Hümanizm
Erich Fromm
Kendi kendinize ışık olun. Yalnız kendinize güvenin. Biricik ışık olarak Kendi içinizdeki doğruluğa inanın. -Buda
Doğru sözler
herzaman aykırıkanısal görünür; ama hiçbir öğreti biçimi onların yerini
tutamaz.
-LaoTse
Öyleyse kimler gerçek filozoftur? Doğruluğun görüntüsünü sevenler mi? -Platon
Halkım bilgisizlik
yüzünden yokedildi; Sen bilgiyi yadsıdığım için Ben de seni yadsıyacağım.
-Hosea
İyi'ye giden yol her nekadar göstermiş olduğum
gibi çok güç görünüyorsa da bulunabilecek bir yoldur. Çok ender bulunduğu
için onun gerçekten güç olması gerekir. Çünkü, eğer kurtuluş kolay ve büyük
emek gerektirmeden bulunabilen bir şey olsaydı, hiç hemen hemen herkes
tarafından böylesine savsaklanır mıydı? Ama, tüm soylu şeyler ender
oldukları kadar güçtürler de. -Spinoza
«Kuşkusuz, dedim, bilgi ruhun besinidir. Bu yüzden dostum, sofistin malını
överken beden besinlerini alıp satan toptancılar, parekendeciler gibi bizi
aldatmasından çekinmeliyiz. Çünkü onlar hiçbir ayrım yapmaksızın ellerindeki
tüm malları hangilerinin gerçekten yararlı, hangilerinin gerçekten zararlı
olduğunu bilmeden överler. Onları alabilecek olan alıcılar da eğer beden
eğitimi öğretmeni ya da hekim değillerse onlardan fazla bilmezler bunu. Aynı
şekilde toptan yada parakende bilgi satmak için şehir şehir dolaşanlar da
sattıkları herşeyi melekten olmayanlara övmekten geri kalmazlar. Ama dostum,
aralarından bazıları sattıkları malın ruh üstündeki etkisinin iyi mi yoksa
kötü mü olduğunu bilmez. Müşterileri de eğer ruh hekimi değillerse bu konuda
aynı ölçüde bilgisizdir. îşte bu yüzden eğer sen hangilerinin iyi,
hangilerinin kötü olduğuna ilişkin bir göriişün varsa Protagoras'tan ya da
başka birinden güvenle bilgi satın alabilirsin. Ama eğer bu konuda bir
görüşe sahip değilsen, o zaman dostum, dur ve en değerli şeyini bir şans
oyununda tehlikeye atma. Çünkü bilgi satın almak, besin satın almaktan çok
daha tehlikelidir.» -Platon
Son birkaç yüzyılda bir gurur ve iyimserlik ruhu, Batı kültürünün ayırıcı
özelliği olmuştur. İnsanın doğayı anlama ve ona egemen olma aracı olan ustan
gurur duyulmuş; insanlığın en tatlı umutlarından biri olan «çok sayıda insan
için en çok mutluluğu sağlama» işinin başarılacağı konusunda iyimser
davranılmıştır.
İnsanın gururu haklı çıkarılmıştır. O, usu aracılığıyla içindeki
gerçeklikler düşlerdeki, masallardaki ve ütopyalardaki imgelerden daha üstün
olan bir özdeksel dünya kurmuştur. Ayrıca insan ırkma onurlu ve üretken bir
varoluş için gerekli olan özdeksel koşulları sağlayıp güvence altına alacak
fiziksel güçleri işe koşmaktadır. İnsan, hernekadar henüz amaçlarının çoğuna
erişemediyse de artık bu amaçlara yaklaşıldığı ve geçmişin sorunu olan
üretim sorununun ilkece çözülmüş olduğu konusunda kuşkuya yer yoktur. İnsan,
tarih boyunca ilk kez şimdi, insan ırkının birliği ve doğanın insan uğruna
fethedilmesi düşününü artık bir düş olarak değil de gerçekçi bir olanak
olarak algılayabilmektedir. Acaba, o, gurur duymakta kendine ve insanlığın
geleceğine güvenmekte haksız mıdır?
Buna karşın, çağdaş insan bir tedirginlik ve giderek artan bir şaşkınlık
duygusunu yaşamaktadır. Çalışmakta, çabalamakta ama belirsiz bir şekilde,
etkinliklerinin yararsız olduğu duygusuna kapılmaktadır. Özdek üstündeki
gücü artarken kendi bireysel yaşamında ve toplumda kendini güçsüz
hissetmektedir. İnsan doğaya egemen olmak için yeni ve daha iyi araçlar
yaratırken bu araçların ağına düşmüş ve onlara anlam veren asıl ereği
kendini yitirmiştir. Doğanın efendisi olma süreci içinde kendi ellerinin
yapmış olduğu makinenin kölesi haline gelmişir. Özdeğe ilişkin tüm bilgisine
karşın, insansal varoluşun en önemli ve temel sorunları konusunda
bilgisizdir. Çünkü, insanın, ne olduğunu, nasıl yaşaması gerektiğini,
içindeki sayısız güçlerin nasıl özgürleştirilebileceğini ve nasıl üretken
bir şekilde kullanılabileceğini bilmemektedir.
Çağdaş insansal bunalım, siyasal ve ekonomik gelişmemizi başj latrnış olan
Aydınlanma düşün ve umutlarından vazgeçmemize yol açmıştır. Gerçek ilerleme
düşünü artık çocukça bir yanılsama olarak adlandırılmakta onun yerine insana
duyulan tam bir güvensizliği dile getiren yeni bir sözcük, «gerçekçilik»
öğütlenmektedir. İnsana son bir kaç yüzyıldaki başarıları için kuvvet ve
cesaret vermiş olan 'insan onuru' ve 'İnsanın gücü'düşününe insanın kesin
güçsüzlüğü ve önemsizliği inancını yeniden benimsememiz gerektiği görüşü ile
karşı çıkılmaktadır. Ama, bu görüş, kültürümüzün kendisinden kaynaklanmış
olduğu asıl kökleri yoketme tehlikesini taşımaktadır.
Aydınlanma düşünleri insana, geçerli ahlaksal kurallar koyacak bir yol
gösterici olarak kendi usuna güvenebileceğini; iyi'yi ve kötü'yü bilmek için
kilisenin ne göksel esinlemelerine ne de yetkesine gereksinmesi olmadığını;
bu konuda kendi kendisine dayanabileceğini öğretmişti. Aydınlanma'nın
«bilmeye cesaret et» deyip «bilgine güven» düşüncesini dile getiren savsözü,
çağdaş insanın çeşitli çaba ve başarıları için bir uyarıcı olmuştu. İnsanın
özerkliğine ve insan usuna ve göksel esinlenmenin yolgöstericiliğinden
yoksun bırakılınca, ahlaksal bir kargaşa yaratmıştı. Bunun sonucu, değer
yargılarının ve etik normların beğeni sorunları ya da keyfi seçimler
olduklarını ve bu alanda nesnel geçerliği olan önermeler dile
getirilemeyeceğini öne süren göreci tutumun binemsenmesi oldu. Ama insan,
değerler ve normlar olmaksızın yaşamayacağına göre, bu görecilik onu kolayca
usdışı değer dizgelerinin avı yapmaktadır. O, Grek Aydınlanmasının, Yeniden
Doğuş'un (Rönesans) ve on sekizinci yüzyıl Aydınlanma'sının çoktan aşmış
olduğu bir tutuma yeniden geri dönmektedir. Böylece, güçlü liderlerin büyülü
nitelikleri, güçlü makineler ve özdeksel başarı için duyulan coşkunluk,
insanın normlarının ve değer yargılarının kaynaklan olmuştur.
Bu işi böylece bırakacak mıyız? Din ve görecilik arasındaki seçeneğe razı
olacak mıyız? Ahlak felsefesine (etiğs) ilişkin sorunlarda usun aradan
çekilmesi görüşünü onaylayacak mıyız? Özgürlük ve kölelik, sevgi ve nefret,
doğruluk ve yanlışlık, bütünsellik ve fırsatçılık, yaşam ve ölüm arasında
yapacağımız seçimlerin yalnızca pek çok öznel tercihlerin sonuçları olduğuna
inanacak mıyız?
Gerçekte bir başka seçeneğimiz daha var: Geçerli ahlaksal normlar yalnız ve
yalnız insan usu tarafından oluşturulabilirler. İnsan, ustan türetilen tüm
öteki yargılar kadar geçerli olan değer yargılan verme ve bu tür yargıları
kavrayabilme yeteneğine sahiptir. İnsancı (hümanist) etik düşünce geleneği,
insan özerkliği ve usuna dayanan değer dizgelerinin temellerini
belirlemiştir. Bu dizgeler, 'insan için iyi ya da kötü'nün ne olduğu bilmek
istiyorsak insan doğasını bilmek zorundayız' öncülü üstüne kurulmuşlardır.
Onlar, bu nedenle, aynı zamanda ruhbilimsel araştırmalardır.
Eğer insancı etik, insan doğası bilgisi üstünde temelleniyorsa, modern
ruhbilim, özellikle de psikanaliz, insancı (hümanist) etiğin gelişmesi için
en güçlü uyarıcıdır. Ama psikanaliz insana ilişkin bilgilerimizi büyük
ölçüde arttırmış olduğu halde, insanın nasıl yaşaması ve ne yapması
gerektiği konusundaki bilgilerimizi arttırmamıştır. Psikanalizin ana işlevi
«putları kırmak», değer yargılarının ve etik normların usdışı ve çok kez de
bilinçdışı istek ve korkuların ussallaştırılmış anlatımları olduklarını ve
bu yüzden nesnel geçerlilik savında bulunamayacaklarını göstermek olmuştur.
Bu putları kırma işlevi, kendi basma çok değerli bir işlev olduğu halde,
salt eleştiri olmaktan öteye geçemediği zaman çok kısır kalmıştır.
Ruhbilimi doğal bir bilim olarak kabul ettirme girişiminde bulunan
psikanaliz, onu felsefe ve etiğin sorunlarından ayırmak gibi bir yanlışa
düşmüştür. İnsana bütünlüğü içinde bakmadığımız takdirde insansal kişiliğin
anlaşılmayacağı gerçeğini bilmezlikten gelmiştir. Söz konusu edilen insan
bütünlüğü, onun varoluşunun anlamı sorusuna bir yanıt bulma ve kendilerine
göre yaşamak zorunda olduğu normlar keşfetme gereksinmesini de içermektedir.
Freud'un «ruhbilimsel insanı» (homo psychologicus) en az klasik ekonominin
«ekonomik insanı» (homo economicus) kadar gerçekçiolmayan bir yapıdır.
Değerin ve ahlaksal çatışmaların doğasını kavramadan, insanı ve onun
duygusal ve düşünsel tedirginliklerini anlamak olanaksızdır. Ruhbilimin
gelişmesi «doğal» olduğu öne sürülen bir alanı «tinsel» olduğu öne sürülen
bir alandan ayırmak ve dikkatleri ilkine toplamakla değil; insanı
fizikseltinsel bütünlüğü içinde ele alan; insanın amacının 'kendikendisi
olmak' ve bu amaca erişmenin koşulunun 'insanın kendini savunması 'olduğuna
inanan büyük insancı etik geleneğe geri dönmekle sağlanabilir.
Bu kitabı insancı etiğin geçerliliğini yenidenevetlemek; insan doğasına
ilişkin bilgimizin bizi etik göreciliğe götürmediğini; tersine, etik eylem
normlarının kaynaklarının insan doğasında bulunabileceği inancına yol
açtığını göstermek amacıyla yazdım. Ahlaksal normlar insanın doğuştan
nitelikleri üstünde temellenirler. Bu normların çiğnenmesi düşünsel ve
duygusal bölünmelerle sonuçlanır. Ben, olgun ve bütünleşmiş bir kişiliğin
özyapısının, üretici özyapınm «erdem»in temelini ve kaynağını oluşturduğunu;
kötülüğün ise son çözümlemede, insanın kendi ben'ine kayıtsızlığı ve
kendikendisini sakatlaması olduğunu göstermeye çalışacağım. İnsancı
(hümanist) etiğin en yüksek değerleri, ne kendinden vazgeçme ne de bencillik
değil; ama kendinisevme; bireyin olumsuzlanması değil, ama gerçek insansal
ben'inin onaylanmasıdır. Eğer insan, değerlere güvenecekse hem kendini hem
de doğasının iyilik ve üreticilik konusundaki yeteneğini bilmek zorundadır.
Bir keresinde Susia Tanrıya yakardı: «Tanrım, seni pek çok seviyorum; ama
senden yeterince korkmuyorum. Bırak ben de tıpkı korku dolu adın içlerine
işlediği için korkan meleklerinden biri gibi, karşında titreyerek durayım.»
Tann Onun duasını işitti ve korku dolu adı Susia'nın yüreğine tıpkı
meleklerinkine olduğu gibi işledi. Ama o zaman Susia, küçük bir köpek gibi
yatağın altına süründü. Hayvansal bir korkuyla tir tir titriyordu. Sonunda
haykırdı: «Tannm izin ver. Seni yine Susia gibi seveyim.»
Ve Tanrı Onu bu kez de işitti.(')
I. Yetkeci Ahlak Felsefesine Karşı İnsancı Ahlak Felsefesi
Eğer etik göreciliğin yaptığı gibi, nesnel geçerliliği olan davranış
kuralları aramaktan vazgeçmezsek acaba bu türden normlar için ne gibi
ölçütler bulabiliriz? Bu ölçütlerin türü, normlarını incelediğimiz etik
dizgenin tipine bağlıdır. Yetkeci (otoriter) etikteki ölçütler zorunlu
olarak insancı (hümanist) etikteki ölçütlerden temelli bir şekilde
farklıdır.
Yetkeci etikte insan için neyin iyi olduğunu bir yetke (otorite) bildirir ve
davranış kuralları ile yasalarını bu yetke koyar. İnsancı etikte ise insan
kendisi, hem kural koyucu hem de bu kuralların öznesi olan kişidir.
«Yetkeci» teriminin kullanılması yetke kavramının açıklanmasını zorunlu
kılıyor. Aslında bu kavramla ilgili bir kargaşa söz konusudur. Çünkü,
insanlar karşılarında iki seçenek olduğuna yaygın bir şekilde inanırlar ve
bu iki seçeneği şöyle dile getirirler: Ya diktatörce, usdışı bir yetkeye
sahip oluruz ya da hiç yetkemiz olmaz. Ama bu iki seçenek aldatıcıdır. Çünkü
burada gerçek sorun, ne tür bir yetkeye sahip olacağımız sorunudur. Yetkeden
söz ettiğimiz zaman ussal yetkeyi mi yoksa usdışı yetkeyi mi kastediyoruz?
Ussal yetke kaynağını yeterlilikten alır. Yetkesine saygı duyulan kişi, ona
güvenerek belli bir iş vermiş olan kimselerin verdikleri bu işi yeterlilikle
yapan kişidir. Onun çevresindekileri ne korkutmaya ne de büyülü niteliklerle
onların hayranlıklarını uyandırmaya gereksinmesi vardır. Yetkesi sömürmek
yerine ussal temellere dayandırılır ve yeterli bir şekilde yardımcı olduğu
sürece, usdışı korkuyu gerektirmez. Ussal yetke, kendisine boyun eğenlerin
sürekli sorgulama ve eleştirilerine yalnız izin vermekle kalmaz; bunu
onlardan ister de. Onaylanması yaptığı işlere dayandığı için, bu yetke her
zaman geçicidir. Öte yandan usdışı yetkenin kaynağı ise, herzaman insanları
aşan bir güçtür. Bu güç, fiziksel ya da ansal (mental) olabilir. Bu güç,
gerçek olabileceği gibi, kendisine boyun eğen kişinin çaresizliği ve
kaygıları ölçüsünde yalnız görece bir güç de olabilir. Öte yandan, usdışı
yetkenin üstlerine dayanarak kurulduğu payandalar, her zaman güç ve
başkalarında korku uyandırmaktır. Bu yetkenin eleştirilmesi yalnızca
istenmemekle kalmaz aynı zamanda yasaklanmıştır da. Ussal yetke, yalnız
belli bir alandaki bilgi ve becerileri bakımından ayrılan ¦ yetke ile bu
yetkeye boyun eğenin eşitliklerine dayanır. Usdışı yetke ise, kendi doğası
gereği, eşitsizlik üstünde temellendiği gibi kendisi ile uyruğu (boyun
eğeni) arasında değer bakımından bir ayrım olduğunu da dile getirir.
«Yetkeci etik» teriminin kullanımında «yetkeci» sözcüğü güncel anlamında
totaliter ve antidemokratik dizgelerin yetkeciliği ile anlamdaş olan bir
yetkeyi gösterecek şekilde ele alınmaktadır. Okuyucu, bir süre sonra,
İnsancı etiğin ussal yetke ile bir uyuşmazlığı olmadığını görecektir.
Yetkeci etik, insancı etikten, biri biçimsel, öteki özdeksel olan iki
ölçütle ayırdedilebilir. Biçimsel olarak, yetkeci etik insamn neyin iyi
neyin kötü olduğunu bilme konusundaki yetisini yadsır. Norm koyucu, herzaman
bireyi aşan, onun üstünde olan bir yetkedir. Böyle bir dizge, us ve bilgiye
değil; yetke korkusuna, uyruğun zayıflık duygusu ile bağımlılığına dayanır.
Karar verme işini yetkeye bırakma, yetkenin büyülü gücünün sonucudur. Onun
kararları tartışma konusu yapılamaz ve yapılmamalıdır da. Özdeksel bakımdan
ya da içeriğe göre, yetkeci etik neyin iyi ya da kötü olduğunu uyruğun
değil, öncelikle yetkenin çıkarları aracılığıyla yanıtlar. Bu etik, uyruk
ondan ruhsal ya da özdeksel bazı yararlar sağlasa bile, sömürücü bir
etiktir.
Yetkeci eğitin hem biçimsel hem de özdeksel yönleri çocukta etik yargının
doğuşunda ve sıradan yetişkinin nahif değer yargılarında apaçık olarak
görünür. İyi'yi kötü'den ayırdetme yetimizin temelleri, ilkin fizyolojik
işlevlerle ilgi içinde, sonra daha karmaşık davranj§ sorunlarıyla ilgili
olarak çocuklukta atılır. Çocuk, uslamlama yoluyla ayırdetmeyi öğrenmeden
önce, iyiyi kötüden ayırdetme için bir duyu geliştirir. Değer yargıları,
yaşamındaki önemli kişilerin gösterdikleri dostça ya da düşmanca tepkilerin
sonucu şeklinde biçimlenir. Yetişkinin bakım ve sevgisine tam bağımlılığı
gözönüne alınırsa, anne'nin yüzündeki onaylayan ya da onaylamayan bir
anlatımın çocuğa iyi ile kötü arasındaki ayrımı «öğretmeye» yettiği
şaşırtıcı gelmez. Okulda ve toplumda da benzer etkenler iş görür. «İyi»,
kendisi için övüldüğümüz; «kötü» ise, yaptığımızda hoş görülmediğimiz ya da
toplumsal yetkeler ve türdeşlerimizin çoğunluğunca cezalandırıldığımız
şeydir. Beğenilmeme korkusuyla beğenilmek için duyulan gereksinmenin
gerçekte etik yargının en güçlü ve hemen hemen herşeyi dışta bırakan
güdümleyicisi olduğu görülüyor. Bu yeğin duygusal baskı, çocuğun sonra da
yetişkinin bir etik yargıdaki «iyi»nin kendisi için mi yoksa yetke için mi
«iyi» anlamına geldiğini eleştirel bir yaklaşımla sormasını engeller.
Nesnellerle ilgili değer yargılarım incelediğimizde bu yöndeki seçenekler
daha açık seçik olarak görünürler. Bir arabanın ötekinden «daha iyi»
olduğunu söylediğimde, burada «daha iyi» dediğim arabanın, bana ötekinden
daha çok yararh olduğu için, bu şekilde nitelendiği kendiliğinden apaçıktır.
İyi ya da kötü, bir nesnenin benim için yararlı olup olmadığını gösterir.
Eğer köpeği olan biri, köpeğinin «iyi» olduğunu düşünüyorsa o gerçekte
köpeğindeki kendisi yönünden yararlı olan belli bazı nitelikleri
gösteriyordur. Örneğin, onun bir bekçi köpeği, bir av köpeği, ya da bir süs
köpeği olarak sahibinin duyduğu bir gereksinmeyi giderdiğini dile
getiriyordur. Bir şey, eğer onu kullanan kimse için iyi ise, iyi diye
adlandırılır. Aynı değer ölçütü, insan sözkonusu olduğunda da
kullanılabilir. İşveren, işverdiği kişi kendisi için yararlı olduğunda onu
iyi diye niteler. Öğretmen, öğrencisi uysal, sorun çıkarmayan ve kendisine
saygınlık kazandıran biri olduğunda onu iyi diye adlandırır. Aynı şekilde
bir çocuk da uslu ve itaatkâr olduğu zaman iyi diye nitelenir. Oysa, «iyi»
çocuk, yalnızca anababasının istençlerine boyun eğerek onları hoşnut etmeye
çalışan korkmuş ve güvensiz biri olabileceği gibi, «kötü» çocuk da
anababasmın hoşuna gitmese bile kendi istenci ve içten ilişkilerine göre
eylemde bulunan biri olabilir.
Açıkça görüldüğü gibi, yetkeci etiğin biçimsel ve özdeksel yönleri
birbirinden ayrılamaz. Eğer yetke uyruğu sömürmeyi istemeseydi korkutarak ve
duygusal yönden boyun eğdirterek yönetme gereksinmesini duymayacak;
kendisinin yetersiz bulunması tehlikesini göze alarak ussal yargı ve
eleştiriyi yüreklendirecekti. Ama kendi çıkarları tehlikeye girdiği için
yetke, boyun eğmenin en büyük erdem, başkaldırının ise en büyük suç
sayılmasını ister. Yetkeci etikte bağışlanamayan suç, başkaldırma ve
yetkenin kural koyma hakkıyla koyduğu kuralların uyruklar için en yararh
kurallar olduklarına ilişkin görüşü sorgulamadır. Suç işleyen birinin
cezalandırılmasını kabul etmesi ve suçluluk duygusu duyması, ona yeniden
«iyilik» niteliğini kazandırabilir. Çünkü, o böylece yetkenin üstünlüğünü
kabul etmiş olduğunu dile getirmektedir.
Tevrat (Eski Sözleşme), insanlık tarihinin başlangıcına ilişkin bir
değerlendirme yaparken, yetkeci etiğin bir örneğini veriyor. Adem ve
Havva'nın suçlan gerçekleştirdikleri eylem aracılığıyla açıklanmıyor.
İyi'nin ve Kötü'nün bilgisini veren ağacın meyvasım yemek, kendi başına
(perse) kötü olan bir şey değildir. Gerçekte hem Yahudi hem de Hıristiyan
dinleri, iyiyi kötüden ayırdetme yetisinin bir temel erdem olduğu konusunda
uyuşurlar. Adem ile Havva'nın buradaki suçları başkaldırmaları; «iyi'yi ve
kötü'yü öğrenerek hemen Bizlerden biri olan insan, elini yaşam ağacına da
uzatabilir ve ölümsüzleşebilir» diye korkan Tanrı'nın yetkesine meydan
okumalarıdır.
Yetkeci etiğin karşıtı olan insancı etik de aynı şekilde biçimsel ve
özdeksel ölçütler aracılığıyla anlaşılabilir. Bu etik biçimsel olarak,
'erdem ve günahın ölçütünü insanı aşan bir yetke değil, yalnız ve yalnız
insanın kendisi belirleyebilir' ilkesi üstünde temellenir. Bu etik özdeksel
olarak, «iyi»nin insan için yararh; «kötü»nün ise insan için zararlı olan
şey olduğu ilkesine dayanır. Yani burada, etik değer için bWcik ölçüt,
insanın iyiliği olmaktadır.
İnsancı ve yetkeci etikler arasındaki ayrım, erdem sözcüğüne verilen çeşitli
anlamlarla da gösterilebilir. Aristoteles, «erdem» sözcüğünü «yetkinlik»
anlamına gelecek şekilde kullanmaktadır. (Buradaki yetkinlik, aracılığıyla
insana özgü olanakların gerçekleştirildiği etkinliğin yetkinliğidir.)
Paracelsus «erdem»i her nesnenin bireysel karakteristiği ile anlamdaş olan
şey, yani o nesnenin özelliği anlamında kullanıyor. Bir taşın ya da bir
çiçeğin, tüm nesnelerin birer erdemi vardır. Bu erdem, onların özgül
niteliklerinin bir bireşimidir. İnsanın erdemi de bunun gibi, insan türüne
özgü kesin niteliklerin bir dizisidir. Oysa her kişi'nin erdemi, onun tek
bireyselliğidir.
O, eğer «erdem»ini gözler önüne açarsa «erdemlidir». Buna karşıt olarak,
modern anlamında erdem, yetkeci etiğin bir kavramıdır. Erdemli olma, kendini
yadsımayı ve boyun eğmeyi; bireyselliğin tam anlamında
gerçekleştirilmesinden çok, bastırılmasını gösterir.
İnsancı etik, insaniçin'ci (anthropocentric) bir etiktir. Bu insaniçincilik,
insanın evrenin merkezi olması anlamına gelmez. Bu etiğe göre, insanın değer
yargıları, tüm öteki yargıları (hatta algıları) gibi, varoluşunun
özelliklerinden kaynaklanan ve ancak insana başvurarak anlam kazanan
yargılardır. İnsan, gerçekten «herşeyin ölçüsüdür». İnsancı görüş, insan
varoluşundan daha yüksek ve daha onurlu hiçbir şey bulunmadığını dile
getiren görüştür. Bu görüşe, etik davranışın asıl özünde, insanı aşan bir
şeyle bağlantılı olmanın yattığı öne sürülerek ve bu nedenle de yalnızca
insanı ve insanın çıkarlarını tanıyan bir dizgenin gerçekten ahlaksal
olmayacağı; çünkü böyle bir dizgenin objesinin salt soyutlanmış, bencil
birey olduğu söylenerek karşı çıkılmıştır.
Genellikle, insanın yaşamı için geçerli normları koyma ve yargılama
konusundaki yeteneğini ve hakkını yadsımak üzere öne sürülen bu kanıt, bir
yanılgıya dayandırılmaktadır. Çünkü, 'iyi, insan için iyi olan şeydir'
ilkesi, bencillik ya da soyutlanmanın insanın doğası için iyi şeyler
olduklarını dile getirmez. Bu ilke, insanın amacının, kendi dışındaki dünya
ile her türlü bağını kopardığı zaman, gerçekleşebileceği anlamına gelmez.
İnsan doğasına özgü özelliklerden biri, gerçekte, insancı etik
savunucularının çoğunun öne sürmüş oldukları gibi, insanın ancak kendi
türdeşleri ile bağlantı ve dayanışma içinde doyum ve mutluluğa ulaştığıdır.
Ama, insanın komşusunu (ya da türdeşini) sevmesi, kendisini aşan bir olay
değildir. Bu sevgi, onun doğasında vardır ve ondan ışımaktadır. Sevgi,
insana ne yukardan inen yüksek bir güç, ne de zorla kabul ettirilen bir
ödevdir. O, aracılığıyla, insanın kendisini dünyaya bağlayıp dünyayı
gerçekten kendisinin kıldığı bir özgüçtür.
2. Nesnelci Ahlak Felsefesine Karşı Öznelci Ahlak Felsefesi
Eğer insancı etik ilkeyi kabul edersek insanın nesnel geçerliliği olan
normativ ilkelere ulaşma konusundaki yeteneğini yadsıyan düşünürleri nasıl
yanıtlayabileceğiz?
Gerçekte, insancı etik akımlardan biri, bu karşıçıkışı haklı görmekte ve
değer yargılarının hiçbir nesnel geçerlikleri olmadığını; ancak, bireylerin
keyfi seçim ya da hoşnutsuzluklarını dile getirdiğini onaylamaktadır. Bu
görüş açısına göre, örneğin «özgürlük, kölelikten daha iyi bir şeydir»
önermesi hiçbir nesnel geçerlilik taşımayan, yalnızca bir beğeni ayrımını
betimleyen bir önermedir. Bu anlamında «değer», «istenen her iyi şey» diye
tanımlanmakta ve isteğin ölçüsü değer değil, değerin ölçüsü istek
olmaktadır. Bu türden köktenci bir öznelcilik, kendi özü gereği, etik
normların evrensel ve tüm insanlara uygulanabilir olmaları gerektiği
düşüncesi ile uyuşamaz. Eğer, insancı etiğin biricik türü bu öznelcilik
olsaydı, etik yetkecilikle genel geçer normlara ilişkin tüm savlardan
vazgeçme arasında bir seçim yapma durumuyla karşı karşıya kalacaktır.
Etik hazcılık, nesnelik ilkesine tanınan ilk ayrıcalıktır. Bu görüş, hazzın
insan için iyi, acının ise kötü olduğunu öne sürmekle istekleri kendisine
göre değerlendirebileceği bir ilke sağlamaktadır. Bu ilke, 'ancak
doyurulmaları hazza neden olan istekler değerlidir; ötel?ftr değildir'
demektedir. Ama, Herbert Spencer'in hazzın dirimbilimsel (biyolojik) evrim
süreci içinde nesnel bir işlevi bulunduğu savına karşın, haz bir değer
ölçütü olamaz. Çünkü, öyle insanlar vardır ki özgürlükten değil, boyun
eğmekten hoşlanırlar. Yine öyleleri vardır ki sevgiden değil, nefretten;
üretici emekten değil, sömürüden haz duyarlar. Bu nesnel bakımdan zararlı
olandan haz duyma olayı, nevrotik özyapılara (karakterlere) özgü bir olay
olup psikanaliz tarafından enine boyuna incelenmiştir. Bu soruna özyapıyı
tartışırken ve mutluluk ile hazzı ele alan bölümde yeniden geri döneceğiz.
Epikuros tarafından ileri sürülmüş olan hazcı ilkenin değiştirilmesi, daha
nesnel bir değer ölçütü bulma yönünde atılan önemli bir adımdı. Epikuros
karşılaştığı güçlüğü hazzın «daha yüksek» ve «daha aşağı» düzeyleri arasında
bir ayrım yaparak çözümlemeye çalışmıştı. Böylece, hazcılığın kendine özgü
güçlükleri olduğu kabul edilmişti bir girişim olarak kalmıştı. Buna karşın,
hazcılığın yine de büyük değer taşıyan bir yanı vardır; Bu görüş, insanın
kendi haz ve mutluluk yaşantısını değerin tek ölçütü sayar. Böylece, insana
kendisi için en iyi olduğu söylenen şey hakkında düşünme fırsatı vermeksizin
«insan için en iyi olanın ne olduğunu» belirleyen bir yetkeye sahip olma
girişimlerinin tümünü dıştalar. Hazcı etiğin, Grek dünyasında, Romada,
Modern Avrupa ve Amerikan kültüründe insanın mutluluğuyla gerçekten ve
tutkuyla ilgilenen ilerici düşünür lerce savunulmuş olması, bu yüzden pek
şaşırtıcı değildir.
Ama, değerli olan yanlarına karşın, hazcılık, nesnel geçerliliği olan etik
yargıların temelini oluşturamazdı. Öyleyse, insancılığı seçtiğimizde acaba
nesnelcilikten vazgeçmemiz mi gerekecektir? Ya da acaba insanın tüm insanlar
için nesnel geçerliliği olan eylem kuralları koyup değer yargılan vermesi
hem de bunu insanı aşan bir yetkenin değil de, insanın kendisinin yapması
olanağı var mıdır? Ben bunun gerçekten olabileceğine inanmaktayım ve şimdi
bu olanağı betimleme girişiminde bulunacağım.
İlkin şunu unutmayalım ki «nesnel bakımdan geçerli», «saltık»la özdeş
değildir. Örneğin, bir olasılık, bir kestirim anlatımı ya da herhangi bir
varsayım hem «geçerli» hem de «göreli» olabilir. Göreli olması, sınırlı
kanıtlara dayandırılmış ve eğer olgular ya da yöntemler buna izin verirse
gelecekteki düzeltimlerin konusu olması anlamındadır. Saltık'm karşıtı
olarak göreli kavramı, tanrıbilimsel düşünceden kaynaklanmaktadır.
Tanrıbilimsel düşüncede göksel bir alan olarak «saltık», insanın yetkinsiz
alanından ayrılmıştır. Saltık kavramı, bu tanrıbilimsel bağlamı dışında
anlamsızdır ve etikte de genel bilimsel düşüncede olduğu kadar az bir yeri
vardır.
Ama biz bu noktada anlaşsak bile, etikte nesnel geçerlilikte önermeler
bulunmasının olanaksızlığını dile getiren ana karşıçıkış hâlâ yanıtlanmayı
beklemekte. Bu karşıçıkışa göre, «olguların» «değerlerden» açık seçik bir
şekilde ayırdedilmeleri gerekmektedir. Kant'tan beri, ancak olgulara ilişkin
nesnel geçerliliği olan önermeler yapılabileceği; değerlere ilişkin
önermelerin nesnel geçerliliği olamayacağı yaygın bir şekilde savunulmuş ve
değer önermelerini dışta bırakmanın, bilimsellik ölçütlerinden biri olduğu
öne sürülmüştür.
Ama biz, sanatlarda nesnel geçerliliği olan kurallar koymaya alışkınız. Bu
kurallar, olguların gözlemlenmesinden ya da çok sayıda matematiksel çıkarım
aracılığıyla kurulmuş olan bilimsel ilkelerden sonuç olarak çıkarılırlar.
Hernekadar fiziksel ve dirimbilimsel bilimlerde bile onların nesnelliklerini
bozmayan kural koyucu bir öge işe karışıyorsa da salt ya da «kuramsal»
bilimler, olguların ve ilkelerin bulgulanmasıyla ilgilenirler. Uygulamacı
bilimler ise, öncelikle şeylerin kendilerine uygun olarak yapılması
gerektiği eylemsel kurallarla ilgilenirler. Buradaki gereklilik, olguların
ve ilkelerin bilimsel bilgisi aracılığıyla belirlenir. Sanatlar, özgül bilgi
ve beceriyi gerektiren etkinliklerdir. Bazıları yalnız herkesçe bilinen
bilgileri gerektirirken, mühendislik ya da tıb sanatı gibi başka bazı
sanatlar, büyük ölf#de kuramsal bilgi gerektirirler. Örneğin, eğer bir
demiryolu kurmak istiyorsam onu fiziğin belli ilkelerine göre kurmam
gerekir. Tüm sanatlarda kuramsal bilime dayanan eylem (uygulama) ' kuramını
nesnel geçerliliği olan bir kurallar dizgesi oluşturur. Her sanatta yetkin
sonuçlara ulaşmanın çeşitli yöntemleri olabilir ama kurallar, hiçbir zaman
keyfi değildir. Kurallara uyulmaması ya eksik sonuçlar alınmasıyla ya da
istenilen ereğe ulaşma konusunda tam bir başarısızlıkla cezalandırılır.
Ama sanatlar yalnız tıb, mühendislik ve resimden ibaret değildir. Yaşamın
kendisi de bir sanattır.2 Gerçekte, insanm uygulayacağı en önemli, aynı
zamanda en güç ve karmaşık sanattır. Bu sanatın konusu, şu ya da bu
uzmanlaşılmış uygulama olmayıp yaşama uygulaması; insanın yetenekli olduğu
şeye doğru gelişmesi sürecidir. Yaşam sanatında insan, hem sanatçı hem de
sanatının objesidir. Bu sanat da o, hem yontucu hem mermer; hem doktor hem
de hastadır.
2. Bununla birlikte, «sanat»m bu kullanımı «yapmak» ve «eylemek» terimlerini
birbirinden ayıran Aristoteles'in terimler dizgesine karşıttır.
«İyi»yi insan için iyi, «kötü»yü insan için kötü olanla anlamdaş kabul eden
insancı ahlak felsefesi, insan için neyin iyi olduğunu bilmek istiyorsak,
insan doğasını bilmemiz gerektiğini öne sürer. İnsancı etik, kuramsal «insan
bilimi» üstünde temellenen «yaşama sanatının» uygulamalı bilimidir. Başka
sanatlarda olduğu gibi, burada da insanın yetkin başarıya ulaşması
insanbilime ilişkin bilgilerine, becerisine ve uygulamalarına bağlıdır. Ama
insan, kuramlardan ancak belli bir etkinliği seçmiş olması ve belli bir
ereğe ulaşmayı istemesi öncülüne dayanarak kurallar çıkarabilir. Tıb
biliminin öncülü onun hastalıkları sağaltmak ve yaşamı uzatmak için istenir
oluşudur. Eğer bu böyle olmasaydı, tıb biliminin tüm kuralları yersiz
olacaktı. Her uygulamalı bilim, bir seçme ediminin sonucu olan bir belite
(axiom), yani etkinliğin ereğinin istenilen bir erek oluşuna dayanır. Ama,
etiğin temeli olan belitle öteki sanatların temeli olan belitler arasında
bir ayrım vardır. Biz, pekala insanların resimleri ya da köprüleri
istemedikleri bir kültür düşleyebiliriz. Ama içinde, insanların yaşamayı
istemedikleri bir kültür düşünülemez. Çünkü, yaşama itkisi her canlıda
doğadan gelen bir itkidir ve insan, buna ilişkin ne düşünürse düşünsün
yaşamayı istememezlik edemez.3 Yaşamla ölüm arasındaki seçim, gerçek
olmaktan çok görünüşteki bir seçimdir. İnsanın gerçek seçimi, iyi yaşamla
kötü yaşam arasmda yaptığı seçimdir.
Bu noktada, içinde yaşadığımız çağın bir sanat olarak yaşam, anlayışını
neden yitirmiş olduğunu sormak ilgi çekici olacaktır. Modern insan, okuma
yazmanın öğrenilmesi gereken sanatlar olduklarına; mimar, mühendis ya da
nitelikli işçi olmanın büyük ölçüde çalışmayı gerektirdiğine; ama yaşamak,
çok basit bir şey olduğu için nasıl yaşanılacağım öğrenmek konusunda özel
bir çaba göstermek gerekmediğine inanmaktadır. Herkes belli bir biçimde
«yaşadığı» için yaşamın kendisi, içinde herkesin uzman olarak nitelik
kazandığı bir mesele olarak ele alınmaktadır. Ama İnsanın yaşama sanatının
güçlüğüne ilişkin duygusunu yitirmiş olmasının nedeni, yaşama sanatında
yüksek düzeyde uzmanlaşmış olması değildir. Çağımızda yaşama sürecinde
egemen olan gerçek sevinç ve mutluluğun eksikliği, böyle bir açıklamayı
apaçık bir şekilde geçersiz kılıyor. Modern toplum, mutluluğu, bireyselliği
ve kişiselçıkarı büyük ölçüde vurgulamasına karşın, insana yaşamanın
amacının (ya da eğer tanrıbilimsel bir terim kullanacak olursak, insanın
kurtuluşunun) mutluluk olmayıp, çalışıp ödevini yerine getirmek ya da
başarılı olmak olduğunu hissetmeyi öğretmiştir. Para, ün ve güç, insanın
isteklendiricileri ve erekleri haline gelmiştir. İnsan, eylemlerinin kişisel
çıkarı açısından yaralı olduğu yanılsaması içinde yaşamakta oysa aslında
kendi gerçek ben'inin çıkarlarından başka herşeye hizmet etmektedir. Ona
göre, yaşamının ve yaşama sanatının dışında herşey önemlidir. Ve insan,
kendisinin dışında, herşeyi savunmaktadır.
Eğer etik, yaşama sanatını uygulamada yetkinliğe ulaşmak için, bir kurallar
bütünü oluşturuyorsa en genel ilkelerinin genelde yaşamın özünden; özelde
ise, insansal varoluştan çıkarılmaları gerekecektir. En genel terimlerle tüm
yaşamın doğası, kendi varoluşunu korumak ve olumlamaktır. Canlıların
hepsinde varlıklarını koruma eğilimi doğadan vardır. İşte ruhbilimciler bu
olguya dayanarak, bir kendini koruma «içgüdüsünden» sözetmişlerdir. Bir
canlının ilk «ödevi,» canlı olmaktır.
«Canlı olmak», dingin değil, devimsel (dinamik) bir kavramdır. Bir canlının
varlığını ve özgül güçlerini açıp ortaya koyması bir ve aynı şeydir. Özgül
yeteneklerini gerçekleştirmek, bütün canlılarda doğadan gelen bir eğilimdir,
bu nedenle, insanın yaşam amacı, onun kendi güçlerini, doğasının yasalarına
uygun şekilde ortaya koyması olarak anlaşılmalıdır.
Ama, İnsan, «genelde» varolan bir şey değildir. O, insansal niteliklerin
özünü kendi türünün tüm üyeleri ile paylaştığı halde, her zaman
başkalarından farklı bir birey, eşsiz bir varlıktır. Tıpkı parmak izlerinin
farklı oluşu gibi, kendi özel özyapısı, yaradılışı, yetenekleri, istekleri
bakımından da başkalarından farklıdır. İnsan, kendi insansal yeteneklerini
ancak kendi bireyselliğini kavrayarak doğrulayabilir. Canlı olmak ödevi,
insanın kendisi olmak, yani olmaya yetenekli olduğu birey haline gelmek
ödeviyle özdeştir.
Özetleyecek olursak, insancı etikte iyi, yaşamın evetlenmesi; insanın
güçlerinin ortaya konmasıdır. Erdem, insanın kendi varoluşuna karşı
sorumluluğudur. Kötü, insanın güçlerinin sakatlanmasından oluşur. Kötülük,
(erdemsizlik), insanın kendisine karşı sorumsuzluğudur.
Bu saydıklarımız, nesnelciinsancı bir etiğin ilk ilkeleridir. Şimdi, bu
aşamada uygulamalı etik biliminin kuramsal temelini oluşturacak bir «insan
biliminin» olası olup olmadığı sorusunu ele almamız gerekiyor.
3. İnsan Bilimi
İnsan bilimi kavramı, bu bilimin konusu olan insanın varolduğu ve insan
türüne özgü bir insan doğası bulunduğu öncülüne dayanır. Düşünce tarihinde
bu konuya ilişkin özel ironi ve çelişkiler sergilenir.
Yetkeci düşünürler, sabit ve değişmez olduğuna inandıkları bir insan
doğasının varolduğunu kabul etmişlerdir. Bu varsayım onların, bu özelliklere
sahip olduğu savlanan bir insan doğasına dayandırdıkları etik dizgelerinin
ve toplumsal kurumlarının da zorunlu ve değişmez olduklarını kanıtlamalarına
hizmet etmiştir. Ama, yetkecilerin insanın doğası olarak düşündükleri bu
şey, nesnel bir araştırmanın değil, kurallarının ve çıkarlarının bir
yansımasıydı. İşte bu yüzden, insanbilim ve ruhbilimin yetkeci görüşlere
karşıt ve insan doğasının sınırsız biçimverilebilirliğini onaylar gibi
görünen buluşlarını ilericilerin sevinçle karşılamalarını anlamak kolaydır.
Çünkü, buradaki biçimverilebilirlik, insan doğasının etkisi olmaktan çok
nedeni olduğu varsayılan kural ve kurumların da değişebildikleri anlamına
gelmekteydi. Ama, belli tarihselkültürel kalıpların sabit ve değişmeyen bir
insan doğasının anlatımları olduğu türünden yanlış bir varsayıma karşı
çıkarken, insan doğasının sınırsız değişebilirliğine inananlar da kabul
edilmesi eşit ölçüde güç bir duruma düştüler. Herşeyden önce, sınırsız
değişebilirliği olan bir insan doğası kavramı, bîÜ kolaylıkla sabit ve
değişmeyen bir insan doğası kavramının sürüklemiş olduğu inandırıcıolmayan
sonuçlara götürür. Eğer insan, sınırsız ölçüde değişebilir olsaydı o zaman
gerçekte insanın mutluluğuna uygun olmayan kural ve kurumların onu
(doğasındaki kişisel güçlere harekete geçme ve bu kalıpları değiştirme
olanağını tanımadan) kendi kalıplarına uygun şekilde biçimlendirme şansları
olacaktı. İnsan, tarihte kanıtlanmış olduğu gibi uygun olmayan toplumsal ve
kültürel kalıpların güçlü baskısına şiddetle tepki gösteren bir varlık
değil, toplumsal düzenlemelerin yalnızca bir kuklası olacaktı. Eğer insan
gerçekte, yalnızca kültür kalıplarının bir yansıması olsaydı, hiçbir
toplumsal düzen, insanın mutluluğu açısından eleştirilip yargılanamıyacaktı.
Çünkü, böyle bir durumda «insan» kavramı olmayacaktı.
Değişebilirlik kuramının kuramsal kapsamı da siyasal ve ahlaksal yansımaları
kadar önemlidir. Eğer (temel fizyolojik gereksinmeler aracılığıyla
tanımlanandan başka) bir insan doğası bulunmadığını varsaysaydık, mümkün
olabilecek biricik ruhbilim, sınırsız sayıda davranış örneklerini
betimlemekle yetinen; ya da insan davranışının niceliksel yönlerini ölçen
köktenci bir davranışçılık olacaktı. Ruhbilim ve insanbilim, toplumsal
kurumların ve kültürel kalıpların insanı biçimlendirdiği çeşitli yöntemleri
betimlemekten başka bir şey yapamayacaklar; insanın özel dışlaştırmaları
ise, toplumsal kalıpların kendi üstündeki izdüşümünden başka bir şey
olmadıklarından, yalnızca bir insanbilim, yani karşılaştırmalı toplumbilim
olabilecekti. Ama, eğer ruhbilim ve insanbilim, insansal davranışı yöneten
yasalara ilişkin geçerli önermeler vereceklerse işe, X diye adlandırdığımız
herhangi bir şey, çevresel etkilere kendi özelliklerinin sonucu olan
anlaşılabilir yöntemlerle tepkide bulunuyor öncülüyle başlamalıdırlar. İnsan
doğası belirli değildir. Bu yüzden kültür de belirli insansal içgüdülerin
sonucu olarak açıklanamaz. Kültür, insan doğasının kendini tümüyle ve
edilgin bir biçimde uyarladığı belirli bir etken de değildir. İnsanın
kendini giderek hoşolmayan koşullara bile uyarlayabildiği bir gerçektir. Ama
insan bu uyarlama süreci içinde, kendi doğasının özgül niteliklerinden doğan
belirli ansal ve duygu t sal tepkiler geliştirir.
İnsan kendini köleliğe uyarlayabilir ama bu duruma, düşünsel ve ahlaksal
niteliklerini alçaltarak tepki gösterir. O, karşılıklı güvensizlik ve
düşmanlığın egemen olduğu bir kültüre de uyarlanabilir; ama, bu uyarlamaya
da zayıf ve ürün vermeyen biri haline gelerek tepkide bulunur. İnsan,
kendini cinsel kilimlerin bastırılmasını isteyen kültürel koşullara da
uyarlayabilir; ama bu uyarlamayı başarırken Freud'un göstermiş olduğu türden
nevrotik belirtiler geliştirir. Demek ki o, hemen hemen her kültür kalıbına
kendisini uyarlayabilmektedir ama bu kültür kalıpları doğasıyla çelişik
olduğu zaman, kendi doğasını değiştiremediği için, sonunda kendisini bu
koşullan değiştirmek yönünde zorlayan, ansal ve duygusal bozukluklar
göstermektedir.
İnsan, kültürün üstüne metnini yazabileceği boş bir kağıt parçası değildir.
O güçle dolu bir varlıktır ve öyle özgül bir yapıya sahiptir ki kendisini
uyarlarken dış koşullara özgül ve anlaşılabilir biçimlerde tepki gösterir.
Eğer insan dış koşullara kendisini kendi öz doğasını değiştirerek yani bir
hayvan gibi outoplastic bir şekilde uyarlamış olsaydı ve yalnızca özel bir
uyum sağladığı bir dizi koşul altında yaşayabilseydi, her hayvan türünün
yazgısı olan o kör içgüdüsel geçide ulaşmış, böylece tarihi dıştalamış
olacaktı. Öte yandan, eğer insan, kendisini doğasına karşı olanlarla
savaşmaksızın, tüm koşullara uyarlayabilseydi o zaman da bir tarihi
olamayacaktı. İnsansal evrim, insanın kendini uyarlayabilme yetisinden ve
doğasının onu kişisel gereksinmelerine daha iyi uyan koşulları durmaksızın
araması için zorlayan, yokedilemez niteliklerinden kaynaklanır.
İnsan biliminin konusu, insan doğasıdır. Ama bu bilim, insan doğasının ne
olduğuna ilişkin tam ve yeterli bir tablo çizerek işe başlamaz. Konusunun
doyurucu bir tanımını vermek, bu bilmin öncülü olmayıp amacıdır. Yöntemi
ise, insanın çeşitli bireysel ve toplumsal koşullara gösterdiği tepkileri
gözlemek ve bu tepkilerin gözleminden insan doğasına ilişkin çıkarımlar
yapmaktır. Tarih ve insanbilim, insanın bizimkinden farklı kültürel ve
toplumsal koşullara gösterdiği tepkileri inceler. Toplumsal ruhbilim ise,
onun kendi kültürümüz içindeki değişik toplumsal konum ve çevrelere
gösterdiği tepkileri ele alır. Çocuk ruhbilimi, büyümekte olan çocuğun
çeşitli durumlar karşısındaki tepkilerini inceler. Psikopatoloji, insan
doğasının hastalıklı koşullar altında nasıl çarpıtıldığını incleyerek
sonuçlara varmaya çalışır. İnsan doğası hiçbir zaman bu şekilde değil, ama
yalnızca özgül durumlardaki özgül dışlaşmalarında gözlemlenebilir. İnsan
doğasının empirik incelemesinden çıkarılabilecek olan şey, kuramsal bir
yapıdır. Bu bakımdan, insan bilimi, bir «insan doğası örneği» kurarken,
kendileri doğrudan gözlenebilen verilere değil de, gözlenmiş verilerden
yapılmış çıkarımlara dayanan; ya da bu verilerce denetlenen varlıkların
kavramlarıyla işgören, öteki bilimlerden pek farklı değildir.
İnsanbilimin ve ruhbilimin sunmuş oldukları verilerin zenginliğine karşın
elimizde ancak deneysel bir insan doğası tablosu var. İnsan doğasını
oluşturan şeyin ne olduğuna ilişkin empirik ve nesnel bir önerme dile
getirmek istiyorsak, tüm insanlığın temsilcileri olarak gördüğü Yahudi ve
Hıristiyanlar hakkında söylediklerini anladığımız takdirde Shylock'tan hâlâ
öğrenebileceğimiz şeyler var:
«Ben bir Yahudiyim. Yahudilerin gözleri yok mu? Elleri, organları,
boyutları, duyuları, duygulanımları yok mu? Onlar da tıpkı bir Hıristiyan
gibi, aynı yiyeceklerle beslenmiyorlar mı? Aynı silahlarla yaralanmıyorlar
mı? Aynı hastalıklara tutulup aynı yöntemlerle iyi edilmiyorlar mı? Onları
da üşüten ve ısıtan aynı yaz ve aynı kış değil mi? Bizi yaraladığınız zaman
kanımız akmıyor mu? Gıdıkladığımızda gülmüyor muyuz? Zehirlediğinizde
ölmüyor muyuz? Ve eğer bize kötülük ederseniz sizden intikam almayacak
mıyız? Eğer her konuda sizin gibiysek, bu konuda da size benzeyeceğiz.»
4. tnsancı Ahlak Felsefesi Geleneği
İnsancı etik gelenekte kural ve değerleri yerleştirmenin temslinin
insanıbilmek olduğu görüşü egemendir. Aristoteles, Spinoza ve Dewey'in bu
bölümde görüşlerini özetleyeceğimiz düşünürlerinetiğe ilişkin denemeleri bu
yüzden, aynı zamanda ruhbilime ilişkin denemelerdir de. Burada, insancı
etiğin tarihini gözden geçirmeyi düşünmüyorum. Yapmak istediğim yalnızca bu
etiğin ilkesini, en büyük temsilcileri tarafından dile getirildiği şekilde
örneklendirme
ye çalışmak.
Aristoteles'e göre etik, insanbilimi üstüne kurulur. Ruhbilim, insan
doğasını araştırır; bundan ötürü, etik, uygulamalı ruhbilimdir. Politika
öğrencisi gibi etik öğrencisi de «ruha ilişkin olguları, tıpkı gözleri ve
bedeni tedavi eden birinin bir bütün olarak gözler ve bedene ilişkin
olguları bildiği ölçüde bilmelidir... Ama, doktorlar arasında en iyi
eğitilmiş olanlar bile, bedene ilişkin bilgi edinmek için çok zaman
harcarlar.»5 Aristoteles, insanın doğasından «erdemin» (yetkinliğin) bir
«etkinlik» olduğu kuralını çıkarır. O, bu «etkinlik» sözcüğüyle insana özgü
işlev ve güçlerin gerçekleştirdiklerini dile getirir. İnsanın ereği olan
mutluluk, «etkinlik» ve «yararlılığın» sonucudur. Mutluluk dingin bir
nitelik ya da ruhsal durum değildir.
Aristoteles, etkinlik kavramım açıklamak için Olimpiyat oyunlarını bir
benzetme olarak kullanıyor. Diyor ki: «Bu oyunlarda taç giyenler, en
güzeller ve en güçlüler olmayıp yarışanlardır. (Çünkü, başarılı olanlar, bu
yarışanlardan bazılarıdır.) Böylece, eylemde bulunanlar, yaşamdaki iyi ve
soylu şeyleri kazanırlar; hem de haklı olarak kazanırlar.»6 Özgür, ussal ve
etkin insan, iyi ve buna göre de mutlu olan kişidir. Öyleyse burada, inşam
odak noktası yapan ya da insana nesnel değer yargıları var karşımızda. Bu
nesnel değer önermeleri aynı zamanda insanın doğa ve işlevini anlamaktan
türetilmiş olan önermeler.
Spinoza da Aristoteles gibi, insanın ayırdedici işlevini araştırıyor.
Doğadaki herhangibir şeyin erek ve ayırdedici işlevini düşünerek işe
başlıyor ve şu yanıtı veriyor: «kendinde olduğu sürece, herşey, kendi
varlığını korumaya çaba gösterir.»7 İnsanın işlevi ve ereği de başka
şeylerinkinden farklı olamaz. Bu işlev ve erek, kendini korumak ve
varoluşunda diretmektir. Spinoza, yalnızca genel bir kuralın insanın
varoluşuna uygulanması olan bir erdem kavramına erişiyor. «Saltık olarak
erdemle uyum içinde eylemde bulunmak, bizim için usun kendi yaranınızı arama
nedeniyle bizi yönettiği gibi eylemek, yaşatmak ve varlığımızı korumaktan
başka bir şey değildir.»
Varlığını korumak, Spinoza'ya göre, yetenekli olduğu şey haline
gelebilmektir. O, «Eğer bir at bir insana dönüştürülürse bir böceğe
dönüştürüldüğü zamanki ölçüde yokedilmiş olacaktır» diyor. Burada hemen şunu
eklememiz gerekiyor: Spinoza'ya göre, bir insan da eğer bir meleğe
dönüştürülürse bir ata dönüştürüldüğü zamanki ölçüde yokedilmiş olun Erdem,
her canlının özgül güçlerinin ortaya konmasıdır. İnsan için erdem, içinde en
çok insansallaştığı durumdur. Bunun sonucunda Spinoza, iyi derken de
«Tanrı'nın önümüze koymuş olduğu insan doğası örneğine giderek daha çok
yaklaşmamızı sağladığını kesinlikle bildiğimiz herşeyi» anlıyor. Kötü işe,
Ona göre, «bizi bu örneğe ulaşmaktan alıkoyduğunu kesinlikle bildiğimiz
herşeydir.»9 Bundan ötürü, erdem insan doğasının gerçekleştirilmesiyle
özdeştir. Bunun sonucu olarak da insan bilimi, etiğin üstünde
temellendirildiği kurarnsal bilimdir.
Us, insana gerçekten kendisi olabilmesi için ne yapması gerektiğini gösterir
ve böylece ona neyin iyi olduğunu öğretir. Erdeme ulaşmanın yolu, insanın
kendi güçlerini etkin bir şekilde kullanmasından geçer. Bu yüzden, güçlülük
erdemle, güçsüzlük ise erdemsizlikle özdeştir. Mutluluk kendi başına bir
erek olmayıp güçlülüğün artışı olayına katılan şeydir. Oysa güçsüzlüğe
bunalım eşlik eder. Bu güçlülük ve güçsüzlük, insana özgü tüm güçler için
söz konusudur. Değer yargıları ancak insana ve insanın çıkarlarına
uygulanabilir. Ama, bu türden değer yargıları, yalnızca bireylerin hoşlanma
ya da hoşlanmamalarını dile getiren önermeler değildir. Çünkü, insanın
nitelikleri, türe özgü nitelikler olup bu yüzden tüm insanlarda ortaktır.
Spinoza etiğinin nesnel özyapısı (karakteri) insan doğası örneğinin nesnel
özyapısına dayanır. Her nekadar bu insan doğası, pek çok bireysel
değişkenlere izin veriyorsa da, özünde tüm insanlar için özdeştir. Spinoza,
köktenci bir tavırla yetkeci etiğe karşıdır. Ona göre, insan kendisini aşan
bir yetke için bir araç olmayıp kendi başına bir erektir. Değer ancak,
insanın gerçek çıkarları ile ilgi içinde belirlenebilir. Bu gerçek
çıkarlarsa onun özgürlüğünü ve güçlerini üretken bir şekilde kullanmasıdır.
Marks da Spinozanınkine benzer bir görüşü dile getirmiştir. O, «bir köpek
için neyin yararlı olduğunu bilmek istiyorsak köpeğin doğasını incelememiz
gerekir. Bu doğanın kendisi yarar ilkesinden çıkarımsanmamalıdır. Bunu
insana uyguladığımızda tüm insansal eylemleri, akımları ilişkileri v.s.yi
yarar ilkesi aracılığıyla eleştirecek olan biri, ilkin genelde insan
doğasını ele almalı sonra her tarihsel dönemdeki değişikliğe uğramış insan
doğasını incelemelidir.
Bilimsel etiğin en önemli çağdaş sunucusu, görüşleri etikte hem yetkeciliğe
hem de göreciliğe karşıt olan John Dewey'dir. O, yetkecilikle ilgili olarak:
«göksel esinlenmeye, göksel olarak kutsanmış ve görevlendirilmiş
yöneticilere; devletin, uzlaşmaların, geleneklerin buyruklarına ve b.g.
şeylere başvurmanın ortak yanları, bunların hepsinde araştırma
gereksinmesini yasaklayacak kadar yetkeci bir sesin bulunmasıdır»11 diyor.
Göreciliğe gelince, Dewey bu konuda, birleyin hoşa gitmesi gerçeği kendi
başına «o hoşa giden şeye ilişkin bir değer yargısı değildir» görüşünü
savunuyor. Hoşlanma bir temel veridir ama «kamtlayıcı olgular tarafından
doğrulanması gerekir». Spinoza gibi Dewey de insan usu aracılığıyla nesnel
geçerliliği olan değer önermelerine erişilebileceğini öne sürüyor. İnsan
yaşamının amacı O'na göre de, insanın kendi doğası ve yapısı aracılığıyla
büyüyüp gelişmesidir. Ama, Dewey'in
önemli felsefi ayrımlara karşin, Spencer'in etiğe ilişkin görüşü, «iyi» ve
«kötü»nün insanın özel yapısından doğduğu ve davranış biliminin insana
ilişkin bilgimize dayandığı doğrultusundadır. J. Stuart Mill'e yazdığı bir
mektupta Spencer diyor ki: «Benim savunduğum görüş, yerinde bir sözcükle
'doğru davranışın bilimi' diye adlandırılan ahlaklığın (Morality) belli
davranış biçimlerinin nasıl ve niçin yıkıcı; belli başka davranış
biçimlerinin ise, yine nasıl ve niçin yararlı olduğunu belirlemeyi kendisine
konu olarak alan görüştür. İyi Ve kötü sonuçlar, rastlantısal olamazlar.
Onlar nesnelerin yapısı gereği zorunlu olan sonuçlardır».
Dewey'in görüşünde asıl ağırlık, kuralların geçerliliğini sağlayan empirik
temel olarak görülen araçlar ve erekler (ya da sonuçlar) arasındaki ilişkiye
verilir. O'na göre, değerlendirme «ancak bir sorun olduğu zaman; yenilmesi
gereken bir güçlük, bir gereksinme, bir eksiklik ya da düzeltilecek bir
bozukluk, değişen koşullar aracılığıyla çözümlenecek eğilim çatışmaları
olduğunda ortaya çıkar. Bu olgu, değerlendirmenin olduğu heryerde aynı
zamanda bir düşünsel etkenin de (bir araştırma etkeninin de) bulunduğunu
kanıtlar. Çünkü, gözönünde bulundurulan erek, kendisine ulaşıldığında söz
konusu gereksinme ya da eksikliği giderecek ve varolan çatışmayı
çözümleyecek bir erek olarak düşünülüp biçimlendirilir.»
Dewey'e göre erek, «yalnızca, uzak bir evrede gözlenen bir edimler dizisi;
araç ise, yalnızca daha erken bir evrede gözlenmiş edimler dizisidir.
Araçlar ve erekler arasındaki ayrım, önerilen «eylem çizgisinin, yani zaman
içinde bağlantılı dizilerin incelenmesinde ortaya çıkar. Erek, düşünülen son
edimdir. Araçlar ise, zaman bakımından ondan önce gerçekleştirilecek olan
edimlerdir... Araçlar ve erekler, aynı gerçeklik için iki ayrı addır. Bu
terimler, gerçeklikteki bir bölünmeyi değil, ama yargıdaki bir ayırımı
gösterirler.»15 Dewey'in araçlar ve erekler arasındaki karşılıklı ilişkiyi
vurgulaması, özellikle de, bizi erkekleri araçlardan ayırarak yararsız hale
gelen kuramlara karşı uyarması, hiç kuşku yok ki usçu etik kuramın
gelişiminde önemli bir noktadır. Ama, «bir eylemin gidişini zihnen
tamamlamadığımız sürece, gerçekten neyin peşinde olduğumuzu
bilemeyeceğimiz»16 görüşü pek doğru görünmüyor. Ereklerin doğruluğu, onlara
ulaşmamızı sağlayacak araçları henüz bilmediğimiz zaman bile, insana ilişkin
tüm olayların çözümlenmesiyle soruşturulabilir. Şu anda pek ortada
görünmedikleri halde, kendilerine ilişkin geçerli önermeler dile
getirebileceğimiz erekler vardır. İnsan bilimi bize «insan doğası örneğinin»
bir resmini verebilir. Bu insanın doğası örneğinden de kendilerine
ulaşmamızı sağlayacak araçlar bulunmadan önce, erekler çıkarılabilir.
5. Ahlak Felsefesi ve Psikanaliz
Bu işin daha başlangıcından, uygulamalı bir bilim olarak insancınesnelci
etiğin gelişiminin bir kuramsal bilim olarak ruhbilimin gelişimine dayandığı
açıkça görülebilir sanıyorum.
Aristoteles etiğinden Spinoza etiğine doğru görülen gelişme büyük ölçüde
Spinoza'nm devimsel (dinamik) ruhbiliminin Aristoteles'in dingin (statik)
ruhbiliminden üstün olmasının sonucudur. Spinoza, bilinçdışı güdümlemeleri
çağrışım yasalarını, çocukluk yaşantılarının bireyi nasıl yaşam boyu
etkilediğini bulgulamıştır. Onun istek (desire) kavramı, Aristoteles'in
alışkanlık kavramından daha üstün, devimsel bir kavramdır. Ama, Spinoza'nm
ruhbilimi, On dokuzuncu yüzyıla kadarki tüm ruhbilimsel düşünce gibi, soyut
kalma eğilimi göstermiş ve kuramlarını deneysel araştırma ya da insana
ilişkin yeni bulgulanmış verilerle sınamak için bir yöntem geliştirmemiştir.
Dewey'in etiğinin ve ruhbiliminin anahtar kavramı, deneysel araştırmadır.
Dewey, bilinçdışı güdümlemeleri kabul eder. Onun alışkanlık kavramı ise,
geleneksel davranışçılığın betimleyici alışkanlık kavramından farklıdır.
Dewey'in modern klinik ruhbilimin «bilinçdışı güçlerin yalnız apaçık
davranışları değil, istek, yargı, inanç ve ülküleştirmeleri belirlemede ne
denli önemli rolleri olduğu konusunu vurgulamasıyla bir gerçeklik anlayışını
sergilediğine» ilişkin önermesi18, bilinçdışı etkenlerin kendisi için
taşıdığı önemi gösterir. Ama O, etik kuramında bu yeni yöntemin tüm
olanaklarını tüketici bir şekilde ele almamaktadır.
Psikanalizin buluşlarını etik kuramın gelişmesine uygulamak için gerek
felsefi, gerekse ruhbilimsel yönden bir kaç girişimde bulunulmuştur.19 Bu
şaşırtıcı bir olgudur. Çünkü, psikanalitik kuramın öyle katkıları olmuştur
ki bunların özellikle etik kuram için önem taşıdıkları yadsınamaz.
En önemli katkı belki de psikanalitik kuramın insanın tek bir yanını değil
de tüm kişiliğini kendisine konu olarak alan ilk modern ruhbilimsel dizge
oluşudur. Kendini bir deneyde gözlemlenebilecek şekilde ayrılmış olayların
incelenmesiyle sınırlayan uzlaşımsal ruhbilim yöntemi yerine Freud, yeni bir
yöntem bulgulamıştır. Bu yöntem O'nun kişiliğin tümünü incelemesini ve
insanın neden eylemde bulunduğu şekilde eylemde bulunduğunu anlamasını
sağlamıştır. Özgür çağrışımların, düşlerin, yanılgıların, aktarımın
çözümlenmesi olan bu yöntem, aracılığıyla şimdiye kadar yalnız kişisel bilgi
ve içebakışa açık olan «özel» verilerin «genelleştirildiği» ve ruh hekimi
ile denek arasındaki bildirişmede betimlenebilir kılındığı bir yaklaşımdır.
Psikanalitik yöntem böylece kendilerini gözleme başka türlü açmayan olaylara
bir giriş yolu sağlamıştır. O aynı zamanda, bastırılmış, bilinçten ayırılmış
oldukları için içgözlemle bile bilinemeyen pek çok duygusal yaşantıya
açıklık kazandırmıştır.
Freud, çalışmalarının başlangıcında temelde nevrotik belirtilerle
ilgilenmekteydi. Ama psikanaliz geliştikçe nevrotik belirtinin ancak içinde
yer aldığı özyapı (karakter yapısı) anlaşıldığı zaman anlatılabileceği daha
açık bir şeklide ortaya çıktı. Psikanalitik kuram ve sağaltımın (terapi) ana
konusu, nevrotik belirtiden çok nevrotik özyapı oldu. Freud, nevrotik
özyapıyı incelerken son yüzyıllarda ruhbilim tarafından savsaklanmış ve
romancılarla oyun yazarlarına bırakılmış olan özyapı bilimi (karakteroloji)
için bazı yeni temeller koydu.
Psikanalitik özyapı bilimi, henüz başlangıç evresinde olmasına karşın, etik
kuram için gereklidir. Geleneksel etiğin uğraştığı tüm erdemler ve
kötülükler çok kez aynı sözcükle ayrı ve kısmen çelişik insansal tutumları
gösterdikleri için, belirsiz kalmak durumundadırlar. Onlar ancak kendisine
bir erdem ya da erdemsizlik yüklenen kişinin özyapısı ile ilişki içinde
kavranabildikleri zaman bu belirsizliklerini yitirirler. Özyapıyla ilişkisi
koparılmış olan bir erdem, değersiz bir şeye dönüşebilir. (Örneğin, korkunun
neden olduğu ya da bastırılmış küstahça bir gururun yerine geçen alçak
gönüllülük gibi.) Ya da eğer tüm özyapı ile ilişki içinde ele alınırsa, bir
erdemsizlik değişik bir ışık altında görülebilir.. (Örneğin, güvensizlik ve
kendini küçük görmenin dışlaşması olan küstahça gurur gibi.) Bu görüş, büyük
ölçüde etikle ilgilidir. Özyapıdan soyutlanmış değer ya da değersizlikleri
onlar sanki ayrı ayrı özelliklermiş gibi ele almak, hem yetersiz hem de
yanlış yöne götürücü bir yöntemdir. Etiğin konusu özyapıdır (karakter) ve
tek tek özellikler ya da eylemlere ilişkin değer yargıları ancak bir bütün
olarak özyapıya başvurulduğu zaman verilebilir. Etik araştırmanın gerçek
konusu, tek tek erdem ya da kötülüklerden çok, erdemli ya da kötü özyapıdır,
Psikanalitik bir kavram olan bilinç dışı güdümleme de etik için büyük bir
önem taşır. Bu kavram, genel bir biçimde Leibniz ve Spinoza'ya kadar geri
götürülebildiği halde, bilinçdışı itkileri deneysel olarak ve ayrıntılı bir
şekilde inceleyip buna dayanan bir insansal güdülenim kuramının temellerini
atan, Freud olmuştur. Etik düşüncenin evrimi insansal davranışla ilgili
değer yargılarının, edimin kendisinden çok bu edimin temelindeki dürtülere
başvurarak verildikleri olgusuyla belirlenir. Bu yüzden, bilinçdışı
güdümlenimi almak, etik araştırmalara yeni bir boyut kazandırır. Freud'un
işaret etmiş olduğu gibi, «Ben»de\C\ yalnızca «en aşağı» şeyler değil, ayni
zamanda «en yüksek» şeyler de bilinçdışı olabilir.21 Bunlar eylem için
öylesine güçlü güdülerdir ki etik araştırma onları görmezlikten gelemez.
Psikanalizin değerlerin bilimsel olarak incelenmesi konusunda sağladığı
büyük olanaklara karşın, Freud ve okulu etik sorunları araştırmak için kendi
yöntemlerinden en verimli şekilde yararlanmamışlardır. Gerçekte ise etik
meseleleri karıştırmak için pek çok şey yapmışlardır. Karışıklık, Freud'un
göreci tutumundan doğmaktadır. O, ruhbilimin, değer yargılarının güdülerini
anlamamıza yardım edebileceğini ama bu yargıların geçerliliklerini sağlamada
bize yardımcı olamayacağını öne sürer.
Freud'un göreciliği, en açık şekilde O'nun ÜstBen (Törelbilinç) kuramında
görülebilir. Bu kurama göre, herhangi bir şey ancak baba'mn ÜstBen'i ve
kültürel gelenekte dışlaşan buyruk ve yasaklamalar dizgesinin bir parçası
olduğu zaman törelbilincin (vicdan) içeriği haline gelebilir. Bu görüşe
göre, törelbilinç içselleştirilmiş yetkeden başka bir şey değildir. Freud'un
ÜstBen çözümlemesi yalnızca bir «yetkeci törelbilinç» çözümlemesidir.
Bu göreci görüşün en iyi açıklamasını T. Schoeder'in «Ahlakla ilişkisi
olmayan bir Ruhbilimcinin Tutumu» (Attitude of one Amoral Psychologist)
başlıklı makalesinde bulmaktayız. Yazar burada, «Her ahlaksal değerlendirme,
geçmişteki duygusal yaşantılardan kaynaklanan çatışan yeğin kilimlerin bir
duygusal sağlıksızlığın ürünüdür» diyor ve ahlakla ilişkisi olmayan (amoral)
ruh hekimi, «ahlak ölçütlerinin, değerlerin ve yargıların yerine ahlakçı
kilimlerin psikiyatrik ve ruhsalevrimci sınıflandırmasını ve de düşünsel
yöntemleri koyacaktır» sonucuna varıyor. Yazar sonra «ahlakla
ilişkisiolmayan evrimci ruhbilimciler hiçbir şey hakkında saltık ya da
öncesizsonrasız doğru; ya da yanlış kurallara sahip değildirler» diyerek
konuyu karmaşık bir hale getiriyor. Böylece, sanki bilim öncesizsonrasız
yargılar veriyormuş gibi bir izlenim uyandırmaya çalışıyor.
Freud'un ahlaklılığın, temelde, insan doğasında bulunan kötülüğe karşı bir
tepki oluşumu olduğuna ilişkin görüşü, ÜstBen kuramından biraz farklıdır. O,
çocuğun cinsel kilimlerinin kendi cinsinin karşıtı olan ana ya da babaya*
doğru yönlendiğini; bunun sonucunda kendisiyle aynı cinsten olan ana ya da
babasını rakip görüp ondan nefret ettiğini ve düşmanlık, korku, suçluluk
gibi duyguların bu erken evrede, böylece zorunlu olarak doğduklarını
(Oedipus kompleksi) öne sürer. Bu kuram, «ilk günah» kavramının
laikleştirilmiş bir anlatımıdır. Freud, bu yakın akrabalar doğasmın
bütünleyici parçalan olduklarına göre, insan toplumsal yaşamı olanaklı
kılmak için etik kurallar geliştirmek zorundaydı sonucuna varmıştır.
İnsan, bireyi ve gurubu bu kilimlerin tehlikelerinden korumak için, bir
tabular dizgesinde ilkel bir biçimde; daha sonraları ise etiğin daha az
ilkel olan dizgelerinde toplumsal davranış kuralları koymuştur.
Buna karşın, Freud'un görüşü hiçbir zaman tutarlı bir görecilik değildir. O,
doğruluğa insanın uğrunda savaşması gereken bir erek olarak tutkulu bir
inanç duymuş ve insanın, doğa tarafından kendisine us bağışlanmış olduğu
için, bu erek uğruna savaşacak yetenekte olduğuna inanmıştır. Bu göreciliğe
karşı tutum, Onun «Bir Yaşam Felsefesi»24 tartışmalarında açık bir şekilde
dile getirilmiştir. Freud, doğruluğun (hakikat) yalnızca «dile
getirildikleri şekilleriyle kendi gereksinme ve isteklerimizin bir ürün
olduğunu» öne süren kurama karşı çıkmaktadır. Onun görüşüne, göre, böylesine
«anarşist bir kuram, pratik yaşamla karşılaştığı anda yıkılır.» Freud'un
usun gücüne, insanlığı birleştirme ve boşinanların zincirlerinden .kurtarma
erkine duyduğu inanç, Aydınlanma felsefesinin tutkulu özelliğini
taşımaktadır. Onun psikanalitik sağaltım anlayışının temelinde de doğruluğa
duyduğu ortaya çıkarma girişimidir. Freud bu bakımdan, Buddha ve
Sokrates'ten beri doğruluğa insanı erdemli ve özgür kendi terimler
dizgesinde ise, «sağlıklı» kılan güç olarak inanç duyan düşünce
geleneğini sürdürmektedir. Çözümleyici sağaltımın (Psikanalitik tedavinin)
amacı, usdışı olana (İd'e) usla yer değiştirtmektir. Bu görüş açısından ele
alındıkta çözümleme, iki kişinin ruh hekimi ile hastanın kendilerini
doğruluğu aramaya adadıkları bir durum olarak tanımlanabilir. Sağaltımın
amacı sağlığın yeniden kazanılmasıdır. Bunu ise, doğruluk ve us sağlar.
Freud'un dehasının belki de en görkemli göstergesi, içinde böylesi bir
içtenliğin pek ender görüldüğü bir kültürde, köktenci bir dürüstlüğü
sağaltım için koşul olarak koymuş olmasıdır.
Freud, yalnız örtük bir biçimde de olsa, özyapıbiliminde de göreci olmayan
bir görüş sunar. Libidonun gelişiminin ağızcıl (oral î evreden dışkil (anal)
ve üretici (ganital) evreye doğru sürdüğünü; sağlıklı insanda üretici
yönlenmenin başat olduğunu öne sürer. Freud, hernekadar burada etik
değerlere açıkça bir gönderme yapmıyorsa da bu değerlerle örtük bir şekilde
bağlantı kurmaktadır. Bağımlı, açgözlü, cimri tavırlara özgü üretici
(genital) yönlenmeöncesi yönlenmeler, üretici ve yetkin özyapı (karakter)
anlamına gelen üretici yönlenmeden etik bakımdan daha aşağı olan
yönlenmelerdir. Böylece, Freud'un özyapıbilimi (karakterolojisi), insansal
gelişimin doğal ereğinin erdem olduğunu dile getirmektedir. Bu gelişme,
özgül ve çok kez dıştan gelen koşullar yüzünden engellenebilir. Böyle bir
engellenmenin sonucunda nevrotik özyapı biçimlenmesi ile karşılaşırız. Ama,
normal gelişme, sevmeye ve çalışmaya yetenekli, olgun, bağımsız, üretici
özyapıyı ortaya çıkaracaktır. Öyleyse, Freud'a göre, son çözümlemede sağlık
ve erdem özdeştir.
Ama Freud'ta özyapı ile etik arasındaki bu bağlantı açık kılınmamıştır.
Zaten bu bağlantının üstü örtük, karmaşık bir bağlantı olarak kalması
zorunluydu. Bunun çeşitli nedenleri vardı. Bu nedenlerden biri, Freud'un
göreciliği ile insancı (hümanist) etik değerleri örtük bir şekilde
benimsemesi arasındaki çelişki, bir diğeri ise, nevrotik özyapıya gösterdiği
ana ilgi yüzünden üretici ve olgun özyapinın çözümlenme ve betimlenmesine
pek az dikkat sarfetmiş olmasıydı.
Bundan sonraki bölüm, «İnsansal durum»u ve bu durumun özyapı gelişmesi için
taşıdığı önemi gözden geçirdikten sonra üretici özyapının eşdeğeri olan
«üretici yönlenme»nin ayrıntılı bir çözümlemesine yer veriyor.
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın