanaliz üzerine Almanca konferanslar vermek için Amerika'ya çağrılmıştık. Pedagoji ve felsefe öğretimi yapan o küçük, ama saygınlığı yüksek üniversite camiasma mensup peşin yargılardan uzak kişilerin, psikanaliz alanındaki bütün çalışmaları izlediklerini ve öğrencilerine psikanaliz konusunda dersler vererek bu çalışmaların önemini ortaya koyduklarını büyük bir hayretle gördük. Aşırı erdemli Amerika'da hiç değilse akademik çevreler, günlük yaşamda müstehcen gözle bakılan bütün sorunları serbestçe konuşup tartışıyor, bilimsel açıdan ele alabiliyordu. Worcester üniversitesinde önceden hazırlıksız verdiğim beş konferans, daha sonra American Journal of Psychologie'de (Amerikan Psikoloji Dergisi) İngilizce yayınlandı, arası çok geçmeden aynı konferanslar Psikanaliz Üstüne (Über Psychoanalyse) adı altında Almanca basıldı.
 Freud Psikanalizi bugün artık yalnız Avusturya ve İsviçre'de değil, Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Hindistan, Kanada ve kuşkusuz Güneydoğu Asya'da savunulup uygulanmaktadır. (Ç.N.)
Jung ise teşhiste çağrışım ve «çocuk ruhundaki çatışmalar»üzerinde konuştu.
Verdiğimiz konferanslara karşılık L.LX>. şeref payesiyle onurlandırıldık. Worcester'deki o şenlik haftasında, psikanaliz beş kişiyle temsil edilmişti. Jung ile benden başka. Amerika gezisinde bize eşlik eden Ferenczi, ayrıca o zamanlar Toronto (Kanada) üniversitesinde çalışıp şimdi Londra'ya yerleşmiş bulunan Ernest Jones ve daha o vakitler New York'ta psikanalitik uygulamalara girişmiş A. Brill vardı.35 Worcester'deki en önemli kişisel ilişki, Harward üniversitesinde nöropatoloji hocalığı yapan J. Putnam'la. benim aramda kurulmuştu. Yıllar önce psikanaliz konusunda olumsuz bir yargıyı açığa vuran J. Putnam, sonradan çarçabuk psikanalize ısınmış, onu gerek içerik ve gerek biçim bakımından güzel konferanslarla kendi hemşeri ve meslekdaşlanna salık vermeye başlamıştı. J. Putnam'ın yüksek ahlâk görüşü ve gözüpek bir gerçek sevgisine dayanan karakterine karşı Amerika'da duyulan saygı psikanalize yarar sağlamış, belki psikanalizi erkenden felce uğratacak suçlamalara karşı Putnam bu bilimi savunmuş, ona arka çıkmıştır. Ancak ilerde kendi mizacından kaynaklanan güçlü etik ve filozofik eğilimin fazlasıyla etkisinde kalmış ve psikanalize kanımca gerçekleştiremeyeceği bir istek yönelterek, onun belli bir ahlâksalfilozofik dünya görüşünün, hizmetine girmesi gerektiği tezini savunmuştur: ama yine de Putnam'ın, vatanı olan Amerika'da psikanalizin başlıca dayanaklarından biri olarak kaldığını söyleyebiliriz.26
Psikanalizin yayılmasında ayrıca Brill ve Jones'in alabildiğine büyük hizmetleri geçmiş, kendilerini hiç düşünmeden hani harıl sürdürdükleri çalışmalarla gündelik yaşama, düşlere ve nevrozlara ilişkin kolaylıkla gözlemlenebilecek temel gerçekleri tekrar tekrar vatandaşlarının gözleri önüne sermişlerdir. Brill kendi uğraşılarının başarısını, hekimlik yapıp benim yazılarımı çevirerek, Jones ise öğretici konferanslar verip, Amerika'da yapılan kongrelerde hazırcevaplık taşan konuşmalar yaparak pekiştirmiştir.27
Kökleşmiş bilimsel bir geleneğin eksikliği ve resmi otoritelerin gevşekliği. Stanley Hall'in Amerika'da psikanalizi yaymak için sürdürdüğü çalışmaların işine yaramıştır. Ayrica Amerika'da işin başından beri karakteristik olan şey,, akıl ve ruh hastaliklanndaki yönetici ve profesörlerin bağımsız pratisyenler gibi psikanalize ilgi göstermeleridir.. Ama işte bu yüzden, psikanaliz çevresinde sürdürülen savaşın akıbeti, bu bilime karşı daha büyük bir direniş gösteren eski kültür merkezlerinin barınağı Avrupa'da belirlenecekti.
Zürih'ii A. Maeder'üı övülecek çalışmalan Fransız okuyucusu için psikanaliz öğretilerine açılan rahat bir kapı sağlamasına karşın, Avrupa ülkeleri arasında Fransa psikanalize en kapalı bir ülke olarak kaldı. Bu bilime karşı ilk ilgi kıpırdanışlan Fransız taşrasında açığa vurdu kendini. Morichau Beauchant (Poitiers) açıktan açığa psikanalizi: savunan ilk Fransız oldu. Bordeux'dan Regis ve Hesnard ise daha bu yakınlarda (1914)28 ayrıntılı, ama yer yer gerekli anlayıştan yoksun ve özellikle simgelere takılan2» bir inceleme30 yayınlayarak, bu yeni öğretiye karşı kendi vatandaşlanndaki önyargıları dağıtmaya çalışmışlardır. Paris'te hâlâ, Janet'nin 1913 Londra Kongresi'nde ustalıkla dile getirdiği kanı, yani psikanalizde iyi ve güzel adına ne varsa hep kendi görüşlerinin birazcık değiştirilmiş şekilleri olduğu, bundan öte bu bilimin hiçbir işe yaramadığı kanısı, egemenliğini sürdürüyora benzemektedir. Janet, adı geçen Londra Kongresi'nde, kendisinin psikanalizi gerektiği gibi bilmediğini ileri sürerek bunu örnekleriyle kanıtlamaya çalışan £. Jones'in bir dizi suçlamasını sineye çekmekten başka çıkar yol bulamamıştı. Janet'nin savlan doğru> sayılmasa bile, onun nevrozların psikolojisinin araştırılması, konusundaki hizmetleri yine de unutulamaz. İtalya'ya gelince, burada çok şeyler vaat eder gibi görüneni başlangıçtaki adımlar ileriye götürülerek daha geniş çevrelerin psikanalize karşı ilgisi sağlanamamış, oysa kişisel, bağların yardımıyla psikanaliz henüz erkenden Hollanda, topraklarına ayak atmıştır; van Emden'in, van Ophuijsen'in, van Renterghem'in (Freud ve Ekolü)*1 ve Stârcke kardeşlerin burada gerek kuramsal ve gerek pratik alanda başarıyla psikanaliz çalışmalarında bulunduklarını görmekteyiz.*3 İngiltere'de ise bilimsel çevrelerin psikanalize karşı. ilgisi pek ağır bir gelişim izlemiştir. Ancak, ortadaki belirtilere bakılırsa, İngilizlerin incelmiş gerçeklik duygusu ve.adaleti savunma tutkuları dolayısıyla, psikanalizin özellikle bu ülkede enikonu yayılma göstereceği anlaşılmaktadır.
İsveç'te hekimlik çalışmasında Wetterstrand'in yerini alan P. Bjerre, psikanalitik tedavilerde ipnotik telkini hiç değilse şimdilik bir kenara bırakmıştır. İsveç in Kristiania kentinden R. Vogt, 1907'de çıkan Psykiatriens gruntraek adlı kitabında psikanalize de yer vermiş, dolayısıyla psikanalizin varlığını görmezlikten gelmeyen ilk psikiyatri kitabı Norveç dilindo yaymlanm.ştır. Rusya'da ise psikanaliz hayli yayılmış olup, hemen bütün çevrelerce bilinmektedir. ısıe;deyse benim bütün incelemelerim ve psikanaliz taraftan daiıa başka kimselerin yazları Rusça'ya çevrilmiştir. Ne var ki, psikanalitik öğretilerin Rusya'da henüz derinliğine bir anlayışa konu olduğu söylenemez. Rus hekimlerinin bu > oldaki katkıları şu sıra pek önemsenecek giui değildir. Yalnız Odesa kenti, M. Wulff un şahsında usta bir psikanalisti sinesinde baniîdınyor. Psikanalizin Polonya bilim ve edebiyat na girişini en başta L. Jekel'in çabalarına borçlu bulunmaktayiz. Avusturya'ya coğrafi bakımdan pek bağlı, ancak bilimsel bak mdan ona pek uzak Macaristan ise şimdiye kadar psikanalize bir tek kimiyi, yani S iereaczi'yi armağan etmiştir; ancak Ierenczi'nin de bir topluluğa bedel bir kişi sayılacağım belirtmek gerekiyor.33
Almanya'daki durum ise, psikanalizin henüz bilimsel tartışmaların odak noktasını oluşturduğu, gerek tıp, gerek tıp dışı çevrelerde alabildiğine kesin bir direnişin görüldüğü, bu direnişin henüz son bulmadığı, dönüp dolaşıp yeniden tazelendiği, hatta zaman zaman güçlendiği söylenerek özetlenebilir. Hiçbir resmi öğretim kurumu şimdiye kadar psikanalize kapısını açmış değildir. Almanya'da. Psikanaliz uygulamasında bulunan başarılı pratisyenler üç beş kişiyi aşmıyor. Ancak, İsviçre toprağında kalan Kreuzling'te Biswanger'in, Holstein'da Marcinowski'nin yönettiği psikiyatri klinikleri gibi birkaç klinik psikanalize kapılarım aralamıştır. O kritik Berlin toprağında ise daha önce Bleuler'in asistanlığını yapan ve psikanalizin en seçkin temsilcilerinden biri olan K. Abraham'ın başarıyla tutunduğu görülmektedir. Şimdi burada anlattıklarımızın ancak dış görünüşü yansıttığı bilinmese, durumun aradan bir hayli yıl
geçmesine karşın değişmeden kalmasına şaşmamak elden geimezdi. Oysa bilimin resmi temsilcileriyle klinik yöneticilerinin ve Dunlara ister istemez bağımlı durumdaki genç elemanların direnişlerini fazla önemsememek gerekiyor. Psikanalize karşı olanların seslerini enikonu yükseltirken, psikanaliz taraftarlarının ürküp sinerek seslerini çıkarmamalarının anlaşılmayacak bir yanı yoktur. Psikanaliz ça1 ^malarına olan ilk katkıları gelecek hesabına hayli umutlar uyand ran psikanaliz taraftarlarından birçoğu, içinde yaşad klan koşulların baskısı karşıs.nda kendilerini çekip geriye almıştır. Ancak psikanaliz akımı önüne geçilmez bir güçie, ortalığı velveleye vermeden ilerleyerek gerek psikiyatristler, gerek tıp dışı çevrelerden kendisine yeni yeni dostlar edinmekte, bu konudaki yayınlar sayısı habire artan bir okuyucu kitlesini kendisine çekmekte, dolayısıyla, ilgili ak m karşıt gövüştekileri savunu çabalarını giderek iv. tt rmaya zorlamaktadır. Örneğin ben, söz konusu yıllar içerLinde belli kongrelerle bilimsel dernek oturumlarındaki tartışmalara ilişkin haberlerde veya bazı yayınlara ilişkin eleştirilerde, psikanalizin artık öbür dünyayı boyladığı, bundan böyle bir daha belini doğrultamayacağı, işinin bilirildı,,i giji Gözler okumuşumdur. Bunlara verilecek en güzel yanıtın, öldüğünü yanlışl kla ilan eden bir gazeteye^ Mark Twain'in çektiği telgraftaki şu cümle olması gerekirdi: «Ölüm haberimde aşırı abartma vardır.» Ölümünün her ilan edilişinden sonra psikanaliz kendisine yeni taraftarlar ve çalişma arkadaşları kazanmış, sesini duyuracak yeni yayın organlarına kavuşmuştur. Nihayet öldü olarak ilan edilmenin, sükûtla geçiştirilmeye yeğ tutulması gerektiğini söyleyebiliriz.
Yukarıda anlatılan yersel yayılmaya paralel olarak, nevrozlar öğretisi ve psikiyatriden yola koyulup öbür bilim dallarına siçramasıyla, psikanalizin içeriğinde de bir açıl'p yayılmanın gerçekleştiği görülür. Ancak psikanalizin gelişim tarihçesinin bu yönünü inceden inceye ele alamayacağın; çünkü Lowenfeld'in «Sınır Sorunları» adındaki kitap dizisinde çıkan Rank ve Sachs'ın mükemmel bir incelemesi,34 psikanalitik çalışmaların özellikle bu bakımdan sağlad ğı başarıları ayrıntılı biçimde okuyucuya sunmaktadır. Hem bu doğrultudaki çalışmalar başlangıç dönemindedir, ileri bir aşamaya ulaşmış durumları yoktur, çoğu çıkış noktası oluşturacak niteliktedir henüz, bazısı da tasarıdan başka bir şey değildir. Aklı başında bir kimsenin ilgili duruma psikanalizi suçlamak için bir neden gözüyle bakmaması gerekir. Üstesinden gelinmeyi bekleyen pek çok ödev var ortada, ama bu işte görev alanların hepsi bir avuç insanı geçmiyor. Söz konusu kimselerin çoğunluğunun da asıl mesleği hekimlik değildir; dolayısıyla, karşılarındaki yabancı bilimin uzmanlık alanına giren sorunlarına ister istemez amatörce eğilmek zorunda bulunuyorlar. Psikanalizden gelen bu elemanların amatörlüklerini saklayıp gizledikleri de yok; bütün istedikleri, sonradan gelecek uzmanlar için yolgösterici ve önceden yer tutucu bir rol oynamak, ilgili uzmanların kendileri işe koyulmak istediklerinde gereken psikanalitik teknik ve koşullan onlara salık verebilecek duruma gelmektir. Daha şimdiden azımsanmayacak bilgiler ele geçirilmişse, bu bir yandan psikanalitik yöntemin başarısından, beri yandan hekimlikle ilişkileri bulunmazken psikanalizi manevi bilimlere uygulamayı yaşamlarının <en büyük amacı bilen birçok araştırmacının şimdiden psikanaliz alanında çalışmaya başlamasından kaynaklanmıştır.
Söz konusu uygulamaların çoğunluğunda, anlaşılacağı üzere, benim ilk psikanaliz çalışmalanm ön ayak olmuştur. Nevrozluların ve normallerdeki nevrotik belirtilerin psikanalitik yoldan incelenmesi, yalnız bu alan için geçerli sayılamayacak ruhbilimsel birtakım gerçekleri kabul zorunda bırakmıştır bizi. Örneğin, psikanaliz salt patolojik olaylan açıklığa kavuşturmakla kalmayarak, bunlann normal ruhsal yaşamla ilişkisini ortaya koymuş, psikiyatri ile ruhsal olayları konu alan pek değişik diğer bilim dallanndaki sezilmedik ilişkilerin varlığını gün ışığına çıkarmıştır. Bunun gibi, bazı tipik düşlerden yola koyularak kimi mitleri ve masallan anlama olanağı sağlanmıştır. Riklin'le Abraham, «le geçirilen ipuçlannı izleyerek, mitlere ilişkin araştırılara ¦başlangıç oluşturan çalışmalarda bulunmuşlar, sonradan ilgili araştırmalar Rank'm35 mitoloji konusunda sürdürdüğü ve bu alandaki bütün uzmanca araştırmaları aratmayacak nitelikteki çalışmalarla bir mükemmelliğe ulaşmıştır. Düş simgelerinin izlenmesi, araştırmacılan götürüp mirtoloji, folklor (Jones, Storfer) ve dinsel soyutlamalarla ilgili jsorunlann ortasına bırakmıştır. Psikanaliz kongrelerinin birinde Jung'un bir öğrencisinin30 çıkıp, şizofrenlerdeki sayıklamalarla ilkel çağlann ve ilkel kabilelerin evren anlayışları arasında bir uygunluk bulunduğunu kanıtlaması, dinleyicileri hayli etkilemiştir. Daha sonradan, nevrozlarla dinsel ve mitolojik düşlemleri (fantazya) uzlaştırmak isteyen Jung'un çalışmalarında mitolojik malzemenin bugün için artık kusursuz denemeyecek, ama pek ilginç bir bircimde işlendiği görülür.
Düş araştırmalarından kalkan bir başka yol, sanat yapıtlarının ve nihayet ozanlarla sanatçıların psikanalizine götürmüştür. Bu çalışma doğrultusundaki ilk aşamada ozanların düşlemleriyle gerçek düşlerin çokluk bir ayrımı içer.mediği, psikanalitik incelemeler sonucu ortaya konmuştur (Gradiva)âT. Bilinçsiz bir ruhsal yaşam görüşü, sanatsal yaratıcılığın içyüzü konusunda bir ilk görüşe ulaşılmasını .sağlamıştır; nevrozlarda ister istemez varlığı benimsenen içgüdüsel kıpırtıların gereği gibi ele alınması, sanatsal yaratıcılığın kaynaklanm tanımamıza olanak vermiş ve içinden yükselen içgüdüsel uyarılara sanatçının nasıl bir tepki .gösterdiği, ilgili tepkiyi ne gibi yollara başvurarak bir başka kılıkta göz önüne serdiği58 sorularının ortaya atılmasına yol açmıştır. Psikanalizin genel olarak tüm sorunlanyla ilgilenen psikanalistlerden çoğu, yaptıklan çalışmalarla yukandaki sorunlann çözümüne çeşitli katkıda bulunmuştur. Kuşkusuz bu konuda da psikanalize aşina olmayanlar tarafından itirazlara kalkışılnıakta gecikilmemiş, itirazların tıpkı psikanalizin anayurdundaki gibi aynı yanlış anlamalar ve şiddetli direnişlerle kendini açığa vurduğu görülanüştür. Ama her ayak attığı yerde, psikanalizin o yerin sakinleriyle savaşa tutuşmak ve savaşı kazanmak zorunda bulunduğu daha baştan bilinen bir şeydi. Ne var ki, psikanalizin yayılma girişimleri henüz bütün alanlarda varlığını hissettirmemiş, bunlann bir bölümü ileriye bırakılmıştır.
Psikanalizin tam anlamıyla edebiyata yönelik uygulamaları arasında Rank'm yasaksevi (Inzest) üstüne pek güzel incelemesi başta gelmektedir39. Yasaksevi'nin alabildiğine hoşnutsuzlukla karşılanacak bir konu olduğu kesindir. Psikanalizi temel alan dilbilimsel ve tarihsel incelemeler henüz birkaçı geçmiyor. Dinsel törelerin biçimsel yönünü nevrotik davranışlarla karşılaştırarak, dinselpsikolojik sorunlara değinmeyi göze alan ilk kimse 1907 yılında ben oldum.40 Zürih'ten Rahip Dr. Pfister41, Kont von Zinzendorf'un dindarl ğıyla ilgili incelemesinde ve diğer bazı çal'şmalarında dindarl'k tutkusunun sapık sevgiden kaynaklandığını ortaya koydu; Zürih ekolünün son çal'şmalarında ise, din konusuna psikanalizin sızması değil de, psikanalize dinsel tasar mlann sızmasının söz konusu olduğu görülüyor.
Totem ve Tabu12 kapsamına giren dört incelememde, psikanalizden yola koyularak, bizi doğrudan o son derece önemli uygarlık kurumlarımızın, devlet düzenlerimizin, ahlâk ve din duygular; m zın, ama beri yandan yasaksevinin (iııze.ot) ve vicdanın kaynaklarına götüren kabile psikolojisinin sorunları üzerine eğilmeyi denedim. Bu konudaki çabaların sonuçlarınn eleştiriler karşısında ne ölçüde tutunabileceği, bugünden söylenebilecek gibi değildir.13
Psikanalitik yöntemin estetik konulara uygulanmasında, Nükte'* üzerine yazd'ğ m kitap ilk örnektir. Bunun dışndaki konular, henüz kendilerini ele alacak kişileri gözlemektedir; özelikle ilgili alanda zengin bir ürüne kavuşmayı haklı olarak bekleyebiliriz. Estetiğin çeşitli kollarında çalışacak uzman kişiler hiç de yeteri kadar elde bulunmuyor; dolayısıyla, söz konusu kişileri yetiştirmek için, Hans Sachs, 1912'do Rank'la beraber Imago dergisini kurmuştur.. Dergide Hitschmann'la V. Winterstein tarafından felsefi sistem ve filozofların kişiliklerine psikanalitik aç'dan yaklaşım sağlama konusunda ilk adm atılmıştT. Bu durumda insana söz konusu çabaların sürdürülmesini ve derinleştirilmesini dilemek kalıyor.
Psikanalizin çocuktaki ruhsal yaşama, cinsel işgüdülerin bu yaşamdaki rolüne (V. HugHellmuth)45 ve üreme işlevinin hizmetinde kullanamaz duruma gelen cinsel öğelerin akıbetine ilişkin devrimci bulgulamaları, dikkatleri henüz çok erken bir dönemde pedagoü alanına çekmiş ve psikanalitik görüşleri bu alanda ön plana almak için ilgilileri çaba harcamaya çağırmıştır. Psikanalizin pedagoji «lanına uygulanması sorununa can ve yürekten el atarak, din adamlarıyla pedagogları bunun gereğine inandırmak şerefi Rahip Pfister'indir*8. İsviçre'de bir hayli pedagogu ikna etmiş, kendisiyle beraber bu sorunla ilgilenmelerini sağlamıştır. Ancak, meslekdaşlan Pfister'in görüşlerini sözde paylaşır gibi yapmış, ama ne olur ne olmaz kendilerini geri planda tutmayı uygun bulmuşlardır. Viyana'lı psikanalistlerden birkaçı ise geriye doğru bir yol izlemiş ve tıbbî bir pedagojide karar kılmıştır.47
Buraya kadar olan bütünlükten uzak değinmelerimle, tıbbî psikanaliz ve diğer bilim dalları arasında saptanmış başı sonu görülecek gibi olmayan ilişkiler topluluğuna dikkati çekmeye çal.ştım. İlerde gelecek bir araştırmacılar kuşamının çalışmasına yetecek malzeme bulunuyor bu konuda ve kendi ana toprağında psikanalizin önüne çıkarılan karşıkoymalar bir kez yenilmeye görsün, söz konusu çalışmanın da yapılacağından kuşkum yoktur.48
Bu karşıkoy maların tarihçesini yazmayı şu anda verimsiz ve zamansız saymaktayım; çünkü günümüzdeki bilim adamlarının pek yüzünü ağartacak bir şey olmayacakt r bu. Ama hemen şunu da ekleyeyim ki, psikanalize karşı çıkanlara, salt bu karşı çıkışlarından ötürü asla küçümsemeyle davranmad m; savaş zamanı, savaşa katılan iki taraıta da genellikle rastlanabilecek fırsatçı ve yağmacı bir kaç değersiz kişi d'şında böyle bir davranışa başvurmadım Ne de olsa psikanalize cephe alanların niçin bu yola saptıklarını kendi kendime açıklayabilmekteydim. Beri yandan, psikanalizin insandaki en kötü tarafları gün ışığına çıkard'ğını öğrenmiştim. Ancak, saldırılara yanıt vermemeyi de kararlaştırmışt?m bir kez, benim gibi başka arkadaşları da polemikten uzak tutmaya çalıştım. Psikanaliz çevresinde sürdürülen kavganın koşullarında, dinleyici önünde ya da yayın organları aracılığıyla yapılacak tartışmaların hiç de yarar sağlayacağı kanısında değildim. Kongrelerde ve dernek oturumlarında ise psikanalize karşı çıkanların, üyelerden çoğunluğunun oyunu kazanacağı kesindi; ayrıca bu kimselerin adil ve jentilmence davranacaklarına asla pek güvenim yoktu. Gözlemlerin ortaya koyduğuna göre, bilimsel bir tartışmada çok az kimse centilmenliği elden bırakmamanın, hele tarafsız kalmanın üstesinden gelebilmektedir. Dolayısıyla, bilimsel polemiklerden öteden beri ürker, çekinirim. Sanırım bu davranışım yanlış anlaşılmış, bana aşın ölçüde çelebi ya da sinik bir kimse gözüyle bar kılmasına yol açmış olacak ki, zamanla beni umursamanın hiç gereği yokmuş gibi bir kanı doğmuştu. Haksız bir kanıydı hani; çünkü ben de başkaları gibi pekâlâ hakaretlerde bulunabilir, onlar gibi kızıp köpürebilirim; ancak beceremediğim bir şey varsa, ilgili duyguların dışavurumlarını yazıya geçirmektir; bu yüzden de söz konusu tartışmalardan kendimi büsbütün geride tutmaktayım.
Kendimin ve çevremdeki kişilerin duygu ve heyecanlarını dizginlemeyip serbest bıraksaydım, kimi bakımdan belki daha iyi olurdu. Psikanalizin nasıl olup da Viyana'da doğduğu konusundaki ilginç açıklamayı işittik hepimiz; Janet, 1913 yılına gelinceye kadar psikanalizi küçümsemeyerek ondan yararlanmıştır; oysa elbette Parisli olmaktan gurur duyan biriydi kendisi; Paris'te ise Viyana'ya göre daha sert ahlâk kurallarının egemen olduğu pek söylenemez.*» Gelgelelim, nevrozların cinsel yaşamdaki bozukluklardan ileri geldiği gibi bir tezi ortaya atan psikanalizin ancak Viyana gibi bir kentte, buranın başka kentlere yabancı o şehvet ve ahlâksızlık taşan atmosferinde doğabileceği ve psikanalize düpedüz Viyana'daki durumları yansıtan bir ayna gözüyle bakılabileceği, adeta ilgili durumların kuramsal yoldan bir dışa yansıtılması sayılacağı parlak bir buluş gibi öne sürülmekteydi. Yerel milliyetçilikten uzak bir kimse olmama karşın; söz konusu tezin bana her vakit düpedüz saçma göründüğünü söylemek isterim. Hem de o kadar saçma ki, bazan Viyanalılığımdan ötürü uğradığım suçlamanın herkes önünde açığa vurulmak istenmeyen bir diğer tezi temsil ettiği, onun yumuşatılıp hafifletilmiş bir biçimi diye görülebileceği sanısına kapılımşımdır. Hani söylenildiğinin tersi olsa, o zaman değişirdi durum. Diyelim bir kent var da, ilgili kentte oturanlar cinsel doyum bakımından özel birtakım kısıtlamalar ortaya koymuş, bunlara uyuyor, beri yandan ağır nevrotik hastalıklara karşı bir yatkınlık gösteriyorlar; bu durumda söz konusu kent, kuşkusuz bir gözlemcinin aklında, iki olayı birbirine bağlamak, birini öbürsüyle açıklamak düşüncesini uyandırabilirdi.
Gelgelelim adı geçen iki koşuldan hiç biri Viyana için söz konusu değil; Viyanalılar başka büyük kent sakinlerine göre cinsel bakımdan ne daha perhizkâr, ne daha nevrotik kimselerdir, tnsanlararası cinsel ilişkiler, daha bir serbestlik gösterir burada; Viyana'da yaşayanların cinsel konulardaki çekingenliği, bekâretleriyle bu kadar gururlanan Batı ve Kuzey kentlerindekinden daha azdır. Viyanalılarda rastlanan özellikler, bir gözlemciyi, nevrozların nedenleri konusunda bir açıklığa kavuşturmaktan çok, yanlış yollara sürükleyecektir. Ne var ki, Viyanalılar da psikanalUm doğup ortaya çıkışındaki kendi katkılarını yadsımak için ellerinden geleni yapmaktan geri kalmamıştır. Aydın ve bilgin çevrelerde psikanalistlere karşı düşmanca umursamazlığın Viyana'daki kadar belirginlikle kendini açığa v.urduğu başka hiç bir kent yoktur yeryüzünde.
Geniş kitleler önüne çıkmaktan kaçınma politikamla, belki ben de böyle bir durumun ortaya çıkmasından sorumlu bulunmaktayım. Eğer psikanalizin Viyana'daki hekim derneklerini gürültülü oturumlarla meşgul etmesine yol açsam ya da rıza gösterseydim, bu oturumlarda herkes içini dökse, herkes dilinin ucunda taşıdığı ya da açığa vurmaya niyetlendiği bütün suçlama ve küçümsemeleri açığa vursaydı, belki bugün psikanalize karşı başvurulan afarozun önü alınabilir ve psikanaliz kendi anayurdunda bir el davranışı görmezdi. Ama böyle bir yola sapmadığım için, VVallenstein adındaki kahramanının ağzından şu sözleri söyleten ozana hak vermemek elde değil:
»Viyanalılar dünyada bağışlamaz beni Böyle bir curcunadan ettim kendilerini»
Psikanalizin karşısında olanların haksız ve keyfi davranışlarını yüzlerine sauviter in modo* vurmak gibi benim üstesinden gelemediğim bir ödevi, Bleuler, 1910'da50 yayınlanan «Freud Psikanalizi, Savunusu ve Eleştirel Açıklamalar» adlı, kitapta yüklenmiş ve yüzünün akıyla ilgili ödevin altından kalkmıştır. İki bakımdan önemli bu çalışmanın tarafımdan övgü konusu yapılması o kadar doğal ki, övgüyü bir yana bırakıp, bir an önce ilgili çalışmada bulduğum
Yakışık alır biçimde (Ç.N.)
kusurlara geçmek istiyorum. Kitap, bu durumuyla bile bana taraf tutar gibi görünüyor; psikanaliz düşmanlarının, hastalarına karşı adeta fazlasıyla hoşgörülü, psikanaliz dostlarının yanılmalarına karşı fazlasıyla sert. Bu denli ünlü bir psikiyatristin, böyle kuşku götürmeyecek kadar kendi alanında otorite sahibi ve bağımsız bir kişinin, neden meslekdaşları üzerinde fazla bir etki yapmadığını da kitabın söz konusu özelliği bize açıklamaktadır. Affektivitat (1906) yazarının, bir incelemenin etki gücünü içerdiği kanıtların değerinden çok, taşıdığı duygusal havadan aldığına şaşmaması gerekiyor. Kitabın psikanaliz taraftarları üzerindeki olumlu etkisini ise, Bleuler, Freud Kuramlarının Eleştirisi (1913) adlı yapıtında psikanalize karşı önceki tutumuna ters bir tutumu açığa vurarak yine ortadan kald rmıştır. İlgili yapıtında, Bleuler, psikanalize o kadar yüklenmektedir ki, bu bilime düşman kişilerin, kendi savunmalarım üstlenmiş Bleuler'in yard'mından memnun kalmaması için bir neden yoktur. Ancak, Bleuler, psikanalize ilişkin olumsuz yargılarını dile getirirken yeni kanıtlara ya da eskisinden değerli gözlemlere başvurmaz, psikanaliz alanındaki kendi bilgi düzeyine dayanır yalnız, ama bunun söz. konusu yargılara varmak için yetmeyeceğini eski yazılarındaki gibi bir türlü itirafa yanaşmaz. Demek oluyor ki, Bleuler konusunda psikanaliz acısını kolay unutamayacağı bir kayıpla karşı karşıya kalmıştır. Ancak 1914'te yayınlanan Şizofrenilere Eleştirel Bir Bakış adlı incelemesinde, şizofreni kitabında psikanalize yer verdiği için uğradığı sald'rılar nedeniyle, Bleuler'in, «büyüklenme» diye nitelediği bir davranışa başvuracak kadar derlenip toparland ğı görülür: «Ama şimdi bir büyüklenmeyle diyeceğim ki, bugüne Kadar çeşitli psikolojik görüşlerin psikogenetik (ruhsal kökenli) belirti ve hastalıkların aç klığa kavuşturulmasına acınacak kadar az katkısı olmuş, derinlik psikolojisi ise hastalarını anlamaları ve tedavi edebilmeleri için hekimlerin gereksinme duyduğu henüz kuruluş aşamasındaki bir psikolojinin bir bölümü olarak kendini tıbbın hizmetine sunmuştur. Hatta ben ilgili anlayış doğrultusunda küçük de olsa bir ad m attığımı söyleyebilirim. Bu sonuncusu bir yanılgıdır belki, ama ilk iki savın doğruluğuna kuşku yok.»
Derinlik psikoloj isiyle psikanalizden başka bir şey anlatılmadığına göre, şimdilik Bleuler'in bu kadarcık da olsa psikanalizi savunma çabasından memnunluk duyabiliriz.
Kısa kes kıyamette Hepsi boş bir nefes.
Goethe
Birincisinden iki yıl sonra, yani 1910 martında, bu kez Nürnberg'te psikanalistlerin ikinci özel kongresi yapıldı. Bu arada Amerika'da gördüğümüz iyi kabulün, Alman topraklarında ise psikanaliz düşmanlığındaki giderek artışın, beri yandan Zürihlilerin sağladığı o beklenmedik desteğin etkisi altında kafamda bir amaç belirmişti ve dostum S. Ferenczi'nin yardımıyla ikinci kongrede bu amacı gerçekleştirdim. Psikanaliz akımını bir örgüte kavuşturmak, merkezini Zürih'e taşımak ve psikanalizin geleceği üzerine titreyecek birini örgütün başına getirmek gibi bir plan kurmuştum. Bu planı uygulamam, psikanaliz taraftarları arasında bir hayli itiraza yol açtı; dolayısıyla, beni böyle bir davranışa sürükleyen nedenleri burada enine boyuna ele almak istiyorum. Akıllıca bir iş yapmadığım anlaşılsa bile, davranışımda haklı olduğum görülecektir sanırım.
Viyana'yla bağlantısının psikanaliz gibi körpe bir akımı ileriye götürmekten çok ona ayak bağı olduğu gibi bir yargı vardı kafamda. Bir akademi öğretim üyesinin psikanaliz «nstitüsü açtığı Zürih gibi Avrupa'nın göbeğindeki bir kente, psikanalizin geleceği için daha umut verici bir yer gözüyle bakıyordum. Ayrıca psikanaliz akımının gelişimini önleyen ikinci engel olarak kendi şahsımı görmekteyim; taraf mı tutan ve tutmayanların sevgi ve nefreti karşısında hakkımda doğru dürüst bir yargıya varmak mümkün değildi. Ya Kolomp, Darwin ve Kepler'le karşılaştırılıyor, ya da beyni sulanmış51 bir kimse olduğum ileri sürülerek küçümseniyordum. Dolayısıyla, psikanalizin doğduğu kent olan Viyana gibi kendim de arka plana çekilmek niyetindeydim. Hem genç sayılmazdım artık; oysa önümde geride bırakılması gereken daha uzun bir yol görüyor, ileri yaşımda başkanlık sorumluluğunu fazla ağır bir yük gibi hissediyordum. Ama başta birinin olması gerektiğini de düşünmekteydim. Psikanalizle uğraşanları pusuda ne gibi tehlikelerin beklediğini çok iyi biliyor, başa bir otorite geçirilir de bu otorite gerektiği vakit yol göstericilik ve uyarıcılık görevini yaparsa, hataların bir çoğuna düşmekten üyelerin esirgenebileceğini umuyordum. Başkalarıyla aramda aşağı yukarı on beş yıllık bir deneyimin oluşturduğu kapatılamayacak bir ara vardı; dolayısıyla, böyle bir otorite rolünü oynamak o zamana kadar bana yüklenmişti. Kuşkusuz şimdi bu görevi, başkanlıktan ayrılmadan önce yerimi tutacak genç birisine devretmem gerekiyordu. Bu kişi de olsa olsa C. G. Jung olabilirdi. Bleuler benim yaşıtımdı çünkü; oysa Jung üstün yetenekli biriydi, yayınladığı yapıtlarla psikanalizin gelişimine hatırı sayılır katkılarda bulunmuştu. Ayrıca, sosyal bakımdan bağımsızdı, insanda güven taşan enerjik bir kişi izlenimini bırakıyordu. Üstelik benimle dostluk ilişkileri kurmaya ve bu dostluk uğrunda, o zamana kadar içinde yer vermekte sakınca görmediği ırksal önyargılardan vazgeçmeye hazır bir tutumu vardı. Başkanlığa Jung'u seçmenin, bütün bu sayıp döktüğüm üstünlüklere karşın alabildiğine isabetsiz bir davranış sayılacağını,, böylelikle bir başkasının otoritesine katlanamadığı gibi,, kendisi de bir otorite kurmasını asla beceremeyen ve tüm çabasını kimsenin gözünün yaşına bakmaksızın çıkarlannı savunmak uğrunda harcayan bir kimseyi başa getirdiğimizi o zamanlar sezememiştim.
Dernekler arasında resmi bir birleşmeyi zorunlu görüyor, çünkü bir kez popülerlik kazandıktan sonra psikanalizinbaşına musallat olacak kötü kullanımlardan korkuyordum. Bu birleşme gerçekleştirilmeli, ortada zamanı gelince: «Bütün bu saçmalarla psikanalizin bir ilişkisi yoktur, bunlar psikanaliz değildir!» demeye yetkili bir organ bulunmalıydı. Uluslararası Psikanalistler Derneği'nin yerel kolları tarafından yapılan toplantılarda psikanalizin nasıl ele alınacağı öğretilmeli, hekimler buralarda psikanaliz uygulamaları için yetiştirilerek psikoterapi çalışmalarında bulunabilmeleri güven altına alınmalıydı. Ayrıca, resmen tanınmış bilimler psikanalizi afaroz ettikten ve onu uygulayan hekimlerle klinikleri boykot konusu yaptıktan sonra, psikanaliz taraftarlarının dostça geçinip birbirlerini desteklemek amacıyla bir araya gelmesi, bana arzu edilmeye değer bir davranış görünüyordu.
Uluslararası Psikanalistler Derneği'nin kurulmasıyla elde etmek istediklerimin hepsi işte bu kadardı, bunun dışında bir şey yoktu. Galiba elde edilebilmesi mümkün olandan fazla bir şeydi bu da. Nasıl bana cephe alanlar psikanaliz, akımının durdurulamayacağını tecrübeyle anlamışlarsa, ben de kendilerini istediğim tarafa çekemeyeceğimi sonunda tecrübeyle anlamıştım. Gerçi Ferenczi'nin Nürnberg'teki kongreye sunduğu öneri kabul edilerek Jung başkanlığa; Riklin de sekreterliğe getirildi; ayrıca merkezin yerel derneklerle ilişkisini sağlayacak bir iletişim dergisinin çıkarılması kararlaştırılmış, birleşme amacı olarak da şöyle bir açıklama yapılmıştı: «Freud tarafından kurulan psikanalizin gerek yalnızca psikoloji olarak, gerek tıp ve manevi bilimlere uygulanması bakımından ele alınıp geliştirilmesi; psikanalitik gerçeklerin bulgulanmasmda ve yayılmasında üyeler arasında bir dayanışmanın sağlanması.» Ancak Viyana'dakiler, öneriye şiddetle karşı çıktı. Adler ateşli bir konuşma yaparak, «bilimsel özgürlüğe bir sansür ve kısıtlama» getirilmek istendiğinden söz açtı. Birlik merkezinin Zürih değil, her seferinde iki yıl için seçilecek başkanın yaşadığı kent olmasını isteyen Viyanalılar, istediklerini kongreye kabul ettirdikten sonradır ki, birleşme önerisine rıza gösterdi.
Kongre "de üç yerel dernek temsil edilmekteydi; Berlin'de Abraham'ın başkanlığındaki dernek, kendi başkanları yeni kurulan Uluslararası Derneğin başkanlığına getirilmiş Zürih'teki dernek ve bir de benim yönetimini Adler'e bıraktığım Viyana'daki dernek. Budapeşte'deki dördüncü bir dernek ise ancak daha ileride kuruldu. Bleuler, hastalığı nedeniyle kongreye gelemedi, sonradan da Uluslararası Derneğe girme konusunda prensip bakımından çekimser davrandı. Gerçi kendisiyle şahsen yaptığım bir konuşmadan sonra düşüncesini değiştirdi ama çok geçmeden Zürih'teki tatsız olaylardan ötürü yine dernekten ayrıldı, Zürih'teki yerel dernek ve Burghölzli Kliniği arasındaki bağlantı da böylelikle koptu.
Nürnberg Kongresinin bir sonucu da Psikanaliz Merkez Derneği'nin CDas Zentralblatt für Psychoanalyse) kurulması oldu ve dernek Adler'le Stekel'i bir araya getirdi. Kuşkusuz başlangıçta muhalif bir tutumu vardı derginin, Jung'un başkanlığa getirilmesiyle tehlikeye düşen Viyana'nın psikanaliz alanındaki hegemonyasını yeniden ele geçirmek gibi bir amaç güdüyordu. Ancak dergiyi çıkaran Adler'le Stekel. yayınevi bulmakta güçlükle karşılaşınca bana geldi; barışçı amaçlar taşıdıkları konusunda güvence verip, gerçekten böyle düşündüklerinin bir kanıtı olarak bana dergide bir veto hakkı tanıyınca, yayın işini üzerime aldım ve ilk sayısı 1910 eylülünde çıkan psikanalizin yeni basın organında canla başla çalışmaya koyuldum.
Biz, şimdi yine psikanaliz kongrelerinin tarihçesine dönelim. Üçüncü kongre 1911 eylülünde Weimar'da yapıldı ve kendisinden önceki kongreleri gerek hava, gerek bilimsel çalışma bakımından geride bıraktı. Kongreye kat lan J. Putnam, sonradan Amerika'ya döndüğünde, kongre üyelerinin mentalitesi (the mental attitude) karşısında duyduğu memnunluğu ve saygıyı dile getirdi, benim bu üyelerle ilgili olarak kullandığiinı söylediği bir sözü alıntıladı: «Doğru'nun birazına katlanmasını öğrendiler».r> Gerçekte bilimsel kongrelere katılmış bir kimsenin üzerinde psikanaliz kongresinin olumlu bir izlemin b rakması düşünülecek gibi değildi. Daha önceki iki kongreyi de ben yönetmiş, her konuşmacıya konuşması için yetecek zaman bırakmış ve konuşma üzerindeki tartışmaların üyeler arasında özel bir düşünce alışverişi çerçevesi içinde yapılmasını belirlemiştim. Weimar'da başkan olarak kongre yönetimini elinde bulunduran Jung ise, tartışmaların konuşmaların hemen arkasından yapılması geleneğini yeniden kurdu, ancak bu davranışının olumsuz sonuçlan Weimar'da henüz kendini belli etmedi.
Bundan iki yıl sonra 1913 eylülünde Münih'te yapılıp, üyelerin henüz taze olarak belleklerinde yaşayan dördüncü kongrede ise bambaşka bir görünümle karşılaşıldı. Kongre, Jung tarafından hoşa gitmeyecek ve dürüstlükten uzak bir biçimde yöneltildi; konuşmalar süre bakımından sınırlanıp, uzun boylu tartışmalar tarafından geri plana itildi.
Talihin kahpe bir cilvesi olarak, kongrenin yapıldığı binaya Hoche'nin53 kötü ruhu gelip postu sermişti; başlarındaki adamın körü körüne arkasından giden yobaz bir tarikatın mensuplarıyla ilgili olarak saptadığı karakteristik özelliklerin bu toplantılarda ad absürdüm* gerçekleştirildiğini, zahmetsizce görüp inanabilirdi, Iloche. Yorucu olduğu kadar sıkıcı konuşma ve tartışmalar ardından Jung, yeniden Uluslararası Psikanalistler Derneği başkanlığına seçildi. Kongrede hazır bulunanların beşte ikisinin kendisinden güven oyunu esirgemesine aldırmayarak başkanlığı kabullenmekte duraksamadı. İleride tekrar toplanarak konuşup görüşmek gereksinmesini duymayan üyeler birbirinden ayrıldı. Uluslararası Psikanalistler Derneği şöyle bir durum gösteriyordu o tarihte: Viyana, Berlin ve Zürih yerel dernekleri daha Nürnberg kongresinde temsil edilmişti. 1911 mayısında Münih'te Dr. L. Seif'ınr>ı başkanlığında kurulan bir dernek uluslararası derneğe katıldı. Gene aynı yıl A. Brill'in başkanlığında The New York Psychoanalytic Society adı alt nda Amerika'da ilk yerci derneğin temeli atıldı. Weimar kongresinde ise Amerika'da ikinci bir yerel derneğin kurulması önerisi benimsendi. İçinde Kanada'dan ve bütün Amerika'dan üyellerin yer aldğı, başkanlığına Putnam'ın, sekreterliğine ise E. Jones'in getirildiği bu dernek, bir sonraki yıl American Psychoanalytic Association adı altında gözlerini dünyaya açtı. 1913 Münih kongresinden az önce, S Ferenczi'nin başkanlığında Budapeşte yerel derneği faaliyete geçti. Kısa bir süre sonra da, Amerika'dan Londra'ya gelip yerleşen E. Jones, burada ilk İngiliz psikanalistler derneğini kurdu. Böylece şu anda varolan derneklerin sayısı sekize yükselmiş bulunuyor; ancak bunların toplu üye saysı, psikanalizin örgütlenmemiş öğrencileriyle taraftarlarına sayısı konusunda kuşkusuz bir fikir vermekten
uzaktır.
Psikanalize ilişkin süreli (periyodik) yayınlardaki gelişime de burada kısaca değinmek yerinde olacaktır san'rım Psikanalizin ilk süreli yaym orpanı Ruhbilimscl Uygulamalar Derneği (Schriften zur angewandten Seelenkunde) olup, hivbir güçlükle karşılaşmaksızın 1907'den beri çıkmakta ve
* 'I Um ayrıntılarına kadar (Ç.N.)
tşu an onbeşinci sayışma gelmiş bulunmaktadır. İlkin Viyajıa'da H. Heller tarafından yayınlanmış, daha sonra F. Deuticke tarafından yayını sürdürülmüştür. Bu derginin 1. ve 7. sayılarında Freud'un, daha başka sayılarında Riklin ve Jung'un, 4. ve 11. sayılarında Abraham'ın, 5. ve 13. sayısında Rank'm, diğer bazı sayılarında Sadger'in, Pfister'in, M. Graf'ın, Storfer ve V. HugHellmuth'un, lö. ve 14. sayılarında Jones'in yazılan yer alıyordu.88 İlerde sözünü edeceğimiz Jmaflfo'nun kurulması, bu yayın organını bir ölçüde değerden düşürmüştür. 1008'de Salzburg'taki toplantıdan sonra Psikanalitik ve Psikopatolojik Araştırılar YıllıÖı'nın (Jahrbuch für psychoanalytische und psychopathologische Forschungen) doğması sağlanarak, Jung yazı işleri müdürlüğüne getirilmiş, beş yıl kadar yayınlandıktan .sonra Psikanaliz Yıllığı (Jahrbuch der Psychoanalyse) olarak adı değiştirilip, yeni yöneticilerin elinde okuyucu karşısına çıkmıştır. Amacı da, bundan böyle son yıllardaki gibi değerli çalışmaları sinesinde toplayan bir arşiv rolü oynamak değil, psikanaliz alanındaki bütün olaylara ve ilgili alanda sağlanan başarılara gereği gibi yer vermekti.86
Daha önce açıklandığı üzere, 1910'da Nürnberg'te Uluslararası Demeğin kurulmasından sonra Adler ve Stekel tarafından tasarlanıp gerçekleştirilen Psikanaliz Merkez Dergisi (Zentrallblatt für Psychoanalyse) kısa zamanda bir sürü olaya sahne olmuş, daha onuncu sayısında en başta yer verilen bir haberle Dr. Alfred Adler'in, yayımlayıcıyla arasında çıkan bilimsel görüş ayrılıklarından ötürü dergi yönetim kurulundan kendi isteğiyle ayrıldığı açıklanmış, o, günden, yani 1910 yılı yazından beri de Dr. Stekel dergiyi tek başına yönetmeye başlamıştır. Weimar kongresinde57 Merkez Dergisi, Uluslararası Derneğin resmi yayın organı yapılarak yıllık ödentilerde bir artırmaya gidilmiş ve dergi laütün üyelere yollanmaya başlanmıştır. Yayınlanmasının ikinci yılında58 üçüncü sayıdan, yani 1912 kışından bu yana ¦dergi içeriğinin sorumluluğunu tek başına Stekel yüklenmeye başladı. Onun kamuoyu önünde güçlükle açıklanabilecek tutumu, beni dergiyi yayınlama görevinden ayrılmaya ve bir an önce davranarak Hekimler İçin Uluslararası Psikanaliz Dergisi'ndo (Internationale Zeitschrift für ârztliche Psychoanalyse) yeni bir yayın organı bulmaya zorladı. Hemen bütün çalışma arkadaşlarımın ve yayımlayıcı H. Heller'in yardımıyla derginin ilk sayısı 1913'de çıkabildi ve Uluslararası Psikanalistler Derneği'nin resmi yayın or.ganı olarak Merkez Dergisinin yerini aldı. Bu arada, 1912 başında Dr. Hans Sachs ve Dr. Ottö Rank, Heller Yayınevi tarafından yayınlanan Imago adında yeni bir dergi kurdu; ¦dergi, yalnız psikanalizin manevi bilimler üzerine uygulanmasını konu alan yazılara ayrılmıştı. Şu sırada yayın hayatının üçüncü yılının ortalarında bulunup gittikçe artan bir ilgiyle karşılanmakta, ilgi gösterenler arasında hekimsel psikanalizin uzağındaki okuyucular da yor almaktadır.5* Ruhbilim Uygulamalar Dergisi, Yıllık, Uluslararası Dergi ve Imago dışında Almanca olarak ya da yabancı dillerde çıkarılan daha birçok dergi var ki, bunlarda psikanaliz literatüründe haklı olarak yer alması gereken çalışmalar yayınlanmaktadır. Morton Prince tarafından çıkarılan Anormal Psikoloji Dergisi'ndo .{Journal of Abnormal Psychology) o kadar çok kaliteli psikanalitik incelemeler yer almaktadır ki, dergiye Amerika'da psikanaliz literatürünün başlıca temsilcisi gözüyle bnkılabilir. 1913 kışında ise Whito'la Jeliffo, New York'ta yalnız psikanalitik yazılara yer veren Psikanalitik Panorama (The Psychoanalytic Review) adında bir derginin doğmasını sağlamışlardır; anlaşıldığına Köre, derginin çıkarılmasında, Amerika'da psikanalizle ilgilenen hekimlerden çoğunun karşısına Alman dilinin bir engel olarak çıktığı gerçeğinden yola koyulunmuşlur.*0
Sırası gelmişken psikanaliz taraftarları arasında başgösteren iki kopma olayına da değinmek isterim. Bunlardan birincisiyle 1910"da Uluslararası Derneğin kurulmasıyla 1011 Weimar kongresi arasındaki zaman diliminde karşılaşılmış, ikincisi ise daha sonra kendini göstermiş, 1913'de patlak vermiştir. Psikanaliz tedavisi için bana başvuran hastalardaki benzeri olaylara daha çok dikkat etseydim, bu kopmalar beni belki fazla bir düş kırıklığına uğratmayacaktı. Çünkü sevimsiz bulduğu psikanalitik gerçeklerle ilk kez yüz yüze gelen bir kimsenin hemen kaçmaya yeltenebileceğini çok iyi anlamaktayım ve kendim de, bir kimsedeki kavrayış gücünün o kimsedeki geriye Kimlerle, bir başka türlü söylemek istersek, onları ayakta tutan karşıkoymalarlu sınırlandırıldığını, dolayısıyla psikanalize karşı ilişkilerinde o
kimsenin belli bir noktadan öteye geçemediğini hep ileri süregelmiştim. Ancak psikanalizde belli bir derinliğe inebilen kimsenin, sonradan bu konuda sağladığı başarılara sırt çevirip onları elden çıkarabileceğini doğrusu beklemezdim. Ne var ki, tedavinin gayet güçlü bir direnişle karşılaşılan ileri aşamalarının her birinde daha önce edinilmiş psikanalitik bilgilerden düpedüz geriye dönülebileceğini her gün hastalar üzerinde görüp yaşıyorduk. Diyelim bir hasta var da zahmetli bir çalışma sonucu psikanalitik öğretinin kimi parçalarını öğrenip kavraması ve bunlardan kendi malı gibi yararlanması sağlandı; bu durumda bazan içinde belirecek bir sonraki karşıkoymanın etkisiyle öyle olur ki, bütün öğrendikleri uçup gider, hasta yine o sırılsıklam acemilik günlerindeki gibi kendini psikanalitik gerçeklere karşı savunmaya kalkar. Psikanalistlerde de durumun hastalardakinden başka türlü olmadığını böylece öğrenmiştim. Adı geçen iki kopma olayının tarihçesini yazmak hiç de kolay ve imrenilecek bir ödev değil; çünkü bir kez bunun için gereken itici güç yok bende uğraşlarımda şimdiye kadar ne kimseden minnettarlık bekledim, ne de kendimi büyük ölçüde öç alma duygusuna kaptırdım; öte yandan, böyle bir şeyi yapmakla, bana karşı pek saygılı diyemeyeceğim kişilerin aşağılayıcı sözlerine hedef olacağımı ve «psikanalistlerin kendi aralarında birbirllerinin gırtlağına sarıldıkları» gibi dört gözle bekledikleri bir bahaneyi psikanaliz düşmanlarının ellerine tutuşturacağımı biliyorum. Bugüne kadar psikanaliz düşmanlarıyla kapışmamaya enikonu çaba harcamıştım; bugün ise psikanalizin eski taraftarlarıyla ya da kendilerini hâlâ psikanaliz taraftarı gösteren kişilerle savaşmak durumunda bulunuyorum. Ancak benim için yapılacak başka bir şey de yok; susmam, işin kolayına kaçmak ya da korkaklık olur, kendisine indirilen darbelerin gün ışığına çıkarılmasından daha büyük ölçüde psikanalize zararı dokunurdu. Öbür bilimsel akımları izleyenler, bu akımlarda da tıpkı psikanalizdekine benzer bozgunculukların ve anlaşmazlıkların patlak verdiğini bilecektir. Ama öbür bilimsel akımlarda daha bir titizlikle örtbas edilir bunlar; bir sürü geleneksel ideali yadsıyan psikanaliz, bu bakımdan da daha açıkyürekli bir davranışla ortaya çıkmaktadır.
Bana karşıt bir tutum takının her iki grup üzerine psikanalitik bir ışık düşürmekten de büsbütün kaçınamayışım, insanı pek üzen bir diğer tatsız durum oluşturmaktadır. Oysa psikanaliz polemik alanda uygulamaya pek elverişli değildir; analizden geçirilecek kimsenin rızasını, yol gösterecek bir kimseyle ona uyacak birinin varlığım gerektirir. Polemik uğrunda psikanalize başvuracak kişi, analizden geçirilerek kimsenin aynı silahı kendisine karşı yöneltebileceğini, dolayısıyla tartışmanın tarafsız bir üçüncü kişide şu ya da bu türlü bir kanının uyanmasına olanak vermeyecek bir yola sürüklenebileceğim düşünmeli ve buna göre kendisini hazırlamalıdır. Onun için, bu konuya el atarken psikanalize, dolayısıyla bazı mahremiyetlerin açıklanmasına ve saldırgan davranışlara elden geldiğince başvurmaktan kaçınacak, ayrıca psikanalizden yararlanıp bilimsel bir _ eleştiride bulunmak istemediğimi belirteceğim. Karşı çıkılmasını zorunlu saydığım öğretilerdeki gerçek olabilecek içerikleri alıp çürütmeye çalışacak değilim. Bu, psikanaliz alanındaki diğer yetkili kimselerin yapacağı ve şimdiye kadar biraz da yaptığı bir iştir. Ben, yalnızca, bu öğretilerin hangi noktalarda psikanalizin ana ilkelerine aykırı düştüğünü ve psikanaliz adı altında bunları ele almanın olanaksızlığını göstereceğim. Yani psikanalizden sapmaların psikanalistlerde nasıl ortaya çıktığını anlaşılır duruma sokmak için yararlanacağım psikanalizden. Ancak sapma yerlerinde tamamen eleştirisel açıklamalara girişecek, psikanalizin düpedüz hakkı olan bir şeyi de savunmaktan geri kalmayacağım. Nevrozların açıklığa kavuşturulmasını ilk ödev olarak karşısında bulan psikanaliz, karşıkoyma ve aktarım gerçeklerinden yola koyulmuş ve bir üçüncü gerçek olan amnezi (unutma) olayını da dikkate alarak, nevrozları hazırlayan cinsel içtepillerin geriye itimi ve bilinçdışı kuramlarını geliştirmiştir. Bunu yapmakla, insandaki ruhsal yaşamın eksiksiz bir kuramını verdiği gibi bir savla asla ortaya çıkmamış ve bulguladığı gerçekleri başka yollardan ele geçirilmiş bilgilerin bütünlenmesi ve gözden geçirilmesinde kullanmaktan öte bir amaç gütmemiştir. Oysa Alfred Adler'in kuramı bu amacın hayli dışına taşmış, insanların davranış ve karakterlerinin nevroz ve psikozlardan yola koyularak anlaşılabileceğini ileri sürmüştür. Oysa gerçekte hepsinden az nevrozlara uygulanabilecek bir kuramdır bu, nevrozları oluşum sürecinden koparıp öne alır. Uzun yıllar Dr. Adler'in inceleme ve araştırmalarını izlemiş, özellikle kuramsal alanda güçlü bir zekâsı bulunduğunu hep söylemişimdir. Benim tarafımdan şahsına karşı girişildiğini ileri sürdüğü «takip» eylemlerine61 gelince, böyle bir savın yersizliğine örnek olarak, Uluslararası Psikanalistler Derneği'nin kurulmasından sonra Viyana'daki yerel derneğin yönetimini kendisine bıraktığımı belirtmek isterim. Ancak, dernek üyelerinin ısrarlarına karşı duramayıp, bilimsel konular görüşülürken başkanlığı yine üstlenmeyi kabullendim. Dr. Adler'in özellikle bilinçdışınm değerlendirilmesinde pek yetenekli sayılamayacağını görür görmez, kendisine beslediğim güveni bir başka alana kaydırdım, bir gün gelip psikanalizle ruhbilim ve içgüdüsel olayların biyolojik temelleri arasındaki bağlantıları bulgulayıp açıklığa kavuşturabileceğini ummaya başladım; çünkü organsal yetersizlik konusunda yaptığı değerli inceleme62, bir bak: ma kendisine karşı haklı olarak böyle bir umut beslememe yol açıyordu. Gerçekten de Adler'in ilgili doğrultuda bir yapıt ortaya koymadığı söylenemez; ancak bu yapıt öyle bir özellik taşıyor ki, sanki kitabın kendi diliyle konuşacak olursam psikanalizi bütün savlarında haksız çıkarmak ve cinsel içgüdülere verilen önemin nevrozluların anlattıklarına sajça inanmaktan ileri geldiğini kanıtlamak için yazılmıştı. Dr. Adler'in söz konusu yapıtı kaleme alışındaki kişisel nedene de burada değinmekte sakınca görmüyorum, çünkü zaten kendisi Viyana derneği üyelerinden oluşan küçük bir topluluk karşısında ilgili nedeni belirterek şöyle demiştir: «Sanıyor musunuz ki, bütün ömrüm boyu gölgenizde yaşayıp gitmek benim için pek büyük bir zevktir?» Doğrusu genç birinin çıkıp, kitabının kaleme alınmasına yol açan nedenlerden biri olduğu zaten kitap okunduğu zaman görülecek bir açgözlülüğü kendisinde barındırdığını saklamadan itiraf etmesi, hiç de küçümsenecek bir davranış değil. Ancak, böyle bir açgözlülüğün elinde tutsak bile olsa, İngilizlerin o ince nezaket duygusuyla unfair diye niteledikleri, Almanların ise çok daha kaba bir sözcükle anlattıkları bir kişi durumuna düşmekten sakınmak gerekirdi. Bu bakımdan Adler'in ne büyük bir başarı sağladığını, çalışmalannı çirkin duruma sokan küçük hesaplardan gelme bir sürü ihaneti ve ilgili çalışmalarda kendini açığa vuran dizginlenemez bir öncelik tutkusunun belirtileri ortaya koymaktadır. «Nevrozlardaki tutarlılık» ve bunlara «dinamik bir açıdan bakış» konularındaki önceliği kendisine malettiğini, bir ara Viyana Psikanalistler Derneği'nde kendi kulağımla işitmiştim. Doğrusu, bu benim için büyük bir sürpriz oluşturmuştu; çünkü her iki ilkeyi de henüz Adler'i tanımıyorken kendimin savunduğumu sanmıştım hep.
Adler'in kendine ön sırada bir yer kapmak için gösterdiği çaba, yine de psikanalizin haynna yorumlanması gereken bir sonuç doğurmuştu. Aramızda uzlaşmaz bilimsel ayrılıklar başgösterip, kendisini Merkez Dergisi'nin yönetim kurulundan çekilmeye zorlamam üzerine Adler dernekten de ayrıldı, kendi başına bir dernek kurdu ve ilgili derneği önce özgür Psikanaliz Derneği gibi doğrusu zevkli bir isimle donattı. Gelgeldim biz Avrupalıların iki Çinli yüzünü birbirinden ayıran nüansları seçemeyişimiz gibi, psikanalizin uzağında yer alan kimseler de iki ayrı psikanalistin görüşleri arasındaki ayrılıkları da sezecek yetenekten yoksun bulunuyor. Dolayısıyla «özgür» psikanaliz, «resmî» ve «otoriter» psikanalizin gölgesinde yaşamını sürdürdü ve ona yalnızca bir ek diye görüldü. Derken Adler, şükranla karşılanacak bir adım atıp psikanalizle bağlantısını büsbütün kopardı ve Bireysel Psikoloji diye nitelediği öğretisini psikanalizden ayırdı. Nihayet Tanrı'nm bu dünyasında yerden çok bir şey yoktur, herkesin sere serpe gezip tozması elbette hakkıdır. Ama birbirini anlamayan ve birbiriyle geçinemeyen kimselerin de aynı çatı altında kalması özlenir bir şey değildir. Şu anda Adler'in «bireysel psikolojisi» psikanalizin karşısında yer alan, dolayısıyla' ileride izleyeceği gelişim çizgisi psikanalizin ilgi alanı dışına taşan bir sürü psikoloji akımından biridir.
Adler kuramı, baştan beri bir sistem görünümünü taşımaktaydı; oysa psikanaliz, bir sistem oluşturmaktan titizlikle kaçınmıştır. Ayrıca adı geçen kuram, örneğin uyanık yaşamdaki düşüncenin düş malzemesi üzerinde uyguladığı ikincil (sekunder) işleme mükemmel bir örnektir. Bu kuramda düş malzemesinin yerine psikanalitik malzeme geçirilmekte, ilgili malzemeye ise düpedüz «ben» açısından bakılarak ben'in aşinası bulunduğu kategoriler arasına sokulmakta, bir başka dile aktarılmakta, tersine dönüştürülmekte ve tıpkı düşsel üründeki gibi yanlış anlamalara konu yapılmaktadır. Adler kuramının bir başka belirleyici özelliği de, ileri sürdüklerinden çok yadsıdığı savlardır. Dolayısıyla, bu kuramın hiç de eşdeğer sayılmayacak şu üç ayn öğeden oluştuğunu söyleyebiliriz: Benpsikoloj isine olumlu katkıları; psikanalitik gerçeklerin yeni bir dile gereksiz, ama bir sakıncayı içermeyen çevirisi; ben'in koşullarına uymadığı zaman adı geçen gerçeklerde başvurulan deformasyon ve ters yorumlamalar. Adler'in ilk öğe kapsamına giren çalışmalarının psikanaliz tarafından fazla bir ilgiyle karşılandığı söylenemese bile asla yadsınmış da değildir. Psikanalizi daha çok ilgilendiren şey, ben'den kaynaklanan tüm isteklere libido bileşenlerinin karıştığının kanıtlanmasiydi. Adler ise tam tersini ileri sürmüş, libido içgüdülerinde ben'sel bir katkının bulunduğunu açıklamıştır. Eğer Adler bensel içgüdü bileşenlerini savunmak için libido içgüdülerini yadsımaya kalksaydı, belki böyle bir saptama elle tutulur bir başarı diye gösterilebilirdi. Ne var ki, söz konusu davranışıyla bütün hastaların, kısaca bilinçli düşüncemizin yaptığı bir şeyi yapmış, yani hastalığa yol açan bilinçdışmdaki etkeni örtüp gizlemek üzere Jones'in deyimiyle ussallaştırma (rasyonalizasyon) eylemine başvurmuştur. Adler ilgili konuda öylesine ileri gitmiştir ki, erkeğin egemenliğini kadına gösterme, yani üstte bulunma arzusunu cinsel birleşmenin en güçlü nedeni olarak öne sürdürmeye kadar vardırmıştır işi. Bu acayiplikleri yazılarında da savunup savunmadığını doğrusu bilmiyoruz.
Psikanaliz, nevroz belirtisinin varolma şansını bir uzlaşmaya borçlu bulunduğunu daha çok önceden görmüştü. Böyle bir belirtinin varolabilmesi için, geriye itim mekanizmasını elinde tutan ben'in isteklerine de karşılık vermesi, ben'e bir avantaj, bir yarar sağlaması gerekiyordu, oysa başta geriye itilen içtepinin karşılaştığı akıbetle kendisi de karşılaşabilirdi. Bu gerçek dikkate alınarak, «hastalık kazancı» terimi ortaya atılmıştı. Ayrıca, nevrotik belirtinin doğuşunda ben için söz konusu birincil (primer) kazancı, ben'in güttüğü daha başka amaçlar bakımından kendisine gelip katılarak belirtinin tutunmasını sağlayan ikincil (sekunder) kazançtan ayırma yoluna gidilmiştir. Öte yandan, realitedeki bir değişiklikten ötürü ilgili hastalık kazancının ben'den çekilip alınması ya da sona ermesinin, belirtiyi giderebilecek mekanizmalardan birini oluşturabileceği de psikanalizin çoktan bulguladığı bir şeydi. Adler'in öğretisinde ana ağırlık, işte kolaylıkla saptanabilecek ve zahmetsizce anlaşılabilecek söz konusu ilişkiler üzerinde bulunmaktadır; gelgelelim, bu arada büsbütün gözden kaçırılan bir şey varsa, ben'in pek sık olarak bükülemeyen elin öpülmesi örneğindeki gibi bir yola sapması ve hiç de kendisinin istemeyip dışarıdan benimsemek zorunda bırakıldığı belirtiyi, kendisine sağladığı yarar nedeniyle sineye çekmesidir; korkunun güvenlik aracı diye benimsenmesinde olduğu gibi örneğin. Böyle bir benimsemede ben, tıpkı sirkteki seyircileri, manejdeki değişikliklerin kendi direktifiyle gerçekleştiğine inandırmaya çalışan bir palyaço gibi komik bir rol oynamakta, ama yalnız küçük seyircileri kendisine inandırmayı başarabilmektedir.
Adler öğretisinin ikinci öğesine gelince: Tıpkı kendi malıymış gibi buna sahip çıkması gerekiyor psikanalizin. Zaten ilgili öğe psikanalizin çeşitli bulgulamalar topluluğundan başka bir şey değildir; bunları Adiler, on yıllık ortak çalışmamızda ele geçirebildiği tüm kaynaklardan sağlamış, ancak sonradan isimlerini değiştirip üzerlerine kendi malıymış gibi bir damga vurmuştur. Örneğin ben, «güvenlik» deyimini kendi kullandığım «koruyucu önleme» göre daha yerinde bulmakta, ama söz konusu deyimde yeni bir anlam görmemekteyim. Bunun gibi, fingiert (uydurulmuş), fiktiv (uydurma, fiktif) ve Fiktion (uyduru, fiksiyon) sözcüklerinin yerine başlangıçtaki «hayali» ve «hayal» sözcükleri geçirildi mi, Adler'in savlarında öteden beri bilinen bir yığın özelliğin kendini açığa vurduğu görülecektir. Adler'in kendisi artık yıllardır çalışmalarımıza katılmıyorsa da, aradaki bu özdeşliği psikanalizin belirtmesi gerekiyor.
Adler öğretisinin, hoş görülmeyen psikanalitik gerçeklerin ters yorumlanması ve deformasyonu sayılacak üçüncü bolüm, günümüzdeki durumuyla bireysel psikoloji'yl kesinlikle psikanalizden ayıran noktalan içeriyor. Bireyin özyaşamım ayakta tutma amacının, «güçlü olma isteğinin», «erkeksel protesto» kılığına bürünüp gerek yaşayış biçimi, gerek karakter oluşumu, gerekse nevrozların etiyolojisinde başta gelen bir rol oynaması, bilindiği gibi, Adler sisteminin temel düşüncesidir. İlgili sistemin belkemiği sayılan «erkeksel protesto» ise, psikolojik mekanizmasından soyulup alınmış bir geriye itim'den başka bir şey değildir; üstelik cinselleştirilmiş (seksüalize) bir karakter taşır; dolayısıyla, Adler'in, ruh yaşamından cinselliğin rolunu kapı dışarı ettiği övüncüyle bağdaşacak yanı bulunmamaktadır. Erkeksel protestonun gerçekliğine elbette kuşku yoktur; ama Adler bunu ruhsal yaşamın motor gücü yaparken, gözlemden salt bir atlama tahtası olarak yararlanır. ÇocuKtaki temel isteklerden birini, yani büyükler arasındaki cinsel birleşmeyi gözlemleme isteğini alalım ele. Yaşamöyküleri sonradan hekimi meşgul eden kişiler üzerinde uygulanan psikanaliz, henüz erginlik çağına gi mı emiş çocuğun ruhuna böyle bir gözlem sırasında iki ayrı duygunun egemen olduğunu kanıtlamaktadır; duygulardan biri, çocuk ogiansa, aktil' babanın yerini alma, ikincisi buna karşıt bir eğilim, yani pasif annenin yerine geçme isteğidir. Cinsel birleşmedeki haz olanakları, her iki istekle açığa vurur kendini. «Erkeksel protesto» deyiminin bir anlam taşıması isteniyorsa, söz konusu iki istekten ancak birincisinin ilgili deyim kapsammda yer alması gerekir. Oysa Adler'in tanımadığı ya da akıbetini umursamadığı ikinci istek, çocukta başgösterebilecek nevrozlar bakımından daha büyük önem taşımaktadır. İlgili davranışıyla Adler, benin hoşuna gidip onun arka çıkacağı içtepileri dikkate alan kıskanç bir ben dargörüşlülüğüyle davranmakta, özellikle nevrozlarda bene başkaldıran içtepilerin rol oynadığı gerçeği görüş alanının dışında kalmaktadır.
Öğretinin ana ilkesini çocuğun ruhsal yaşamına bağlama çabası, psikanalizce yadsınmaz bir gerçek niteliği taşıyan böyle bir girişim, Adler'de gözlem gerçeğinden en ağır sapmalara ve en geniş kavram karışıklıklarına yol açmış, erkeksel» ve «kadınsa!» sözcüklerine yüklenen yaşambilimsel anlamlar, içinden çıkılmaz bir karmaşa oluşturmuştur. Oğlan ya da kız çocuklarının, kadın cinsiyetine karşı başlangıçta duydukları küçümsemeye dayanarak yaşamlarını yönlendirmeleri ve «tam bir erkek oıma» isteğini yaşamlarının bir laytmotifi yapmaları düşünülemez; nitekim gözlemler de böyle bir şeyin olanaksızlığını kanıtlamaktadır. Çocuk, cinsiyetler arasındaki aynının önemini ilkin sezmez, yani cinsellik konusundaki araştırmalarına cinsiyetler arasındaki aynım anlamakla başlamaz, kadını toplumsal bakımdan erkekten aşağı görmekten büsbütün uzaktır. Yakalandıkları nevrozun etiyolojisinde bir erkek olma isteğinin hiç rol oynamadığı kadınlar vardır. Erkeksel protesto denilen şeyin ta baştaki bensevide iğdiş korkusuyla ortaya çıkan bir aksaklıktan ya da cinsel alandaki ilk etkinliklerin karşılaştığı engellemelerden kaynaklandığı kolaylıkla anlaşılacaktır. Nevrozların oluşumu konusunda tüm tartışmaların, nihayet çocuk nevrozları alanında çözüme ulaştırılması gerekiyor, ilk çocukluk yıllarında ortaya çıkan bir nevrozun psikanalizi, nevrozları etiyoioj isiyle ilgili bütün yanılgıları yokedecek ve cinsel içtepiierin söz konusu nevrozların doğuşunda rol oynadığı gerçeğine karşı duyulan kuşkuları silip atacaktır. Zaten bu yüzden Adler, Jung'un Çocuk Ruhundaki Çatışmalar (rvonilikte der kindlicnen Seele) adındaki yazısını eleştirirken, ilgili konudaki malzemenin besbelli «baba» taralından tutarlı bir biçimde düzenlendiği iltirasma başvurmuştur.03 ,
Adler kuramının yaşambilimsel (biyolojik) yönü üzerinde daha çok durmayarak somut organsal aşağılık kompleksinin ya da bunun öznel algılanmasının hangisi belli değil Adler sistemini gerçekten taşıyabilecek bir temel oluşturup oluşturamayacağını araştıracak değilim. Ancak şu kadarını belirteyim İd, her iki durumda da nevroza, organsal bir yetersizliğin kendisine sağladığı bir yan kazanç gözüyle bakılması gerekecektir; oysa çirkinlerin, ucubelerin, sakatların ve düşkünlerin büyük çoğunluğunun, organizmalarmdaki kusurlara bir nevrozla tepki göstermediğini gözlemler ortaya koymaktadır. Adler'in söz konusu organsal yetersizliği büyüklerden alıp çocuk ruhuna aktarmak gibi ilginç tutumunu da yine bir yana bırakmak isterim. Nihayet bu bize, psikanalizce hayli üzerinde durulan çocuksallığın (infantilizm), bireysel psikitojide nasıl kılık değiştirerek karşımıza çıktığını gösterir. Buna karşılık, belirtmeyi gerekli bulduğum bir şey varsa, psikanalizin bulguladığı ruhbilimsel gerçeklerin Adler taralından göz ardı edildiğidir. Adler, Nevrotik Karakter** adlı kitabında bilinçdışını kurduğu sistemle herhangi bir ilişkiden bağımsız psikolojik bir özellik niteliğinde ele alır. Daha sonraları ise, bir düşünce ya da duygunun bilinçli mi, bilinçsiz mi doğduğunun kendisi için hiç farketmediğini bu tutumuna tam bir uygunluk içinde açıklamış, geriye itim olayını ise daha baştan beri anlamaya yanaşmamıştır. 1911 şubatında ViyanaPsikanalistler Derneğinde verilen bir konferansa ilişkin eleştirisinde şöyle der: «Bir vaka üzerinde kanıtlandığına göre, hasta kendisini karşısında sürekli güvenlik altına almaya çalıştığı libidosunu ne geriye itmiş, ne de...»00 Çok geçmeden yine Viyana'da bir toplantıda şu açıklamada bulunur: «Bu geriye ilim nereden kaynaklanıyor? diye sormaya kalkarsanız, alacağınız yanıt uygarlıktan olacaktır. Ama uygarlık nereden kaynaklanıyor? derseniz, o zaman da size geriye itimden yanıtı verilecektir. Yani görüyorsunuz, sözcüklerle bir oyun hepsi. Adler, Nevrotik Karakter'indeki kendini savunma oyunlarının maskesini düşürebilmesini sağlayan keskin zekâsının küçük bir parçasına başvursaydı, laf canbazhğından başka bir şey sayılmayacağını ileri sürdüğü kanıtlar arasında bir çıkış yolu bulabilirdi kendine. Gerçek durum, uygarlığın önceki kuşaklarca gerçekleştirilmiş geriye ilimlerden kaynaklanmasından ve her yeni kuşağın aynı geriye itimleri gerçekleştirerek uygarlığı ayakta tutmakla yükümlü kılınmasından başka bir şey değildir. Yumurta nereden çıkıyor? sorusuna tavuktan yanıtını alan, tavuk nereden çıkıyor? sorusuna ise yumurtadan yanıtını alıp, kendisiyle alay edildiğini sanarak ağlamaya başlayan bir çocuktan söz açıldığını işitmiştim. Oysa bu yanıtlarda söz oyununa da gidilmemiş, çocuğa doğru bir açıklamada bulunulmuştu.
Adler'in düş konusunda, yani psikanalizin bu «alâmeti farika»sıyla ilgili olarak bütün söyledikleri de yine içerikten yoksun acınacak şeylerdir. Adler, ilkin düşü kadınsal çizgiden erkeksel çizgiye bir geçiş diye değerlendirmiştir ki, bu da düşlerin bireyin isteklerini gerçekleştirici bir işlev gördüğü öğretisinin «erkeksel protesto» diline çevrilmesinden başka bir şey değildir. Daha sonra, Adler. bilinçli durumda elde edilemeyen nesnenin bilinçsiz durumda gerçekleşmesini sağlayan bir mekanizma gözüyle bakmıştır düşe. Ayrıca, düşü gizli düş düşüncesiyle karıştırma önceliğini de yine elinde bulundurmakta ve «prospektif eğilim» görüşü de bu karıştırmaya dayanmaktadır, ileride ise Maeder aynı konuda Adler'i izlemiştir. İlgili konuda görmezden gelinmek istenen bir şey var ki, o da açık (manifest) içeriğiyle bize anlaşılır bir şey söylemeyen her düşün, varsayım ve sonuçları benimsenmeye yanaşılmayan düş yorumu tekniğiyle kavranabileceğidir. Karşıkoyma'nm ise, hastanın hekim karşısında tutunmasına hizmet ettiğini söyler, Adler. Elbet doğru bir söz; bu şu demeye gelir ki, hasta karşıkoymanın hizmetindedir. Ancak, nereden ileri geliyor bu karşıkoyma ve nasıl oluyor da hastanın amacının emrinde bulunuyor? «Ben» için ilginç görmediğinden bunun üzerinde durmaz, Adler. Öte yandan, semptom ve hastalıkların ayrıntılı mekanizmalarını, hastalıklarla onların dışavurumlarmdaki zengin çeşitliliğin nedenlerini hiç dikkate almaz; çünkü bütün bunlara yine erkeksel protestonun, özyaşamı sürdürme çabasının, kişiliği yüceltme amacının hizmetinde nesneler gözüyle bakar. İşte tümüyle Adler sistemi budur. Bu sistemde, Adler, psikanalitik gerçekleri yeni bir yoruma kavuşturmak için alabildiğine çaba harcamış, karşılığında bir tek yeni gözlem getirmemiştir. Şimdiye kadar anlattıklarımız, Adler sisteminin psikanalizle hiç bir alıp vereceği olmadığını kanıtlamıştır sanıyorum.
Adler sisteminin sunduğu yaşam tablosu, bütünüyle saldırganlık içgüdüsü temeline dayanmaktadır; sevgi denen şeye yer verilmez bu tabloda. Böylesi acınacak bir dünya görüşünün az da olda ilgiyle karşılanmasına şaşmamak doğrusu elde değil. Ancak şurası unutulmamalıdır ki, cinsel gereksinimlerin sultası altında ezilen insanlık kendisine sunulan her görüşü benimsemeye dünden hazır bekler; yeter ki, bu görüş «cinselliği» yenme sözverisini oltanın ucunda bir yem gibi buyur edip atsın önüne.
Adler'in psikanalizden kopma olayı 1911 yılındaki Weimar kongresinden önce açığa vurmuştu kendini; bu tarinten sonra ise İsviçrelilerin kopma olayıyla karşılaşıldı. Bunun ilk belirtilerini de ne tunafsa iiickün'in isviçre literatüründe yayınlanan popüler yazıları oluşturmuş, ilgili yazılarla kamuoyu Rickiin in en yakın meslekdaşianndan önce psikanalizi gözden düşürecek bazı üzücü yanılg.lardan bu akımın kurtarıldığını öğrenmişti. Jung'a gelince, 1912'de Amerika'dan yolladığı bir mektupta, psikanalizde yapmaya kalktığı değişiklikleri şimdiye kadar benimsemeye yanaşmayan birçok kişinin sonunda direnişten vazgeçtiğini övünerek yaziyordu. Ben, kendisine bunun bir kıvanç nedeni sayılamayacağım, çünkü psikanalizin güç belâ eldo ettiği başarılardan ne kadar çoğunu gözden ç.karırsa, bu bilime karşı direnişlerin o ölçüde kaybolacağını bildirdim. İsviçrelilerin psikanalizde gerçekleştirmekle o kadar gurur duydukları değişiklik ise, yine cinsel etkenin kuramsal alanda geri plana itilmesiydi. İtiraf edeyim ki, bu sözde ileri adımı daha İ3İ11 başından beri güncelliğin gereklerine geniş çapta bir uyum gözüyle gördüm, liurada birbiriyle kar3.1la5t1rd1g.rn, gerice aogru tin yon izlenip psikanalizden uzaklaşan her iki akımın, sub specie aetcrnitatis* yollu bazı yüce görüşlerle kamuoyunda kendileri lehinde bir önyargının doğmasını sağlamaya çalışmak gibi benzer bir yanları da vardı. Adler'de ilgili rolü, bütün bilgilerin göreceliği ve kişinin bilgi malzemesini bireysel sanatçı bir tutumla ele almaya hakkı olduğu görüşü oynamaktaydı. Jung'ta ise, gençliğin uygarlık tarihi açısından sahip olduğu hak üzerinde duruluyor ve gençler görüşleri donmuş zalim yaşlılar tarafından kendilerine vurulmak istenen zincirleri silkip atmaya çağrılıyordu. Gerek Adler, gerek Jung'un izledikleri yol için başvurdukları bu nedenlere ilişkin yadsıyıcı bir kaç söz söylememin gerektiğini sanıyorum. Bilgilerimizin göreceliğine dayanılarak psikanalize yapıldığı gibi, onun dışındaki her bilim dalma da eleştiriler yöneltilebilir. Bilgilerimizin göreceliği düşüncesi, günümüzün bilime düşman tutucu akımlarından alır kaynağını ve bize yakışmayacak sözde bir üstünlüğün ar
Öliimsüzlüğün alt düşünceleri (Ç.N.)
dında koşar. İçimizde, kuramsal çalışmalarımıza ilişkin olarak insanlığın ileride vereceği en son ve kesin yargıyı önceden bilecek kimse yoktur. Örneğin bir kuram karşısında diyelim üç kuşak boyu gösterilen yadsıyıcı tutumda bir sonraki kuşak tarafından düzeltmeye gidildiğini ve söz konusu yadsımanın bir benimsemeye dönüştüğünü örnekler bize göstermektedir. Böyle olunca, bir araştırmacı için yapılacak en doğru şey, içindeki eleştirisel sese gereği gibi kuıak verip, kendisine karşıt düşüncedekilerin söylediklerini de biraz dikkatle dinledikten sonra, deneyimlere dayandıracağı görüşünü bütün gücüyle savunmaktır. Araştırmacı dürüstlük çerçevesi içinde işini yapmakla yetinmeli, bir büyüklük duygusuna kapılarak ileri bir geleceğe aynlmış yaıg.çhk koltuğuna oturmaya kalkmamalıdır. Bilimsel konularda kişisel keyfiliğe kaçmak, kötü bir davranıştır; böyle bir keyfiliğin ise, daha önceki sözlerle değer kaybına uğratılan psikanalize bilim olma şanını çok gördüğü açıktır. Bilimsel düşünüye üstün önem veren kimsenin, kişiselsanatçı keyfiliğini rastladığı yerde elden geldiğince önleyecek çare ve yollan araması gerekir daha çok. Hani savunmada fazla hamaratlığa kaçmanın yersizliğini de vaktiyken anımsamak doğru olacaktır. Adler'in başvurduğu kanıtlar ciddilikten uzaktır, yalnız karşıt düjşüncedekilerle savaşılırken yararlanılır bunlardan, yoksa Adler'in kendi kuramlarını bağlamaz. Ayrıca, ilgili kanıtlar, taraftarlannın Adler'i, geleceğine pek çok öncünün insanlığı hazırladığı bir Messias gibi karşılayıp baştacı etmekten alıkoymamıştır. Anlaşılan Messias'a görece bir açıdan bakılmamaktadır.
Jung'un başvurduğu ad captandam benevolentiam görüşü ise, insanlığın, uygarlığın ve bilimin gelişimi hep kesiksiz bir çizgi üzerinde gerçekleşmiş gibi bir varsayıma dayanmaktadır. Sanki hiç duraklama dönemleri yaşanmamış, sanki her devrimi çeşitli tepkiler ve eskiyi hortlatma girişimleri izlememiş, sanki kendilerinden önceki bir kuşağın elde ettiği basanlara geriye sayan adımlarla sırt çeviren kuşaklar çıkmamıştır. Jung'un kitlesel görüşe yak
* Tevrafta Tanrı tarafından yollanacağı söylenen kurtarıcı. (Ç.N.)
laşma, kitleye sevimsiz gelen yenilikten el çekme çabası ise, onun psikanalizdeki düzeltme (ıslahat) girişiminin, özgürlüğü gerçekleştireceğini söylediği bir gençlik eylemi sayılacağına daha baştan olasılık dışı bir gözle bakmamızı zorunlu kılmaktadır.
Burada ele alınan her iki akımdan Adler'inki, Jung'un öncülük ettiği akımdan kuşkusuz daha değerlidir, temelden yanlışlığına karşın vargı (konsequenz) ve tutarlılık açısından mükemmel bir karakter taşır. Jung'un psikanalizde başvurduğu değişiklik, olayların içgüdüsel yaşamla ilişkisinde bir gevşemeye yol açmıştır. Ayrıca, Abraham, Ferenczi ve Jones gibi kişilerin de belirttiği gibi, bu değişiklik o kadar açıklıktan uzak, o kadar bulanık, o kadar çapraşık bir şeydir ki, karşısında söyle ya da böyle bir tutum takınmak kolay değildir. Neresinde bir kusur bulsa, orasını yanlış anladığı suçlamasının şahsına yöneltileceğine insanın kendisini önceden hazırlaması gerekmekte, ilgili değişikliğin doğru olarak nasıl anlaşılacağı da bir türlü bilinememektedir. Zaten değişikliğin kendisi de tuhaf bir dalgalanma gösteriyor, zaten «psikanalizden bu kadar yaygara koparılmasını gerektirmeyecek hafif bir sapma» (Jung) gibi ortaya çıkıyor, bazan da psikanalizde yeni bir çığır açan, hatta bütün insanlar için yeni bir dünya görüşü getiren tanrısal bir bildirim kılığında açığa vuruyor kendini.
Jung akımı mensuplarının özel ve resmi dışavurumları arasındaki uyumsuzlukları görünce, bu akımdaki açıklık ve dürüstlükten uzak karakterin söz konusu dışavurumlarda ne ölçüde rol oynadığını, insan kendi kendine sormadan duramıyor. Ancak şurasını itiraf etmeli ki, yeni öğretinin temsilcileri güç durumda bulunmaktadır. Daha önce kendilerinin de savundukları nesnelerle şimdi savamıyor, üstelik bunu kendilerine yeni şeyler öğreten yeni gözlemlere dayanarak değil, daha önce gördüklerini şimdi kendilerine başka kılıkta gösteren yorum değişikliklerinden ötürü yapıyorlar. Bu yüzden, temsilcisi olmakla kendilerine ün sağladıkları psikanalizle bağlarını koparıp atmıyor, psikanalizin değiştiğini öne sürmeyi daha uygun sayıyorlar. Münih kongresinde bu alacakaranlığı ister istemez aydınlatmaya çalıştım ve İsviçreliler tarafından başvurulan yeniliklere, çıkışını benden alan psikanalizin yasal yoldan bir sürdürülüşü ve geliştirilmesi gözüyle bakmadığımı açıkladım. Furtmüller8" gibi işin dışındaki eleştirmenler, durumun nereye gittiğini daha önceden sezmişti. Abraham, Jung'un psikanalizden tam bir gerileyiş durumunda bulunduğunu haklı olarak belirtir. Kuşkusuz herkesin istediği şeyi düşünüp yazmak hakkını yürekten teslim etmek isterim; gelgelelim, kendini çevresine olduğundan başka türlü tanıtmaya gelince, buna kimsenin hakkı yoktur.
Nasıl ki Adler'in psikanalitik araştırmaları ortaya yeni olarak biraz «bireysel psikoloji» koymuş ve psikanalizin bütün temel öğretilerini ayak altı ederek bu birazcık şeyi fazlasıyla pahalıya satmak istemişse, Jung ve taraftarları da, psikanalize karşı açtıkları savaşı ele geçirdikleri yeni bir başarıya yaslamışlardır. Kendilerinden önce Pfister'in yürüdüğü yolu izleyerek, aile kompleksi ve yasaksevisel (inzestiös) obje seçimiyle ilgili cinsel malzemenin, nasıl insanlığın en yüce ahlaksal ve dinsel yönelimlerinin hizmetinde kullanıldığını ortaya koymuş, yani insan ruhundaki sovisel dürtülerin yüceltilmesi ve bundan böyle sevisel diye nitelendinlemeyecek eğilimlere dönüştürülmesi gibi önemli bir olayı ayrıntılı çalışmalarla açıklığa kavuşturmuşlardır. Ancak, psikanalizin beklentileriyle tam bir uyumu içeriyordu söz konusu bulgulama, bu ve benzeri yüceltmelerin (sublimasyon) düşlerle nevrozlarda geriye dönüş sonucu ortadan kalktığını savunan psikanalizin görüşüyle eksiksiz bağdaşabilmekteydi. Ne var ki, böyle bir şey tarafımızdan daha önce açığa vurulsaydı, bütün dünya ahlâk ve din cinselleştiriliyor diye ayağa kalkardı. Burada «finalist»87 bir tutumla söz konusu gerçeği bulgulayanlarm kendilerini böyle bir gazap fırtınasına karşı durabilecek güçte hissetmediklerini düşünmeden yapamayacağım. Belki bu gazap fırtınası kendi içlerinde de esmeye başlamıştı. Nasıl ki Adler'in bağlı bulunduğu sosyalist görüş bireysel psikolojisini geliştirmede etkisiz kalmamışsa, İsviçrelilerin çoğunda rastlanan dindarlık da onların psikanalize karşı takındıkları tutumu etkilemiştir. Burada saatinin başından geçenleri dile getiren Mark Twain'in öyküsünü ve öykünün son sözlerinde açığa vurulan o merak duygusunu anımsamamak elde değil: «Hayatta başarıya ulaşamamış bütün o teneke ve tüfek tamircilerinin, ayakkabıcıların ve nalbantların şimdi ne olduğunu merak edip dururdu hep; ama bunu ona söyleyecek kimse yoktu.»
Şimdi bir karşılaştırmaya başvurarak şöyle diyeceğim: Tutalım ki bir toplumda sonradan görmüş biri var. Yaşadığı yerde kimselerce bilinmeyen bu adam çok, ama çok eski ve soylu bir aileden geldiğini anlatıp övünüyor sürekli. Gel zaman, git zaman, anne ve babasının yakınlarda bir yerde yaşayıp hiç de öyle soylu olmadığı ortaya çıkarılıyor. Sonradan görmüşün eline, soy ve sopunu öğrenmek için bir fırsat geçmiştir artık, ilgili fırsattan yararlanıp araştırıyor ve gerçeği öğreniyor. Bu durumda söz konusu kimseler için anne ve babam değildir diyemeyerek, onların da aslında pek soylu kimseler olduklarını, ancak sonradan düştüklerini öne sürüyor ve devlet dairelerinin birinde rüşvet karşılığı kendine bir soy sop belgesi uyduruyor. Öyle sanıyorum ki, İsviçrelilerin davranışı da buna benzemekte. Ahlâk ve dinin cinselleştirilmesi doğru görülmeyerek, daha başından bunlara «yüce» bir gözle bakılması mı gerekiyor, beri yandan bunlardaki düşüncelerin aile ve Ödipus kompleksinden çıkışları yadsınacak gibi bir durum göstermiyor mu, yapılacak tek şey var: Söz konusu komplekslerin öteden beri taşıyor göründükleri anlamı taşımadıklarını, bunların Silberer'iri bir deyimiyle anagogih yüce bir anlamı08 içerdiklerini, bu anlam dolayısıyla ahlâk ve gizemciliğin soyut kavramları arasında kendilerine özgü yeri aldıklarını ileri sürmek.
Hani bunları söylediğim için, YeniZürih öğretisini yanlış anladığım suçlamasını yine buyurup tarafıma yöneltebilirler; böyle bir suçlamaya hazırlıklı bulunuyorum. Ancak ilgili ekolün yayınlarında benim anlayışla çelişen noktaların onlara değil de bana maledilmesine asla göz yumamayacağımı daha baştan belirtmek isterim. Jung'un yeniliklerini başka türlü anlamam; bunlara kendi içlerinde tutarlı bir bütün gözüyle bakmam olanaksız. Jung'un psikanalizde yaptığı değişikliklerin tümü de aile komplekslerinden çirkin görünen şeyi atmak, dolayısıyla din ve ahlâk alanında bunlarla yüz yüze gelmemek gibi bir amaç
tan alır kaynağını. Söz konusu yeniliklerde libido kaldırılarak yerine akıllılar için de, aptallar için de gizemsellik ve kavranılmazlığını koruyan bir kavram geçirilmiş, Ödipus kompleksi «simgesel» olarak ele alınmıştır; bu komplekste anne, uygarlığın gelişimi uğrunda kendisinden el çekilmesi gereken erişilmezi anlatmakta, Ödipus efsanesinde öldürülen baba ise, bireyin bağımsızlığını elde etmek İçin kendisinden kurtulması gereken «içsel» bir babayı göstermektedir. Cinsel düşünce ve duygu malzemesinin öbür parçaları da, kuşkusuz zamanla benzeri yorum değişikliklerine uğrayacaktır. Ben'e aykın sevisel (erotik) isteklerle ben'sel egemenlik dürtüsü arasındaki çatışmanın yerini ise, «yaşamsal ödev» ile «ruhsal adalet» arasındaki çatışma alır Jung'ta; nevrotik suçluluk bilincinin yerine ise yaşamsal ödevin üstesinden gelemediği yolunda bireyin kendi kendine yönelttiği suçlama geçirilir. Böylece dinselahlâksal bir sistem hazırlanıp öne sürülmüştür; tıpkı Adler sistemi gibi bu sistemde de ister istemez psikanalizin gerçek verileri bir yorum değişikliğine uğratılarak eciş bücüş bir duruma sokulmuş ya da kaldırılıp bir kenara, atılmıştır. Gerçekte ise dünya olaylar senfonisinden uygarlık tarihiyle ilgili tiz perdeden birkaç tona kulak verilmekle yetinilmiş, o muhteşem içgüdüsel melodi işitilmezlikten gelinmiştir.
Böyle bir sistemi ayakta tutmak, gözlem ve psikanaliz tekniğine tam bir sırt çevirişi gerektirmektedir. O yüce öğretiye karşı gösterilen hayranlık, nevrozların etiyolojisinde Jung'un Ödipus kompleksini yeterince «spesifik» bulmaması ve bu spesifikliği süredurumda (atalet), yani canlı ve cansız nesnelerin bu en genel özelliğinde görmesi gibi bilimsel mantığı küçümseyen davranışlara olanak veriyordu. Bu arada şurası unutulmamalıdır ki, ödipus kompleksinin kendisi «ruhsal süredurum» gibi bir güç olmayıp, bireydeki ruhsal güçlerin ölçütü sayılan bir içeriği anlatır. Tek tek kişiler üzerindeki araştırmaların kanıtladığına veher vakit de kanıtlayacağına göre, cinsel kompleksler ilk başlangıçtaki anlamlarıyla insan ruhunda canlı olarak varlığını sürdürür. Bundan dolayıdır ki, bizim çalışmalarımızda bireye yönelik araştırmaların sağlayacağı verilere gör© bir yargıya varma yolu izlenmiştir. Jung ekolüne mensup psikoterapisti en başta bekleyen tehlike, olduğundan başka türlü yorumlanan komplekslerin ilk çocukluk yıllarındaki gerçek ve yalm anlamıyla yüz yüze gelmektir. Dolayısıyla, hastanın geçmişini elden geldiği kadar az dikkate almak, tedavinin ağırlık noktasını aktüel çatışma üzerine kaydırmak, Jung yöntemine göre psikoterapide kural saptanmıştır; aktüel çatışmada ise Jung ekolüne göre en önemli nokta, tesadüfi ve kişisel etkenler değil, genel özellik, yani yaşamsal ödevin yerine getirilemeyişidir. Ancak biliyoruz ki, nevrozlulardaki aktüel çatışma, ancak gerisin geriye izlenip hastanın geçmişine doğru ilerlendiği ve hastalığın oluşumunda libidonun tuttuğu yol gözden kaçırılmadığı zaman anlaşılmakta ve ortadan kaldırılabilmektedir.
Zürih ekolünce uygulanan yeni psikoterapide, yukarıda anlatılan eğilimler nedeniyle nasıl bir yönteme başvurulduğunu, böyle bir psikoterapiden geçirilen bir hastanın açıklamalarına dayanarak söyleyebilirim. «Bu yeni yöntemde ne geçmişin, ne aktarım olayının üzerinde en ufak bir şekilde durulmakta. Aktarım olayının kendini açığa vurduğunu bir ara sezer gibi olmuştum ki, bana bunun libido simgesinden başka bir şey olmadığı söylendi. Ahlaksal öğütlere diyecek yoktu ve bir süre bunlara sadakatle uyarak yaşadım. Ama sağlık durumumda hiç bir düzelme görülmedi; durum hekim için olduğundan daha da tatsızdı benim için, ancak elimden ne gelirdi?... Psikanaliz beni ferahlığa kavuşturacakken, tedavi kürünün her seansında tarafıma yeni yeni güçlü istekler yöneltiliyor, yakalandığım nevrozun ortadan kaldırılması, bu istekleri yerine getirmem koşuluna bağlanıyordu. Örneğin bir içe yönelişle (introversiyon) dikkatimi kendi üzerimde toplamam, dinsel duygulanmda derinleşmem, seVgi dolu bir teslimiyetle bir kadına bağlanıp onunla ortak bir yaşamı sürdürmem gibi öğütler bunlar arasındaydı. Adeta gücümü aşan bir şeydi bu, nihayet insandaki iç yapının tümüyle değişmesi gibi bir anlam taşıyordu. Psikoterapi için belirlenmiş her seansın sona erişinde, alabildiğine güçlü pişmanlık duyguları ve en iyi kararlarla, ama cesaretim kırılmış olarak muayenehaneden ayrılıyordum. Hekimin yapmamı öğütlediği şeyleri herhangi bir rahip salık verebilirdi bana, ama bunları yerine getirecek güç neredeydi?» Hasta, psikanalitik tedavide geçmiş yaşamla aktarım olayı üzerinde durulduğunu işitmişti. Ancak, tedaviyi yürüten hekim tarafından bunların yeterince ele alındığı söylenmişti kendisine. Hastanın durumunda bir iyileşmesağlanamadığına bakılırsa, geçmiş yaşam ve aktarım olayının yeteri kadar psikanaliz konusu yapılmadığı sonucunu çıkarmak haksız bir davranış sayılmaz sanırım. Geçmiş yaşam ve aktarım olayının, izlenen tedaviye psikanalitik tedavi adını vermeyi haklı gösterecek yoğun bir dikkatle ele alındığını asla ileri süremeyiz. Dubois'nın, nevrozluları moral takviyesiyle daha kollayıp gözetici bir yoldan iyileştirmeye çalıştığı pek yakındaki Bern'e varmak için Zürihlilerin Viyana üzerinden geçen uzun ve dolambaçlı bir yolu geride bırakmaları şaşılacak şeydi hani. Söz konusu yeni doğrultunun psikanalize bütünüyle sırt çevirişi, Jung'un yazılarında pek yer vermediği geriye itim'e karşı takınılan tutumda, Adler'in yaptığı gibi düş psikolojisinden el çekilmesi ve gizli (latent) düş düşünceleriyle karıştırılan düşün yanlış anlaşılmasında, bilinçdışına karşı gösterilen anlayışın elden çıkarılmasında, kısaca psikanalizin temel direkler olarak ortaya koyduğu bütün konularda da kuşkusuz kendini açığa vurmaktadır. Jung'un, yasaksevi kompleksinin salt «simgesel» karakter taşıyıp gerçek bir varlıktan yoksun bulunduğu, bir vahşinin bir kocakarıyı içi çekmeyip genç ve güzel bir kadına yöneldiği yolundaki sözlerini işitince, insan, «simgesel» ve «gerçek bir varlıktan yoksun» deyimleriyle, dışavurumları ve hastalandırıcı etkileri göz önünde tutularak psikanalizde «bilinçdışı varlık sahibi» diye nitelenenden başka bir şey anlatamadığım düşünmek ve böylelikle aradaki sözde çelişkiyi ortadan kaldırmak isteğini duyuyor.
Düşün, işleyip değerlendirdiği gizli (latent) düş düşüncelerinden daha başka bir şey sayılacağı dikkate alınırsa, hastaların düşlerinde ister «yaşamsal ödev», ister «üstte ve altta yer almak» gibi şeyler olsun, psikoterapi sırasında kafalarına doldurulan nesneleri gördüklerine şaşmamak gerekir. Nasıl ki normal düşler çeşitli uyarılarla deneysel yoldan etki altına alınabiliyorsa, psikanalizden geçirilen kimsenin gördüğü düşler de bir bakıma yönetilebilmektedir. İçereceği malzemenin birazı her ne kadar bu yoldan belirlenebilirse de, düşün özü ve mekanizmasında bir değişiklik sağlanamaz. Ayrıca «özyaşamsal» (biyografik) denen düşlerin psikanalitik tedavi süreci dışında görüldüğü inancında değilim. Buna karşılık, tedavi öncesine rastlayan düşler yorumlanır ya da tedavi sırasında başvurulan uyanlar sonucu hastanın gördüğü düşe ne gibi eklemeler yaptığına dikkat edilir veya düşü görene bu gibi ödevler yüklemekten kaçınılırsa, yalnız yaşamsal ödev'e ilişkin çözüm denemeleri sunmanın düşlerin çok uzağında bulunduğu kanısına varabiliriz.
Nihayet düş, bir düşünü biçiminden başka bir şey değildir; ilgili biçim asla düşün kapsadığı düşünceler yard:ma çağrılarak anlaşılamaz; bunu düş oluşumu'nun dikkate alınnuıoı sağlar ancak.
Jung'un yanlış anlamalarını ve psikanalizden sapmalarını olgulara dayanarak çürütmek güç değildir. Doğru dürüst her psikanaliz uygulaması, hele çocuklar üzerinde başvurulacak uygulamalar, psikanaliz kuramının dayandığı görüşleri pekiştirir ve gerek Adler, gerek Jung sistemindeki yorum değişikliklerinin yanlışlığını ortaya kor. Jung'un kendisi, sistemini henüz geliştirmeden, bir çocuk üzerinde böyle bir psikanaliz uygulamasına girişmiş ve bunu kaleme alarak yayınlatmıştır. Adler'in bir deyimiyle, «olgulardaki bir diğer tutarlılığa» başvurarak, Jung adı geçen psikanaliz denemesine ilişkin yeni bir yorum öno sürecek mi, sürmeyecek mi, beklemek gerekiyor. Yüce» düşüncelerin düş ve nevrozlarda cinsel yoklan dışavurumunun arkaik bir dışavurum biçiminden başka bir şey sayılamayacağı görüşüne gelince, bunun, nevrozlardaki cinsel bileşenlerin (komponent) gerçek yaşamdan uzak tutulan libido enerjileri olmasıyla bağdaşacak yanı yoktur. Eğer burada yalnız cinsel bir dil sorunu söz konusu olsa, libidonun ekonomisinde hiç bir şey değişmezdi. Jung'un kendisi bunu daha Psikanaliz Kuramı Üzerine adlı kitabında itiraf etmekte ve ilgili bileşenlerden libido yükünün çekilip alınmasını sağaltımsal (terapötik) bir ödev diye göstermektedir. Ne var ki, dikkati bu komplekslerden başka yana çekmek ya da yüceltme (sublimasyon) üzerinde diretmekle, adı geçen ödevin asla üstesinden gelinemez. Ancak onların alabildiğine titiz bir incelemeden geçirilip, bütün genişliğiyle bilinçli bir duruma sokulmasıyla başarı sağlanabilir. Hastanın dikkate alacağı ilk realite parçası, kısaca kendi hastalığıdır. Onun bu ödevden kurtarılmak istenmesi, tedaviyi yürüten hekimin, hastanın karşıkoymalarıyla başa çıkmadaki güçsüzlüğünü gösterir ya da hastanın bu yolda yapacağı çalışmaların sonuçlarından çekindiğini anlatır. Sözlerime son verirken, Jung'un psikanalizde yaptığı «değişiklikle» ortaya Lichtenberg'in ünlü bıçağı gibi bir yap:t koyduğunu belirtmek isterim. Bıçağın sapı değiştirilmiş, madeni kısmı da yenilenmiştir; ancak üzerine aynı marka kazındığı için, bizden onu eski bıçak gibi görmemiz istenmektedir.
Oysa, psikanalizin yerine geçmeyi amaçlayan yeni öğretinin psikanalizden bir el çekiş, ondan bir konuş anlamına geldiğini şimdiye kadarki sözlerimle gösterdim sanıyorum. Belki bu kopuşun, psikanalizin geleceği düşünülürse, başka herhangi bir kopuştan daha tehlikeli sonuçlara yol açacağı endişesi uyanacak, çünkü psikanaliz akımında pek büyük rol oynamış ve onu hayli ileriye götürmüş kişilerden kaynaklandığı düşünülecektir. Ben, böylo bir endişeyi paylaşmıyorum.
Güçlü bir düşünceyi savundukları sürece güçlüdür insanlar; bu düşünceye karşı çıktılar mı, hiç bir şey yapamaz duruma gelirler. Psikanaliz önce sözünü ettiğimiz kaybın altından kalkacak, yitirdiği taraftarların yerino yenilerini kazanacaktır. Sözlerimi yalnız bir dilekle bitirmek istiyorum; psikanalizin yeraltı dünyasında eğleşmekten artık sıkılmış olanlar, inşallah yine rahatçacık yeryüzüne çıkarlar da, geride kalanlar derinlerde sürdürdükleri çalışmaları kimse tarafından rahatsız edilmeden sonuçlandırma olanağına kavuşur.

NOTLAR
1. [Freud «yalpalar, ama batmaz, anlamına gelen Paris kentinin gemi resmiyle donatılmış armasında, gördüğü bu söze, daha önce kendi kendini karakterize ettiği bir yazıda değinir. Von Gebsattel 1957'de yazdığı Sigmund Freud adlı yazısında bu sözü «(Psikanalizin Parolası» olarak niteler.]
2. Über Psychoanalyfe (Psikanaliz Üstüne), 1910. Amerika'da Massacute eyaletinin Worcester kentinde Clark Ünlversite'si'nin yirminci kuruluş yıldönümü şenliği dolayısıyla verilen ve üniversitenin rektörü Stanley Halle İthaf edilen beş konferans.
3. Bakınız s. 207
4. [James Strachey bunun besbelli bir yanılgı eseri olacağını, İsteri Üzerine İncelemeler'in, Fischer Yayınevi cep kitapları dizisinde çıkmış 1970 baskısında yer alan «Kuramsal» yazısında, Breuer'ln Kouversion (dönüşüm) deyimini birçok defa kullandığını, ama bu deyimi İlk kez kullanışında Frcııd'un adını yanına ayraç içinde eklediğini belirtir. Strachey'in sanısına göre, Freud, «Kuramsal» adlı yazının basılmadan önceki bir başka manüskrisini görmüş ve adını birden çok yerde anmamasını Brener'den rica etmiştir.]
6. [Erb, W.; Handbuch der Elektrotheraple (Elektroterapi El Kitabı), 1882, Leipzig.]
6. [Freud 1889 yazısında Nancy'ye gitmiş ve oradu Ambrolse Auguste Ltebault die Hippolyte Bernheim'ın yanında ipnotizma tekniğini geliştirmeye çalışmıştır.]
7. [1879'dan beri Pari3 Üniversitesi Adli Tıp kürsüsü profesörü.]
5. [Otto Bank 1911'de Schopenhauer über den VVıthnsinn (Bchopenhauer'in Cinnet Üzerine Görüşleri) adıyla Zentralblatt für Pyschoanalysc dergisinin 1. cildinde bir yazı yayınlamıştır. Bu yazıda Schopenhauer'ln Die Welt alt» wille und Vorstcllung yapıtının Über den Wahnsina (Cinnet Üzerine) başlıklı 32. bölümü ele alınır.]
9. [Schemer, K.A.; Das Leben des Tranmes (Düş Yaşamı),
1861, Berlin.]
110. [Ancak Freud, Fliess'e yazdığı 14 Kasım 1897 tarihli bir mektupta, İnsanın kendi üzerinde uygulayacağı psikanalia konusunda daha kuşkulu bir dil kullanır. Bu kuşku sonra
ları onun özanalize kargı tutumunda belirleyici bir rol oynar.]
11. [2 Mayıs 1896'da verdiği konferans Zar Etiotogie der Hysterie (İsterinin Eyilojisi) başlığını taşıyor. Jones, FreudYaşarnöyküsü'nde, sonraları Freud'un kocası Meynert'in yerini almış psikiyatrist KrafftEbing'in konferansla ilgili olarak «Bilimsel bir masala benz.yor» demekle yetindiğini belirtir.]
12. [Freud, Sigmund; Bruchstück einer HystericAnalyse, 1905 (Bir İsteri Analizinden Parça), Bütün Eserleri, c.5,s.l63 vd. Gerek şimdiye kadarki baskılarda, gerek manüskride 1900 yerinde yanlışlıkla 1899 tarihi bulunmaktadır.]
13. [Bunların arasında Alfred Adler ve bir sonraki cümlenin kendisiyle ilgili olduğu Wilhelm Stekel de bulunmaktadır.l
14. [Psikanalizin Tarihçesi'nin 1924 baskısında yer alan not:] Şu anda kendisi Uluslararası Psikanaliz Yaymevi'nin yönet'eisi ve Die interııationcle znlılsclırift für Pyschonalyse (Uluslararası Psikanaliz Dergisi) ile Imago dergilerinin baştan beri redaktörü.
15. [Freud, Sigmund; Das Intcres.se an der Psychoanalyse (Psikanalize İlgi) Bütün Eserleri, c.8s.390 vd.]
16. [O zamanlar Eugen Bleuler'in direktörlüğünü yaptığı Zürih psikiyatri kliniği.]
17. [Psikanalizin Tarihçesi'nin 1£24 baskısında yer alan not:] Daha sonra Berlin'de bir psikanaliz polikliniğini kurdu.
18. [Freiburg'ta psikiyatri profesörü olan Alfred Hoche, 1920 mayısında BadenBaden'dekl bir kongrede, «Hekimler Arasında Psikoloji Salgını» konulu bir konferans vermiş, bu konferansta psikanalizin gizemsel geleneğe bağlı bir yöntem olup hekimliğin saygınlığına gölge düşürdüğü ve temsilcilerinin delillerevine tıkılacak bir duruma geldikleri görüşünü belirtmiştir.]
[Jung, C. G.; Zur Psychologic und Pathologic okknlter
19.20.Phanomene (Gizbilimsel Olayların Psikolojisi ve Patolojisi Üzerine), 1902, Leipzig.]
[James Strachey manüskride de aynı olan bu tarihin yanlışlığına, Freud'un bu hastalık öyküsünü daha 1896 yılının mayıs ayında Weitere Bcmcrkangen über die AbwchrNeuropsychoaen (Savunu Nöropeikozlan Üzerine Daha Başka Açıklamalar) adlı yazısında yayınladığına dikkati çekmiştir.]
21. [Manüskride paragrafın bundan sonraki bölümü şöyledir: «Nihayet günün birinde kendisi şizofreniyi libido kuramıyla açıklamaya girişerek karşıt doğrultuda ilerlemeye koyuldu; ama libido kavramını öylesine değiştirdi ki, ortaya koyduğu kuramın o zamana kadar psikanaliz tarafından geliştirilen kuramla isimden başka ortak bir yanı kalmadı. Gerçekte bu ismi de alıkoyması yersiz bir davranıştı Jung'un, çünkü şizofreniyi dinamik yoldan açıklamak isterken başvurduğu İlkeye libido adını vermenin gereği yoktu. Psikanalizin libido kuramının adına sahip çıkmak her ne kadar üzerinde durulmaya değecek bir olay değilse de, Jung'un karakterindeki kendisiyle ortak b'r çalışmayı olanaksız kılan özelliğin bir dışa sızması, hoşlanmadığı kimseyi ne bahasına olursa olsun saf dışı bırakma eğiliminin bir kendini açığa vurmasıdır.»]
22. [Ellis, Haveleck; The Doctrines of the Freud School (Freud Ekolünün Öğretileri); Zcntralblatt für Psychoanalyse dergisinde (c. 2., s. 21 vd.) Dlel Lclhrcn der FreudSchulc adı altında 1912'de yayınlandı.]
23. [Grece, G.; Sobrc Psicologia y Psicoterap'a de ciorto* Estados angustiosos; Zentralblatt für Psychoanalyse, c. 1, s, 540.]
24. [Owen BerkeleyHills adını Freud 1924'te yazısına eklemiştir.]
25. [Manüskride bunu şu cümle izlemektedir: «Hepsi de psikanalizle Zürh'te tanınmış kimselerdi.»]
26. [1924 tarihli baskıda yer alan dip notu: S.J.J. Putnam, Addresses on PayclıoAnalysis, Internat. PsychoAnalytical Library, Nr. 1, 1921. . Putnam 1918'de ölmüştür.]
27. [Iîer iki yazarın yapıtları toplu olarak yayınlanmış bulunuyor: Brill, Psychoanalysis, Its Theories and Practical Appl'cations, [Philadelphia] 1921, ve E. Jones, Papers on Psychoanalysis, [New York] 1913. Birinci kitabın 1914'de, ikinci kitabın 1918'de pek genişlemiş İkinci baskıları yapıldı (1938'do dördüncü baskı). Son cümle Psikanalizin Tarihçesi'nin ilk baskısında bulunmamakta, İncelemenin daha sonraki baskılarında yer almaktadır.]
28. [Şimdiye kadarki baskılarda yanlış olarak 1913 tarihi bulunmaktaydı.]
29. [Manüskride ve 1914 ile 1918 baskılarında cümlenin bu bölümü şöyledir: «... Sadece psikanalizin başvurduğu sembollere takılan ayrıntılı ve anlayış dolu bir İnceleme yayınlayarak...»}
30. [IWgis, E., ve Hesnard, A.; La psychoanalyse dcs nevroses et lies psychoses, 1914, Paris.]
31. [Renterghem, A.W.v.; Freud en zlpn School (Freud ve Eko1U), 1913, BaarnJ
32. [Avrupa'da düş yorumunu ve psikanalizi ilk kez resmen benimseyen kimse psikiyatrist Jelgersma olmuş, 9 Şubat 1914'de Leiden Üniversitesi rektörü olarak yaptığı konuşmada bunu açıkça belirtmiştir. Daha sonra konuşma Uluslararası Psikanaliz Dergisi'nin (Internationale Zeltschrift für Psychoanalyse) 1 notu eki olarak Bilinçsiz Ruhsal Yaşam adı altında yayınlanmıştır.]
33. [Metne 1923'de eklenmiştir:] 1014'de kaleme alınmış Psikanalizin Tarihçesi'nl up to date (günümüze kadar) sürdürmek gibi bir niyetim yok burada. Sadece arada geçip dünya savaşını içerisine alan zaman süresinde psikanaliz alanındaki görünümün ne gibi bir değişikliğe uğradığına birkaç sözle değineceğim. Her ne kadar bazan böyle olduğu kabul edilmese bile, Almanya'da psikanaliz öğretileri yavaş yavaş p,.'kiyatri kliniklerine sızmaya başlamıştır; son yıllarda Fransızca'ya çevrilip yayınlanan yazılarım nihayet bu ülkedo de psikanalize karşı güçlü bir ilginin «yanmasını sağlamıştır; günümüzde bu İlgi, edebiyat çevrelerinde bilimsel çevrelerdekinden daha da etkin durumdadır. İtalya'da M. Levi'yle (Nocera sup) Edoardo Weiss (Trieste) psikanalitik yapıtların çevirmenleri ve psikanaliz akımının öncüleri olarak ün yapmışlardır (Biblloteca Pslcoanalitica ltaliana). İspanyolca konuşulan ülkelerde psikanalize karşı duyulan canlı ilg'ye parelel olarak (Lima'da Prof. H. Delgado), bütün yapıtlarım LopezBallesteros tarafından çevrilip Madrid'de yayınlanmıştır. İngiltere için daha önce dile getirilen kehanet sürekli bir gerçekleşme durumunda bulunuyora benzemektedir. Hindistan'ın Britanya İmparatorluğu içerisine giren bölümü (Kalküta), psikanaliz için hatırı sayılır bir barınak oluşturmuştur. Kuzey Amerika'da pslkanalla alanında derinleşme, bu bilimin ilgili ülkede eriştiği popüterliğe hâla ayak uyduramamıştır. Rusya'da ise devrim sonrasında birçok merkezlerde yeniden psikanaliz çalışmaları başlamıştır. Halen Polonya dilinde Polska Bibljoteka Psyehoanalitczna adıyla bir dergi yayınlanmaktadır. Macaristan'da Ferenczi'nin yönetimi altında parlak bir psikanaliz okulu yeşerip çiçeklenmiştir. İskandinav ülkeleri İse, günümüzde psikanalize karşı olabildiğine yadsıyıcı bir tutumla karşı çıkmaktadır.
34. [Rank, O., Sachs, H.; Die Bedeutung der Psychoanalyse für die Geisteswissenschaftcn (Manevî Bilimler Açısından Psikanalizin önemi), 1913, Wiesbaden.]
35. [Rank, O.; Der Mythos von der Geburt des İlciden (Kahramanın Doğuş Efsanesi), 1909, Leipzig ve Viyana.]
36. [James Strachey, Freud'un, 1911'de Weimar'da yapılan Psikanaliz Kongresinde Jan Nelken'ln verdiği bir konferansı kastettiğini ve bu konferansın daha sonra genişletilerek Nelken tarafından kitap halinde çıkarıldığını belirtir. Nelken, J.; Analytisclıe Belobachtungcn iiber die Plıantusien cines Schizophrenic (Bir Şizofrenin Sayıklamalarına İlişkin Psikanalitik Gözlemler), çıktığı yer: I'sikaualitik ve Psikopatolojik Araştırılar Yıllığı, c. 4, s. 504 vd],
37. [Freud, Sigmund; Der VVahn ımd die Trâutne in W. Jensens «Gradiva» (W. Jensen'in Gradiva'smda Sayıklama ve Düş), Toplu Eserler, c. 7, s. 31 vd.]
3fl. Bkz. Rank, Der Künstlcr (Sanatçı) [1907]; Sadgerin Ozanlara İlişkin Analizleri [Ör. : Aus deın Liebeslcben Nicolaus Lenau (Nicolaus Lenau'ın Sevi Yaşamı Üzerine), 1909, Leipzig ve Viyana],' Reik [Ör. : Flaubert nnd seine «Yersuchung des heiligen Antonius», 1912, Minelen]; bu arada benim Leonardo da Vinci'nin bir çocukluk anısına ilişkin küçük yazım, Abraham'ın Segnntini üzerindeki psikanaliz denemesi [Abraham, K. ; Giovanni Srgantini: Eiu psyehoanalytisclıer Versuch (Giovanni Segantini: Bir. Paikanalis Denemesi), 1911, Leipzig ve Viyana.]
39. [Rank, O.; ImcstMotiv in Dichtung und Sage (Edebiyat ve Efsanede Yasaksevl Motifi), 1912, Leipzig ve Viyana.]
40. [Freud, Sigmund; Zwangshandlimgen und Kcltgiousübungen (Saplantı Davranışlar ve Dinsel Töreler), 1907.  Gerek manüskride, gerek Psikanalizin Tarihçesi'nin şimdiye
250
kadar çıkmış baskılarında 1907 yerinde yanlış olarak 1910 tarihi bulunuyor.]
41. [Pfister, O. ; Die Frömirigkeit des Grafea Ludwig voa Zinzendorf (Kont Ludwig von Zinzendorfun Dindarlığı), 1910, Leipzig ve Viyana.]
42. [Freud, Sigmund; Totem ve Taba (Totem ve Tabu), 19121913.]
43. [Manüskride paragrafın sonu şöyledir: «... ama benim kulağıma gelip, benzer aile oluşumu koşullarında yabani atların ilk İnsanlara ilişkin varsayımımda kabul ettiğim gibi davranmadıklarını ileri süren itirazları, kuşkusuz masum saçma itirazlar olarak bir kenara bırakabileceğimi sanıyorum.»]
44. [Freud, Sigmund; Der Witz nnd seine Beziehung zum Unbewussten (Nükte ve Bilinçdışıyla İLşkisi, 1905.]
46. [HugHellmuth, H.v.; Aus dem Leben des Kindes (Çocuğun Ruhsal Yaşamından), Leipzig ve Viyana 1913.]
46. Die psychoanalytische Methode (Psikanaliz Yöntemi), Iİ013. Meumann ve Messmer tarafından yayınlanan padagogium'un birinci cildi.
47. Adler ve Furtnıüllcr (çıkaranlar), Heüen und Bilden, 1914. 488. Ayrıca bkz.: Benim Scientia'dakİ (c. 14, 1913) her iki
yazım: «Das Interesse an der Psychoanalyse» (Psikanalize
İlgi.) 49. [Cümlenin Paris'te ise'den başlayan bitim bölümü sonradan
1924 tarihli baskıya eklenmiştir.] 60. [Manüskride ve şimdiye kadarki Almanca baskılarda yanlış
olarak 1911 tarihi bulunmaktadır.]
51. [Manüskride bu cümle söyleldir: «İkinci engelin de kendi sahsım olduğu görüşündeydim; şahsımla ilgili değer yargısı tarafların sempatisi ya da antipatlsl dolayısıyla birbirini tutmayan bir durum gösteriyor, ya bir Darwin ve Kepler'e benzetiliyor, ya da beyni sulanmış bir kimse gözüyle bakılıyordum.:.» Kolomb adı 1924 baskısında metne eklenmiştir.]
52. «On Freud's Psyhoanalytic Method and its Evolution» (Freud'un Psikanaliz Yöntemi ve Bu Yöntemin Gelişimi), Boston Medical and Surgical Journal, 25 Ocak 1912.
.63. [Manüskride «Hoch'un pis ruhu» bulunmaktadır. Kari Abraham'ın bir öğüdüne uyan Freud baskı sırasında «pis» sözcüğünü çıkarıp, onun yerine «habis» sözcüğünü geçirmiştir.]
64. CDaha sonradan C. G. Jung'a katıldı.]
65. [1824 baskısında dip notu:] Daha sonra 16. ve 18. sayılarında Sadger'in, 17. sayısında Kielholz'un yazılan yayınlandı.
56. [1824 baskısında dip notu:] Savaşın başlamasıyla faaliyetini tatil etti.
57. [Kongre 1911 eylülünde yapıldı.]
58. [James Strachey, doğrusunun «üçüncü yılının» olması gerektiğine dikkati çekmiştir.]
59. [1924 baskısında dip notu:] Her iki dergi 1919 yılında Uluslararası Psikanaliz Yaymevi'ne dönüşmüş olup, halen (1923) 9. yıllarını idrak etmektedir. (Aslına bakılırsa Uluslararası Dergi 11, Imago İse 12 yıldır çıkıyor; bununla beraber savaş koşullan dolayısıyla Uluslararası Dcrgi'nin IV. cildi bir yılı aşkın bir süreyi, yani 19161918 arasını, ImaKo'nun V. cildi ise 19171918 yıllarını kapsamaktadır.) VI. ciltle birlikte Uluslararası Psikanaliz Dergisl'ndeki «hekimler için» sözü atılmıştır.
60. [1924 baskısında dip not:] 1920'de E. Jones İngiltere ve Amerika İçin Uluslararası Psikanaliz Derg^si'ni (International Journal of PsychoAnalysis) kurdu.
61. [Abraham, Freud'a yazdığı mektupların birinde şöyle der: «Adler s'zln kendisini takiplerinizden yakındığını yazıyorsunuz. Korkarım bu söz tatsız olaylara yol açabilir. Adler, bir paranoyalı olarak nitelendirilmesine karşı savunacaktır kendini. Bunun yerine «husumet» falan gibi daha az patolojik hava taşıyan bir sözcük koymak sanırım doğru olurdu» Freud ise, Abraham'a şu yanıtı vermiştir: «Takipler Adler'in kendi ağzından çıkan bir söz; ama ben yine de onu sizin isteğinize uyarak bir başkasıyla değiştireceğim.» Ancak İlk baskı, Freud'un başlangrçta kullanmak istediği sözcükten vazgeçmediğini gösteriyor.]
62. [Adler, Alfred; Sturlie Minderwcrtigkcit von Organen (Organsal Yetersizlik Üzelrine Araştırı), 1007, Berlin ve Viyana.)
63. [Zcotralblfttt fiir Psychoanalyse (Psikanaliz Merkez Dergisi), c. 1, s. 122.]
64. [Adler, Alfred; Über den nervösen Charekter (Nevrotik. Karakter), ;1912, Wiesbaden.)
65. [Koriespondenzblatt no. 5, Zürih, Nisan 1911.)
66. [Cari Furtmüller 1906'da Viyana üniversitesinde Freud'un derslerini dinledi. Adler'in tarafını tutanlardan biriydi, daha sonradan politikaya atıldı.]
67. [Freud'un sözde reduksiyonist pozitivizm görüşüne karşı Adler'in ileri sürdüğü finalizm görüşü ima ediliyor. Adler'in finalizmine göre, ruhsal olayların, kalıtımsal etkenlere, çocukluktaki travmatik yaşantılara, fikse olmuş içgüdüsel durumlara vb. dayanılarak nedensellik (kozalite) İlkesi uyarınca değil, bu gibi etkenleri bireyin değerlendirme biçimineve bireyin geleceğini hazırlayan onun kendi içindeki değer ve amaçlara dayanılarak teleolojik yoldan açıklanması gerekmektedir.]
68. [Freud, Psikanalize Giriş Dersleri'nde (Vorlesungen zur Einführung zur Psychoanalyse) bu isimle ilgili açıklamada bulunarak, her düşün iki çeşit yorumlanabileceğini, bunlardan birinin psikanalttik, ötekisinin ise ruhsal yaşamda yüce eltklnliklerin varlığı olduğu görüşünden kalkan ve içtepileri dikkate almayan «anagogik» yorum olduğunu söyler.]
69. [Bir hastanın söylediklerine dayanmanın sakmcalannı benimsemiyor değilim. Ancak şurasını kesinlikle belirteyim ki, bana bu bilgileri veren hem güvenilir, hem de aklı başında biriydi. Kendisinden islemeden söz konusu bilgileri verdi bana ve ben de bu bilgileri açığa vurdum, çünkü psikanalizde sır saklama ilkesinin geçerliğini kabul etmemekteyim.)
70. [Jung, C. G.; Experiences Concerning the Psychic Life of the child, 1910.]
71. [Jung, C.G.; Velrsuch einer Darstellung der psychoanalytischen Theorie (Psikanaliz Kuramı Üzerine), 1B13, Leipgiz. ve Viyana.]
72. [Manüskride, ilk baskıda ve 1818 baskısında metin altında. Şubat 1914 tarihi bulunmaktadır.)


 

 

 

 

 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 
|