KENTSELLİK VE GÜNDELİK HAYAT
Anthony Giddens
Kapitalizm Öncesi Kentler ve Modern Kentler
Bu noktada, tekrar çağdaş dünyaya yeniden şekil veren değişimlerin ne kadar
yakın zamanlarda meydana geldiğini düşünün. Kapitalist girişim, geniş
ölçüde, yalnızca onaltıncı yüzyıla; sanayi kapitalizmi de ancak onsekizinci
yüzyılın sonlarına dayanır ve ilk olarak dünyanın sınırlı, küçük bir
kısmında ortaya çıkmıştır. Ancak, 1780'den bu yana geçen iki yüzyıl,
toplumsal yaşamda bu tarihten önceki geniş insanlık tarihinde olduğundan
daha geniş kapsamlı dönüşümlere şahit olmuştur. Kitabın ilk bölümünde
belirttiğim gibi, bu, hiçbir yerde modern kentselliğin karakterinde ve
yayılmasında olduğundan daha belirgin değildir. Modern kentselliğin etkisini
kavramada, sosyolojik imgelemin tarihî boyutu özellikle önemlidir. Aşağıda
göstermeye çalışacağım gibi, kentselliğin, hepimizin yaşadığı ileri
kapitalist toplumlarda bir toplumsal çevre haline gelmesinin önemli bir
anlamı vardır. Hâlâ klasik yaşam biçimlerinin sürdüğü büyük alanlar var olsa
da, bizler için, iki yüzyıl önce insanların toplumsal yaşamının nasıl
olduğunu kavramak bile bu yüzden çok zordur.
Modernizm öncesi medeniyetlerde, kent normal olarak kent dışından çok
belirgin bir biçimde farklıklaşmıştı. Modernizm öncesi kentlerin ortak
özelliklerini abartmak kesinlikle mümkündür (örnek için bkz. Gideon Sjoberg,
The Preindustrial City [Sanayi Öncesi Kenti], Glencoe, The Free Press,
1960). Çok eleştirilmiş olsa da bu kitap, alanındaki ikinci derecede önemli
klasiklerden biridir ve değerli veriler içerir). Ancak kapitalizmin
gelişmesinden önce, birçok toplum türünde, kentlerde bazı ayırt edici
özellikler görülür. Kentlerin etrafının surlarla çevrilmesi olağandı,
surlar, kentlerin kapalı karakterlerinin ve kırsaldan ayrı olduklarının
göstergesiydi ve aynı zamanda askerî savunma amacına hizmet ediyordu. Klasik
kentlerin merkezî alanını, genellikle tapınak, saray ve pazar yeri
kaplıyordu ve bu tören ve ticaret merkezi bazen ikinci bir iç surla
korunurdu. Kentler, bilimin, sanatın ve kozmopolitan bir kültürün odağıydı.
Fakat bunlar, her zaman az sayıda olan seçkinlerin ayrıcalığıydı. Kentlerin
ileri bir yol sistemiyle bağlı olması mümkünse de, seyahat az kişiyle
sınırlıydı ya da esasen askerî ve ticari faaliyetlere yönelikti. Kapitalizm
öncesi kentlerde, hayat yavaş akıyordu ve sıradan insanlar genellikle kent
dışında yaşayanlarla benzer gelenekleri takip etmeye eğilimliydiler ve daha
önce belirttiğim gibi, çağdaş standartlara sahip kent sayısı çok azdı.
İki yüzyılı aşkın süredir, dünya nüfusu yoğun bir şekilde artmıştır, artmaya
devam ediyor ve artan yeni nüfusun büyük bir kısmı da kentlere dolduruluyor
(bkz. s. 6). Bu konudaki istatistikler gerçekten üzerinde durulmaya değer.
Bugün dünyada nüfusu 100.000'den fazla olan yaklaşık 1.700 kent
bulunmaktadır. Tarihte, son zamanlara kadar bilinen en büyük kentlerin
nüfusundan daha fazla nüfusa -500.000 kişiden fazla- sahip olan 250
civarında kent vardır. En kalabalık nüfuslu kentlerde yaklaşık 14 milyon
kişi yaşamaktadır. Fakat kentlerin artık surları yok ve geniş alanlara
yayılmış kentlerin idarî sınırları, çoğunlukla kentteki fiilî bölünmelerle
örtüşmüyor. Eğer çağımız ekonomileri, mega şirketlerin egemenliği
altındaysa, kent yaşamı da kuşatıcı "megalopolisle" yani "kentlerin
kentiyle" gölgelenmiştir. Megalopolis sözcüğü Klasik kökenlidir ve tüm
medeniyetlerin gıpta edeceği şekilde tasarlanmış yeni bir kent-devletinin
varlığını planlayan Morali devlet adamları ve filozoflar tarafından
bulunmuştur. Şu anki kullanımında, bu rüyayla ortak çok az nokta vardır. Bu
terim modern çağlarda ilk kez, ABD'nin kuzeydoğu sahili için, yani Boston'un
kuzeyinden, aşağıda Washington, D.C.'ye kadar yaklaşık 750 kilometrelik bir
mesafe boyunca uzanan bir kentleşmiş bölgeler zinciri için kullanılmıştır.
Bu bölgede yaklaşık kırk milyon insan vardır ve kilometrekareye yedi yüzden
fazla insan düşer. Neredeyse bu bölge kadar büyük ve yoğun olan kent nüfusu,
ABD ve Kanada'nın Büyük Göller Bölgesinde toplanmıştır. Bu gelişmelerin
önemi, kent sosyolojisi literatürünün belli bir bölümündeki varsayıma
rağmen, yalnızca niceliksel değildir. Başka bir deyişle, birçok yazar sanayi
kapitalizmi ile ilişkili olan kentsellikten, bu, sanki kırsal alanlardan
kentlere basit bir nüfus hareketiymiş gibi söz etmektedir. Şüphesiz bu bir
nüfus hareketidir; ancak, aynı zamanda, belki de her şeyden çok, kent
duvarlarının ortadan kalkmasıyla sembolize edilen kentselliğin doğasını
değiştiren çok daha kapsamlı bir değişim dizisinin parçasıdır. Bu yorumların
olası etkileri, sosyolojideki kent analizinin ön cephesinde yer alan belli
başlı kuramlara kısaca bakarsak açık hale gelecektir.
"Chicago Okulu"nun Görüşleri
Son zamanlara kadar, bu yüzyılın ilk yirmi yılında meşhur olan Chicago
sosyoloji okulunun katkıları, kent çalışmaları hakkındaki tartışmalara
egemen olma eğilimindeydi. Chicago Okulu'nun birbiriyle ilişkili iki
düşüncesi, özel dikkati hak eden görüşlerdir. Biri, kentin mahallelerinin
dağılımına yönelik, "ekolojik yaklaşım" olarak adlandırılan yaklaşımdır. Bu
yaklaşım, biyolojideki ekolojik süreçlerle, yani bitki ve hayvan yaşamının
fiziksel çevrede, o çevreye adapte olma biçimleri aracıyla düzenli bir
şekilde dağıldığı süreçlerle açık bir benzerlik kurma esasında
geliştirilmiştir. R. E. Park, bu bakış açısının kente uygulanmasını
aşağıdaki gibi açıklar: "Görünen o ki, kent, henüz tamamen anlaşılmamış
biçimde, nüfustan o bölgede ve o çevrede yaşamaya en uygun olan bireyleri
sürekli olarak seçen, ayırıp eleyen bir mekanizmadır" (Robert E. Park, Human
Communities [İnsan Toplulukları], Glencoe, The Free Press, 1952, s. 79).
Kent, biyolojik çevredeki süreçlerle karşılaştırılabilecek olan rekabet,
işgal ve yerini alma süreçleri yoluyla "doğal alanlara" bölünmüştür. Bu
süreçler, farklı mahallelerin "bölünme" özelliklerini belirler. Kent
merkezlerinde, iş, ticarî kuruluşlar ve eğlence merkezlerinin yoğun bir
biçimde toplanması eğilimi söz konusudur. Bu merkezi çevreleyen "iç kentte"
çok sayıda ucuz daire veya pansiyona sahip çürümeye yüz tutmuş mahalleler
vardır. Daha uzakta, en dıştaki orta sınıf banliyöleriyle birlikte, fazla
hareketlilik göstermeyen işçi sınıfı alanları olacaktır.
Çoğu zaman, ekolojik yaklaşımın sadece çağdaş toplumlarda, kentsellikle
ilgili olduğu düşünülür. Chicago okuluna bağlı ikinci etkili bakış açısı,
kentlerde yaşamın evrensel özelliklerini tanımlama iddiasında olan Louis
Wirth'in "yaşam biçimi olarak kentsellik" tartışmasında, konuya bu şekilde
yaklaşılmaz. Wirth'in görüşleri zaman zaman eleştirmenler tarafından
neredeyse alaya alınmıştır, bu yüzden onları doğru bir biçimde açıklamaya
çalışmak önemlidir. Fikirleri, ilk kez 1938'de yayımlanan meşhur bir
makalede toplanmıştır (Louis Wirth, "Urbanism as a Way of Life", ["Bir Yaşam
Biçimi Olarak Kentsellik"] American Journal of Sociology, c. 44, 1938.
Ayrıca bkz., A. J. Reiss, Louis Wirth on Cities and Social Life [Louis Wirth
'in Kentler ve Toplumsal Yaşam Üzerine Düşünceleri], Chicago, University of
Chicago Press, 1964). Wirth, genel olarak kentlerin özelliklerini üçe
ayırır: büyüklük, yoğunluk ve nüfusun heterojenliği. Kentlerde çok sayıda
insan birbirine çok yakın bir şekilde yaşar, fakat çoğunluk birbirini şahsen
tanımaz. Wirth, bu ölçütlerin oldukça biçimsel bir karaktere sahip olduğunun
ve sonuçlarının çeşitli etkenlerle şekillendirildiğinin farkına varmıştır.
Bununla beraber, bu tür sonuçların, kent sakinlerinin karakteristiği olan
belirgin bir yaşam tarzını gerektirdiğini görmüştür. Kentlerde, diğer
insanlarla kurulan ilişkiler geçici ve bölük pörçüktür ve ilgililerce, kendi
içlerinde doyurucu ilişkiler olmaktan çok, amaçlara yönelik bir yol, bir
araç olarak görülür. Wirth, bireyin, "içinden geldiği gibi kendini ifade
etme imkânından, ahlâktan ve birleşik bir toplumda yaşamaktan kaynaklanan
katılım duygusundan" koptuğunu söyler (Wirth, s. 13). Ekolojik görüşü
izleyerek Wirth, büyük ve yoğun nüfusların, bitki ve hayvan yaşamında olduğu
gibi, kaçınılmaz bir biçimde alanların bölünmesine ve özelleştirilmesine
sebep olduğunu, işlevlerin farklılaşmasının daha fazla bireyin nispeten
küçük bir alanda birlikte yaşamasına izin verdiğini ileri sürer. "Birleşik
toplumun" kentte ortadan kalkması, kişisel olmayan, tanımlanmış davranış
kuralları tarafından kumanda edilen düzenli rutinlerin egemenliğini
beraberinde getirir; burada bu görüşün, Weber'in bürokrasi tanımıyla olan
açık benzerliğine dikkat edilmelidir.
Wirth görüşlerini birkaç farklı açıdan belirtmiştir. Kentsel yaşam biçimi,
mutlaka fiilî olarak çeşitli büyüklükler-deki kentlerde yaşayanlarla sınırlı
değildir, çünkü kentlerin etkisi, daha uzak nüfusları etkileyecek şekilde
yayılır. Bunun tersi de geçerlidir. Kentlerde yaşayanların hepsi, kentlerin
sıradan rutinleri içinde yok olmazlar. Kırsal alanlardan gelen göçmenler,
önceden var olan yaşam biçimlerinin önemli yönlerini koruyabilirler ve bu
özelliklerden bazıları uzun dönemde varlığını sürdürebilir. Ayrıca Wirth,
tarif ettiği özelliklerin kent yaşamının karakteristiklerini hiçbir şekilde
bütünüyle kapsamayacağını yalnızca asgarî ölçüde yansıtacağını düşünür.
Ancak, kısmen, kentler konusunda çok geniş bir uygulama alanına sahip olacak
ve modern kentsellikle sınırlı olmayacak bir açıklama hazırlamak
istediğinden bu noktada son derece ısrarlıdır.
Wirth'in fikirleri ve ekolojik yaklaşım birçok açıdan eleştirilmiştir.
Burada kendimi bu kitabın daha geniş temalarıyla ilgili eleştirel
değerlendirmeyle sınırlı tutacağım ve uygun biçimde yeniden formüle edilmiş,
geçerliliğini bugün hâlâ koruyan bu iki fikir dizisinin bazı yönleriyle
ilgileneceğim. Benim eleştirel yorumlarım dört kategoride toplanabilir;
bunları özellikle Wirth'in tezi üzerine yoğunlaştıracağım.
İlk olarak, Wirth'in kuramı kesinlikle, iddia edildiği gibi genel bir
uygulama alanına sahip değildir. 1920'lerde ve1930'larda esasen Amerikan
kentlerinde yapılan gözlemlere dayanarak, sanayi kapitalizminde kentselliğe
uygulanmış haliyle bile, bariz sınırlamaları vardır. Ancak kapitalizm öncesi
toplumlardaki kentlere uygulandığında, özellikle eksik kalır. Arkeolojide ve
antropolojide, bu tür toplumlarda kentsellik üzerine son zamanlarda dikkate
değer miktarda karşılaştırmalı araştırmalar yapılmıştır. Sonuçları
genellemek kolay olmamakla birlikte bunların, bir bütün olarak, Sjoberg'in
daha önce adı geçen kitabında ana hipotezi olarak tanımladığı, "yapıları
veya biçimleri açısından ister Ortaçağ Avrupa'sında, Geleneksel Çin'de veya
Hindistan'da, ister başka bir yerde olsun, kentlerin birbirine yakından
benzedikleri ve modern endüstriyel kent merkezlerinden belirgin biçimde
ayrıldıkları" şeklindeki görüşünden kaynaklandığını düşünüyorum (Sjoberg, s.
5). Farklılıklar, üç dört sayfa önce sözünü ettiğimiz modernizm öncesi
kentlerin özellikleriyle ilgilidir. Büyük modern kent alanlarıyla
karşılaştırıldığında, geleneksel kentler çok yoğun, surlarla çevrili ve açık
bir şekilde belirlenmiş tören ve pazar alanlarının etrafına mahallelerin
değişmez bir biçimde dağıldığı kentlerdir.
İkincisi, Wirth'in yaptığı gibi, kentselliğin genelleştirilmiş açıklamasının
yalnızca kentlerin kendi özellikleri üzerine dayandırılabileceğini düşünmek
hatalıdır. Kentler, kendilerinin de bir parçası oldukları daha geniş bir
toplumun özelliklerini hem ifade ederler hem de kapsarlar. Bu görüş ilkiyle
yakından bağdaşır. Kapitalizm öncesi toplumlarda, kent hayatının kırsal
alanlardaki yaşamla paralel olduğu belli yönler vardır. Her ikisinde de
geleneğin etkisi güçlüdür, daha kozmopolit seçkinler arasında bile
ilişkilerin birçoğu, Wirth'in betimlediği anonim tipte olmaktan çok,
kişiselleşmiş ilişkilerdir. Fakat diğer açılardan, kent ve kırsal bölgeler
arasındaki karşıtlıklar, modern toplumlarda olduğundan çok daha fazladır;
aslında kısaca söz edeceğim gibi, çağdaş toplumlarda bu tür karşıtlıklar
açıkça belirginliğini kaybetmiştir. Kentler sadece modern öncesi toplumlarda
yoktur. Kırsal bölgelerle olan çeşitli ve karmaşık ilişkileri açısından,
kentler o toplumların genel örgütlenmesi için son derece gereklidirler.
Kent: medeniyet: devlet -bunlar çoğu zaman uygun bir nedenle arkeoloji ve
antropoloji literatüründe hemen hemen eşanlamlı terimler olarak ortaya
çıkarlar. Aynı genel kuram, modern toplumlarda kentsellik için de
geçerlidir. Diğer bir deyişle, kentlerin karakteri, bu toplumların bir bütün
olarak, daha geniş kapsamlı özellikleriyle ilişkili bir biçimde ele
alındığında yeterince analiz edilebilir. Burada yine kent, eşzamanlı olarak
tüm toplumun kurumlarının bir parçasıdır ve bunlar üzerinde önemli etkiye
sahiptir. Ancak bugün kentselliğin karakteri, kapitalizmin sebep olduğu
sosyal dönüşümlerin doğasını yansıtan modernizm öncesi kentte olduğundan çok
farklıdır.
Üçüncüsü, özellikle tüm toplum türlerindeki kentlere ilişkin bir yaklaşım
ortaya koymaya çalışmasına rağmen, Wirth'in formülasyonları sanayi toplumu
kuramının bazı daha belirsiz unsurlarını birleştirir. Daha önce belirttiğim
gibi, sanayi toplumu kuramı, çeşitli versiyonlarında geleneksel toplumla
sanayi toplumunu karşılaştıran toplumsal değişim düşüncesini içerir. Bu
kavramların en iyi bilinenlerinden birisi, Alman düşünür Ferdinand Tönnies
tarafından yüzyılın başlarında bulunmuştur. Tönnies, toplumun
Gemeinschafftan (topluluk) Gesellshaft'a (toplum) kaymasından söz etmiştir.
Gemeinschaft, "içinden geldiği gibi kendini ifade etmenin" hüküm sürdüğü,
Wirth'in "küçük topluluk" veya "birleşik toplum" dediği şeydir. Kişisel
olmayan, araçsal toplumsal ilişkileri içeren Gesellshaft, modern, büyük
ölçekli toplumların gelişimiyle giderek Gemeinschaft'in yerini alır. Wirth,
kentsellik analizini geliştirirken, özellikle Georg Simmel başta olmak üzere
diğer yazarların yanı sıra Tönnies'in fikirlerinden yararlanır. Bu analiz,
onun ellerinde gelişimsel bir eğilim kazanır, çünkü çağdaş toplumlarda
kentsellik çok daha belirgin hale gelir; ancak analizde, kırsal ve kent
arasındaki karşıtlığa daha çok ağırlık verilir. Fakat bu, ikili bir
sınırlamalar dizisine sebep olur. Birisi, az önce işaret ettiğim konudur:
Gesellshaft'ın kentsellikle denk tutulması genelde işe yaramaz, çünkü
modernizm öncesi toplumlar, büyük oranda modern kentsellikten belirgin bir
biçimde farklıdır. Ancak Wirth'in kentsellik düşüncesi, verimli bir biçimde,
Marksizm tarafından ortaya konulan alternatif genel bakış açısından elde
edilen fikirlerle karşılaştırılarak eleştirilebilir. Aslında modern
kentsellik analizine son zamanlarda yapılan en belirgin katkılardan
bazıları, Marksizm'e minnettar olan yakın tarihli yazılarda bulunacaktır.
Bunlar, göstermeye çalışacağım gibi, Wirth'in tanımladığı kentsellik
unsurlarının, neden modern çağa özgü olduğunun aydınlatılmasına yardımcı
olur.
Son olarak, Wirth'in yaklaşımı ekolojik benzetmeyi içerdiği ölçüde,
sosyolojinin "doğalcı" modelinin sınırlarını gösterir. Ekolojik kent
mahalleleri sisteminin, Park'ın açıkça söylediği gibi, fiziksel dünyadaki
insan unsuru içermeyen olaylarla benzer şekilde meydana gelen "doğal
süreçler" aracılığıyla oluştuğu düşünülür. Bu açıdan bakıldığında, bu tür
süreçler doğa kanunları gibi, değişmez karaktere sahip olacak şekilde ortaya
çıkar. Giriş bölümlerinde ana hatlarını belirlediğim bakış açısıyla
kentselliği analiz edecek olursak, oldukça farklı bir görüş belirir.
Kentsellik ve Kapitalizm
Modernizm öncesi kentler ile kapitalist kentsellik arasındaki karşıtlıkların
genel niteliklerini nasıl tanımlamalıyız? Bu soruya verilecek cevabın,
kentselliği, toplumların daha geniş özellikleriyle, dolayısıyla da
kapitalizmin oluşumunun ve gelişiminin getirdiği genel sosyal dönüşümlerle
ilişkilendirmesi gerektiğini vurgulamıştım. Kapitalizm öncesi toplumlarda,
kent, devletin gücünün ve onun üretim ve ticaret faaliyetlerinin sınırlı bir
kısmının merkeziydi, nüfusun büyük çoğunluğu tarımsal işlerle uğraşıyordu.
Kapitalizmin ortaya çıkışı ve sanayi kapitalizmi biçiminde pekişmesi,
nüfusun kırsaldan kentsel çevreye büyük çapta hareketini gerektirdi. Bu
hareket, hem "kent"in doğasındaki önemli değişimlerle ortaya çıktı hem de
onların etkisiyle hızla gelişti.
Bunun bir göstergesi, onsekizinci yüzyılın sonlarında, Britanya'da sanayi
kapitalizminin ortaya çıktığı ilk yıllarda, eski üretim merkezlerinin
çoğunun, yeni kurulan daha büyük kentlerde olmamasıdır. Manchester, kent
genişlemesinin en vurucu örneklerinden biridir. 1717'de Manchester yaklaşık
10.000 nüfusa sahip bir kasabaydı; 1851 itibariyle geniş Lancashire
bölgesinde, imalat ve ticaretin odağı olarak, nüfusu yaklaşık 300.000'e
çıktı. Yirminci yüzyılın başlarında, çevre kasabalara bölünen Manchester'ın
nüfusu 2.400.000'di. Bu tür gözlemler onsekizinci yüzyılın sonlarında ve
ondokuzuncu yüzyılda kentselliğin yayılmasındaki yönlendirici gücün,
kentselliğin önceki biçimlerinin altında yatan etkenlerden önemli ölçüde
farklı olduğunu gösterir. Ancak bunlar yeni kentselliğin belirgin
karakterini açığa vurmaz.
Belki de modern kentselliğin niteliklerini ve kapitalist kalkınmayla olan
ilişkisini, en iyi Marx'ın "metalaştırma" olarak adlandırdığı kavram
aracılığıyla aydınlığa kavuştura-biliriz. Bu kavramdan Offe'nin kapitalist
devlet yorumunu irdelerken söz etmiştim. Marx'a göre, metalaştırma kavramı,
kapitalist düzenin analizinin temelini teşkil eder: kapitalist girişim,
işgücü dahil, kâr elde etmek için malların alımından ve satımından
ibarettir. Bu nedenle, metalaştırmanın insanların yaşadığı her çevreye
yayılmış olduğunu görünce şaşırmamalıyız. Modern kentselliği ve onunla
ilgili olan toplumsal yaşam biçimlerini, kapitalist toplumlarda mekânın
kendisinin nasıl metalaştırıldığını kavrayarak anlamlandırabiliriz.
Kapitalizm öncesi toplumlarda büyük miktarda çeşitlilik olsa da, kentte ve
aynı şekilde kırsalda arazi ve konut ne "devredilebilirdir" ne de
devredilebilirliği konusunda sınırlamalara tâbidir ("devredilebilir" burada
bir mal sahibinden diğerine, bir çeşit ödeme yoluyla devredilebilen mülk
anlamındadır). Ancak kapitalizmin ortaya çıkışıyla, arazi ve binalar pazarda
satılıp alınabilen mallar gibi serbestçe devredilebilir hale gelmiştir.
Mekânın metalaştırılması, bir bütün olarak üretime dayalı olan kapitalist
sistemde, fiziksel çevreyi karmakarışık eder. Bunun birkaç olası etkisi
vardır:
(1) Kapitalist kentsellik, kent ve kırsal alan arasındaki önceki ayrımları
ortadan kaldıran "yaratılmış bir çevre" haline gelir. Kapitalizm öncesi
kent, kırsal alanla bağımlı bir ilişki içinde var olmuştur, ancak araya açık
sınırlar konmuştur. Fakat kapitalizmde, sanayi, kent-kırsal bölünmesini
kapsar. Tarım, kapitalistleştirilerek makineleşmiş hale gelir ve diğer
üretim sektörlerindeki benzer sosyal-ekonomik etkenlere boyun eğer. Bu
süreçle bağlantılı olarak, kırsal alan ile kent arasındaki toplumsal yaşam
biçimlerindeki farklılıklar giderek ortadan kalkar. Mekânın salt fiziksel
değil, toplumsal bir fenomen olduğu oranda, "kent" ve "kırsal" ayrımı
ortadan kalkar. Onların yerine "inşa edilmiş çevre" ile "açık alan" arasında
bir farklılaşma ortaya çıkar (Bu değişik bir şekilde David Harvey'in, Social
Justice and The City*, Londra, Arnold 1973 adlı kitabında tartışılmıştır).
(2) Tüm kapitalizm öncesi toplumlarda, insanlar doğaya yakın yaşamışlar ve
birçok kültürde kendilerinin, Batı'da artık tamamen yabancı hale gelen,
doğal dünyaya katıldıklarını düşünmüşlerdir. Ancak kapitalist toplumların
inşa edilmiş çevresi, insan yaşamı ile doğa arasında radikal bir ayrım
yapar. Bu, ilk olarak, kapitalist işyerinde, hem işin karakterinin hem de
fabrika veya ofisin fiziksel ortamının insanları toprağın, havanın veya
mevsimlerin değişmesinin etkilerinden uzak tuttuğu durumdur. İşyerinin
metalaşmış mekânın kentsel çevresinde yer alması, bu etkiyi daha da
güçlendirir. Bugün çoğumuz yaşamımızı neredeyse tamamen insanlar tarafından
yaratılmış ortamlarda geçiriyoruz.
(3) Mahallelerin dağılımını etkileyen fenomen, kapitalist toplumların genel
özellikleriyle bağlantılıdır ve aynı zamanda, onlara başka bir boyut da
kazandırır. Bu yorum, kulağa bir malumu ilâm gibi gelebilir; ancak
Marksizm'den etkilenen güncel kent tartışmalarıyla ilgili olarak gerçekten
önemlidir. Bazı yazarlar yukarıda belirttiğim ilk iki maddeyle ilgili olan
nedenlerden dolayı, "kent sosyolojisi" diye bir şey olamayacağı görüşünü
etkili bir biçimde ifade etmişlerdir. Eğer yaratılmış çevre, kapitalist
toplumun bütüncül bir özelliği ise, analizi de o toplum biçiminin bir bütün
olarak doğrudan anlaşılmasıyla yapılabilir. Bu görüşe çok sempati duyuyorum;
çünkü, bana öyle geliyor ki, önceki bölümlerde irdelediğim fenomenlerin
hepsi -kapitalist üretim, sınıf çatışması ve devlet- kentin inşa edilmiş
çevreye dönüşmesi ile doğrudan ilgilidir.
Bunlar tamam ama kapitalist kentselliği, tüm toplumla olan bu bağların hangi
şekli alacağını gösterecek şekilde analiz edecek kavramları formüle etmek
hâlâ gerekli görünüyor. Rex'in "konut sınıfları teorisi" olarak adlandırdığı
formülasyon, tam olarak bunu gerçekleştirmeye yönelik bir girişimdir (bkz.
John Rex and Robert Moore, Race, Com-munity and Conflict [İrk, Topluluk ve
Çatışma], Oxford, Ox-ford University Press, 1967 ve Rex'in diğer yayınlanan
eserleri). Rex'in fikirleri, mahalle örgütlenmesi ve kent gelişimi hakkında
Chicago sosyologlarının ortaya koyduğundan daha tatmin edici bir açıklama
yapma girişimi olarak geliştirildiği için özel olarak ele alınmıştır. Rex,
ekolojik yaklaşımın, hesapta mahallelerin özelliklerini belirleyen son
derece mekanik bir ekolojik süreçler görüşüne dayandığını vurgular. Rex
bunun yerine, kent sakinlerinin yaşadıkları çevreyi etkilemek için
yaptıkları etkin girişimlere hak ettiği yeri veren bir görüş geliştirmeye
çalışır. Çalışması Britanya'dan toplanan verilere dayandığı için, Chicago
Okulu'nun Amerikan araştırmalarını esas alma eğilimlerine yararlı bir karşı
denge -ve kapsamlı bir kent analizi- sağlar.
Rex'in çıkış noktası, ondokuzuncu yüzyılda Britanya'da sanayi
yerleşimlerinin mantar gibi türemesidir; Birmingham'ın büyümesini özel bir
örnek olarak ele alır. Bu tür yerleşimlerin ilk gelişim aşamalarında,
oturmaya ayrılmış alanların dağılım biçimleri, işverenlerin bilinen
ihtiyaçlanrıdan doğrudan etkilenme eğilimindeydi. Sanayicilerin ve diğer
yerli seçkinlerin evleri merkezî etkinliklere kolay ulaşılabilen, fakat
fabrikaların kirinden, tozundan uzak alanlara inşa edilmişti. Evlerde
yapılan üretim, genel üretimde hâlâ önemli bir rol oynarken (ondokuzuncu
yüzyılda da), işverenler işçilerin barınmasını sağlama gereksiniminden
kısmen kurtuluyorlardı. Ama işverenler giderek daha fazla sayıda bu tür
barınaklar inşa ettiler; bazıları sadece işçiler için barakalar yaparken,
çoğunlukla fabrikaların civarına veya tren yolu kenarlarına dağılmış sıra
sıra işçi kulübeleri yaptılar. Toplu sefalet kültürlerinin hızla gelişmesine
rağmen, geleneksel tarım köylerinin toplu yaşam öğelerini korumak için
hiçbir çaba sarf edilmemiştir.
Ondokuzuncu yüzyılın sonlarında ve yirminci yüzyılın başlarında, konutlarda,
"doğrudan sınıf ayrımı" ortadan kalktı. Sanayinin, nüfusun ve kent
alanlarının hızlı bir biçimde genişlemesi bu gelişimin arka planını
oluşturdu. Fakat daha belirgin başka etkenler de vardı. İşverenlerin konut
sağlaması, aksi olsaydı daha kârlı yatırımlar için kullanılabilecek
sermayeyi sabit tutmuştur; sabit konut, işçilerin hareketliliğini de
sınırlamıştır. Ancak önemli bir diğer etken de, vasıflı ve beyaz yakalı
işçilerin daha iyi konut talebiyle belirginleşen farklı bir sınıf sistemi
olmuştur. Böylece işin sağlanması, konut ve diğer belediye tesislerinin
sağlanmasından ayrılmış ve bu görevler çeşitli büyüklükteki uzman inşaat
firmaları tarafından üstlenilmiştir. Konut kredisi yoluyla finanse edilen bu
tür evler, çoğunlukla sürekli olarak sahibinin oturduğu evler olmuştur.
Ardından, yirminci yüzyılın başlarından itibaren, bir yanda sanayi ve fınans
sermayesine, diğer yanda işgücü piyasasına bağlı olarak konut piyasası
genişlemiştir. Chicago sosyologları tarafından belirtilen ekolojik hareket
modelleri ve mahalle ayrımını bu çerçevede anlamaya çalışabiliriz. Rex'e
göre bunlar, insanları "konut sınıfları" etrafında toplayan az bulunur ve
arzulanan konut türleri için yapılan mücadeleden kaynaklanır. Daha büyük
kentlerde birçok konut sınıfı görebiliriz. Bunlar, diğerlerinin yanı sıra,
en fazla talep gören yerlerde tam mülkiyetinde bulunan konutlarda yaşayan
insanları; bu tür evlere konut kredisi yoluyla "sahip olanları"; daha az
talep gören yerlerde, konut kredisiyle aldıkları kendilerine ait konutlarda
yaşayanları; şahıstan kiralanan barınaklarda yaşayanları ve devlet
tarafından kiraya verilen barınaklarda yaşayan insanları kapsar. Pek çok
kentte en varlıklı konut sınıflarında yaşayanlar, kent merkezinden iç kentin
kırsal alanlarına veya bazen tamamen kent dışına taşınmaktadırlar. Konut
kredisiyle alınmış evlerin daha az ayrıcalıkh sahipleri de, dış kırsal
alanların sürekli yayılmasına yönelik bir eğilim yaratmaya yardımcı olarak,
iç kentten uzaklara taşınmaya çalışmaktadırlar. Bazı vasıflı işçi grupları
hariç, işçi sınıfı çoğunlukla devletin sahip olduğu kiralık evlerde iç şehre
oldukça yakın olan konut alanlarında yaşamaktadır.
Devlet tarafından temin edilen konutlarda barınma imkânına yaygın olarak
sahip olunması, önceki bölümlerde açıklanan işçi hareketi mücadelelerinin
bir yönüdür. Birçok ülkede sosyalist partiler veya işçi partileri, normalde
fiilen özel müteahhitler tarafından inşa edilmelerine rağmen, bu tür
konutların yapılması ve bakımı konusunda insiyatifi ele almışlardır. Rex,
kamu konutlarının ve ev kredilerinin temin edilmesi için gerekli vasıfların
konut üzerindeki sınıf mücadelesinin iki ana alanı olduğunu ileri sürer.
İnsanların çoğunluğu kendi evine sahip olmayı ister ve mümkünse konut
kredisi almaya çalışır. Ancak güvenli ve daha iyi maaşlı işlerde, özellikle
beyaz yakalı işlerde çalışanlar, muhtemelen hem gelirlerinin büyük bir
kısmını konut kredisine yatırmak hem de bir ev sahibi olmak için yeterlik
kazanma konusunda daha hazırlıklı olabilirler. Fakat kamu konutları, arz ve
talebi karşılamadığı için mücadele konusu olmuştur. Kamu konutlarını
kullanabilen gruplar, muhtemelen bu tür bir kullanımı elde edebildikleri
tahsis sistemini savunacak ya da genişletmeye çalışacaklardır.
Normal olarak kamu konutlarındakiler, kentsel sınıf mücadelelerinde en az
avantaja sahip olan kişiler değillerdir.
Devletin hem konut kredisi, hem de kamu konutu vermediği, bu nedenle çoğu
kez özel sektörden ev kiralamaya zorlanan gruplar -genellikle, kamu
konutlarındakilerin sahip oldukları kira denetimi ve korumasından yoksun
oldukları için vicdansız ev sahipleri tarafından kullanılmaya karşı
savunmasız oldukları durumlarda- yukarıdaki gruplarla rekabet eder. Bu
gruplar kendilerini muhtemelen Chicago sosyologlarının "geçiş bölgeleri"
olarak adlandırdıkları bölgelerde bulacaklardır: yani, genellikle iç kentin
iş ve eğlence alanlarının dışında yer alan bakımsız ve eski evlerin
bulunduğu bölgelerde. Geçiş bölgeleri büyük oranda küçük, aşırı nüfuslu
dairelerde veya pansiyonlarda yaşayan bireyleri kapsar ve muhtemelen yeni
gelmiş göçmenlerin mecburen yöneldikleri alanlar olabilir. Ancak bu
bölgeler, ırk ayrımı yapılan göçmenler düşünüldüğünde, diğer gruplar için
olduğu kadar geçici olmayacaktır. Bu en çok daimi gettoları olan Amerikan
kentlerinde belirgindir; fakat benzer bir fenomen daha küçük ölçekte,
nüfusun çoğunluğundan belirgin biçimde ayrılan ırksal azınlıkların olduğu
diğer birkaç ülkede de görülür. ABD'de siyah gettosu I. Dünya Savaşı'ndan
önce başlayan Kuzey'den Güney'e göçün arifesinde gelişmiştir (bkz. A. Meier
ve E. M. Rudwick, From Plantation to Ghetto [Plantasyondan Gettoya], New
York, Hİ11& Wang, 1966). Kent alanlarında beyazlar ile siyahların
hareketlilik biçimleri arasında büyük farklılıklar vardır. Beyazlar
genellikle uzak kentlere taşınırlar: kent dışındaki bir bölgeden kent içinde
ondan oldukça ayrı olan başka birine veya coğrafî olarak birbirinden oldukça
uzak olan kentler arasında. Siyahlar ise daha kısa mesafeler içinde
taşınırlar. "1950'lerde ve 1960'larda beyazların banliyölere akınında"
görüldüğü gibi, bu karşıtlık iç kent alanlarının devamlı olarak bozulmasının
altında yatan etkendir. Bu nedenle, kendilerini diğer mahallelerden ayıran
kültürel niteliklere sahip olan gettolar, bir bakıma değişken olmayan
alanlar olduklarından, etnik ve mekânsal ayrımlar güçlü şekilde birleşir
(bkz. Gerald Suttles'ın klasik eseri, The Social Order ofthe
Slum [Gecekonduların Toplumsal Düzeni], Chicago, University of Chicago
Press, 1968). Kentsel getto alanlarının değişmez hale gelmesi, gettolar
içinde meydana gelen çok sayıda bireysel harekete rağmen, kaçmak isteyenler
için aşılması zor sorunlar ortaya çıkarır. Fakat böylelikle bu tür alanlar
belki de daha varlıklı kent alanlarında zayıf biçimde gelişen karşılıklı
topluluk ilişkilerini tekrar yaratabilecek yeni kentsel protesto
hareketlerinin merkezleri haline de gelebilir.
Rex'in ileri sürdüğü görüşlerin temelinde geliştirilebilen açıklama, bana
oldukça doğru geliyor. Kentteki mahallelerin dağılımını, grupların konut
piyasasındaki aktif mücadelesine dahil etmek, kapitalist toplumlardaki genel
öneme sahip etkenleri vurgular. Ancak daha birçok yorum yapılmalıdır. Rex'in
yaptığı gibi, "konut sınıfları"ndan söz etmenin pek yararlı olduğunu
düşünmüyorum. Kentsel çatışmaların, sanayi alanındaki çatışmalar kadar
kronik ve yoğun olduğunu ve konut piyasasının sanayi piyasasına doğrudan
indirgenemeyen kendine has özellikleri olduğunu vurgulamak doğrudur. Ancak
kentsel mücadeleleri sınıf sisteminin geri kalanından ayırt edilebilir konut
sınıflarını içeren bir şey olarak görmekten çok, bu tür çatışmaları bir
toplumun sınıf yapısının genel karakterine katkıda bulunan bir olgu olarak
görmek tercih edilebilir görünüyor. Bu şekilde farklı mahalle
örgütlenmelerinin ve yaşam biçimlerinin, diğerleriyle bazı noktalarda
ortaklık göstermelerine rağmen, sınıf bölünmelerinin bazı yönlerini
güçlendirdiğini görebiliriz. Örneğin, konut kredilerinin
kullanılabilirliğinin kişilere göre farklılık göstermesi, güvenli beyaz
yakalı işlerde çalışanların kullanılabilir konut kredisi finansmanında üstün
paya sahip olduğu ölçüde, kol gücüne dayalı işlerde çalışanlarla diğerleri
arasındaki ayrımları pekiştirebilir. Diğer taraftan, etnik ayrımcılığa maruz
kalan insanları yerli işçi sınıfının büyük kısmının oturduğu alanlardan ayrı
alanlarda toplama eğiliminde olan mekânsal ayrımcılık biçimleri, bir bütün
olarak işçi sınıfı içerisinde hizipçiliğin önemli bir kaynağı olabilir.
Rex'in fikirleri Britanya esaslı verilere dayalıdır ve kabul ettiği gibi,
bunları genellerken Amerikan araştırmalarını genellediğimiz kadar ihtiyatlı
olmalıyız. İç kentin çözülmesi, ABD'nin birçok büyük kentinde Avrupa'da
olduğundan daha ileri boyutlara ulaşmıştır. Bu, şüphesiz, kısmen birçok
Avrupa ülkesinde kentsel planlamanın etkisinin daha büyük çaplı olmasından
ve Avrupa'da kamu konutlarının daha geniş ölçüde temin edilmesinden
kaynaklanır. Bu farklılıkların ayrıntılı olarak incelenmesi gerekiyorsa,
devletin, endüstriyel ve malî sermayenin ve bir bölgenin sakinlerinin
faaliyetleriyle değişik biçimlerde etkileşim halinde olduğu durumlara
bakmalıyız. Offe'nin devletle ilgili görüşlerinin bu bakışla ilişkisini
görmek zor değildir. Çünkü modern kentselliğin metalaşmış alanlarını üreten
etkenler, sürekli olarak meta olmaktan çıkarma süreçleriyle dengelenir. Kamu
konutlarının, kentsel planlamanın, kira ve yatırım denetimlerinin, park ve
eğlence olanakları gibi topluluk faaliyetlerinin sağlanması bununla
ilgilidir.
Önceki sayfalarda tanımlanan kentsellik özelliklerinin kapitalist toplumlara
ve belli bir sanayi düzeyine ulaşmış modern toplumsal düzen biçimine ne
kadar özgü olduğu çok önemli bir sorundur. Bu sorun tabiî ki bu kitapta
önceden söz edilen daha derin bir temanın, yani sanayileşmiş toplumların
kökenleri ve kalkınma seyirleri ne olursa olsun, benzer özelliklere sahip
olup olmadıklannın yalnızca bir yönüdür.
Son yıllarda Doğu Avrupa'da kentsel örgütlenme üzerine, en azından konuyu
biraz canlandıran çalışmalar yapılmıştır. Rex'in analiz ettiği süreçlerdeki
ana özelliklerin birkaçı, Doğu Avrupa kentselliğinde bulunmaz veya oldukça
karşıt bir şekilde bulunur. Kentsel arazi çoğunlukla, devlet tarafından
geniş ölçüde kontrol edilir ve konut piyasası Batı'da olduğundan çok daha
sınırlıdır. Konutlar, doğrudan yönetim düzeninin parçası olan ve onun
tarafından izlenen şirketlerce inşa edilir. Bireylerin nerede yaşayacağını
belirleyen şey, öncelikle ne kadar ödeyebilecekleri değildir ve kentten
kente veya bir yerden bir yere tam bir hareket özgürlüğü yoktur. Szelinyi,
notlarını ve araştırma raporlarını değiş tokuş ettiği, konut konusunda
çalışan ve Macaristan'da yaşayan araştırmacı meslektaşı hakkında bir hikaye
anlatır. Meslektaşı, Szelinyi'nin araştırması ve olası sonuçlarıyla ilgili
raporu okuduktan sonra şaşkınlıkla, "İnsanların nerede isterlerse orada
yaşayabilmelerini mi öneriyorsun?" diye sorar. Bu fikir onu hem şaşırtır hem
de üzer. Çünkü bireyler istedikleri ev ve yerleşmek istedikleri yer gibi
konularda kendi zevklerine göre hareket ederlerse, geriye hükümet
plancılarının yapacağı bir şey kalmayacaktır (Ivan Szelinyi, Urban
Inequalities Under State Socialism [Devlet Sosyalizminde Kentsel
Eşitsizlikler], New York, Oxford University Press, 1983, s. 14).
Elbette, Batı toplumlarında da konut gelişimini ve kent dışı bölgelerini
belirlemenin çeşitli yönlerini sınırlayan merkezî ve yerel hükümet
düzenlemeleri vardır. Aynı zamanda, daha büyük veya küçük ölçüde, kent
planlaması da vardır. Ancak bu tür düzenlemelerin ve planlamanın kapsamı ve
doğası, konut piyasalarının, bireysel hareketin göreceli özgürlüğü
koşullarında gelişmesine izin verir. Batı'da ücretler ve ödeme gücünün
yönlendirdiği kararlar, Doğu Avrupa'da kent yönetiminin denetimindedir.
Macaristan'da yaptığı inceleme ve diğer Doğu Avrupa toplumlarıyla yaptığı
karşılaştırmalar temelinde Szelinyi, Batı kentleri ile Doğu kentleri
arasındaki bazı sistematik farklılıkları belirleyebilmiştir. Macaristan'da
savaş sonrası konutların yeniden yapılandırılması programları, konutun bir
mal olmadığı, dolayısıyla kiraların kesinlikle konutların kalitesiyle ilgili
olmaması gerektiği varsayımına dayalıydı. Kiranın, yalnızca, ev
masraflarının oldukça küçük bir kısmını oluşturması gerektiği; ailelerin
(bireylerin değil) düzenli kira ödeyebilme güçlerinden bağımsız olarak konut
hakkına sahip olmaları gerektiği düşünülürdü.
Sonuç, konut türlerinin ve mahallelerin, çoğu Batı kentinden oldukça farklı
bir şekilde dağılımıdır. Özel sektördeki müteahhitler tarafından inşa edilen
konutlar ve piyasada alınıp satılan konutlar (toplam konut stokunun küçük
bir kısmı), büyük oranda alt gelir gruplarının elindeydi. Daha yüksek bir
toplumsal statüye sahip olanlar -hükümet yetkilileri ve uzmanlar gibi-
devletin sahibi olduğu ve bakımını yaptığı dairelerde yaşıyorlardı. Evleri
için para ödeyenler arasında -varlıklı olanların böyle bir ödeme yapma
ihtimalleri daha düşüktü- yüksek sosyo-ekonomik gruplar, daha iyi konutlarda
otururken daha az para ödüyorlardı. Böylesi bir durum, savaş öncesi
yıllardan kalma, üst gelir gruplarının daha iyi konutlarda oturmaları
uygulaması kadar, hükümet yetkililerini kollayan kredi ve borsa
politikalarından da kaynaklanıyordu.
Kapitalist toplumlardaki yerleşim bölgeleri, esas olarak konut borsası ve
arazilerin piyasa değeri esasında gelişir. Doğu Avrupa'da kentlerin
bölgelere ayrılması daha çok idarî kararlardan etkilenir. Bu, Rex'in "konut
sınıfları" dediği sınıflar arasında güçlü ayrımların olmadığı anlamına
gelmez; ancak, tahsis mekanizmaları, yine de Batı kentlerinde olduğundan
farklıdır. Bozulan alanlar vardır, ancak, bunlar Batı'da, özellikle de
ABD'de olduğu gibi, kent merkezinin etrafında toplanma eğiliminde değildir.
Çoğu merkezî kent arazisinin sahibi devlettir ve kent merkezlerinin
etrafında daha üstün konutların olduğu alanlar vardır ve geçiş bölgeleri
daha uzağa düşer. Mahalleler hem mülkiyetin yapısı hem de konut tarzı
bakımından Batı kentlerinden çok daha homojendirler.
Bu bulgular, daha önce belirtilen kent alanlarının ve konut tiplerinin
farklılaşmasının "doğal bir süreç olmadığı", fakat toplumsal örgütlenmenin
daha geniş kapsamlı yönlerine bağlı olduğu görüşünü pekiştirir. Aynı
zamanda, tüm modern kentlerde kent yaşamının gelişimini etkileyen süreçler
olmadığını iddia etmek pek de akla yatkın değildir. Doğu Avrupa'nın
kentselliği, geleneksel kentten Batı'nın kentselliği kadar farklıdır. Bu
yüzden, bu bölümü daha genel bir çerçeveye geri dönerek sonuçlandırmak uygun
olur.
Wirth'in "bir yaşam biçimi olarak kentsellik" nitelendirmesi, genelde
kentlerle olan ilgisi bakımından oldukça sınırlı olabilirken, modern
kentselliğin bir bütün olarak önemli yönlerini aydınlattığı da ileri
sürülebilir. Belki de bizler bunu en iyi, modern kentin ortaya çıkışının,
geleneksel toplumlarda egemen olan gündelik hayattan oldukça farklı bir
gündelik hayat dokusunun gelişimini desteklediğini söyleyerek
açıklayabiliriz. Geleneksel toplumlarda, törenin etkisi her zaman güçlüdür
ve kentlerde bile nüfusun çoğunluğu için, günlük yaşam ahlâki bir karaktere
sahiptir: günlük yaşamın, krizler ve kişisel varlıktaki geçişlerle
-hastalık, ölüm ve nesiller döngüsü- olan bağlarında olduğu gibi. Bu
fenomenlere geleneksel uygulamalara uygun şekilde karşı çıkmanın ya da
bunlarla baş etmenin hazır yollarını sunan genellikle dine bağlı ahlâkî
çerçeveler vardır.
Bu tür uygulamaların ayrılmasındaki süreçler, karmaşık ve çeşitlidir. Fakat
modern kentselliğin yayılmasıyla desteklenen günlük yaşam biçimlerinin,
önceki toplum türlerinden çok farklı olduğuna hiç şüphe yoktur. Burada,
oldukça rutin karakterli, ahlâkîanlamdan ve yaşamın şiirselliği olarak
adlandırdığı şeyden sıyrılmış ayrı bir "gündelik hayat biçimi"nin ortaya
çıkışından söz ederken, Lefebvre'yi izlemek yararlı görünüyor. Modern
toplumlarda günlük yaşamımızda yaptığımız şeylerin çoğu, doğaları bakımından
oldukça işlevseldir. Bu, örneğin, giydiğimiz kıyafetler, izlediğimiz günlük
rutinler ve yaşadığımız ve çalıştığımız binaların çoğu özelliği için
geçerlidir. Buna karşılık, Lefebvre'nin sözleriyle: "İnkalarda, Azteklerde,
Yunanlılarda veya Romalılarda her ayrıntı (jestler, sözcükler, araçlar,
aletler, kostümler vb.) bir stilin izini taşıyordu; henüz hiçbir şey sıradan
hale gelmemişti... yaşamın nesri ve şiirselliği hâlâ özdeşti". Kapitalizmin
yayılması 'dünyada şiirsel olmayan'ın her şeyi kapsayacak biçimde
üstünlüğünü -ekonomik, araçsal ve teknik olanın önceliği- sağladı; edebiyat,
sanat, nesneler, varlığın
tüm şiirselliği dışlandı" (Henri Lefebvre, Everyday Life in the Modern
World*, Londra, Ailen Lane,
Bunu, modernizm öncesi toplumlarla ilgili gerçekçi olmayan biçimde
romantikleştirilmiş bir bakışın ifadesi olarak görmek hata olacaktır.
Lefebvre'nin kastettiği şey, insan varlığının daha geniş kapsamlı yönleriyle
bütünleşen ahlâk temelli geleneğin yerini dar odaklı rutinlere bırakmasıdır.
Modern dünyada gündelik hayatın boş veya bayağı olmasına yol açan özellikle
önemli iki etken vardır. Birisi, modern kentselliğin "inşa edilmiş
çevresindeki" metalaşmış alanın belirginliği ile ilgilidir: inşa edilmiş
çevre, estetik biçimden yoksun bırakılmıştır. İkincisi, önceki toplum
türlerinde açıkça görülen ve tüm topluluğun sosyal yaşam dokusunda var olan
insan tecrübelerinin ve faaliyetlerinin bazı türlerinin, kimi toplumsal
analiz uzmanlarının deyişiyle, "tecrit edilmesi'dir.
Suçluları yanlış davranışlarının cezası olarak hapishanelere kapatma
uygulaması, yalnızca yaklaşık son iki yüzyılda ortaya çıkan bir gelişmedir.
Örneğin, Ortaçağ Avrupası'nda cezaevleri vardı, fakat esasen mahkûmiyet
öncesi zanlıların göz altına alınması ya da borçlular için kulanılırdı.
Ciddi suçlar hapisten çok sürgünle, idamla veya fiziksel işkenceyle
cezalandırılırdı (Michael Ignatieff, A Just Measure ofPain [Acının Adil Bir
Ölçütü], Londra, Macmil-lan, 1978). Yaklaşık son iki yüzyılda sadece
hapishaneler değil, aynı zamanda sanatoryumlar ve hastaneler de yaygın
olarak görülmeye başlanmış ve yine aynı dönem içinde birbirlerinden açıkça
ayrılmıştır. Tecrit etme, günlük yaşamın devamlılığını tehdit eden suç,
delilik, hastalık ve ölüm gibi fenomenlerin gündelik hayattan çıkarılmasına
işaret eder. Bu tür fenomenler ve onlarla en çok ilişki içinde bulunan
bireyler çoğunluğun gündelik hayatının akışından ayrılır. "Yaşamın nesri",
araçsal ereklere yönelmiş günlük faaliyetlerin rutini, böylelikle daha geniş
bir yayılma alanı bulur.
Bu gözlemler, toplumların genel örgütlenmesinin, günlük yaşamlarımızın içsel
özelliklerine bağlı olduğu bazı yolları işaret eder. Sosyolojinin en önemli
katkılarından biri bizlerin bu bağların doğasını anlamamızı sağlamasında
yatar. Çünkü tecrübelerimizin en yoğun kişisel yönleri olarak
düşünebileceğimiz şey, ilk bakışta oldukça uzak görünebi-len etkileri hem
şekillendirir hem de onlar tarafından şekillendirilir. Bu konu, bir sonraki
bölümde değineceğim aile ve cinsiyet kavramlarının incelenmesi ile iyice
açıklanabilir.
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın