Gelişim Psikolojisi

Bekir Onur


Psikoloji, genellikle, insan davranışının ve zihin süreçlerinin bilimi olarak tanımlanır. Bu geniş alanın incelenmesi birtakım alt dalların ortaya çıkmasını gerektirmiştir. İşte gelişim psikolojisi de bu temel uzmanlık alanlarından biridir. Ayrıca, gelişim psikolojisinin de hem temel araştırma, hem de uygulama dalları vardır. A. T. Jersild'e (1979) göre, gelişim psikolojisi alanındaki çalışmalar başlıca iki bölümde toplanabilir. Birincisi, insan gelişiminin çeşitli yönlerini ele alan ve betimleyen araştırmalardır. İkincisi, gelişime ilişkin temel kavramları, ilkeleri, kuramları ortaya koyan incelemelerdir. Gelişim alanındaki en yararlı çalışmalar, kuşkusuz, olgu ile kuramı birleştiren, böylece insan bilimlerine katkısı olan çalışmalardır. Bu açıdan, insan gelişimine ilişkin çalışmalar biyoloji, sosyoloji, antropoloji, tarih gibi diğer bilim dallarını da ilgilendiren çok disiplinli ve disiplinlerarası bir alana yayılmaktadır. Bu nedenle günümüzde gelişim psikolojisi çok yönlü bir araştırma ve inceleme alanı olmak durumundadır.

:::::::::::::::::

1. Gelişim Psikolojisinin Tanımı

İlke olarak, geçmişi bilmek şimdiyi anlamamıza, şimdiyi anlamak da geleceği kestirmemize yardımcı olur. Bu genel ilke embriyoloji, jeoloji, coğrafya, tarih, gelişim psikolojisi gibi bütün gelişim bilimlerinde geçerlidir. Kuşkusuz, değişimin konusu ve zaman evreleri bütün bu bilimlerde aynı değildir; fakat hepsinde ortak olan nokta, birşeylerin zaman düzeni içinde geliştiği ve bu sistemli değişimin nedenlerinin bulunabileceği inancıdır. Gelişim psikolojisinde zaman periyodu insan ömrünü içerir ve değişen şey bireydir. Şu halde, gelişim psikolojisinin konusu bireyin fiziksel ve ruhsal yapısının ve davranışının değişimidir.

Gelişim Psikolojisi, bireylerin yaşam boyunca geçirdiği değişimlerin betimlenmesi ve açıklanmasıyla ve aynı zamanda bireyler arasındaki değişim benzerlik ve farklılıklarıyla uğraşır. Gelişim psikologları gelişimi betimlemek isterler, dolayısıyla gelişim normlarıyla ilgilenirler. Fakat aynı zamanda gelişim süreçlerini açıklamak da isterler; yani gelişimin neden belirli bir yolda ilerlediğini ve gelişim yolunda bireylerin neden birbirinden farklılaştığını bulmaya çalışırlar.

Modern gelişim psikolojisi oldukça yeni bir bilim dalıdır. En azından 1960'lara kadar bebek, çocuk ve ergen konusundaki psikolojik araştırmalar "çocuk psikolojisi" adıyla biliniyordu. Bugünkü psikolojik gelişim anlayışı -bazı büyük kuramcılara karşın- şimdiki biçimiyle son on yıllara kadar ortaya çıkmış değildi. Bütünleşmiş bir gelişim anlayışının daha önce ortaya çıkmayışının nedenlerinden biri, alanın 1950'lere kadar değişimleri açıklamaktan çok betimlemeye yönelmiş olmasıdır. İlk gelişim psikologları çocuğu doğum öncesinde, ilk haftalar ya da aylarda, ilk çocukluk, orta çocukluk dönemlerinde -olduğunca eksiksiz biçimde- betimlemekle yetiniyorlardı. Ancak betimsel bilgi araştırmacılar için giderek çekici olmaktan çıkmaya başladı. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri'nde 1938'de çocuk gelişimi konusunda yaklaşık beşyüz yayın çıktığı halde, 1949'da bu sayı yarısına inmişti. Daha sonra, 1950'lerin başlarında gelişim psikolojisi yeniden canlandı. Bu gelişmeye katkısı olan pek çok etken arasında en önemlisi, gelişim psikologlarının yeni bir yaklaşım kabul etmeleriydi; artık ilgilerini gelişimin temelini oluşturan süreçlere yöneltmeye başlıyorlardı (Liebert ve Wicks-Nelson, 1981).

Yaşamboyu gelişim psikolojisi (life-span developmental psychology) gelişimi incelemede yeni bir yönelimdir ve iki temel sayıltıya dayanır. Birincisine göre, gelişim döllenme ile başlayan ve ölüm ile sona eren yaşamboyu bir süreçtir. Bu bakış açısı, bebeklik, çocukluk, ergenlik gibi bedensel büyümeye bağlı yaş dönemlerini kendi araştırma alanları sayan gelişim psikologlarının görüşlerinden ayrılmaktadır. İkinci sayıltıya göre, gelişim büyümenin sonlanması ya da olgunlaşma ile sona ermez. Tam tersine, yaşamboyu gelişim psikologları yetişkinlik ve yaşlılık yıllarıyla büyük ölçüde ilgilenirler. Yaşamboyu gelişime duyulan ilgi 1970'lerde başlamış ve 1980'lerde artarak sürmüştür. Yaşamboyu gelişim yaklaşımının ele aldığı temel konular "gelişim sırasında ortaya çıkan değişimlerin doğası" ve "bu değişimleri hangi etkenlerin belirlediği" sorunlarıdır (Honzik, 1984). Paul B. Baltes'e (1987) göre de, yaşamboyu gelişim psikolojisi, yaşam akışı boyunca davranışta ortaya çıkan sabitliğin ve değişimin araştırılmasını içerir. Bu psikolojinin amacı, yaşamboyu gelişimin genel ilkeleri, gelişimde bireylerarası farklılıklar ve benzerlikler hakkında, aynı zamanda gelişimde bireysel esnekliğin ya da değişebilirliğin derecesi ve koşulları hakkında bilgi elde etmektir.

Perlmutter ve Hall (1992), gelişime ve yaşlanmaya ilişkin sayıltıların, araştırmacıların sorduğu soruları, bulguları yorumlama biçimlerini ve ileri yaşlardaki yaşamın doğasına ilişkin sonuçlarını etkilediğini belirtmektedir. Otuz yıl önce yaşlılığın doğasına ilişkin soruları yanıtlamak çok kolaydı; çünkü herkes gelişimi gençlikle özdeş tutuyordu, yetişkinlerin gelişmediği varsayılıyordu. Oysa araştırmalar olgunlaşmadan sonraki bütün değişimlerin bozulma ya da düşüş içermediğini göstermektedir. Örneğin, zekanın bazı yönlerinde ilerlemeler yaşamın ikinci yarısında da sürmektedir. Araştırmacılar farklı sistemlerin farklı oranlarda yaşlandığını ve gelişimin yönünün değişebileceğini de buldular. Yaşlanma, hangi işlevin incelendiğine bağlı olarak kararlılık, artma ya da azalma içerebilir. Örneğin, zekanın bir yönünde ilerleme gösteren bir yetişkin bir başka yönünde gerileme gösterebilir. İşte bu tür bulgular araştırmıacıları sayıltılarını yeniden gözden geçirmeye zorlamıştır. Gelişimi döllenmeden olgunlaşmaya kadar izleyen ve fetus, bebek, çocuk ve ergenle sınırlı tutan eski tanım işe yaramaz olmuştur. Böylece, yaşamboyu gelişim yaklaşımında gelişim, döllenmeden ölüme kadar bedende ya da davranışta ortaya çıkan yaşa bağlı değişimler olarak tanımlanmaktadır (Perlmutter ve Hall, 1992).

:::::::::::::::::

2. Gelişimle İlgili Temel Sorunlar

Gelişim psikologlarının sık sık tartıştıkları birtakım önemli sorunlar vardır. Bunlardan birincisi, gelişimi sağlayan etkenlerin kaynağı sorunudur. Bu sorun kalıtım-çevre, doğa-kazanım ya da başka adlarla yapılan tartışmalarda ortaya konmaktadır. Bugün artık "hangisi?" ve "ne kadar?" sorularının sorunu çözmedeki yararsızlığı anlaşılmıştır. Bunların yerine, davranışta biyolojik ve toplumsal etkilerin "nasıl?" birleştiği sorusu sorulmaktadır.

Gelişim psikologları kendi alanlarında veri toplamak için üç dizi ilkeye dayanırlar: 1) Fiziksel büyüme ilkeleri, 2) Olgunlaşma ilkeleri, 3) Öğrenme ilkeleri. Fiziksel büyüme ilkeleri fiziksel yapı ve organlardaki değişimleri dikkate alır. "Olgunlaşma" terimi -gelişimcilerin kullandığı biçimiyle- reflekslerin, içgüdülerin ve diğer öğrenilmemiş davranışların gelişimiyle ilgidir. Fiziksel büyüme ve olgunlaşma biyolojiktir. "Öğrenme" ilkeleri ise, geniş anlamda, sadece geleneksel koşullanmayla değil, aynı zamanda okuldaki öğrenimle ve diğer çevre etkileriyle birlikte tanımlanır. Öğrenme ve kalıtımın gelişime katkıları konusunda bugün kabul edilen görüş, gelişimin ortaya çıkmasında iki etkenin birleştiğini kabul eden "etkileşimci" görüştür. Her ikisi de zorunludur, hiçbiri tek başına yeterli değildir. Kalıtım gizil sınırları saptar, çevre de bu sınırlara ne kadar yaklaşılacağını belirler.

Gelişim üzerindeki biyolojik etkiler iki çeşittir. Birincisi, bir türün bütün üyelerince paylaşılan türe özgü etkilerdir (bebeğin beslenme ve bakım için başkalarına gereksinme duyması gibi). İkincisi, her kişiye özgü olan genetik özelliklerdir (bireyler arasındaki farklılıklar gibi). İşte, gelişim psikologları doğanın insanlar arasındaki benzerliklerin ve farklılıkların oluşumuna nasıl katkıda bulunduğunu araştırmaktadırlar. Öte yandan, gelişim üzerindeki çevresel etkiler de iki çeşittir. Birincisi fiziksel çevredir (doğum öncesi dönemde ana rahmi, kent ya da kır gibi). İkincisi toplumsal çevredir (diğer insanlar, toplumsal kurumlar gibi). Bazı çevresel belirleyiciler bizi başkalarından farklı kılan etkenlerdir (özel bir okulda okumak, trafik kazasına uğramak, işini yitirmek, piyangoda kazanmak gibi). Başka bazı çevresel belirleyiciler de bizi başkalarına benzer kılan etkenlerdir (içinde doğduğumuz kültür ya da tarihsel zaman gibi). Önemli tarihsel olaylar gelişim üzerinde derin etkilerde bulunur, ama bu etkinin niteliği kişinin o zamanki yaşına bağlıdır. Bu konu gelişimle ilgili temel kavramlar bölümünde "bölük" kavramı çerçevesinde yeniden ele alınacaktır.

İkinci sorun, davranış değişikliğinin sürekliliği ya da süreksizliği sorunudur. Gelişim derece derece ve düzgün bir biçimde mi ilerler, yoksa kendine özgü nitelikler gösteren birtakım evrelerden mi geçer? Evre kuramcıları evrensel biyolojik temelli etkenlerin gelişimde egemen bir rol oynadığını savunurlar; psikolojik süreçlerde hep aynı yapısal deeişimlerin ortaya çıktığını ve davranış değişimlerine göreli bir süreksizlik verdiğini ileri sürerler. Buna karşılık, sürekliliği savunan kuramcılar toplumsal ve yaşantısal etkenlerin gelişimdeki değişmelerin temelini oluşturduğunu savunurlar; öğrenme, dereceli bir süreçtir. Ancak bu görüş ayrılığına karşın, bütün kuramcılar gelişimde hem süreklilik hem de süreksizlik olduğu konusunda birleşmektedirler. Özellikle kişilik psikolojisi alanında varılan sonuç, kişiliğin karmaşık ve çok yönlü bir yapısı olduğu, bazı ögelerinin süreklilik bazılarının da süreksizlik gösterdiği biçimindedir. Genellikle en büyük sabitlik çeşitli zihinsel ve bilişsel boyutlarda (ZB, bilişsel üslup, benlik kavramı gibi) ve en düşük değişmezlik kişilerarası davranış ve tutumlarda ortaya çıkmaktadır.

Gelişim psikolojisinde temel tartışmalardan biri de bunalım (crisis) kavramı çevresinde toplanır. Diyalektik bakış açısından psikolojinin görevi, değişen dünyada değişen bireyi anlamaya çalışmaktır. İnsan yaşamı karşıtlıklar ve çatışmalarla belirlenir. Her değişim karşıtlar arasındaki sürekli bir çatışmanın ürünüdür. Gelişim, varolan karşıtlıkların çözümü ve sonunda yeni karşıtlıkların ortaya çıkışı ile ilerler. Bireyin yaşamındaki karşıt güçler arasındaki çarpışmanın sonucu bir uzlaşma değil, tümüyle yeni bir üründür. Riegel'e (1975) göre, insan gelişimi en azından dört boyutta eşzamanlı bir harekettir: 1) İçsel- biyolojik, 2) Bireysel-psikolojik, 3) Kültürel-sosyolojik, 4) Dışsal- fiziksel. Gelişim, bu boyutların dengesi bozulduğu zaman ortaya çıkar. Çeşitli boyutlardaki değişimler her zaman eşzamanlı olmadığı için, aralarında çatışma gelişir ve bir bunalıma yol açar. Bunalım, bireylerin davranışlarını yeni koşullara ayarlamalarını gerektiren son derece zorlayıcı bir durumdur. Ancak diyalektik psikoloji açısından bunalımların mutlaka olumsuz olaylar olması gerekmez. Bu psikoloji, Piaget'in bilişsel gelişim konusundaki görüşlerinin yeterli olmadığını ileri sürer. Piaget gelişimin dengenin oluştuğu anda ortaya çıktığını vurgulamaktadır. Oysa Riegel'e göre gelişimsel ilerlemenin temeli karşıt koşullardır ve gelişim süreci hiçbir zaman sona ermez. Piaget gelişimi denge ve uyumun periyodik düzeylere ulaşması olarak gördüğü halde, Riegel bu gelişim düzeyinin ancak kısa süreli olduğunu kabul eder. Riegel'e göre Erikson, bunalımların içsel-biyolojik ve kültürel-sosyolojik güçlerle birlikte belirlenmesini vurgulayan ilk modern yazarlardan biridir, ancak Erikson da organizmanın neden evreden evreye geçerek geliştiğini açıklamakta yeterince başarılı olamamıştır.

Riegel bunalım kavramına farklı bir açıklama getirmektedir:

"Bunalım (crisis) kavramı çelişik biçimde denge (equilibrium), kararlılık (stability), uygunluk (consonance) ve denge (balance) kavramlarıyla bağlantılıdır. Denge (equilibrium) kavramı arzu edilir bir amaç olarak davranış ve toplum bilimcilerin düşüncesine tam anlamıyla girmiştir ve bunalımı olumsuz yönde tanımlar. Böylece, bunalım kavramı, ancak uzun vadeli bir durum olarak ya da bir sakinlik durumunun kesilmesi eylemi olarak gördüğümüz zaman dengesizlik (disequilibrium) anlamını kazanır. Fakat, karşıt durumlar ya da olaylar birbirine sıkıca bağımlı olduğuna göre, denge kavramı dengesizlik kavramı olmadan ve kararlılık kavramı bunalım kavramı olmadan anlaşılamaz. Bizim araştırmamız gereken nokta, bu koşulların her birini tek başlarına kavramak değil, birbiri içine girişlerini kavramaktadır. Kararlılık ve bunalımı olumlu ve olumsuz değil, birbirine karşılıklı bağımlı olarak görmemiz, yalnızca diyalektik bağlantılarında gelişimi olanaklı kılan çelişik koşulları düşünmemiz gerekmektedir" (K. F. Riegel, 1975).

Gelişim psikolojisinin bir başka temel sorunu, davranış'ın mı yoksa zihinsel süreçlerin mi vurgulanacağıdır. Katı davranışçı yaklaşım doğrudan gözlemlenemeyeceği gerekçesiyle zihinsel süreçleri araştırmak istemez; buna karşılık, çağdaş psikologlar nesnel yöntemler kullanarak zihin süreçlerini de araştırma alanına katmışlardır. İç zihinsel süreçlerin psikolojik gelişimdeki yeri ve rolü artık kabul edilmekte ve araştırılmaktadır. Aynı bağlamda bir başka sorun da, "normatif" gelişimin mi yoksa idiyografik gelişimin mi vurgulanacağı konusudur. Kimi psikologlar bütün çocuklarda varolan ortak yönler anlamına gelen normatif (normative) gelişimle ilgilenirler; kimi psikologlar da çocuklar arasındaki bireysel farklılıkları anlamayı amaçlayan idiyografik (idiographic) gelişimi vurgularlar. Normatif araştırmalar genellikle gelişimin biyolojik temellerine dayanırlar. Gesell ve bir ölçüde de Piaget gibi kuramcılar gelişimi, içsel biyolojik süreçlerin yönlendirdiği, çevresel etkenlerden pek etkilenmeyen, önceden kestirilebilir bir olgu olarak görürler. Bu bakış açısı "ortalama" çocuk üzerinde yoğunlaşmakta ve "normal" gelişimin aşama aşama nasıl ilerlediğini belirleme amacını gütmektedir. İdiyografik araştırmalar ise çocuğu birey olarak almakta ve onu diğerlerinden farklılaştıran etkenleri incelemektedir. Vasta ve arkadaşlarına (1992) göre, dil gelişimi konusundaki çağdaş araştırmalar bu iki yaklaşımı sergileyen örneklerdir. Kimi kuramcılar dil yeteneğinin bütün çocuklarda benzer biçimde ortaya çıktığını, çünkü büyük ölçüde beyindeki mekanizmalar tarafından denetlendiğini kabul etmektedirler. Dolayısıyla bu araştırmalar belirli bir dildeki çocukların ortak dil gelişimi örüntülerini, aynı zamanda binlerce dil için evrensel olan özellikleri araştırmaktadırlar. Buna karşılık başka kuramcılar da konuşma gelişimindeki bireysel farklılıklarla ve dilin kazanılmasındaki çevresel etkilerle, yani dilin farklı çocuklarda farklı gelişmesine yol açan nedenlerle ilgilenmektedirler.

:::::::::::::::::

3. Gelişimle İlgili Temel Kavramlar

Yaş (age) kavramı, gelişim psikolojisini psikolojinin diğer alanlarından ayıran temel kavramdır. Yaş zaman ile eşanlamlı bir kavramdır ve kendi başına hiçbir şeyin nedeni değildir. Yaş kavramının yarattığı karışıklıklar nedeniyle kimi gelişim psikologları evre (stage) kavramını kullanmayı yeğlerler. Bir bağımsız değişken olarak "evre", "yaş"tan daha kullanışlıdır. Günümüzde evre kavramı gelişim psikologlarınca iki anlamda kullanılmaktadır. "Güçlü" anlamda evre kavramı süreksizliği dile getirir. Örneğin, çocuğun hareket gelişimi emekleme, ayağa kalkma, yürüme, koşma biçimindedir. Bu evrelerden herbiri diğerinden niteliksel olarak farklıdır. Bu anlamda evreler her zaman belirli bir zaman aralığında ortaya çıkmak durumundadırlar; gelişen birey bir evreyi atlayamaz, evreleri bir başka zaman aralığında yaşayamaz. Evre kavramının bu güçlü anlamı Piaget'in bilişsel gelişim kuramında ve Kohlberg'in ahlak gelişimi kuramında ortaya çıkar.

Evre kavramının "zayıf" anlamı da vardır ve yaş, çevre, ilgiler, etkinlikler konusunda bilgi verir. Bütün bu kullanımlarda kavram anlam değişikliği olmadan geçer. Örneğin çocuğun "diş çıkarma evresinde", "ilkokul evresinde", "anal evrede" olduğu söylenebilir. Freud'un psikoseksüel gelişim kuramında ve Erikson'un psikososyal gelişim kuramında bu anlamdaki evre kavramı kullanılır (Ph. G. Zimbardo, 1979).

Kullanımdaki bu farklılığa karşın, evre kuramlarının tümü evrelerin temel özellikleri üzerinde birleşirler. Kuramsal olarak evrelerin şu özellikleri taşıdığı kabul edilmektedir: 1) Evreler genel sorunları betimlerler. Bir evre o evreye özgü genel özellikleri ve sorunları vurgular. 2) Evreler davranıştaki nitelik farklılıklarını dile getirirler. Bir evredeki davranışın kendine özgü nitelikleri vardır. 3) Evreler değişmez bir ardışıklık gösterirler. Bir evre diğerini değişmez bir sıra içinde izler. 4) Evreler bütün kültürler için evrenseldir. Kültürler arasındaki farklılıklara karşın, bütün kültürler aynı yaşam sorunlarıyla başa çıkmaya çalıştıkları için gelişim evreleri bütün kültürlerde aynıdır (W.C. Crain, 1986).

İlerde de görüleceği gibi, gelişim kuramlarının çoğu evre kuramlarıdır. Ancak evre kuramlarının hepsi evre kavramının gerektirdiği özelliklere sahip değildir. John Flavell'e (1985) göre, tam bir evre kuramındaki her gelişim evresi şu ögeleri taşır: Yapılar (yeteneklerin, becerilerin ya da güdülerin tutarlı bir örüntüsü); niteliksel değişimler (önceki evreyle karşılaştırıldığında yetenekler, beceriler ya da güdüler arasında açık bir farklılık); ani oluş (evrenin tipik yeteneklerinde, becerilerinde, güdülerinde eşzamanlı bir değişim); birliktelik (bütün değişimlerin aşağı yukarı aynı hızla gelişmesi). Çok az evre kuramı bütün bu ölçütlere tam olarak uyabilmektedir. Örneğin, bir evrenin nerede bittiği, diğerinin nerede başladığı konusunda çok az görüş birliği vardır. Bu tür sorunlar nedeniyle günümüzde evre kavramı daha az sınırlayıcı bir biçimde kullanılmaktadır. Özel bir alandaki bellibaşlı yaşam evrelerinin betimlenmesinde hala evre kavramı yeğ tutulmaktadır.

Evre kuramıyla yakından ilişkili kavramlardan biri de kritik dönemler (critical periods) kavramıdır. Kritik dönemler, yaşam süresinde, sürekli ve geri dönülmez sonuçları olabilen elverişli ve elverişsiz durumlarla ilgili zamanlardır. Kimi gelişimciler "duyarlı dönem" (sensitive period) terimini kritik dönem terimine yeğ tutarlar. Duyarlı dönem kavramı, kritik dönem kavramına göre, zaman boyutunda daha fazla esneklik ve geri dönüşlülük içerir. Kritik ya da duyarlı dönem anlayışı özellikle ünlü etolog Konrad Lorenz'in çalışmalarından sonra yaygınlık kazanmıştır. Bu anlayış psikanalitik açıklamalarda da önemli bir yer tutar. "Çocukluk nevrozu olmadan yetişkinlik nevrozu olmaz" formülü bu anlayışın anlatımıdır. Bununla birlikte, kimi gelişimciler yaşamın ilk yıllarının bu denli önemli sayılışını reddederler.

Evre kavramının sağladığı kuramsal kolaylıklar açık olmakla birlikte, yaş kavramından vazgeçilemeyeceği de ortadadır. Şu halde, yaşın gelişimsel anlamını incelemekten kaçınılamaz.

Yaş sadece biyolojik, kronolojik bir kavram değildir, aynı zamanda psikolojik, toplumsal bir gerçekliktir. Bireyin kendini kaç yaşında "hissettiği"ne ilişkin yaşantı herkesçe bilinir. Bir insan 16'sında kendini yetişkin gibi hisseder, öyle davranır ve çevresi de onu öyle algılar; bir diğeri ise 30'unda hala yüksek öğrenimini sürdürmektedir ve öğrenimini bitirmeden kendini tam bir yetişkin gibi hissetmeyebilir. Özellikle yetişkinlik psikolojisinde yaşlanma sürecinin incelenmesi, farklı yaş bölüklerindeki insanların farklılıklarının incelenmesi önem taşır. Ayrıca, bireyin yaşam döngüsü belirli bir tarih içine yerleştiğinden, bireysel zaman ile tarihsel zaman arasındaki etkileşim de önemlidir. Çünkü bireyin örneğin 20 yaşını 1995'te ya da 1935'te yaşaması farklı anlamlar taşır. Öte yandan, gelişim araştırması açısından da, farklı insanlar arasındaki yaş farklılıkları (bireyin ve ana babasının) ile, bireyin kendisinin yaş farklılığı (şimdiki hali ve 30 yıl sonrası) farklı etkenlerin dikkate alınmasını gerektirir. Her birey aşağı yukarı aynı zamanda doğmuş insanlar grubu demek olan bölük (cohort) içinde yer alır. Amerika Birleşik Devletleri'nde 1930'lardaki büyük ekonomik bunalımın gençler üzerindeki etkisinin olumlu ya da olumsuz olması gencin ait olduğu bölüğe bağlıdır. Bu etkinin o tarihlerde ergenlik çağında olan çocuklar üzerinde olumlu, okul öncesi çağda olanlar üzerinde ise olumsuz olduğu belirtilmektedir.

Yaş, basitçe bakıldığında, bireyin doğumundan itibaren dünyanın güneş çevresindeki dönüşlerinin sayısıdır sadece. Ancak, yaşla gelen değişimler, farklı yaşlardaki insanlar arasındaki farklılıklar, yaşlanma süreci vb. önemli konulardır. Yaşa ilişkin bu değişimlerin çoğu -özellikle yetişkinler için- bireyin içinde yaşadığı toplum tarafından belirlenir. Ancak, hangi toplum içinde olursa olsun biyolojik değişimler de önemlidir.

Yaşın önemini kavramak için aşağıdaki tabloya bakabiliriz:

Tablo 1: İnsan Yaşam Çizgisi

0- Gebelik, doğum

6- Okula başlama

12- Erinlik

18-30 Oy verme, işe başlama, evlenme, anababa olma

30-48 Anababa ölümü, menopoz, çocukların evden ayrılması, büyük anababa olma

48-65 Emeklilik, eş ölümü, büyük-büyük anababa olma

65 ve üzeri- Ölüm

(Önemli olayların yaşları ortalama olarak verilmiştir, bu yaşlar önemli bireysel ve cinsel farklılıklar gösterir).

Kaynak: D.C. Kimmel, Adulthood and Aging, 1974.

Her bireyin döllenmeyle başlayıp ölümle sonuçlanan böyle bir yaşam çizgisi (life line) vardır. Bu yaşam çizgisi insanın yaşam döngüsünün (life cycle) şematik bir tasarımıdır ve insan yaşammın tüm süresinin (life span) ilerleyen ve sırasal yönlerini vurgular. Bu çizgide belirli yaşlar, yaşa bağlı özel değişimler için işaretlenmiştir. Biyolojik büyümenin rolü, gebelikten doğuma, doğumdan erinliğe, erinlikten orta yaşa vb. ilerledikçe önemini yitirmektedir. Şu halde biyolojik değişkenlerin dışında hangi etkenlerin yaşam çizgisindeki olayların önemini belirlediği sorulabilir. Örneğin, 6 yaş, çocuğun okula girişini ve uzun bir resmi eğitimden geçişini göstcrdiği için anlamlıdır. 12 yaş, erinliğin başlangıcını, çocukluğun sona erişini ve gençlik kültürüne katılmayı gösterdiği için önemlidir. 18 yaş, birçok toplumda oy kullanma, sürücü belgesi alma, üniversiteye girme, evden ayrılma, işe girme, evlenme gibi önemli toplumsal ve hukuksal anlamlar taşır ve yetişkinlikten pay almayı simgeler. 30 yaş -özellikle kitle iletişim araçlarınca- orta yaşın ve artık inişe geçişin başlangıcı olarak görülür; oysa dönüm noktası olarak ağırlıklı sonuçları olmayan bir yaştır, gene de yetişkinliğin birtakım hareketli olayları bu yaş dolaylarında yaşanır. Yetişkinler diğer yaş dönemlerinden niteliksel olarak farklı bir orta yaş kavramına sahiptirler. Ergenlikten sonraki on yıllarda yaşa bağlı değişimlerin az olmasına karşın, orta yaşlılıkta menopoz ve emeklilik gibi iki olay yaşa bağlı olarak gerçekleşmektedir. İleri yaşlarda eşin ya da arkadaşların ölümü, bireyin kendi ölümünden önce geçtiği dönüm noktalarıdır. Araştırmalar ölümün de önemli bir gelişim olayı olduğunu ortaya koymaktadır. Ölüme yakınlık yaşlılıkta kronolojik yaştan çok daha önemli bir zaman ölçütü olmaktadır. Ölüm kaçınılmazlık kazandıkça, psikolojik değişimlere yol açmaktadır.

Bireyin yaşam döngüsü boyunca gelişimi yaşa bağlı değişimin kaynaklarından sadece biridir. Yaşam çizgisi ile çakışan "tarihsel zaman" da bireyin yaşam döngüsü içinde ilerlemesini etkileyen yaşa bağlı bir diğer boyuttur.

Söz gelimi, yirmi yıl önce üniversite öğrencisi olan bir gencin ana babası büyük olasılıkla Birinci Dünya Savaşı sonlarında ve büyük ekonomik bunalımın ilk yıllarında doğmuştur. O insanlar uluslararası dayanışmayı öğrenmişler, ama ekonomik güvenliklerinin ve maddi varlıklarının kendi denetimleri dışında birden bire yok olabileceğini de görmüşlerdir. Ekonomik bunalım yıllarında okula giden o insanlar ilk toplumsal deneyimlerini, ilerdeki tutum ve değerlerini etkileyen maddi sıkıntılar içinde yaşamışlardır. Belki İkinci Dünya Savaşı'nı yaşamışlar, hatta içinde bizzat yer almışlardır. 1940'larda doğanlar ise yalnız ekonomik büyümeyi ve orta sınıfın gelişmesini değil, aynı zamanda hiç eksilmeyen nükleer savaş tehdidini de yaşamışlardır. Son zamanlarda çevre kirlenmesi ve nüfus patlaması gibi diğer yok olma tehditlerini de yaşamaya başlamışlardır. Bugünün dünyası, yalnız teknolojik gelişmeyi değil, dünyanın küçülmesini ve uzaya gidilmesini de yaşamaktadır. Bilgisayarlarla yaşama zorunluluğunun getirdiği sorunları da eklemek gerek!

Bu tür tarihsel-kültürel olayların bireylerin tutum, değer ve dünya görüşlerini büyük ölçüde etkilediği bilinmektedir. Bu gelişmeler insanları farklı yaşlarda farklı biçimlerde etkiler. Ancak tarihsel olayların kuşaklar üzerindeki etkisi yaşa bağlı olmanın yanında toplumsal kesimlere de bağlıdır. Örneğin A.B.D'de 1950'lerde uzay programlarının önem kazanması o yıllarda meslek seçiminin eşiğinde bulunan gençleri daha fazla etkilemiş, çoğunu fen ve mühendislik dallarına yöneltmiş, sonuçta bu alanda işgücü fazlası oluşmasına yol açmıştır.

Bireysel yaşam döngüsü ile tarihsel zaman çizgisi etkileşiminin ilginç bir örneği de "kuşaklararası çatışma" olgusudur. Bu çatışmanın gençlerle anababalarının kuşağı arasındaki değer, tutum ve yaşam biçimi farklılığından oluştuğu kabul edilirse, iki farklı yorum getirilebilir: Gelişimsel ve tarihsel. Gelişimsel olarak kuşaklar arasındaki bu farklılık gençlerin ve anababalarının yaşam döngüsündeki farklı evrelerden kaynaklanmaktadır. Erikson'a göre genç insan "Ben kimim? Toplumla nasıl bir ilişki kurabilirim?" gibi kimlik sorunlarıyla uğraşırken, kendi değer ve tutumlarını oluşturabilmek için toplumun değerlerini irdelediği ve anababa değerlerini kısmen reddettiği bir evreden geçer. Anababalar ise, dünyada sürekliliklerini sağlayan işaretler bırakabilme isteğiyle, ekonomik ve duygusal bir kararlılık sağlayarak, toplumun değerlerini aktarmaya çabaladıkları bir gelişim evresindedirler. İki ayrı evredeki insanların çatışması bir tür insanlık durumudur ve bu nedenle insanlık tarihi kadar eskidir.

Kuşaklar arasındaki bu çatışma kuşaklar boyunca ortaya çıkan toplumsal değişimin mekanizması da olabilir. Özellikle, yaşlıların gelişen daha karmaşık ve yeni toplumsal yapıya gençleri hazırlayamadıkları hızlı toplumsal değişim dönemlerinde bu böyledir. Toplumsal gelişimin hızı arttıkça birbirini izleyen kuşaklar arasındaki yeniden uyum sağlama süreci de o ölçüde önem kazanmaktadır. Günümüzde gençlik döneminin uzaması gençlere, kişisel özgürlük, ekonomik güvenlik, entelektüel araştırma açılarından, toplumu ve toplumsal değerleri sorgulamaya zaman ve olanak sağlamaktadır. Yine bu dönemin uzaması gençlerin kendi aralarında bir çevre yaratıp yaşlı kuşakla daha az ilişki kurmalarına olanak vermektedir. Böylece gençler arasında paylaşılan tutum ve değerler artmakta, geleneksel kuşaklararası etkileşimin yerine yaşıtlararası etkileşim geçmektedir. "Gençlik kültürü" olgusu da buradan doğmaktadır.

Gençlik dönemiyle çakışan bu tarihsel etkenler -çocuklukla yetişkinlik arasındaki sürenin uzaması, anababaların gençliğine oranla daha maddi varlık içinde yaşayan gençlik, genç nüfusun savaş sonrasında artması- kuşaklar çatışmasını derinleştiren nedenler olmuştur. Şu halde, gelişim olgusunu, gelişim döneminin çakıştığı tarihsel dönemi dikkate almadan tam olarak anlayamayız. Ama aynı zamanda, kuşaklar çatışmasını tam olarak anlayabilmek için gelişimsel (yaş) etkenleri tarihsel etkenlerden ayırabilmemiz gerekmektedir. Margaret Mead, kuşaklar çatışması konusunda gelişimsel etkenlerin yerine tarihsel değişimlere ağırlık verdiği bir açıklama getirmiştir. Mead, savaş sonrası insanların içinde yaşadıkları dönemin olumsuz niteliklerini özellikle vurgulamaktadır. Mead'a göre, "kültürel süreksizlik" yaşam döngüsünde ilerledikçe, 1980'lerde 41 yaşındakiler 55 ve daha yukarı yaşta olanları anlayamaz hale geleceklerdir ve bu böyle sürüp gidecektir. Sadece tarihsel etkenlere dayanarak kurulduğu için abartılan bu sav, kuşak çatışmasının gençlerle yaşlılar arasında sonsuza dek var olacağı doğrultusundaki gelişimsel savla çelişmektedir.

Kuşaklar çatışmasına ilişkin bu örnek, yaş farklılıklarının anlaşılmasının ve yorumlanmasının çok zor olabileceği gerçeğini ortaya koymaktadır. Bu nedenle, yaş farklılıkları üzerindeki araştırmaların, gelişimsel (yaş) ve tarihsel (zaman) etkenlerin etkileşimini dikkate alması gerekmektedir. Gelişimsel sav ile kültürel süreksizlik savı arasındaki çelişki ancak amprik araştırmalarla giderilebilecektir. İdeal bir araştırma yöntembilimi, insanları bu kuşaklar farkının her iki tarafında da belirli bir süre izleyebilmelidir (D. C. Kimmel, 1974).

:::::::::::::::::

4. Gelişim Psikolojisinde Yöntemler

Gelişim psikolojisi, doğumdan ölüme uzanan yaşam süresinde fiziksel, zihinsel, duygusal ve toplumsal işlevlerde ortaya çıkan bütün değişimleri araştırır. Gelişim araştırmalarında çeşitli araştırma stratejilerinden, yaklaşımlarından, desenlerinden ya da yöntemlerinden söz edilebilir ve bunlar çeşitli biçimlerde sınıflanabilir.

Aşağıda, herhangi bir sınıflama yapmadan, gelişim psikolojisinde sıklıkla kullanılan bazı yöntemler açıklanmaktadır.

Deneysel yönteın (experimental method), deneysel varsayımları neden-sonuç ilişkisinin belirlenmiş olduğu kontrollü bir durum içinde sınamaktan ibarettir. İlişkisel yöntem (correlational method), iki ya da daha fazla etken arasındaki ilişkiyi saptamakla uğraşır. Bu yaklaşımda hiçbir şey araştırmacı tarafından değiştirilmez, durum olduğu gibi ölçülür, denekler aynı koşullar altında gözlemlenir, değişkenler arasındaki ilişki genellikle "korelasyon katsayısı" ile bulunur. Örnek olay yöntemi (case study method), tek bir deneğin ayrıntılı biçimde incelenmesi yöntemidir. "Klinik örnek olay incelemesi" bu yöntemin daha derinliğine bir yoludur. "Tek denekli deneysel araştırma", deneysel yöntem ile örnek olay yönteminin tek bir bireyin incelenmesinde birleşmesidir. Bu üç yöntemden herbirinin güçlü ve zayıf yanları vardır; ancak bilim adamlarının yeğledikleri yöntem deneysel yöntemdir, çünkü araştırmacıya neden-sonuç ilişkilerini arayabileceği kontrollü bir durum sağlar. Bu kontrollerin olmadığı ilişkisel araştırma ise sadece değişkenler arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarabilir, ama neden-sonuç bağlantısını veremez. Gene de ilişkisel yöntem, üzerinde oynanamayan koşullarn araştırılmasında ve doğal çevredeki özelliklerin ölçülmesinde çok önemlidir. Hem deneysel hem de ilişkisel yöntemler, bulguların daha geniş evrene genellenebileceği temsil edici örneklemler kullanırlar. Oysa örnek olay yöntemi bir tek denekle ilgili olduğu için genelleştirme yapamaz; koşullar diğer yöntemlere uygun olmadığı zaman örnek olay yöntemi kullanılabilir. Bununla birlikte, Piaget ve Freud'un kullandığı biçimiyle örnek olay yöntemi önemli kuramlara yol açmıştır (R.M. Liebert ve R.W.-Nelson, 1981).

Kullanılan yönteme bakılmaksızın pek çok gelişim araştırması kesitsel, boylamsal ya da sırasal bir desen örgütleyebilir. Kesitsel desen (cross-seetional design), farklı yaş gruplarını seçer ve karşılaştırır. Bu yaklaşımda genellikle her denek için bir tek gözlem vardır. Gelişim değişiklikleri farklı yaşlardan deneklerin incelenmesiyle belirlenir. Bu yöntemin en büyük avantajı aynı yaştakilere bir seferde test verilebilmesidir; en büyük sorunu da, grupların sadece yaşa göre değil, doğum yılına göre de farklılaşabilmesi gerçeğini dikkate almamasıdır. Doğum yılı farklılıkları toplumsal koşullara, eğitim uygulamalarına, siyasal atmosfere ve başarıyı etkileyen diğer değişkenlere ilişkin farklılıklarla bağıntılı olabilir. Farklı zamanlarda doğan bireyler farklı doğum bölüklerine (birth cohorts) mensupturlar. Kesitsel yöntemin sorunu, yaş ile doğum bölüğünü birbirine karıştırmasıdır; yaş grupları burada farklı doğum bölüklerinden seçilmektedirler.

Boylamsal desen (longitudinal design), aynı doğum bölüğünden olan bireylerin tekrar tekrar test edilmesi yaklaşımıdır. Boylamsal araştırmada aynı denekler değişik yaşlarda birkaç kez gözlemlenir, zaman içindeki davranış değişikliği ya da kararlılığı kaydedilir. Bu tür araştırmanın avantajı yaş değişikliklerinin doğum bölüğü farklılıklarıyla karıştırılmamasıdır; sadece bir bölükten olanlar tümüyle test edilirler. Gene de, en önemli sorun, eğer ele alınan dönem çok genişse, araştırmanın olanaksız ölçüde çok zaman gerektirmesidir. Bir başka sorun, eğer bölük farklılıkları varsa bunların ortaya çıkarılamamasıdır. Çünkü sadece bir bölük test edilmektedir, sonuçların genellenebilirliği kuşkuludur. Örneğin, ciddi bir ekonomik çöküntü döneminde büyümüş olan bir bölük sadece bu zamana özgü belirli tutumları yansıtabilir; daha önceki ya da sonraki bölükler için tipik olanı vermez.

Sırasal desen (sequential design), pek çok farklı doğum bölüklerinin tekrar tekrar test edilmesi yaklaşımıdır. Böylece sırasal araştırmalar kesitsel yöntemin temel sorununu (yaşın bölükle karıştırılması sorununu), her yaş düzeyinde birden fazla bölüğü ele alarak çözerler; boylamsal yöntemin genelleştirme sorununu da aynı yoldan çözerler (Ph-G. Zimbardo, 1979).

Boylamsal ve kesitsel yöntemler insan gelişimi konusunda gözlem yapma ve veri toplamanın temel yollarıdır. Araştırmacı, verileri ilişkisel (correlational) ya da etkensel (factorial) tekniklerle elden geçirerek, niceliksel olarak değerlendirilmiş değişkenler arasında varolan anlamlı ilişkileri keşfedebilir.

Aşağıdaki tabloda (Tablo 2) boylamsal ve kesitsel yöntemlerin karşılaştırmalı nitelikleri özetlenmektedir.

Tablo 2

Boylamsal ve Kesitsel Yöntemlerin Karşılaştırılması

BOYLAMSAL YÖNTEM

OLUMLU

İlk çocukluk ile yetişkin davranışları arasındaki sürekliliği belirler.

Eşdeğer olmayan örneklemle ilgili sorunları önler.

Büyüme artışlarını ve örüntülerini betimler.

Diğer araştırmalardan daha kesin biçimde neden-sonuç ilişkisini belirtebilir.

OLUMSUZ

Zaman ve para açısından pahalıdır.

Araştırma fonları tükenirse önceki zaman ve para harcamalarını tehlikeye sokar.

Harcamalarla ilgili periyodik yeni düzenlemeler gerektirir.

Örneklem denek kaybı nedeniyle giderek yanlı hale gelir.

Araştırmacıların yeniden test vermek için aynı denekleri sürekli olarak yeniden bir araya getirmeleri gerekir.

Test dönemleri arasında deneklerin çevreleri kontrol edilemez.

Araştırmacıları vaktinden önce bir araştırma desenine ve kurama bağlı kılar.

KESİTSEL YÖNTEM

OLUMLU

Fazla zaman kaybından korur.

Boylamsal araştırmaya göre daha az paraya çıkar.

Araştırma görevlileri arasında sürekli ya da uzun vadeli ilişkiyi gerektirmez.

Deneklerin yeniden test vermek için istenen yaşa gelmelerine kadar verilerin uzun süre "dondurulması" gerekmez.

OLUMSUZ

Örneklem gruplarında yer alan değişimin yönünü göstermez.

Aynı kronolojik yaşta ama farklı olgunlaşma yaşında olan çocukları bir araya yığar. Böyle bir ortalama alma yolu erinlikteki büyüme atılımıyla ilgili değişimleri gizleyebilir.

İncelenen grupların karşılaştırılabilirliği her zaman belirsizdir.

Gelişimin sürekliliğini tek bir bireyle ortaya çıktığı haliyle ihmal eder.

Kaynak: James W. Vander Zanden, Human Development, 1981.

Tablo 3

Gelişim Araştırmaları Desenleri ve Yöntemleri

Tip: Kesitsel desen

Yöntem: Birçok bölüğü bir seferde gözlemleme

Bulgular: Davranışta yaş farklılıkları

Avantaj: Çabuk ve ucuzdur

Dezavantaj: Farklılıklar gelişimsel değişimlerden çok, bölük değişimlerini yansıtabilir.

Tip: Boylamsal desen

Yöntem: Bir bölüğü birçok seferde gözlemleme

Bulgular: Davranışta zaman içindeki değişimler

Avantaj: Gelişimsel eğilimleri gösterir. Bireylerdeki değişimleri gösterir.

Dezavantaj: Farklılıklar toplumdaki değişimleri yansıtabilir. Araştırmalar uzun süreli ve pahalıdır. Yinelenen uygulamanın etkisi ve denek kaybı örneklemi bozabilir.

Tip: Sırasal desen

Yöntem: Birçok bölüğü birçok seferde gözlemleme

Bulgular: Davranışta yaşa bağlı değişimler

Avantaj: Yaşın, bölüğün ve toplum değişimlerinin etkilerini ortaya çıkarır

Dezavantaj: Araştırmalar uzun süreli ve pahalıdır

Kaynak: Hoffman ve ark., 1994

Sözü edilmesi gereken son bir araştırma yöntemi daha var. Araştırmacılar, bütün toplumlara, bazı türden toplumlara ve sadece özel bir topluma ilişkin kuramlar oluşturmak isterler. İşte, kültürlerarası yöntem (cross-cultural method) bu yaklaşımın aracıdır. Bu yaklaşımda, araştırma birimini bireylerden çok kültürler oluşturur. Genellikle, benzer bir kültür alanına giren komşu toplumlardan küçük örneklemler alarak çalışılır. Çocuk yetiştirme geleneklerine, erinlik törenlerine ya da anababa olma özelliklerine ilişkin araştırmalar bu türdendir. Kuşkusuz bu yöntemin de diğerleri gibi bazı sınırlılıkları vardır. Gene de bu yöntem, bulgularını tüm insanlığa genelleyemeyeceği konusunda diğer araştırmacıları uyarması bakımından özellikle yararlıdır. Yaşam döngüsüne ilişkin yukardaki açıklamalarda "yaş" bir değişim endeksi olarak ele alınmıştı. Bir araştırma değişkeni olarak yaşın ortaya koyduğu yöntembilimsel sorunlar ise burada ele alınacaktır.

Yaş kendi başına açıklayıcı bir değişken değildir. Bu nedenle yaş değişimleri ve yaş farklılıkları denildiğinde bu bulguların yaşla gelen değişimleri gösterdiği, ama olası nedenlerini vermediği bilinmelidir. Örneğin 20 ve 40 yaşlarındaki insanlar arasında tutum ve değerler açısından ölçülebilen farklar vardır, ancak bu farkların nedenleri belirgin değildir. Yaş endeksini aşarak yaşa bağlı değişimleri safdışı etmeye çalışan araştırma örnekleri vardır.

Kesitsel araştırmalar yaşın bir zaman noktasındaki kesitine dayanırlar; farklı yaşlardaki bir örneklem üzerinde çalışılır, bu yolla bulunan farklılıklara "yaş farklılıkları" denir. Yaş endeksini araştıran ikinci yaklaşım boylamsal araştırmadır; bu yaklaşımda bir denek grubu birkaç yıl boyunca periyodik olarak incelenir, bulunan farklılıklar "yaş değişimleri" olarak adlandırılır. Bu yaklaşım, bireysel farklılıkların incelenmesinde ve farklı bireylerin yaşla birlikte nasıl değiştiklerini belirlemede yararlıdır. Ancak boylamsal araştırmaların yetişkin gelişiminde kullanılmasını sınırlayan üç temel güçlük vardır. Birincisi, bu araştırmaların, çok zaman alması ve çok pahalı olmasıdır, geçen zaman içinde denekleri yeniden bulmak da zor olabilir, buna araştırmacının ömrü yetmeyebilir. Yine de boylamsal araştırmalar kesitsel araştırmalardan çoğu zaman daha üstündürler; çünkü bireysel farklılıkları yansıtırlar ve yaşa bağlı diğer açıklayıcı değişkenleri (tıbbi özgeçmiş, geçmişteki yaşantılar, aile geçmişi vb.) ortaya çıkarabilirler, bunlar da incelenen özel yaş değişimlerinin nedenlerini belirlemede yararlı olabilir. İkinci güçlük araştırmacının yaptığı ölçmelerin belirli bir yaşta (çocuklukta ya da ergenlikte) uygun olduğu halde, daha sonraki bir yaşta (yetişkinlik yada ihtiyarlık) uygun olmamasıdır, çünkü bireyin yaşamındaki önemli olaylar birey yaşam çizgisinde ilerledikçe değişiklik gösterebilir. Üstelik, bilim ilerledikçe de araştırılan değişkeni ortaya çıkarmak için yeni teknikler bulunabilir ve bunlar eskilerini geçersiz kılabilir. Üçüncü güçlük, uzun zaman aldığı için deneklerin ölmesi ya da örneklemden çıkmasıdır. Bu güçlüklerin bir çözümü "sırasal yaklaşım" olabilir, bu yaklaşımda bir denek grubu gelişimsel dönüm noktalarının (evlenme, anababa olma, menopoza girme, emekliye ayrılma...) yer aldığı bir zaman döneminde incelenmektedir. Bu yolla, araştırmacıyı ve denekleri uzun süreli bir araştırmaya bağlamadan, boylamsal değişimi ve bireysel farklılıkları saptamak mümkün olabilmektedir.

Yetişkinlik ve yaşlılığa ilişkin verilerin çoğu kesitsel araştırmalara dayandığı için, bu yaklaşımın içerdiği güçlükleri de incelemek gerekmektedir. Kesitsel bir araştırmanın kültürel ve tarihsel değişimleri yaş değişiminden ayıramadığı kolayca görülebilir; "yaş" ile "doğum yılı" birbirine karışmıştır, birinin sonuçları diğerinden ayırt edilemez, bu nedenle yaş farklılıkları gerçekte yaşa bağlı güncel etkenlerden çok, bireyin doğum yılıyla ilişkili olabilir. "Doğum yılı"na bağlı etkilere "bölük etkileri" (cohort effects) adı verilmektedir (bir "bölük" aşağı yukarı aynı zamanda doğmuş bireylerin oluşturduğu bir gruptur).

Boylamsal araştırmalar ise, doğum yılını sabit tutarak, kültürel- tarihsel değişimlerin yaş değişimiyle karışmasını engellemek isterler. Ancak bu araştırmalar da "yaş" değişkeni ile "ölçüm yılı" değişkenini birbirine karıştırırlar. Örneğin, 1960-1980 yılları arasında sigara içmedeki ani düşüş yaşla birlikte azalan ciğer kapasitesi ile çakışabilir.

Genellikle boylamsal yaklaşımın kesitsel yaklaşıma yeğlendiği söylenebilir. Çünkü ölçüm yıllarına bağlı değişimlerin etkisi doğum yılına bağlı olanlara göre daha kolaylıkla denetlenebilir. Doğum yılına bağlı olarak ortaya çıkan çarpıcı tarihsel-kültürel etkenleri tam olarak kestirmek ve ölçümlerdeki etkisini saptamak çok daha zordur (D.C. Kimmel, 1974).

Araştırma türlerini ve yöntemlerini bir arada incelemekte yarar var (bk. Tablo 3). Daha önce de belirtildiği gibi, kesitsel desen, iki ya da daha fazla yaş grubunun aynı anda araştırılması ve sonuçların karşılaştırılmasıdır. Bu karşılaştırma aynı yaşam dönemindeki farklı bölükler (6 yaşındakiler ile 10 yaşındakiler) arasında ya da farklı yaşam dönemlerindeki bölükler (18 yaşındakiler ile 60 yaşındakiler) arasında olabilir. Kesitsel desenin sorunu, yaşla birlikte ortaya çıkan farklılıkların gelişimsel değişim mi, yoksa farklı bölüğün üyesi olmanın mı sonucu olduğunu belirleyememesidir. Söz gelimi, yetişkinlerde ZB puanlarını ele alan kesitsel bir araştırma zekada 40 yaşlarında başlayan düşüşün olduğunu düşünmemize yol açabilir. Oysa 1990 yılında 80 yaşında incelenen kişiler 1910'da doğmuşlardı, 20 yaşında incelenenler ise 1970'de. Bölükler arasındaki bu zaman içinde toplumsal ve kültürel çevreler pek çok bakımdan değişmiştir, dolayısıyla bu değişimler zihinsel becerilerin gelişimini ve korunmasını etkilemiş olabilir. Bu bölük etkisi (cohort effect) sorunu ilgili bölümlerde yeniden ele alınacaktır.

Boylamsal desen'de aynı bölükten olan insanlar haftalar, aylar, hatta yıllar boyunca izlenirler. Aynı insanlar kendi kendileriyle örneğin 8 yaşında ve 20 yaşında karşılaştırılırlar. Bu durumda bireydeki değişimler açığa çıkar; bölük farklılıkları da araştırmanın sonuçlarını etkilemez. Ancak bu araştırma türünün de kendine özgü sorunları vardır. Boylamsal araştırmalar gelişimi toplumun havasıyla karıştırabilirler. Söz gelimi, boylamsal bir araştırmada deneklerin uyuşturucu ve alkol kullanımına, 1990'da incelendiklerinde yirmi yıl önce incelendiklerinden daha az yöneldikleri bulunabilir. Bu değişimin yaşlanmanın mı yoksa toplumun yirmi yıl içinde uyuşturucuyu normal görmekten tehlikeli bulmaya doğru değişmesinin mi sonucu olduğu belirsizdir. Tarihsel değişimin davranışı etkilediği bilinmektedir.

Yukarıda açıklandığı gibi, araştırmacılar bu iki araştırma türünün sorunlarından kurtulabilmek için ikisini birleştiren üçüncü bir tür önermişlerdir: Sırasal desen. Warner Schaie'nin ZB puanlarının yaşla birlikte köklü bir biçimde azalmadığını gösteren araştırması sırasal desenin en tanınmış örneklerinden biridir. Bu araştırmada önce iki ya da daha fazla bölüğe kesitsel bir araştırmada test verilmiştir; yıllar sonra aynı bölüklere boylamsal veri elde etmek üzere yeniden test verilmiştir; aynı anda, yeni bir kesitsel araştırma ilk bölüklerden alınan yeni gruplar ve yeni bir bölükten alınan bir grup üzerinde önceki araştırmayı yinelemiştir (Hoffman ve ark., 1994).

:::::::::::::::::

5. Gelişim Kuramları

Gelişimin araştırılmasında kuramların rolünün ne olduğu konusunda çeşitli yanıtlar vardır. Kuramlar, her şeyden önce olguların düzenlenmesi ve yoğunlaştırılması için temel sağlayan betimleyici- açıklayıcı bir rol oynarlar. Kuramlar ayrıca gelecek olayları kestirme olanağını da sağlarlar. Ancak bir kuramın "sınanabilir" ve dolayısıyla "reddedilebilir" ya da "yanlışlanabilir" olması da gerekir.

Bir psikoloji kuramının diğer psikoloji kuramlarıyla ve disiplinleriyle bütünleşmesi de önemli bir noktadır. Dolayısıyla, kapsamlı bir gelişim kuramının oluşturulmasmda aşağıdaki ilkelerin önemi vurgulanmaktadır:

- "Genel bir psikolojik gelişim kuramı, başlangıçta içinde diğer kuramsal ve amprik yönelimlerin bütünleşebileceği halen varolan bir kurama dayanır". Örneğin bir gelişim kuramı, felsefe, sosyal psikoloji, matematik, uygulamalı psikiyatri, psikopatoloji, psikoterapi, eğitim gibi birçok bilgi alanıyla ilişkilendirilebilir.

- "Bir psikolojik gelişim kuramı, insan gelişiminin bir alanını odak noktası olarak kabul edip içindeki ve çevresindeki diğer gelişim alanlarıyla bütünleşerek güvenilir biçimde ortaya çıkabilir". Örneğin Piaget'in kuramı bilişsel bir kuramdır, psikolojinin diğer alanlarından (gelişim psikolojisi, öğrenme psikolojisi, sosyal psikoloji) bilişsel alana doğru bir yönelme vardır.

- "Bir psikolojik gelişim kuramı geniş sayıdaki disiplinlerden süzülerek ortaya çıkar". Disiplinlerarası bir yaklaşım, genel bir psikoloji kuramı için gerekli daha derin araştıımalara olanak verir. Değişik disiplinler de aynı alan üzerine eğilebilirler, disiplinlerin bir araya gelmesi kuramların birbiri içinde erimesini sağlar, sonuçta kesitsel ve birçok alanı kapsayan ve derinliğe ulaşmayı sağlayan teknikler elde edilebilir.

- "Bir psikolojik gelişim kuramı, bireyin öznel olarak yaşadığı tüm psikolojik çevreyi içine alır". Böylece bir gelişim kuramı düşünce, duygu, benlik, ahlak, yaratıcılık, toplumsallaşma gibi gelişim alanlarını, bireyin okul, toplum, kültür gibi ortamlardaki durumunu inceleyebilir.

- "Bir psikolojik gelişim kuramı, bir insanın tüm psikolojisi ile ilgili olan mevcut kavramların hepsiyle ilgilenir." Örneğin bir kuram, doğa-kazanım gibi tartışma konularıyla, kritik dönemler, çocuk yetiştirme teknikleri, anksiyetenin gelişimsel işlevi gibi sorunlarla ilgilenir.

- "Bir psikolojik gelişim kuramı, sentez ve bütünleştirme özelliğinin yanısıra, bazı uzlaşmaz öğeleri reddetmek zorunda kalabilir". Örneğin, davranışçılığın Piaget'in kuramıyla ters düştüğü açıktır. Ancak, değişik bir yaklaşımla öyle bir reddetme yolu izlemeyebilir ve davranışçı yaklaşımlar safdışı edilmeyebilir.

- "Bir psikoloji kuramı belirli uygulamalar için özel bağlantı süreçleri geliştirebilir". Örneğin, bir gelişim kuramının eğitim programları geliştirmede önemli katkıları olabilir.

- "Bir psikoloji kuramı bir gelişim evreleri taslağı içerebilir". Evrelerin varlıkları ve özellikleri tartışma konusu olmakla birlikte betimleyici ve açıklayıcı rolleri kabul edilmektedir.

- "Bir psikoloji kuramı bütün kültür ve alt kültürlerle ilişkilidir."

- "Bir psikolojik gelişim kuramı toplumsal normdan ayrılan bireyin gelişimine de yer vermelidir". Amaç, daha kapsamlı bir insan gelişimi için birçok kaynak ve içgörüden ürün alabilmektir. Karl Popper'in dediği gibi, kuramlar dünyayı bilimsel olarak avlayabilmek için ağ olarak kullanılırlar, bütün çaba ağı daha ince örebilmek olmalıdır (S. ve C. Modgil, 1980).

Modern gelişim araştırmalarının çoğu kuramların yol göstericiliğinde yapılmış ve yapılmaktadır. Özellikle dört büyük psikoloji kuramı bütün araştırmaları etkilemektedir.

Gelişim psikolojisine yön veren temel kuramlardan biri olgunlaşma kuramı (maturational theory)'dir. Bu kuramın dayandığı temel düşünce, çocukta zaman içinde görülen değişimlerin çoğunun bedendeki özel ve önceden belirlenmiş bir şema ya da plana göre ortaya çıktığıdır. Bu görüşe göre olgunlaşma bu planın doğal açılımının ortaya çıkmasıdır. Bütün gelişimlerin doğal süreçlerin ve biyolojik planların açılımıyla kendi kendine düzenlendiğini savunan bu görüş Arnold Gessell tarafından geliştirilmiştir. Gessell, öncelikle çocukların fiziksel ve devinimsel gelişimini incelemiş ve -çok az bir muhalefete karşı- pek çok kabul görmüştür. Buna karşılık, kişilik ve zihin gelişimine ilişkin olgunlaşmacı görüş şiddetle eleştirilmektedir.

Sigmund Freud'un geliştirdiği psikanalitik kuram (psychoanalytic theory), insanın psikolojik bakımdan evrensel ilkelere uygun olarak geliştiğini kabul eder. Ancak Freud bir bireysel kişiliğin işlevsel yönlerinin toplumsal bir bağlam içinde biçimlendiğine de inanır. Freud'un gelişimciIere en önemli katkısı, tüm yaşam boyunca sürecek örüntülerin oluşmasında erken yaşam deneyimlerinin önemini vurgulamasıdır.

Toplumsal öğrenme kuramı (social learning theory) geleneksel davranışçılığı aşarak, kişisel ve çevresel etkenlerin hepsinin birbiri içine girmiş belirleyiciler olarak etkide bulunduğunu savunur. Davranışın çevreden etkilendiği doğrudur, fakat çevre de kısmen bizim tarafımızdan yaratılır. Bu yaklaşım son derece etkili olmuştur, çünkü toplumsal gelişim süreçlerinin etkisiyle doğrudan ilişkilidir.

Psikolojik gelişimi kavramanın bir başka yolu da düşünme ve bilme süreçlerinin gelişimini araştırmaktır. Bilişsel gelişim kuramı (cognitive-developmental theory)'nın en önemli adı Jean Piaget'tir. Piaget'in çalışmaları toplumsal ve ahlaksal gelişimin de bilişsel temelleriyle anlaşılabileceğini göstermiştir. Bilişsel gelişim kuramı, temeldeki yapı ile yaşantı arasındaki dinamik etkileşimi vurgular; bilişsel yeteneklerin gelişimine ve zihnin simgesel tasarımları anlama ve kullanma becerisine önem verir.

Gelişim, ilerleyici (progressive), sırasal (sequential) ve kuşaklar boyunca aynı örüntüyü izleyen bir oluşumdur; aynı zamanda döngüsel (circular)dir, çünkü her kuşak olgunlaştıkça gelecek kuşağı büyütür. Yaşam döngüsünün doğası konusunda yazarlar, filozoflar, toplumbilimciler çeşitli görüşler ortaya atmışlardır. Yaşam döngüsünün ilerleyen ve sırasal değişimleri konusunda, bu değişimlerin neden bir sıra ile meydana geldiği, ne kadarının biyolojik ne kadarının toplumsal ya da psikolojik etkenlerle belirlendiği, bu değişimlerin bütün kültürlerde ve bütün bireylerde aynen ortaya çıkıp çıkmadığı... sorunlarını açıklayan tek bir kuram henüz ortaya atılabilmiş değildir.

Bununla birlikte, özellikle evrelere dayalı gelişim kuramlarının tüm yaşam döngüsünü kapsayacak biçimde kuruldukları söylenebilir. Sigmund Freud, Erik Erikson ve Jean Piaget insan gelişimini evrelere ayırarak inceleyen en önemli evre kuramcılarıdır. Daha önce belirtildiği gibi, evre kuramcıları gelişimi, görece sırasal, ani ve sabit bir değişimler dizisi olarak görürler. Evre kavramı, insan gelişimi çizgisinin aşamalı düzeylere bölündüğü görüşüne dayanır. Freud, her insanın oral, anal, fallik, lalent ve genital olmak üzere bir dizi psikoseksüel evreden geçerek geliştiğini, ancak bu gelişmede özellikle yaşamın ilk yıllarının önemli olduğunu kabul eder. Her evre, bireyin bir sonraki

Tablo 4

Yaşam Süresinde Gelişim Evreleri

EVRE: DOĞUM ÖNCESİ EVRE

Yaş dönemi: Gebelikten doğuma

Temel özellikler: fiziksel gelişim

Bilişsel evre PİAGET: -

Ruhsal-cinsel evre FREUD: -

Ruhsal-toplumsal evre ERİKSON: -

Ahlak evresi KOHLBERG: -

EVRE: BEBEKLİK

Yaş dönemi: Doğumdan yaklaşık 18'inci aya

Temel özellikler: Gelişmiş hareket; basit dil; toplumsal bağlanma

Bilişsel evre PİAGET: Duyusal devinimsel

Ruhsal-cinsel evre FREUD: Oral; anal

Ruhsal-toplumsal evre ERİKSON: Güven/Güvensizlik

Ahlak evresi KOHLBERG: Ahlak-öncesi (Evre 0)

EVRE: ERKEN ÇOCUKLUK

Yaş dönemi: Yaklaşık 18'inci aydan yaklaşık 6'ıncı yıla

Temel özellikler: İyi gelişmiş dil; cinsel tip; grup oyunu; okula hazırlığın bitişi

Bilişsel evre PİAGET: İşlem-öncesi

Ruhsal-cinsel evre FREUD: Fallik; Oedipal

Ruhsal-toplumsal evre ERİKSON: Özerklik/Kuşku; Girişim/Suçluluk

Ahlak evresi KOHLBERG: İtaat ve ceza (Evre 1); Karşılıklılık (Evre 2)

EVRE: GEÇ ÇOCUKLUK

Yaş dönemi: Yaklaşık 6'ıncı yıldan yaklaşık 13'üncü yıla

Temel Özellikler: Birçok bilişsel süreç yetişkin düzeyinde (işlem hızı hariç); oyun grubu

Bilişsel evre PİAGET: Somut işlem

Ruhsal-cinsel evre FREUD: Örtülü dönem

Ruhsal-toplumsal evre ERİKSON: Çalışkanlık/Aşağılık duygusu

Ahlak evresi KOHLBERG: İyi çocuk (Evre 3)

EVRE: ERGENLİK

Yaş dönemi: Yaklaşık 13'üncü yıldan yaklaşık 20'inci yıla

Temel özellikler: Erinlikle başlar, olgunlukla biter; yüksek bilişsel düzeylere ulaşma; anababadan bağımsızlık; cinsel ilişki evreye geçmeden önce çözmek zorunda olduğu bir çatışma içerir.

Bilişsel evre PİAGET: Soyut işlem

Ruhsal-cinsel evre FREUD: Genital evre

Ruhsal-toplumsal evre ERİKSON: Kimlik/Rol karışıklığı

Ahlak evresi KOHLBERG: Yasa ve düzen (Evre 4)

EVRE: GENÇ YETİŞKİNLİK

Yaş dönemi: Yaklaşık 20'inci yıldan yaklaşık 45'inci yıla

Temel özellikler: Meslek ve aile gelişimi

Bilişsel evre PİAGET: -

Ruhsal-cinsel evre FREUD: -

Ruhsal-toplumsal evre ERİKSON: Yakınlık/Yalıtılmışlık

Ahlak evresi KOHLBERG: Toplumsal anlaşma (Evre 5)

EVRE: ORTA YAŞ

Yaş dönemi: Yaklaşık 45'inci yıldan yaklaşık 65'inci yıla

Temel özellikler: Meslekte en yüksek düzey; kendini değerlendirme; "boş yuva" bunalımı; emeklilik

Bilişsel evre PİAGET: -

Ruhsal-cinsel evre FREUD: -

Ruhsal-Toplumsal evre ERİKSON: Üretkenlik/Kendine dönüklük

Ahlak evresi KOHLBERG: İlkeli evre (Evre 6 ve 7, ikiside ender)

EVRE: İLERİ YAŞ

Yaş dönemi: Yaklaşık 65'inci yıldan ölüme

Temel Özellikler: Aileden, başarılardan tad alma; bağımlılık; dulluk; kötü sağlık

Bilişsel evre PİAGET: -

Ruhsal-cinsel evre FREUD: -

Ruhsal-toplumsal evre ERİKSON: Bütünlük/Umutsuzluk

Ahlak evresi KOHLBERG: -

EVRE: ÖLÜM

Yaş dönemi: -

Temel özellikler: Özel anlamda bir "evre"

Bilişsel evre PİAGET: -

Ruhsal-cinsel evre FREUD: -

Ruhsal-toplumsal evre ERİKSON: -

Ahlak evresi KOHLBERG: -

Kaynak: Ph. G. Zimbardo, Psychology and Life, 1979.

Psikanalitik geleneğe bağlı bir kuramcı olan Erikson sekiz psikososyal evre ayırt eder; birey bunların her birinde başarıyla çözmek zorunda olduğu temel bir çatışma yaşar. Erikson'un kuramı, kişinin yaşam süresi (life span) boyunca yer alan sürekli bir kişilik gelişimi sürecinden söz ederek Freud'un kuramını aşar. Piaget, büyümekte olan çocuğun içinde yaşadığı dünyaya nasıl uyum sağladığı sorununu temel olarak alır ve dört bilişsel gelişim evresi saptar. Kohlberg, Piaget'i izleyerek, ahlak alanında altı evreli bir gelişim kuramı oluşturmuştur.

Tablo 4'te, yaşam süresinde ortaya çıkan gelişim evreleri belli başlı kuramlar açısından, bu evrelerin yaklaşık yaşları ve temel olayları belirtilerek gösterilmektedir; Tablo 5 kuramları karşılaştırmaktadır.

Tablo 5

Gelişim Kuramları

BİYOLOJİK KURAMLAR:

Gelişimin Doğası: Doğa

Rehber Süreç: Olgunlaşma

Birey: Etkin

Gelişimin Biçimi: Evre

Odak: Yapıda ve davranışta gözlenebilir değişimler

PSİKODİNAMİK KURAMLAR:

Gelişimin Doğası: Doğa ve kazanım

Rehber Süreç: Olgunlaşma

Birey: Etkin

Gelişimin Biçimi: Evre

Odak: Kişilik yapısında içsel değişimler

KOŞULLANMA KURAMLARI:

Gelişimin Doğası: Kazanım

Rehber Süreç: Öğrenme

Birey: Edilgin

Gelişimin Biçimi: Sürekli

Odak: Davranışta gözlenebilir değişimler

BİLİŞSEL TOPLUMSAL ÖĞRENME KURAMLARI:

Gelişimin Doğası: Kazanım

Rehber Süreç: Öğrenme

Birey: Ilımlı etkin

Gelişimin Biçimi: Sürekli

Odak: Davranışta gözlenebilir değişimler

BİLİŞSEL GELİŞİM KURAMLARI:

Gelişimin Doğası: Doğa ve kazanım

Rehber Süreç: Olgunlaşma

Birey: Etkin

Gelişimin Biçimi: Evre

Odak: Zihinsey yapıda içsel değişimler

BİLGİ-İŞLEM KURAMLARI:

Gelişimin Doğası: Kazanım

Rehber Süreç: Öğrenme

Birey: Etkin

Gelişimin Biçimi: Sürekli

Odak: Davranışta gözlenebilir değişimler

KÜLTÜREL-BAĞLAMSAL KURAMLAR:

Gelişimin Doğası: Doğa ve kazanım

Rehber Süreç: Olgunlaşma ve öğrenme

Birey: Etkileşimci

Gelişimin Biçimi: Sarmal

Odak: birey ile toplum arasındaki ilişki

Kaynak: Hoffman ve ark., 1994

Gelişim alanında "olgunlaşma kuramı" (A. Gesell) ve "etolojik kuram" (K. Lorenz ve N. Tinbergen) genellikle biyolojik kuramlar olarak adlandırılır. Freud'un "psikoseksüel kuramı" ve Erikson'un "psikososyal kuramı" psikodinamik kuramlar çerçevesinde yer alır. Bilişsel kuramlar grubunda Piaget'in "bilişsel gelişim kuramı", Kohlberg'in "ahlak gelişimi kuramı" ayrıca "toplumsal biliş kuramları", "bilgi-işlem kuramları" bulunur. Öğrenme kuramları içinde "koşullanma kuramları" (Pavlov, Watson, Skinner) geleneksel kuramlardır, bunları "toplumsal öğrenme kuramları" (Dollard, Miller) izler; bu grupta en yeni akım "bilişsel toplumsal öğrenme kuramı" (Bandura) olarak ortaya çıkar. Gelişim alanında son olarak kültürel-bağlamsal kuramlar'ı buluyoruz; Vygotsky'nin "toplumsal-tarihsel kuramı" ve Bronfenbrenner'in "ekolojik kuramı" bu grupta yer almaktadır (bk. Tablo 5). Bütün bu kuramlar insan gelişiminin düzenli olduğu, dolayısıyla davranışın önceden kestirilebileceği sayıltısına dayanırlar. Bir ayrıksılık dışında bütün kuramlar bireyi etkin bir varlık olarak görürler. Bir kuramın insanın doğasını, gelişimin özünü nasıl gördüğü sorusu kuramların değerlendirilmesinde en önemli noktadır (bu temel görüşler aşağıda kuramlar karşılaştırılırken açıklanmaktadır).

Kuramların Karşılaştırılması

Önceki sayfalarda kısaca özetlediğimiz gelişim kuramlarını burada daha ayrıntılı biçimde ele alacak ve aralarındaki ilişkileri de araştıracağız. Böylece, gelişimin duygusal, bilişsel, toplumsal boyutları arasındaki ihmal edilemez bağları da görmüş olacağız. Bu arada kuramlara yöneltilen temel eleştiriler de ortaya konmuş olacaktır. Ancak bu ayrıntılara girmeden önce kuramların gerisinde yer alan dünya görüşlerini incelemekte yarar görüyoruz. Perlmutter ve Hall'ın (1992) belirttiği gibi, gelişimciler, gelişme süreçlerini açıklamaya yönelik kuramlarını kurarken insanın doğasına ve davranış süreçlerine ilişkin değişik modellere dayanırlar. Her model farklı bir dünya görüşünü temel alır ve gelişimi temsil edecek farklı bir analoji kullanır. Böylece, gelişimciler tarafından temel alınan dünya görüşü onların gelişimin değişik yönlerini tanımlama, araştırma ve yorumlama yollarını etkiler. Perlmutter ve Hall bellibaşlı üç model olduğunu söylemektedir: Mekanistik, organizmik, diyalektik (başka yazarların başka sınıflamalar yaptığı gözden kaçırılmamalı). Onlara göre bu modellerin hiçbiri ne doğru ne de yanlıştır; ama herbiri gelişimi anlamada rehber olarak kullanılabilir (bk. Tablo 6. Okuyucunun Tablo 5 ile Tablo 6'yı birlikte incelemesi yararlı olacaktır).

Tablo 6

Gelişime İlişkin Dünya Görüşleri

BENZETME:

Mekanistik: Makina

Organizmik: Organizma

Diyalektik: Orkestra müziği

BİREY:

Mekanistik: Genel olarak edilgin

Organizmik: Etkin

Diyalektik: Etkileşimsel

ODAK:

Mekanistik: Davranışta gözlenebilir değişimler

Organizmik: Yapıda içsel değişimler

Diyalektik: Birey ile toplum arasında ilişki

DEĞİŞİM TÜRÜ:

Mekanistik: Niceliksel

Organizmik: Niteliksel

Diyalektik: Niceliksel ve niteliksel

Kaynak: Perlmutter ve Hall, 1992.

Mekanistik modeller makina benzetmesini kullanır ve gelişimin de makinanın işleyişini yöneten yasalar gibi düzenli yasalara bağlı olduğunu kabul eder. Gelişimi dış güçler etkiler; davranış geçmişteki deneyimlerle ve şimdiki durumlarla biçimlenir. İnsanların duyguları, düşünceleri ve eylemleri değişir, ama yapıları değişmez (otuz yaşındaki biriyle yedi yaşındakinin bilişsel yapıları farklı değildir). Bu modelde davranış uyarılmanın sonucudur, dolayısıyla insanların eylemleri çevreye tepkiler doğrultusunda açıklanır. Öğrenme kuramcıları davranışı açıklarken ve bazı biliş kuramcıları zihnin işleyişini açıklarken bu modeli kullanırlar. Bu yaklaşımda insan edilgin bir varlıktır (ancak, bu modelden kaynaklanan "toplumsal biliş kuramı"nda birey akılcı bağlamda etkin sayılmaktadır). Organizmik modeller insanı etkin ve değişen organizmalar olarak görürler. İnsanlar çevreyle etkileştikleri için köklü bir biçimde değişirler. Düşüncedeki gelişme deneyimin basit bir sonucu değildir, yapıdaki biyolojik temelli özel bir değişimi yansıtır (otuz yaşındaki birinin bilişsel süreçleri yedi yaşındaki birininkinden niteliksel olarak farklıdır). Organizmik yaklaşım gelişimin hedefiyle ve davranışın örgütlenme biçimiyle ilgilenir; davranışın dışsal nedenini değil, bireyin içindeki değişim kurallarını tanıma ve tüm sistemi betimleme amacını güder. Bu yaklaşımda birey etkindir, etkinliğinin kaynağı da kendisidir. Diyalektik yaklaşım insanın sürekli değişen bir çevreyle etkileşim içinde olduğunu kabul eder. Gelişim, aralarında hiçbir zaman yetkin bir uyum bulunmayan biyolojik, fiziksel, psikolojik ve toplumsal boyutlara sahiptir. Diyalektik yaklaşım birey ile toplum arasındaki ilişkiye odaklanır; bireyin gelişimi büyük ölçüde tarihsel andaki olaylardan etkilenir (bu nedenle, yüzyılımızda doğmuş birinin gelişimi geçen yüzyılda doğmuş birininkinden farklı olacaktır). Diyalektik yaklaşımın mekanistik ve organizmik yaklaşımların kavramlarını bütünleştirebileceğini ileri süren gelişimciler vardır (Perlmutter ve Hall, 1992).

Şimdi, daha önce sözünü ettiğimiz gelişim kuramlarını birbiriyle karşılaştırarak inceleyebiliriz.

Olgunlaşma kuramı insanoğlunun sırasal bir büyüme (sequential growth) gösterdiği ilkesini embriyoloji çalışmalarından almıştır. Embriyonun epigenetik olarak bazı evrelerden geçerek büyüdüğü ve bu sıranın her zaman sabit olduğu bu çalışmalarda ortaya konmuştur. İşte bu embriyolojik modeli çocuk gelişimine uygulayan kişi Arnold Gesell (1880-1961) olmuştur. Gesell'e göre, olgunlaşma mekanizması doğumdan önce olduğu gibi sonra da gelişimi yönlendirmeyi sürdürür. Gelişim hızları açısından çocuklar arasında farklılık olmakla birlikte hepsi aynı sırayı izler. Çocuklar, sinir sistemleri yeterli derecede olgunlaştığında, oturur, yürür ve konuşurlar. Bu gelişmede öğrenmenin çok az katkısı vardır. Ancak Gesell normal gelişim için belirli çevresel koşulların da gerekli olduğunu kabul eder. Olgunlaşma süreci herhangi bir biçimde zarar gördüğünde normal gelişim de engellenecektir. Örneğin embriyo oksijen yokluğuna uğrarsa organların gelişiminde ciddi sorunlar görülür. Doğum sonrası gelişimde de çevrenin belirli koşulları taşıması gerekmektedir. Örneğin, çevrelerinde yeterli derecede uyaran olmayan, yeterli bakım görmeyen kurum çocukları iyi gelişemezler. Gesell en önemli çalışmalarını devinim gelişimi alanında yapmış, ancak olgunlaşma mekanizmasının bütün gelişimi belirlediğini kabul etmiştir. Gesell'e göre çocuk yetiştirmek de olgunlaşma ilkesinin tanınmasıyla başlamalıdır. İnsanoğlu dünyaya biyolojik evrimin ürünü olan bir programla gelir; anababa belirli kurallara zorlamadan, çocuğu kendisinden alacağı doğal ipuçlarına göre eğitmeyi bilmelidir.

Gesell'i eleştiren kuramcılara göre, çocuğun gelişiminde dış çevre iç plandan daha etkilidir. Gesell ayrıca, gelişimdeki yaş normlarını çok kesin biçimde verdiği, olabilecek değişiklikleri dikkate almadığı için de eleştirilmektedir. Buna karşılık Gesell'in, özellikle bebeğin devinim gelişimine ilişkin normları hala çok değerlidir; çocuğun kendini ayarlaması, anababanın da buna duyarlı olması ilkesi de geçerliğini korumaktadır.

Psikanalizin gelişim psikolojisine belli başlı katkısı evre kavramıdır. Freud (1856-1939) insan gelişiminin çeşitli evrelerini tutarlı bir sistem halinde betimleyen ilk bilim adamıdır. Son olarak psikanaliz, insanın eylemlerinin ve düşüncelerinin ilk bakışta görüldüğünden daha karmaşık olduğunu öğretmiştir bize.

Psikanaliz kuramı gelişim alanını etkilemiş olmakla birlikte, çağdaş gelişimciler genellikle birçok psikanalitik görüşü yetersiz ya da yanlış bulmaktadırlar. Örneğin, ilk üç psikoseksüel evrenin yetişkinlikteki kişilik gelişimini belirlediği görüşü normal çocukların araştırılmasında pek az destek bulmuştur. Ayrıca, yetişkinlikteki kişilik özelliklerinin ve davranışların çoğunun sosyo-kültürel çevreden ve gündelik yaşamdan etkilendiği konusunda görüş birliği vardır. Psikanalizin tarihsel önemi bütün bu tartışmaları başlatan ilk kuram olmasıdır.

Toplumsal öğrenme kuramının en önemli adı olan Bandura insan yaşamında "gözlem yoluyla öğrenme"nin önemini savunur. Gözlemsel öğrenme dört süreç içinde gelişir: Dikkat etme, akılda tutma, davranışı tekrarlama, pekiştirme ve güdüleme. Aslında bu dört süreç birbirinden ayrı değildir, birlikte işler. Bandura bu dört sürece dayanan "model alarak öğrenme" olgusunu, daha geniş bir çerçeve içinde asıl "toplumsallaşma" süreci açısından değerlendirir. Toplumsallaşma süreci içinde bir toplumun üyelerine toplumsal kabul gören davranışlar, cinsiyet rolleri öğretilir. Kişi toplumsallaştıkça dış ödül ve ceza sistemlerine bağımlı kalmadan kendi iç denetim örüntülerini geliştirir. Kişi kendini değerlendirme standartlarını oluştururken gözlemlediği modellerin standartlarını örnek alır. Toplumsal öğrenme kuramcıları paylaşma, yardımlaşma, işbirliği gibi olumlu toplumsal davranışların da bu modellerden etkilendiğini kabul ederler. Sonuç olarak bu yaklaşımda, model davranışlar aracılığıyla insana her tür davranışın öğretilebileceği ilkesi benimsenmektedir.

Toplumsal öğrenme kuramcısı Banduranın görüşleri ile bilişsel gelişim kuramcısı Piaget'in görüşleri arasında birleşen ve ayrılan noktalar vardır. Her iki kuramcı da çocuğu öğrenme süreci içinde oldukça etkin ve bilişsel bir varlık olarak kabul eder. Ancak Bandura dış çevrenin etkilerini savunurken, Piaget iç güçlerin önemini vurgular. Piaget'e göre gelişim, dışardan öğretilenden bağımsız olarak, çocuğun içsel ilgi ve merakı sonucu kendi kendine ilerleyen bir süreçtir. Bu süreç bazı içsel değişikliklerle evrelerin ortaya çıkmasını sağlar. Daha çok çevreci olan Bandura ise Piaget'in görüşlerini iki açıdan eleştirir. Bandura ya göre çocuklar çevreye içsel bir merak duydukları için değil, pekiştiricilerle özendirildikleri için öğrenir, daha sonra bu dış değerlendirmeleri içselleştirirler. Yine Bandura'ya göre çocukların ne öğrendiklerini evreler değil izlenen modeller belirler; hatta toplumsal öğrenme yöntemleriyle Piaget'in evrelerini değiştirmek bile olanaklıdır.

Bilişsel gelişimciler dış çevrenin çocuk üzerindeki etkisinin önemini kabul etmekle birlikte çocuktan kaynaklanan gelişime de yer vermek istemektedirler. Dolayısıyla gelişimciler, Bandura'nın kendiliğinden öğrenme olgusunu ihmal edişini eleştirmektedirler. Gelişimcilere göre Bandura çok fazla çevrecidir ve bu tutum dikkatimizin çocuktan uzaklaşmasına yol açmaktadır (W. Crain, 1980).

Piaget'e göre zeka gelişimi "sürekli ve ilerleyici bir dengelenme sürecidir" ve "gelişimin evreleri ya da düzeyleri birbirini izleyen dengelenme basamaklarından oluşur." Gelişim sırasında birbiri ardına ortaya çıkan farklı bütünsel yapılar doğuştan değildir, derece derece kurulurlar, bir oluşumun sonucudurlar. Zeka esas olarak etkin bir doğaya sahiptir. Ruhsal yaşamın hareket noktası bilinç değil, etkinliktir ve ruhsal gelişim eylemin derece derece zihinselleşmesinden ibarettir. Piaget'e göre, "eylem düşünceden önce gelir." Eylem işlemde içselleşir. Pratik zeka kavramsal zeka haline gelir.

Bilişsel gelişim kuramının belirlediği evreler ile psikanalizin belirlediği evreler arasında karşılaştırma yapmak yararlı olacaktır. Piaget (1896-1980) daha başlangıçtan itibaren ve araştırmaları boyunca kendi bulgularını psikanalizin bulgularıyla karşılaştırmaya çalışmıştır. Sonunda Piaget, 1933'deki psikanaliz kongresinde kendi zeka psikolojisi ile psikanaliz arasındaki ilişkiyi ortaya koymuştur. Piaget, duygusal gelişimle bilişsel gelişim arasında koşutluk olduğuna, ikisinin de evre sistemi aracılığıyla belirlenebileceğine inanmaktadır. Piaget zihinsel ve duygusal evreleri sistemleştirmekte ve her zihinsel evreye karşılık olan duygusal görünümleri belirtmektedir. Piaget'e göre iki alan arasındaki koşutluk açık ve kesindir: Duygusal alan, yapısı zihinsel olan davranışın enerji kaynağını oluşturur. Bu düzenleme Piaget'in evre sistemini genelleştirmekte ve evre anlayışı kişiliğinin evreleri anlayışı haline gelmektedir.

Piaget'e göre Freud'un temel keşiflerinden biri, çocuğun duygusal alanın iyi belirlenmiş evrelerinden geçerek gelişmesi, evreler arasında yetkin bir sürekliliğin olması olgusudur. Piaget'in Freud'a yönelttiği temel eleştiri ise, keşfettiği duygusal olguları yorumlamasının yetersiz kalması yönündedir. Piaget'e göre bu yetersizliğin nedeni Freud'un hala geleneksel çağrışımcı psikoloji çerçevesinde düşünmesidir. Piaget Freud'un keşfettiği temel duygusal olguların kendi evre anlayışıyla ve sistemiyle kolayca bütünleştirilebileceği inancındadır.

Piaget'e göre, gelişimde bilişsel ögeler ile duygusal ögeler birbirinden ayırt edilemez. Duygusal alan, zekanın yapılarının değil işleyişinin tabi olduğu bir enerji kaynağı rolünü oynar. Gerçekte enerjisiz bir yapı ve yapısız bir enerji olamayacağı için, her yeni yapıya bir enerji düzenleme biçimi, her duygusal davranış düzeyine de belirli bir bilişsel yapı tipi denk düşmelidir. Bu açıdan bakıldığında, Piaget'in sistemindeki farklı evreler onlara denk düşen duygusal görünümlerle tamamlanabilir. Piaget'e göre gerçeklikte duygusal ve bilişsel davranıştan ayrı ayrı söz etmek olanaksızdır; her davranış "aynı zamanda hem o, hem öbürü"dür. Bunu kavramak için yapının ve enerjinin dilini öğrenmek gerekir. Piaget'in yaklaşımında duygusal gelişim zihinsel gelişime bağlıdır. Fakat zeka ile duygu arasında bir doğa farkı vardır: "Davranışın enerjisi duygusal alanı ortaya çıkarır; davranışın yapıları ise bilişsel işlevleri ortaya çıkarır." Duygusal alan zekanın işleyişine müdahale eder, ama yapılar yaratamaz. Piaget'e göre, "Duygusal işlev, ona araçlarını sağlayan ve onun hedeflerini aydınlatan zeka olmadan hiçbir şey değildir."

Bilişsel gelişim ile toplumsal gelişim arasında da ilişki kurulabilir; bu ilişkiyi belirten en genel kavram "toplumsal biliş" (social cognition) kavramıdır. Toplumsal bilişin gelişimi, insani, toplumsal dünyaya ilişkin bilişlerin gelişimidir. Bu gelişim, ben'in ben-olmayan'dan, kişinin kişi-olmayan'dan ve bir kişinin başka bir kişiden gitgide ayrılması, farklılaşması süreci olarak tanımlanabilir.

Piaget'e göre çocuğu çevre ile ilişkiye sokan etkinlik özümleme ve uyma süreçlerini içerir, zeka da bu özne-nesne ilişkisiyle tanımlanır. Özne ile nesne arasındaki ilk ilişki ikili olmayan (adüalistik) bir farklılaşmamışlık ilişkisidir; bu ilişkide ben ile ben-olmayan arasında hiçbir ayırım yoktur. Sonra iki yönlü bir hareketle, yani deneyimin değerlendirilmesini sağlayan dışsallaştırma hareketiyle ve zihinsel işleyişin bilincini kazandıran içselleştirme hareketiyle, kendi özerklikleri ve etkileşimleri içinde öznenin kurulması ve dünyanın kurulması gerçekleşir. Piaget'e göre, "zeka ne benin bilinciyle başlar, ne de nesnelerin bilinciyle; zeka bunların etkileşiminin bilinciyle başlar ve bu etkileşimin iki kutbunun aynı anda birbirine yönelmesiyle, zeka kendi kendini örgütlerken dünyayı da örgütler." Başlangıçta her şey özne ve onun eylemi üzerinde odaklaşmıştır; sonra derece derece merkezden ayrılma (decentration) gerçekleşir, böylece özne diğer nesneler arasında bir nesne olur. Piaget'e göre bu gelişimi belirleyen ilke şudur: Bütünsel bir benmerkezlilikten nesnelliğe geçiş (Tran-Thong, 1978).

Flavell'e göre, toplumsal biliş, insani nesnelerin ve onların yaptıklarının bilişi anlamına gelmektedir. Bu bilişin içinde ben'e, diğer insanlara, toplumsal ilişkilere, örgütlere ve kurumlara, genel olarak insani, toplumsal dünyamıza ilişkin algı, düşünme ve bilgi vardır. Toplumsal biliş insanları ve insanın yaptıklarını konu edinir. Örneğin makinalar, matematik, ahlaksal yargılar insani bilişin konuları ve ürünleridir; ama yalnızca sonuncusu insani toplumsal bilişin konusu sayılabilir. Toplumsal biliş kesinlikle toplumsal dünyayı ele alır, fiziksel ve mantıksal-matematiksel olanı değil. Böylece toplumsal biliş alanındaki özel gelişim eğilimleri şu alanlarda ortaya çıkmaktadır: Algılar, duygular, düşünceler, niyetler, ben, kişilik, ahlak.

Bilindiği gibi, Piaget'in kuramı öncelikle çocukların bilişsel gelişimiyle ve onların fiziksel dünyanın işleyişini anlayışlarıyla ilgilidir. Kuramın temel sayıltısı, insanları ve toplumsal ilişkileri anlamada etkili olan bilişsel etkenlerin fiziksel dünyayı anlamada rolü olan etkenlerle aynı olduğudur. Piaget toplumsal dünyanın çocuğu fiziksel dünyayla aynı biçimde etkilediğini kabul etmektedir. Bu temel kabulleri nedeniyle Piaget'in modeli -toplumsal deneyimi gelişimin kaynağı olarak kabul etse bile- toplumsal alanla çok az ilgilenmektedir. Günümüzün bilişsel kuramcıları ise Piaget'in toplumsal deneyimle ilgili görüşünü pek paylaşmamaktadırlar. Onlara göre toplumsal deneyimin çocuk üzerindeki etkisi Piaget'in sandığından hem daha farklı, hem de daha önemlidir. Toplumsal biliş kavramının ortaya çıkması da işte bunun sonucu olmuştur.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org