George Berkeley

Frank J. Bruno
 

George Berkeley, günlük olaylardan çok, teolojik değerlere önem vermiştir.

Kendisi, bu nedenle, pek pratik bir kişi olarak görülmez.

Rhode Island'a gidip, Bermuda'da Amerikalılar için bir üniversite açma niyeti ile İngiltere'yi terk etmesi de, onun bu yanını göstermek için iyi bir örnektir.

Berkeley, İrlanda'da doğup büyümüştür.

Dublin'de, Trinity kolejinde hocalık, İngiltere kilisesinde de, rahiplik yapmıştır.

25 yaşlarında iken, Descartes'in fikirlerine tepki göstermeye; Hobbes, Locke ve Newton'a karşı çıkmaya başlamıştır.

Zamanının çoğunu, din ve bilim arasındaki çelişkiyi çözümlemek; bilim adamları ile din adamları arasında ortak noktalar bulmak için harcamıştır.

California'daki Berkeley kasabası, «İmparatorluğun yolu Batı'ya doğrudur» sözü üzerine, onun adını almıştır.

Primer ve Sekonder Özelliklerin Yadsınması :

Berkeley, Locke'un, «primer» ve «sekonder» özelliklere ilişkin ayırımını, yadsımıştır.

Eğer, yeniden aynı kaya örneğini verecek olursa; Locke'un, kayanın primer özellikleri olarak belirttiği, büyüklük, 'şekil' ve 'yoğunluk' gibi özelliklere ilişkin, Berkeley'in sorusu şu olur:

Kayanın şeklini, büyüklüğünü ve yoğunluğunu nereden biliyorsunuz?»

Ona göre, bunun tek yanıtı «algılama» olabilir.

Diyelim ki, kayaya parmağınızla dokundunuz.

Kaya daha sert olduğu için parmağınız onu delmeden kalacaktır.

Oysa, bir an için, sizin Mars gezegeninden gelen bir kişi olduğunuzu düşünelim.

Diyelim ki, gövdenizdeki atomlar, dünyadaki gövdenizinkinden çok daha, yüzlerce defa daha yoğun olsun.

Böyle olunca, sizin Mars'lı parmağınız, dünyadaki kaya parçasını sünger gibi delip geçmez mi?

Ve o zaman, sizin Mars'lı zihninizde, kayanın yoğunluğunun, buhar veya gaz yoğunluğu derecesinde olduğu düşüncesi belirmez mi?

Buna bağlı olarak, yoğunluk gibi bir özelliğin, yine, aslında algılamayı yapanın kendisine bağlı olduğu görüşü, daha doğru olmaz mı?

Eğer bu soruların yanıtı, «evet» ise ve tartışma bu şekilde sonuçlanırsa, ortaya çıkan durum, «primer» ve«sekonder» özellikler gibi bir ayrımın yapılamayacağıdır.

Diğer bir deyişle, eğer bu özelliklerin tümü zihinde ise, o zaman «zihin» olmadan, «madde» de olamaz demektir.

Bu, Berkeley'in savunduğu bir görüştür. Berkeley, maddenin bağımsız bir varlığı olabileceğini kabul etmez. Kendisinin en ünlü cümlelerinden biri: «Var olmak, algılamak demektir» şeklindedir.

Nesneler (örneğimizdeki kaya), algılanabildiği sürece 'var' demektir.

Daha sonraki yıllarda, Dr. Saınuel Johnson'a, Berkeley'in felsefesi hakkındaki görüşleri sorulduğunda, Johnson, onun düşüncelerini pek doğru bulmadığını belirtmiştir. «Nasıl»ını soranlara da, bir kaya parçasına tekme vurarak, «İşte böyle!» demiştir. Ona göre, ayağındaki acı duygusu, taşın ondan bağımsız varlığını kanıtlamaktadır.

Tabii Berkeley'in de, buna, şöyle kolay bir yanıtı olabileceğini düşünebiliriz: «Evet, gerçekten doğru. Siz, ayağınızdaki bu acıyı duyduğunuz içindir ki, bu kaya parçası size gerçekten var görülmektedir. Acı ile dahi olsa, kayayı algılamış, dolayısıyla onun varlığını kanıtlamış sayılırsınız.»

Görülüyor ki, burada önemli olan nokta, Berkeley'in, dış dünyanın varlığını kabul etmemesi değil, dış dünyanın varlığının ancak, algılama yolu ile kanıtlanabileceğini savunmasıdır.

Berkeley'in, dış dünyanın gerçekliği üzerinde bu kadar durmasının nedeni, Tanrı'yı yadsıyan, materyalistik bir görüşe karşı çıkma çabalarında aranabilir. Ona göre, maddenin bağımsız olarak varlığına ilişkin bu görüşler, soğuk ve Tanrı'sız bir evren düşüncesine yol açmaktadır. Buna karşılık, eğer madde, ancak zihne bağımlı olduğu sürece var olursa, evrende, insana daha önemli bir yer verilmektedir.

Böylelikle de.kişi «nasıl» var olduğunu, araştırabilir. Eğer, var oluş, bir gözlemci tarafından algılanmaya bağlı ise, insanların var oluşu da, ancak bir Tanrı'nın, onları algılaması yolu ile olabilecektir.

Böyle bir mantık yürütmesi ile, aynı zamanda, Tanrı'nın varlığı da kanıtlanabilmiş olmaktadır.

Diğer bir deyişle, eğer biz 'var' isek, «O» da var demektir.

Yalnız, bu durumda şöyle bir çelişki de ortay çıkmaktadır:

Eğer var oluş bir gözlemciyi gerektiriyorsa, Tanrı'yı gözlemleyen nedir?

Buraya kadar söylenilenler, bazı okuyuculara uygunsuz ve gereksiz görünse bile, bu görüşlerin, genel olarak bilimde yeri vardır.

Özellikle, Psikoloji için önemi büyüktür.

Örneğin, Berkeley'in bu yaklaşımı, zaman içinde, evrendeki her şeyin, zaman ve yer'e göre, her şey algılamaya dayanır ve tüm hareket, gözlemci ile görelidir. Daha sonraları, Einstein'in ortaya attığı «relativity» (görecelik) kuramının temelinde de, bu görüş vardır. Bildiğimiz gibi bu kuram, çağdaş fizikte bir devrim yapmış ve tüm alan ve zaman kavramlarımızı temelinden değiştirmiştir.

Psikolojiye direkt uygulanması ise, 1920'İerde Percy Bridgman adlı bir fizikçinin yazdığı bir kitapta belirtilmiştir.

«Modern Fiziğin Mantığı» (The Logic of Modern Physics) isimli bu kitapta, Bridgman bir kavramın, o kavramla ilgili ölçme işlemlerine eş olduğunu savunmuştur.

Örneğin «uzunluk» kavramı, düzgün bir cetvel ile ölçme hareketine eştir. Psikolojiye uygulandığında, zeka kavramının, zeka testlerinin ölçtüğü şeye eşit olduğu anlamındadır. Buradan en önemli nokta, ölçme hareketinin, algılamayı gerektirdiğidir.

(Bir cetvel üzerinde bazı sayıları okumak veya testteki puanlara bakmak gibi) Berkeley ve Bridgman'ın görüşünü kabul ederseniz, 'uzunluk' ve 'zeka' gibi kavramları ve özellikleri yaratan, işte, bu 'algılama' davranışıdır.

(Böyle olunca da, algılamadaki bazı yanılgılar, «kavramlar» ve «özellikler»i de etkileyebilmektedir.) Kavramları, ölçme (algılama) ile tanımlamanın getirdiği felsefi ye bilimsel sorunlar çoktur. Ama önemli olan nokta, Berkeley'in ölçme ve tanımlamaya ilişkin çağdaş sorunları, daha o zamandan farketmiş olmasıdır.

Görsel Algı :

Berkeley'in psikolojiye en önemli katkısı, görsel algı alanında olmuştur.

O, öncelikle, derinlik algılaması ile ilgilenmiştir. İnsan gözünün retinası, iki boyutlu olduğu halde, nasıl olup da, üç boyut gördüğümüzü pek az kişi durup da düşünür. Berkeley'in bu soruya yanıtı, onun deneyimciliğini ve çağrışımcılığını (associationist) göstermektedir.

Berkeley'e göre, doğuştan getirilen bir derinlik kavramı yoktur.

Belki de, yeni doğmuş bebekler, derinliği hiç görmezler.

Derinlik algısı, deneyimle oluşur. Biz, nesneleri görür ve dokunuruz.

Bazı nesnelere dokunmamız için uzanmamız gerekir. Bazılarına ise, yalnız uzanarak değil, emekleyerek veya yürüyerek dokunuruz.

Bu deneyimler ile (uzanma, emekleme ve yürüme sırasındaki deneyimlerimiz ile), gözlerimi nesnelere yaklaşır, uzaklaşır, göz mercekleri odaklarını değiştirir.


Gözlerimizle edindiğimiz deneyimler, doku-deneyimlerimizle birleşerek, 'derinlik' kavramını oluşturur. Çağdaş psikoloji açısından, Berkeley'in derinlik algılamasına ilişkin bu görüşleri, eksik sayılmakla beraber, bu analiz, algılama için, «öğrenme» ve «deneyimin ne kadar önemli olduğunu vurgulamaktadır.


 

 


 

Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın

www.aymavisi.org

 

 

 

|