KİŞİLİĞİN YİTİRİLMESİ DENEYİMİ
(BİR HASTA
TARAFINDAN YAZILAN RAPOR)
Eugene Meyer ve Lino Covi
İnsanın gerçek olmadığım ve bütün davranışlarının, duygularının sahte ve
düzmece olduğunu hissetmesi, akıl hastalığının korkutucu bir yönüdür. Bu
deneyimi tanımlayan aşağıdaki parça, psikozun en şaşırtıcı özelliklerini
açığa çıkarmaktadır. Benliğin inkar edilmesi, onun ürünlerinin de değerini
yadsımaya yol açar. Ve bu, benliğin gerçekliğini ve varlığını inkar etmeye
kadar uzanır. Aşağıdaki öykü, bu kavramı teori ve soyutlama sahasından
çıkarır ve bize yadsımanın ne olduğunu somut bir deneyim olarak anlatır.
Bunun yazılmasına John Hopkins 'ten iki psikiyatr yardım etmişlerdir.
İyileşme sürecindeki hastaların, akıl hastalığının iç deneyimleri
konusundaki yazdıkları, bu hastalığın daha iyi anlaşılması için çok faydalı
olmuştur. Aşağıdakiler, 22 yaşında şizofrenik düzensizliklerden iyileşmekte
olan bir genç kız tarafından yazılmıştır ve hastanın izniyle yayınlanmıştır.
Bu notların, kişiliğin yadsınması, bölünmesi olgusunun ikilemlerini,
sübjektif bir açıdan, dokunaklı ve sanatkarane bir üslupla yazıldığına
inanıyoruz.
Hasta, bu dokümanı yazmadan 16 ay kadar önce Henry Phipps Psikiyatri
Kliniğinde kalmaktaydı. Kronik olarak korkmuş, ürkek, içine kapalı, kendini
ifade edemeyen bir kişiliğe sahip olan hasta, Kliniğe yattığı ilk sene
içinde intihara da teşebbüs etmişti. Duygularını kağıda dökmeye
başlamasından iki ay kadar önce, durumunda gelişmeler görülmeye
başlanmıştır, iletişim yeteneği ve genel anlatım yeteneğinde gözle görülür
iyileşmeler farkedilmiştir. Yazılan iki bölüm halindedir ve bu bölümler
arasında iki haftalık bir ara vardır. Dört ay sonra hastaneden çıkabilecek
duruma gelmiştir. Şu anda, klinikten çıkalı on ay olmuştur, psikoterapiye
devam etmektedir ve Ortabatı şehirlerinden birinde kolej eğitimine yeniden
başlamıştır.
İlk bölüm, hastanın bir hemşireye "gerçek olmadığını hissetmenin" ne
olduğunu tanımlamaya çalıştığı halde bunu anlatamamış olmasından sonra
yazılmıştır.
26 Kasım, 1958
Gerçek olmama hissini anlatabilmek için, hissin ne olduğunu uzun ve gerçek
olmayan bir tanımını yapmak gerekir. Bu realiteden öylesine uzaktır ki,
sağlam, gerçek bir tanımlama yapabilmek için, soyut, gerçek dışı bir anlatım
kullanılmalıdır, çünkü ancak böylece tam olarak anlaşılabilir. Belki de tam
olarak anlamaya değmez, çünkü "hissetmenin" kendisi de değersizliktir. Bu
tıpkı sahte bir çekin, banker tarafından incelenmesine benzer; bankerin
tedavüldeki paralan çok iyi tanıması ve bilmesi gerekmez.
Bu, normal durumlarda hiç ümit edilmeyecek olan bir önem ve büyüklük
beklentisinin, her gün yaşanması demektir.
Basit ve küçük şeyler bile, insanın her şeyin büyüklüğünü olabildiğince,
birbirleriyle olan göreceliklerine göre ölçmesi halinde, çok büyük ve hatta
ürkütücü oranlarda algılanabilir. Bu, gün boyunca yapılan her şeyin
otomatikman yapılması ve sonradan incelenmesi gibidir. Tıpkı Kilisenin
birçok "izm"lere bölünmesinin, insan ruhu tarafından inşa edilen en kutsal
anıtlar oluşu gibi. Yani, bu anıtlar insan ruhunun düşünebilme, karar
verebilme ve yapabilme gücünün, kendi içinde bölünüp parçalanmasına benzer.
Sonunda bu dışarıya atılır, günün diğer bölümlerine karışıp yiterler, ancak
geride kalanlar değerlendirilir. Bir şeyler yapmayı istemek yerine, mekanik
ve ürkütücü bir şey tarafından yapılmaktadır; çünkü bu şey bir şeyler
yapabilir, gücü vardır, ama isteyip istememe yeteneği yoktur. Çekilen
eziyetleri onarabilecek, yapıcı, iyileştirici bölümler gitmiştir, insanın
içinde yaşaması gereken 'hissetme' gücü dışarıdadır, geri dönmek
istemektedir fakat dönme gücü elinden alınmıştır.
Bu durumu tanımlamak için belki de "içeri-dışarı" sözcükleri pek uygun
olmayabilir; çünkü bunlar 'siyah-beyaz" gibi kesin sözcüklerdir, bahsettiğim
olgu ise daha çok "gri"dir. O, devamlı kayan, yer değiştiren, jöle gibi bir
şeydir, ardında somut bir iz bırakmaz ama yine de bir lezzeti vardır veya
bir piyesten alınan bir filmi seyretmek gibidir; bu piyesi daha önce
seyrettiyseniz, sinema filminin bu piyesin bir tanımı olduğunu ve onu
hatırlatmasına rağmen gerçek olmadığını farkedersiniz.
Bunun tanımlanması bile gerçek dışı ve acı veriyor; çünkü korkutuyor ve yine
de yumuşak ve belirsiz görünür (çok keskin olduğu halde). Bu gerçek dışı bir
şekilde hissedilir, bu nedenle devamlı bir işkence değildir ama yine de sizi
rahat bırakacak gibi görünmez ve herşey izlenimler dünyasında kayıp gider.
Ne gibi göründüğü, ne olduğundan daha önemlidir ve arasıra öfke nöbetleri
yaratır. Çünkü "ne olduğu" bir şeydir ama "ne gibi göründüğü" durmadan
düşünce ve hayallerle değişir, gerçeklerle pek ilgisi yoktur. Önemli şeyler
gitmiş, geride önemsizler kalmıştır, gidenlerin yokluğunu, varlıklarıyla
daha belirginleştirir-ler.
ikinci öykü hastanın, gerçekdışı olma duygularını kişilerarası ilişkiler
açısından gözlemi ve açıklaması konusunu işlemektedir. Bu bölümde, hastanın
kendisinden "ben" diye bahsetmesi dikkatinizi çekecektir. İlk öykünün
kişisel olmayan (impersonal) ifadesi değişmiştir.
7 Aralık, 1958
Bugünün pazar olması, annemi ciddi olarak düşünmeme sebep oldu.
Evimizde Pazar günleri tam bir mutluluk ve huzur duyulurdu; aslında bu
atmosferi altı kişi ve bir kedinin yaşamakta olduğu bir evde sağlamak
oldukça zordu. Bir psikiyatri kliniğinde olmam sebebiyle aile ilişkilerinin
psikolojik yönü üzerinde daha bilinçli olarak düşünüyordum. Çünkü evdeyken,
olaylar hep
orada gelişiyordu ve aile bireylerinin birbirlerine karşı duyduğu doğal
sevgi, onlar hakkında düşünmeye engel oluyordu. Görünen şeylerin daha
derinine inip bu konuda düşünmekten hep korkmuşumdur; çünkü o zaman görüşler
ve varsayımlar ortaya çıkar. Ben de ne derecede hasta olduğumdan emin
olmadığım için nasıl mantık yürüteceğimi bilemezdim. Yalnızca köklü bir
hastalığım olduğuna inanıyordum.
Bu gerçekten esas konudan uzaklaşmama sebep oldu; Annem. Onun hakkında
yazmaktan korkuyorum; çünkü onun hakkında analitik olarak düşünmemek
gerektiğini biliyorum, onları yalnızca sevmek gerekir. "Babanı ve Anneni
say", en büyük emirlerdendir, bu yüzden analitik düşünceler onlara
saygısızlık anlamına gelebilir ama belki de saygıya anlayış yoluyla
ulaşılabilir ve eğer bir gün iyileşebileceksem, Annemin benim üzerimde
yaptığı etkiyi bir şekilde anlamam lazım.
Onun, bazı şeyler ve gerçekler konusundaki fikir ve görüşleri beni her zaman
etkilemişti ve onun başka birinin söylediği hiçbir şeyi dinlemediğini de
biliyordum. Çok ilginç bir insandır —hatta büyüleyici biri de denilebilir—
hiç sıkıcı olmamıştır, çoğunlukla tam anlamıyla mutlu, neşeli biriydi. Bu
hali benim ne kadar başarısız olduğumu ortaya çıkarıyordu; çünkü soğukkanlı
değilim, çok sinirliyim ve insanlar konuşurken dinlemeyi bilmiyorum. Bu,
geliştirilmesi gereken bir sanattır^ Bazen Annemin beni dinlemesini çok
isterdim ama o hiç oralı olmazdı, galiba bu, hastalığımın temel nedeniydi.
Evle ilgili ilk anılarım, doğum günlerini ve Noel'i kutlamayı seven huzur
dolu ve mutlu bir atmosferdi ve bizlere, çocuklara verilebileceklerin en
çoğunu veren fakat bir sıkıntıları olduğu zaman birisinin mutlaka
dinleyeceği güvenini ve hissini vermeyen bir ortamdı. Bu ortam kız kardeşimi
etkilememişti; çünkü o, olaylardan kolayca etkilenmez, ağlar, bağırır, sonra
da unuturdu. Ben de öyle olmak isterdim, ama hiçbir zaman öfke krizleri
geçirmezdim, her şeyi içime atardım. Kız kardeşimin bütün sorunları açıkta
olduğundan kolayca anlaşılır ve çözümlenirdi.
Şimdiki güvensizlik ve bunalım duygularımın çoğu çocukluğumdan beri hiçbir
zaman ciddiye alınmamam, bana en ya kın olan kişinin bile beni dinlememesi
ve dolayısıyla kendime güvenimi yitirmem yüzünden doğmuşlardır. Kendimi bir
insan olarak düşünmemeye, gerçek olabilecek kadar önceden görmemeye
başlamıştım ve bu duygular zamanla tersyüz olup, mutlak gerçekdışı olduğum
hissine dönüşmüşlerdi. Başkalarını düşünürken gerçek olan fikirlerim ve
hislerim, kendime dönünce gerçekdışı oluyorlardı. Bu, kendi menfaatlerini
düşünmemekten, hodbin olamamaktan; hodbinliğe, egoistliğe doğru bir geçişti.
Çünkü, bazı zamanlar kendinizi düşünmemeniz bencilliktir, bu sizi daha az
insan yapar, yararlı bir şekilde bencil olmamak oldukça faydalıdır.
Bunu yazmak benim için çok zor; çünkü okuyan olmayacağından korkuyorum ve
Annem bunu okumaya değer bulmayacaktır, böylece de bunları yazmanın bana
hiçbir yararı olmayacak. Onun görüşleri beynimde öylesine yer etmişler ki,
bana iyi bir şeylerin olduğunu kabul edemiyorum, bir şeyler yapmaya
çalıştığım zamanda nasıl olsa başaramayacağımı düşünüyorum. Bu yaptığım
herşeyi hatta düşüncelerimi bile kapsar; çünkü bence düşüncelerim düşünmeye
değmez, yaptıklarım da yapmaya değmez ama yine de yapılmaları gerekir çünkü
başka herkes bunları yapar ve kimsenin öylece bırakmaya hakkı yoktur. Ben
yine de kendime rağmen çalışırım, herşey daha yarısına bile gelmeden yanlış
gitse bile.
Bu yazılar, iyileşme işleminin devam etmekte olduğunun delilleridir.
Hastanın büyük bir karışıklıktan, düzensizlikten kurtulmasını ve bu yoldan
kişiliğinin dağılması belirtilerinin yavaş yavaş yokolmasını göstermektedir.
Kişiliğin yitirilmesinin genetiği, soyaçekiminin araştırılması ve bu
deneyimde bireysel farklılıkların rolü henüz anlaşılamamaktadır. Kişiliğin
yokolması, hafif haliyle, akıl hastalıklarının oldukça somut veya dayanıklı
bir özü, temeli olarak görülebilir. Daha ciddi ve akut durumlarda, kişiliğin
yitirilmesi, yoğun ve pasif duyarlılık veya boğulma, yutulma korkusu
uyandırır ve
dolayısıyla, düşmanca veya bu hastada olduğu gibi kendini mahveden savunma
mekanizmaları oluşturur. Bu, bütün duyguların şiddetle inkar edilmesi ve
gerçek, içten gelen duygusallıktan korkma ve dolayısıyla kendi benliği
açısından bir gerçekdışı olma hissiyle sonuçlanmıştır. Kişiliğin yitirilmesi
aynı zamanda diğerlerinden şiddetli bir kopma, yabancılaşmayla beraber
oluşur ve ruhsal olgularında kendi benliğiyle diğer kişilerin temsil
edilmelerini yansıtır.
Hastanın ilk öyküsünde, felce uğramış bir kararsızlık ve perspektif
yoksunluğu, kişilik yitirmesiyle beraber göze çarpar. Boşluk hissinin
yarattığı dehşet, yalnızlık ve uyuşukluğa paralel uzanır, bu da değişikliğe
karşı bir savunma sığınağı görevi görür. Özellikle sürprizler incitici ve
potansiyel karışıklığa sebep olabilirler. Hastanın birinci öyküyü
yazabilmesi, o denli canlı olarak tanımladığı durumdan kopmasının bir ölçüsü
olarak görülebilir. İkinci bölüm ise onun hastalık deneyimini ilk kez
"kişiselleştirdiğini" yansıtmaktadır ve kendisinin başına gelenler konusunda
saygın ve sorumlu bir anlayış gösterebildiği anlaşılmaktadır.
Bu öykülerin yazılmasından önce hastanın yaşadığı deneyimler konusunda
bildiklerimizi gözden geçirmiştik. Detayların burada tartışılmayacağı pek
çok olayın yer aldığı muhakkak. Bu öyküleri yeniden okumaktaki ve dikkatle
incelemekteki kişisel nedenimiz, bunların bizce sübjektif bir deneyimin
iletilmesi açısından çok değerli olmalarıdır. Bu, yalnız bahsi geçen
hastanın durumu yönünden değil, sıkıntılarını sözcüklerle ifade edemeyen
daha şanssız hastalar için de geçerlidir. Hastanın sübjektif deneyiminin
değerlendirilmesi, iyileşmenin kolaylaşması için gereklidir. Bizce, onun
sözcükleri, akıl hastalıklarının kişiliğin yitirilmesini kapsadığı
durumlarda, hastaların iyileşmesi için çabalayanların, emek sarf edenlerin
ilgisini uyandıracak ve yararlı olacaktır.