+ Büyüt | - Küçült  
|
 
 
 

Mescaline'le Bir Pazar

Dr. Philip Smith


Kısa bir süre önce, 'mescailine' gibi halusinojen ilaçların, gerçekten geçici şizofrenik bir duruma neden olduğu sanılırdı. Şimdi bunun doğru olmadığı düşünülmektedir; belki ilaçların neden olduğu deneyimler psikoz belirtilerine benzemektedirler. En tehlikeli şey, fazla genelleme yapmaktır; çünkü çeşitli ilaçların değişik psikolojik etkileri vardır ve psikoz da geniş çapta çeşitli deneyimleri ve davranışları kapsamaktadır. LSD ve mescaline deneylerinin en önemli yönü; neden oldukları deneyimlerin dikkatle, yakından ve tekrar tekrar, eğitilmiş elemanlar tarafından gözlemlenmesidir. Aşağıdaki, olgusal analiz konusunda uzmanlaşmış bir psikiyatrın anlattığı gerçek bir öyküdür. Bu tür anlatımlar patolojik durumların anlaşılabilmesi açısından çok değerlidirler.

 

GİRİŞ

Deneyin amacı, onu hazırlayanların araştırıp buldukları verilerin üzerinde hak iddia etmek değildir. Bu materyal araştırılmamıştır ve bu öykü araştırmacılar tarafından uydurulmamıştır. Kaydettiğim deneyimler bilimsel deney felsefesinin gerektirdiği ölçülebilir niteliklere sahip değildir.

Mescalin'in verdiği sarhoşluğun sübjektif, olgusal öyküleri, tıp literatüründe pek fazla değildir. Bu öyküler genellikle kısa ve tek bir algıya, görüşe dayanır. Halbuki okuyacağınız öykü çeşitli algılarla doludur ve elli yıl önce moda olduğu gibi daha kişisel materyalleri kapsamaktadır.

Aslında bu deneyimi kaydetmek istemiyordum ve bunları yazmak için bir hazırlığım yoktu. Meslektaşım Dr. Shurley'in cesaret vermesi sonunda, kendi deneyimlerimin, olgusal öykü olarak bir değeri olabileceğine inandım.

Bu öykü bir çeşit otobiyografidir; ve bunun başkalarını da aklın çalışmasını etkileyen olgusal öykülerini anlatmaya yöneltmesini umuyorum. Bu, onlara iyi bir araştırma alanı hazırlamaları için bir davetiyedir.

KAYIT: Oklahoma Şehri, Oklahoma, ilkbahar 1958 DENEY: Topeka, Kansas, Sonbahar 1956

İlacın normal insan denekler üzerindeki etkilerinin objektif olarak ölçülebilmesi için yapılan deneyin bir bölümü olarak, 200 miligram 'mescalin sülfat' aldım. Mescaline, peyote'un en aktif elemanıdır ve yakın zamanlara kadar, psikotomimetik veya halüsinojenik ilaç olarak bilinmektedir. Dozaj, iki meslektaşım tarafından bir pazar öğlesi verilmişti. Bu iki doktor öğleden sonrayı benimle geçirdiler. (Bence psikiyatrlar, kendi zihinlerini karıştırmaktan, diğer insanlar kadar korkarlar. Bazı arkadaşlarım, 'bir daha kendine gelememekten' de korkmuşlardır.) Aklıma Sokrat’ın zehir içişi geldi ve oturup neler olacağını beklemeye başladım. Öğle yemeği yememiştim, karnım açtı, başka bir sorunum yoktu.

İlacın verilmesinden 45 dakika sonra, Dr. M.'nin önerisi üzerine, uzandım, gözlerimi yumdum ve zihnimi serbest bıraktım. Sonra bir değişiklik hissetmeye başladım.

Duyduğum his sanki saçımın veya tırnağımın uzadığını farkettiğim zaman duyduklarım gibiydi —değişiyordum ama esas İmajım aynı kalmıştı. Biraz sonra ilacın etkileri öylesine büyümeye, çoğalmaya başladı ki görmezlikten gelemezdim. Herhangi birkaç ıklama yapmadan, yanımdakilere durmadan benim yine eski in olduğumu, değişmediğimi söylüyordum. Bir süre beni gülümseyerek dinlediler, sonra da 'belki de değişiyorsun' dediler.

Önce  öfkelendim. Sonra şaşırarak, onun ne dediğimi gerçekten anlamadığını farkettim. Ben, benliğimi daha yoğun bir şekilde (.mu yabancılaşmadan) hissettiğimi söylemek istiyordum. Algılama yeteneğim yoğunlaşmıştı ve içimde bir huzur, bir ferahlık vardı.

(Sözlerimi kapayınca net, ışıksız ama apaçık, belirgin bir boşlukta duran tuhaf, yeni bir çiçek, belki de bir kaktüs görebiliyordum. Sapı kalın ve mermer gibiydi. Gaz alevi gibi parlak mavi renkteydi. Çiçeği ise fosforlu kırmızımor renkteydi. Çiçeğin cinsi de ateş gibi, duman gibi uçucu bir maddeydi.

Soğuk, yavan, statik ve katı bir yapısı vardı. Gözümü açınca birden kayboldu; kapayınca yeniden göründü. Bu çiçek fantezisine yapılacak bir iş gözüyle bakıyordum. Ben bir denektim ve deneyi yapanlar için çalışıyordum. Yine de bu çiçeğin, bütün bir deney ansiklopedisinin ilk sayfası olduğunu hissediyordum.

I »eneyin bir bölümü gereğince, bazı basmakalıp kurallara uymam gerekiyordu. Bazen sözlü, bazen yazılı talimatlar vardı. Hu çeşit çalışmalar^ deneyden önceki hazırlık ve kontrol döneminde de yapmıştım; ve gerçekten zor olduğunu görmüştüm.

Şimdi, bir aptal gibi görüneceğime emindim. Yazılı talimatı yoğun bir çaba göstermeden anlayamıyordum. Projeyle ilgiliydim ama bu en basit işlemleri bile yapmakta çektiğim zorluklar gerçekten görmeye değerdi. Talimatlar okumak, dinlemek, yani işitmek ve görmek için büyük çaba harcamam lazımdı. Basılmış bazı sembolleri yazı olarak algılamak ve adım adım bu sözcükleri anlamaya çalışmak için yorucu ve zor bir çalışma gerektiriyordu.

Eski alışkanlıklar işlevlerini yitirmişlerdi. Yeniden düşünmem, örneğin okurken nereden başlamam gerektiğine karar vermem için bir çaba sarf ediyordum. Okumak için üst soldan haşlanacağını bulmam oldukça zaman alıyordu. Tersten okuduğumda ne anlam çıkacağını merak ediyordum, her harfi tek tek okumayı denedim, bunun gibi gördüğüm eğitime uymayan davranışlar sergiliyordum. Mantığım bunun bir çılgınlık olduğunu farkediyordu ama mantığın güçlü kasları yoktu. Zaman kavramını da yitirmiştim. Bana anlamsız bir kavram gibi geliyordu. Kafamdaki eski kavramlar güvenilir değildiler, sanki parça parça olmuş, sonra bu parçalar değişik bir şekilde yeniden biraraya getirilmişlerdi. Davranışların mantıklı veya faydalı olmaları şart değildi, amaca ulaşması yeterdi.

Bu düşünce şeklim, yapmam gereken diğer işlere de yayıldı, anımsamamın sınanması, labirentler, bloklarla işlemler yapılması vs... Deney iki saat kadar sürdü. Hareketlerim de değişmişti. Deney sırasında bazen hareket etmek, bazen de hiç kıpırdamamak istiyordum. Çok farklı davrandığımı biliyordum ve bunu gözlemcilerin anlamadığının da farkındaydım ama umurumda değildi.

Ayağım konusunda hissettiğim harika, şahane duygularımı onlara söyleyip söylemeyeceğime karar veremiyordum. Neden bahsettiğimi anlamayacaklarını hissediyordum. Hislerimi tam olarak anlatabileceğimden emin değildim. Saçmalığından biraz utanıyordum. Dr. M.'e gülmeyeceğine söz verirse anlatacağımı söyledim. Ayağımın sindirim sistemi olmadığını ve ayakların kuşanmayacaklarını biliyordum ama yine de hissettiğim şey buydu, ayağımın midesi bulanıyordu ve kusmak üzereydi.

Bu haldeyken çevremde bana yardım edecek kişilerin oluşu beni ferahlatıyordu. Sıcak dostluk hislerim kolayca kabarmıştı, ama aynı kolaylıkla onlara saldırabilir, kavga çıkarabilirdim. Dünyanın boşluğunu, ahmaklığını kınayabilirdim.

Bu dönemde düşünme mekanizmama neler olduğunu, bir geriye bakışla anımsayabilirim. İçimde bir huzursuzluk veya endişe hissettiğimde kararverme yeteneğim çalışmaya başlar. Bu huzursuzluğu gidermek için bir harekete geçmek istemeli ve sonra bu isteği gerçekleştirmek için gereken herşeyi yapmaya çalışırdım. Karar vermenin gerilimi işleme geçinceye dek yükselir ve amaca ulaşınca da ferahlardım. Bu küçük, büyük her türlü karar veya davranışlar için geçerlidir.

Esas olarak bir karar iki şekilde verilir. İnsan ya harekete geçmeyi, ya da hiç bir şey yapamamanın stresini yaşamayı seçer. Bir problemin iki cevabı olabilir, evet ya da hayır. Örneğin, susadım. Bu hissi doyurmam için iskemleden kalkıp, su şişesine giderek su almam gerekiyor. Eğer yerimden kalkmazsam, susuzluğum geçmez ve huzursuzluğum artar. Okumakta olduğum paragrafı bitirene kadar susuzluğa karşı koyuyorum. Durumun gerginliği iskemleden kalkarken hafifliyor ve suyu içince de tamamıyla geçiyor. Verdiğim karar ve bu doğrultuda hareket etmem, gerginliğimi geçiriyor (susuzluğumu da).

Mescaline'in etkisi altındayken bir alternatif daha görüyorum: hiç karar vermemek. (Bu, kararsızlık anlamına gelmiyor, karar vermeyi reddetme yolunu seçmek demek oluyor.)

Kararverme geriliminin tam olarak geçmesi, benim 'karar vermeme' durumunu seçmemle olabiliyor. Bu mekanizmayı uyandırmak çok kolay olmuştu. Erteleme veya gerilim artıran bir kararsızlık bahis konusu değildi. Karar vermemekte yeterince doyurucu olabilir. Etkisi, bir karar vermiş olma ve bir işlemi tamamlamış olmanın etkisi kadar rahatlatıcıydı. Bir örnek vereyim: Elimde bir kalem vardı ve onunla yazı yazmak üzereydim. Kalem konusunda bildiklerimi tekrarladım (tahta, grafit, yazı yazmakta kullanılır, sözcükler yazar vs). Karar verilmişti. Kağıda biriki santimetre yaklaştığında —karar vermemeye karar verdim. Elim, kalemi tutan elim havada kaldı; kalemi bir sanat eseri gibi dikkatle inceledim. Hareketetmemek doyurucuydu. Kararsızlığın yarattığı stres yoktu. Zamanın geçmesi önemli değildi. Karar vermemek bana tam bir huzur ve rahatlık vermişti. Bu zaman dışı ânın tadını çıkardım. Sonra normallik geri döndü ve kalemi yazma pozisyonuna getirdim. Bu 'kararvermeme* hali yayıldı, sık sık geldi geçti ama her gelişinde daha uzun süreli oldu.

İlacın etkisindeyken, bir karar verebilmek çok güçtü ve sabrımı zorluyordu. Her kararı, alışkanlık faktörünü kullanmadan tüm bilincimle vermem gerekiyordu. Tuvalete gideceğimi söyleyince, gözlemcilerden biri beni götürdü. Buna çok sevinmiştim; çünkü hangi kapıdan gireceğime, kadınlar tuvaletini mi yoksa erkeklerinkini mi kullanacağıma karar vermem gerekmemişti. Tuvaletteki, 'sifonu çekiniz' yazısını görünce de aynı derecede sevinmiştim. Bundan sonra yapacağım şey test odasına dönmek olacaktı. Bunun yerine, 'karar vermemeyi" seçtim. Olduğum yerde kaldım, dinlenme odasında güneşli bir yer bulup yattım. Bu aptalca görünebilir, biliyorum, ama o an için bence uygun bir eylemdi. Bunu öbürlerinin anlamayacaklarını da biliyordum ama umurumda değildi. Beni tatmin ediyordu ya! Günışığıyla ısınmış olan o yere bir sevgi, bir yakınlık duyuyordum! Herhangi bir nesnenin var oluşundan ötürü bir sevinç hissediyordum. Varolduğuna memnundum ve varolduğu için onu seviyordum! Bu his, insanın çok sevdiği bir hayvana duyduğu sıcaklığa veya yorgun bir çocuğu rahatlatırken duyduğu tatmin hissine benziyordu. Yeri okşadım ve "küçük kalbini tanrı korusun", dedim. Bu bana biraz espirili bir söz gibi geldi ama öylesine safça bir komikliği vardı ki; gülmekten biraz daha iyi bir tepki göstermek gerekirdi.

Bir amaç sahibi olmak yararsız bir kavramdı. Bütün eylemler doyurucu oldukları oranda eşit değerlere sahiptirler. Geriye bir adım atmak, ileriye adım atmak kadar iyi bir hareketti. Suskunluk, konuşmaktan daha kötü değildi. Bir şeyler yapabilirdim ama eylemimin bir amaca yönelik olması şart değildi. Hareketsizlik de işe yarayabilir, ve bazen daha da iyi olabilir.

Kendi kendime, öbürlerinin bilimsel maceralarına yardıma olmamı beklediklerini hatırlatarak, sonunda yerimden kalkabildim.

Deneyin normal akışı süresince 'hareket duyularımda' değişmeler olmuştu. Kıpırdadığım, hareket ettiğim zaman, bir kas işlemi sonunda pozisyon değişimi hissi yerine, lokalize ve pozisyonal bulantı hissi duyuyordum. Ayağımdaki bulantı hissi şimdi genelleşmişti ve oldukça yorucu oluyordu. Bulantımdan bahsettiğimde, gözlemcilerin etraflarına bakınıp, bir kesekağıdı aradıklarını görünce öfkeleniyor ve tiksiniyordum. Şunu anlatamıyordum: Ben bulantı hissetmiyordum, vücudumun belli bazı bölgelerinde bulantı oluyordu. Ayaklarımı kaldırmak benim için hiç istenmeyen bir hareketti. Ayaklarım bana bulantıları olduğunu söyleyeceklerdi. Yalan söylemiyorlardı, yalnızca doğru karar veremiyorlardı veya kendilerine ait olmayan bazı his ve duyulan ödünç alıyorlardı. (Deney sırasında, bacaklarımın kendilerini yönetme yetkileri yoktu.)

Dört saat kadar süren mescaline aleminden sonra onu tamamen bırakmaya hazırdım. Gözlemcilerime yorulduğumu söyledim. Daha önce hiç hissetmediğim kadar bitkinlik hissediyordum. Bir ağrım yoktu, bulantı veya yorgunlukta duymuyordum, yalnızca çok, çok bitkindim. Algılamalarımda bir değişiklik olacağını umuyordum, ama o da olmadı. Bir tablet Dexamyl verdiler, genel bir uyarıcı olarak. Dr. S. arabasıyla beni eve götürecekti.

Arabaya doğru yürürken, uzun süredir hareketlerimi düzenli bir şekilde kontrol etmemiş olmama karşın, yürüyebildiğimi farkedince gururla karışık bir memnuniyet duydum. Yürümemin düzgün olduğunun farkındaydım, ama sanki on yıldır el sürmediğiniz bir klarneti hala çalabildiğinizi farketmek gibi bir şeydi bu.

Eve giden kısa yolda, arabayı kullanan Dr. S.'ye karşı büyük bir dostluk ve kardeşlik hissettim. Normal durumlarda Dr. S. ve Dr. M. ile meslektaşlık dışında pek dostluğum yoktu ama şimdi bile o ikisini anımsayınca bir sıcaklık ve iyilik hissi duyuyordum —sanki uzun süre dostluğumuzu paylaşmış gibi.

Dr. S., kanma, düşünmekte zorluk çektiğimi söyledi ama akşam yemekte karım, davranışlarımda bir farklılık görmediğini söyledi. Evimi ve ailemi görmek bana çok iyi gelmişti —her odayı görmek, her eşyaya, ailemin her ferdine ayrı ayrı dokunmak istiyordum. Bunlar için büyük bir özlemim yoktu ama bu kez hoşlanma, zevk alma duyularım daha güçlenmişti. Hala bazı basit şeyleri yapmaya karar vermekte güçlük çekiyordum — örneğin peçeteyi almak gibi. Kısa süre sonra Dr. S. gitti, ben de yatağa girdim.

Genellikle kısa bir hayal kurma fantezisinden sonra kolaylıkla uykuya dalardım. Fantezilerim çoğunlukla görsel olurdu ve sona eren gün boyunca olup bitenleri gözden geçirirdim. Bu gece böyle olmadı. Fantezi hep vardı ama hiç uykum gelmiyordu. Kontrol altına alamıyordum. Düşüm hiç de ilginç değildi, hatta sıkıcıydı denilebilir; plansız, bir sürü yabancılarla dolu bir fanteziydi. Başka bir şey düşleyerek bu sıkıcı fanteziyi bastırmaya çalışınca da, ikisi birden varlığını sürdürmeye devam ediyordu. Bu, aynı perdeye aynı anda yansıtılan iki ayrı filmi birden seyretmeye benziyordu. Anlamsız bir şeydi bu. Bazen, kağıt bebekler gibi iki boyutlu insanlar görüyordum; bunların bazen de duvar kağıtları gibi renkli desenleri vardı.

Gözlerimi açınca bu görüntüler kayboluyordu; ama hemen sonra odanın loşluğunda yeniden beliriyorlardı, hemen bir metre önümde...

Bu görüntü yavaş yavaş şekil değiştiriyor, üzerinde hafif bir rüzgar esen, küçük san çiçeklerle dolu bir tarla haline geliyordu.

Bütün geceyi bu monoton manzarayı seyrederek geçirdim; bu arada uyuyup uyumadığımdan emin değilim. Yani bu olanları uykuda mı yoksa uyanıkken mi yaşadığımdan emin değildim.

Ertesi gün işe gittim ve rutin, günlük işlerimi fazla güçlük çekmeden halledebildim. Yine de telefonu kullanırken kısa kararsızlık dönemleri yaşadım. Telefon çalınca iki elimi birden uzatıyor ve hangisini kullanacağıma karar veremiyordum. Sonra rahatladım ve işi "alışkanlığa" bırakıp, sol elimin o çok iyi bildiği işi yapmasına izin verdim.

Bazen de çok iyi bildiğim bir telefon numarası üzerinde düşünüyor ve rehbere bakmak gereksinimi hissediyordum. Sonra "rahatlarsam"' numarayı zahmetsizce anımsayabileceğime kendimi inandırdım.

Bu günde elde ettiğim en değerli şey, hafızanın ne derece önemli olduğunu ve kısıtlanmazsa ne kadar güçlü olacağını öğrenmiş olmamdı.

İkinci gece uykum oldukça normaldi yalnız ertesi sabah tamamen dinlenmiş olarak uyanmadım. Üçüncü gün ise bir iki kararsızlık olayı dışında normal geçti.

O zamandan beri, bu "mescaline" deneyinin bir çeşit dönüm noktası olduğunu hissederim. Deneyden sonraki ilk altı ay boyunca, bunu bir daha tekrarlama düşüncesi bile beni tiksindiriyordu. Nasıl olduysa geçen yıl bu tiksintim geçti ve buna katlanabileceğim! hatta tekrarlamaktan zevk bile alabileceğimi hissettim.

Bütün deney derin bir bilgi kaynağıydı ve hâlâ da öyledir.

O zihinlerden silinmeyecek, sonsuza dek bilinecek bir deneydir. Kendimi bu deney sayesinde, başka hiç bir şekilde anlayamayacağım, tanıyamayacağım bir fırsatı elde etmiştim.

 

 

 
 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org