Erkeğe Özgü Heyecansal Yapı ve Sosyal Eğilimler
Tuncel Altınköprü
Erkeklerle kızlar arasında belirgin olarak öne çıkan ayırt edici
özelliklerden biri de heyecansal yapılarındaki ve sosyal ilgilerindeki
farklılıklardır. Erkeklerin genellikle heyecansal olaylar karşısında çabuk
paniğe kapılmadıkları, daha korkusuz, daha soğukkanlı, daha bilinçli
davrandıkları yaygın bir kanıdır. Yine erkeklerin; dik başlı oldukları, zor
koşullar karşısında daha dirençli, daha mücadeleci davrandıkları, baskılara
boyun eğmedikleri düşünülür. Erkekler; kızlara oranla daha rekabetçi, daha
bireyci, daha özgür yaradılışlı ve daha az sosyaldirler. Spor, siyaset,
ekonomi gibi konulara olan ilgileri daha derin ve daha yoğundur.
Buna karşın kızların daha yumuşak huylu, duygusal, uzlaşmacı, altkm
karakterli ve sosyal olduklarına inanılır. Özellikle korku yaratan olaylar
karşısında son derece dirençsiz oldukları düşünülür. Gerçekten de kızlar;
genel olarak fare, yılan, böcek gibi hayvanlar karşısında ürküp korkarlar.
Her türlü heyecan olgusu karşısında duygularını coşkun tepkilerle, yaygın
bir telâşla orsaya koyarlar. Zor koşullar karşısında psikolojik olarak çabuk
çözülürler. Dayanma, karşı koyma, başa çıkma yetenekleri sınırlıiır. Daha
çok moda, müzik ve sinemayla ilgilenirler.
ETKİNLİK TÜRÜ KIZLARDA ERKLERDE
işbirliği içinde bulunma 21 dakika 1,5 dakika
Sözlü anlatım 15 dakika 4 dakika
Tek başına yapılandırma 20 dakika 33 dakika
Telâşlılık hâli 0.5 dakika 5 dakika
Bütün bu veriler dikkate alınıp yorumlandığında, aşağıdaki sonuçlara ulaşmak
mümkün olur.
1. Erkek çocuklar; başkalarıyla ilişki kurma, işbirliği içinde bulunma,
uyumlu davranma ve birlikte yapma ölçütleri açısından kız çocukların çok
gerisinde bulunmaktadırlar (21 dk. / 1,5 dk).
2. Kendini sözlü olarak ifade etme; duygu ve düşüncelerini
başkalarıyla paylaşma, yaşanan olayları anlatma ölçütleri açısından da erkek
çocuklarda, kızlara oranla önemli bir gerilik göze çarpmaktadır (15 dk / 4
dk).
3. Erkek çocuklar, kızların sözlü anlatım ve işbirliği içinde bulundukları
süreler boyunca yalnız kalmayı tercih ederler. Ancak tek başına oldukları bu
dönem boyunca boş da durmazlar. Çeşitli yapılandırma etkinlikleriyle
uğraşırlar ve bu alanda kızlara karşı belirgin bir üstünlük sağlarlar (33
dakikaya karşılık 20 dakika). İşte onların bütün bu farklılıkları, ileride
sahip olacakları teknik üstünlüklerinin ve yaratıcılıklarının temelini
oluşturur.
4. Gilford ve Zimmerman şahsiyet profilinde telâş ve heyecanlılığm dişi
cinse özgü bir özellik olarak belirlenmiş olmasına karşın yukarıdaki
araştırmanın sonuçlarına göre erkek çocukların kızlara oranla on kat daha
fazla telâş hâli içinde bulundukları görülmektedir (0.5 dk. / 5 dk.).
Erkeğe ve dişiye özgü farklılıkların kaynağını araştıran bu inceleme, ilk üç
ölçütün; erkek ve dişide biyolojik ve fizyolojik ayrımın ortaya çıkışıyla
paralel olarak seçilebildiğini, yani hormonal kökenli olduğunu ortaya
koymaktadır. Ancak gelişme, olgunlaşma ve sosyal etkilere bağlı olarak
heyecan hâllerinin yaşanışında ve denetlenmesinde erkekler lehine hiç de göz
ardı edilemeyecek bazı önemli değişim ve kazanımların gerçekleştiği de son
derece açıktır.
Erkek çocukların küçük yaşlardan beri süregelen sosyal uyum yetersizlikleri,
ataklıkları, kaba kuvvete ve kavgaya olan eğilimleri; önergenlikle birlikte
kandaki testosteron oranının artmasıyla daha da abartılı bir yapı kazanır.
Erinlikle birlikte erkek çocukların başlarını belâya sokma ve suç işleme
oranlarındaki anî ve büyük yükseliş bununla ilgilidir. Buna karşın bütün bu
atak yapı ve eğilimler; ergenliğin son dönemlerinde denetlenebilir, yapıcı
ve yararlı kanallara yönlendirilebilir bir kimlik kazanır. İşte bütün bu
değişim ve kazanımlar, erkeklerin sosyal yaşam içindeki ayrıcalıklı
konumlarını kendilerine kazandıran önemli özelliklerinden biri olarak
belirgin bir önem taşır.
Bu açıdan bakıldığında erkeğe özgü heyecansal yapı, erkek kimliğinin önemli
bir boyutudur. Bir erkeği tanımak, bir bakıma onun duygularını ve heyecansal
yaşayışlarını tanımak demektir. Bireylerin doğarken kendileriyle birlikte
getirdikleri bazı kalıtımsal özellikler, cinslere özgü hormonal ve
fizyolojik farklılıklar, içinde yaşanılan aile ve kültür ortamlarının
heyecansal yaşayışlara etkileriyle değişebilmekte, gelişip
olgunlaşabilmektedir. Bu durum, sadece cinsler arasında değil, fakat aynı
cinsteki bireyler arasında da duygu ve heyecan yaşayışlarında büyük bir
çeşitliliğe neden olmaktadır.
Kişiliğinin önemli öğelerinden birini oluşturan heyecanlılık, insan
davranışlarım tanımlarken daima bir ölçüt olarak kullanılagelmiştir.
Kimileri, diğer insanlara oranla daha kolay heyecanlanırlar. Belirli bir
heyecansal uyarıma, başkalarından daha fazla ve daha uzun süre tepki
gösterirler. Tepkilerini denetleyemez, kontrol edemezler. Bu da onları
yanılgılara, uyumsuzluklara ve başarısızlıklara sürükler. Kimileriyse
heyecansal uyarımlar karşısında güçlü bir özdenetime sahiptirler. Ne kadar
sevinmiş, korkmuş veya öfkelenmiş olurlarsa olsunlar, sakin olmayı,
soğukkanlı ve sağduyulu davranmayı başarabilirler. Bu da onların sosyal
uyumlarının ve başarılarının sigortası olur. Sevinç, tutku, korku, öfke, kin
gibi heyecanlarının yönlendirebileceği yıkıcı davranışlardan korunarak uzun
çaba ve emeklerle elde ettikleri değerlere sahip çıkmayı basabilirler.
Erkeklik hormonlarının heyecanlarda ve davranışlarda yol açtığı bilinen atak
eğilimlere karşın nasıl oluyor da kızlarda pek sık görülmeyen böyle güçlü
bir özdenetim mekanizması erkeklerde işler hâle gelebiliyor? Erkeğe özgü
böyle bir heyecansal olgunluğa sahip olabilmeleri için erkek çocukların
nasıl yetiştirilmeleri gerekiyor? Bunu da "Davranışlara Yön Veren
Heyecanlar" başlıklı bölüm altında incelemeye çalışalım.
Davranışa Yön Veren Heyecanlar
Heyecanların Kaynağı, Sınıflandırılması ve Heyecansal Yapının Özellikleri
Heyecanlar, duygularla aynı kaynaktan doğarlar. Yani algıladığımız iç veya
dış uyarımların benliğimizde yarattığı etkiler; bazen duygu, bazen de
heyecan hâllerini yaşamamıza neden olurlar. Duygularımız; iç ve dış
uyarımların benliğimizde harekete geçirdikleri düşük yoğunluk ve güçteki
tepkilerimizdir. Buna karşın heyecanlar; duygulara oranla çok daha yoğun,
çok daha şiddetli, çok daha sarsıcı yaşanırlar. Sözgelimi hoşlanma,
hoşlanmama, çekici veya itici bulma birer duygudur; ama aşk, tutku, nefret
ve kin birer heyecandır.
Duygular; bilincin denetiminde, düzenli ve uyarıcıdırlar. Bireyi; yaşanan
duyguya uygun olarak, doğru yönde tepki göstermesi için harekete geçirirler.
Heyecanlarsa; bütün organizmayı sarsıp alt üst eden, onu bilincin
denetiminden çıkaran yüksek şiddette yaşanan duygulanmalardır. Bu nedenle
bireye, normal tepki gösterme ve doğru olan davranışta bulunma olanağı
tanımazlar. Çığlıklar atma, havalara sıçrama, bağırıp çağırma, vurup kırma,
donup kalma, düşüp bayılma, kaçma, saldırma gibi sıra dışı tepkilerle
kendilerini dışa vururlar. Başlıca heyecan yaşayışları arasında; şiddetli
korku, öfke, sevinç, tasa, sevi, tutku ve kıskançlık sayılabilir.
Heyecanların en eski sınıflandırması Aristo'ya aittir. O, heyecanları;
hazzın egemen olduğu ve tasanın egemen olduğu heyecanlar biçiminde iki
kümeye ayırmıştı. Diğer ünlü heyecan araştırmacılarından Darwin, heyecanları
coşkunluk ve çökkünlük yaratanlar; Wunt, dolgun ve cılız olanlar; Lange ise,
çöktürücü ve coşturucu heyecanlar biçiminde kümelendirmişti. Bu üç yorum
incelendiğinde, farklı adlandırılmalarına karşın tanımsal olarak
birbirlerine son derece benzedikleri açıkça görülür.
Günümüzde ise heyecanlar, Fransız araştırmacı Dumas'ın sınıflandırmasına
uygun olarak; 1. Aktif heyecanlar, 2. Pasif heyecanlar olmak üzere iki küme
hâlinde incelenmektedir. Dumas'a göre heyecan hâllerinden pek çoğunun hem
aktif hem de pasif hâlleri vardır. Tasa, sevinç, korku gibi heyecanlar hem
aktif hem de pasif hâlde görülebilirler. Buna karşın öfke daha çok aktif
olarak yaşanır. Genel olarak bir hareketlilik, bir coşku, bir taşkınlıkla
birlikte görülen heyecanlara, o heyecanların aktif hâli; genel bir
hareketsizlik, çökkünlük, durgunlukla birlikte görülen heyecan yaşayışlarına
ise, o heyecanların pasif hâli denir.
Heyecansal uyarımlar insanda, sempatik ve parasempatik sistemleri harekete
geçirerek istem dışı bir dizi fizyolojik, biyolojik ve psikolojik
etkinlikleri başlatır. Bu heyecansal uyarımlar insanda sempatik sistemi
(omurilik) etkilediği zaman aktif heyecan hâlleri yaşanır. Güçlü bir
heyecansal uyarımla karşılaşan bireyde öncelikle adrenalin bezleri etkin
hâle gelir. Kana karışan adrenalin hormonları birkaç saniye içinde bütün
vücuda yayıla] rak bir dizi etkileşmeyi başlatır.
Öncelikle karaciğerin kana daha fazla şeker salgılaması sağlanır. Bu şeker,
kan dolaşımı aracılığıyla bütün vücuda ve kaslara yayılır. Kaslar güç,
enerji ve direnç kazanır. Adrenalinin karın kaslarını etkilemesi sonucunda
sindirim sistemi çalışmasını durdurur. Buradan çekilen kan, kaslarda ve
solunum sisteminde yoğunlaşır. Adrenalin bir yandan da bronşları denetleyen
küçük kasları gevşetip bireyin daha sık ve daha derin soluk almasını,
akciğerlere ve kana daha fazla oksijen girmesini gerçekleştirir. Kalp daha
hızlı çarpmaya, nabız daha hızlı atmaya başlar. Yaralanmalara karşı kanın
pıhtılaşma oranı yükselir. Kan dolaşımının hızlanmasına bağlı olarak bütün
bedeni bir sıcaklık basar. Yanaklar ve kulaklar kızarır. Vücudu serinletmek
için ter bezleri faaliyete geçer. Bütün vücudu ter basar. Böylece birey;
biyolojik, fizyolojik ve tinsel yapılarıyla bir bütün olarak heyecan yaratan
uyarıma tepki göstermeye hazır hâle gelir.
Heyecansal uyarımlar insanda parasempatik sistemi (beyin ve kuyruk sokumu)
etkilediği zamanlarsa, heyecan hâlleri pasif olarak yaşanır. Yani; öncelikle
adrenalin salgılaması durur. Bronşlar daralır, soluk alma sıklığı azalır.
İnsan adeta soluğunun kesildiğini sanır. Böylece kana giren oksijen oranında
azalma olur. Kalp atışları yavaşlar. Damarlar genişler, tansiyon ve nabız
düşer. Gözbebekleri küçülür. Tükürük salgılaması artar. Ter salgılanması
durur. Mide ve bağırsakların çalışması hızlanır. Kaslara giden oksijen, kan
ve şeker oranındaki yetersizliklere bağlı olarak kas gücünde zayıflama
görülür. İnsanın adeta gücü, dermanı kesilir. Bunlara paralel olarak birey
bedeninden bütün kanının çekildiğini sanır. Ten rengi solar. Bazen donmuş
gibi kasılıp kalır, bazen düşüp bayılır. Tinsel ve fiziksel olarak çöker.
Karın kaslarındaki gevşemenin sonucu çiş ve dışkı kaçırma görülür. Kendini
izleyenlerde, karşı koyma ve savaşma gücünü yitirmiş, uyuşuk, kırık ve
kırgın bir izlenim bırakır.
Heyecansal Tipler
Heyecansal yaşayışlar aktif ve pasif olarak iki küme hâlinde incelenseler
de, toplumda herkesin bütün bu heyecanlan ayni şiddet ve kuvvetle yaşayıp
hissetmediği gözlenebilir bir başka gerçektir. Bir kısım insanlar daha
seyrek olarak ve ancak olağan dışı uyarımlar karşısında heyecanlanırlar.
Düşük heyecan frekansına sahip bu kişiler; soğukkanlı ya da sakin mizaçlı
olarak adlandırılırlar. Bir kısım insanlarsa, pek çok kişinin tepki
göstermediği uyarımlar karşısında bile çok şiddetli heyecanlara kapılırlar.
Bu kişilerin de, heyecanlı yapıya sahip oldukları söylenir. İşte bütün
insanlar heyecanlılık açısından, soğukkanlı tip ve heyecanlı tip olarak
adlandırılan bu iki aşırı uç arasında geniş bir dağılım gösterirler.
Soğukkanlı tipler, heyecansal uyarımlar karşısında son derece
kontrollüdürler. Onların ne zaman ne hissettiklerini, hangi duygular içinde
bulunduklarını anlamak çok güçtür. Ne hissederlerse hissetsinler, dışarıya
yalnızca göstermek istediklerini yansıtırlar. Sevinçleri, coşkulan,
öfkeleri, korkulan, sevileri, tutkuları hep hesaplı, plânlı, programlıdır.
Gerçek duygu ve heyecanlarını saklamayı çok iyi bilirler. Bunları ses, mimik
ve davranışlarla ele vermezler. Düşünür, tartar ve uygularlar.
Soğukkanlı yapıya ve güçlü bir özdenetim mekanizmasına, kalıtımla ya da
sosyokültürel çevrenin etkisiyle sahip olanlar vardır. Ancak bunların bir
bölümü gerçek birer duygusuzdur. Böyleleri, ne içinde yaşadıkları toplumun
değer yargılarına ne de başkalarının sevinç, tasa ve kaygılarına önem
verirler. Kaba, bencil ve duyarsız varlıklardır. Vatanseverlik, iyilik,
doğruluk, dürüstlük, acıma, paylaşma, yardımlaşma gibi kavramlar onları
etkilemekten çok uzaktır. Kendilerinden başka hiç kimseyi düşünmez, kimsenin
derdi ve sevinciyle ilgilenmezler. Meğer ki bir çıkar kokusu sezmiş
olmasınlar... Her şeyi kendi yararlan doğrultusunda görür, yorumlar ve
yaşarlar. Çıkarları için en yakınlarına bile zarar vermekten çekinmezler.
Konuşkandırlar. Anlama, kavrama ve inandırma yetenekleri yüksektir. Hele
çıkarları söz konusu olduğunda... Dışadönük, girişken, mücadeleci, yaşama
bağlı hayat insanıdırlar. Gün, bugündür felsefesine bağlıdırlar.
Heyecanlı tipler; çok çabuk üzülüp kederlenir, sevinir, neşelenir, korkar,
öfkelenir, kıskanır ve kinlenirler. Bu yüzden çok sık ve yoğun bir biçimde
heyecan hâlleri yaşarlar. Böylelerinin refleks ya da irade yoluyla duygu ve
heyecanlarına ketvurma yetenekleri yetersiz, özdenetim mekanizmaları
zayıftır. Heyecanlı yapıya sahip kişiler, deri ve kas uyarıcılarına
genellikle abartılı yanıtlar verirler. Heyecansal uyarımlara karşı olduğu
gibi acıya karşı da aşırı duyarlıdırlar. Sözgelimi, böylelerine bir iğne
vurmak, bir serum bağlamak bile yeri geldiğinde büyük sorun olur.
Heyecanlı yapıya sahip kişilerin damar ve içsalgı bezleri tepkileri de
dengesizdir. Sözgelimi küçük damarların açılıp kapanmasmdakı anormallikler,
yüz renginin anî değışimleriyle anlaşılabilir. Heyecanlılık açısından normal
birinde hafif bir duygulanım yaratabilecek bir uyarının; sararma, kızarma,
sıcak basması veya üşüme gibi etkiler yaratması heyecanlı yapıyı açığa
çıkarır. Kriz hâlinde gelen ağlama ve gülmeler, belirli bir uyum içinde
konuşurken ses tonunda ortaya çıkan duygusal değişmeler, ses kısılmaları,
anî ağız kurumaları, aşırı ağız sulanmaları ve mide salgıları, bedenin
tamamını veya bazı kısımlarını ter basması, sinirsel çişler hep heyecanlı
yapının belirtileridir. Melankoli, nevrasteni, histeri; heyecanlarda
düzensizlik, irade zayıflığı, çeşitli psişik dengesizlikler heyecanlı
yapının tetiklediği hastalıklardır. Bunların dışında; bazı mide ve bağırsak
hastalıklarıyla, şeker hastalığı, heyecanlı yapıdan kaynaklanabilir.
Heyecan hâllerinin şiddetleri gibi, duyuş ve yaşayış süreleri de bireyden
bireye farklılıklar gösterir. Kimileri, hangi şiddette olursa olsun
yaşadıkları heyecanların etkisinden çok çabuk kurtulurlar. Kimileriyse;
etkisine girdikleri heyecanları, bu heyecan uyarımı ortadan kalksa bile çok
canlı ve taze olarak uzun süre yaşarlar. Buna göre:
Kısa yansımalı heyecansal yapılılar; etkisine girdikleri bütün heyecanları
kısa süreli yaşarlar. Bunlar; sevinç, sevi, tutku, korku, öfke, kin gibi
heyecanların etkisine çok çabuk giren, fakat aynı zamanda bu etkilerden çok
çabuk kurtulan kişilerdir. Pek kolay sever, âşık olurlar. Sevilerini büyük
bir coşkuyla, tutkuyla yaşarlar. Ancak bir süre sonra bıkıp usanır, başka
sevdaların peşinden koşarlar. Halk arasında böyleleri, şıpsevdi olarak
adlandırılırlar. Kısa yansımalı tipler, sudan nedenler için çok çabuk
öfkelenir, bağırıp çağırır, tehditler savururlar. Ancak öfkeleri çabucak
diner. Üzülüp pişman olur, af diler veya affederler. Kızgınlıkları gibi
sevinçleri de anîdir. Birden sevinip coşar, bin bir vaadde bulunurlar. Ancak
sözlerinin pek büyük bir çoğunluğunu tutmazlar. Kararsız, değişken ve
maceracıdırlar. Dünü unuturlar. Yarını düşünmezler. Günü yaşarlar.
Uzun yansımalı heyecansal yapılılar; heyecansal uyarımlara karşı duyarlı
olmalarının yanı sıra bu heyecanların etkisini çok uzun süre üzerlerinden
atamazlar. Anılarına ve alışkanlıklarına adeta tutkuyla bağlıdırlar.
Davranışları dengeli, kararlı, düzenli ve güvenlidir. Sevgilerinde,
dostluklarında, öfke ve kırgınlıklarında bilinçli ve kararlıdırlar.
Dostluklarına güvenilmeli, düşmanlıklarından korkulmalıdır. Gereğinde
özverili, cömert, fedakâr; gereğinde soğuk, inatçı ve kindardırlar.
Sevdalarını da, kırgınlıklarını da, dostluklarını da, düşmanlıklarını da bir
yaşam boyu sürdürürler. İçinde bulundukları anı, dünü anımsayarak ve yarını
düşünerek yaşarlar.
Genç Erkeğin Yaşamında Heyecanların Yeri ve Önemi
Heyecanların önemi, üzerinde çok tartışılan konulardan biridir. Heyecan
hâllerinin; organizmanın arzu ettiği veya etmediği sarsıcı durum ve ortamlar
karşısında onu otomatik olarak koruyan ve kollayan bir sistem olduğunu ileri
sürenler vardır. Sözgelimi; alıcı bir kuş gördüğünde serçenin bulunduğu
dalda korkudan donup kalması, fark edilmesini güçleştirdiği için kurtuluşu
olabilir. Bir ceylan da duyduğu çıtırtıyla ürküp kaçtığında, kendisine pusu
kuran bir kaplandan kurtularak yaşama şansı bulabilir. Açlıktan bütün gücünü
yitirmiş bir kurt, avıyla karşılaştığında duyduğu heyecandan öyle bir artı
güçle desteklenir ki, onu kolayca yakalayıp yaşamını sürdürme olanağını elde
edebilir.
Ancak insan için bu tür tepkiler hemen her zaman iyi sonuç sermeyebilir. Bir
tehlike anında heyecansal yapının kazandırdığı olağanüstü bedensel güçlerle
desteklenen birinin çabaları, büzük bir olasılıkla onu içine düştüğü güç
durumdan kurtarmaya /etmeyecektir. Çünkü böyle birinin biyolojik ve
fizyolojik yapısı normale oranla daha büyük bir güç kazanmış olsa da; akla,
zeIkâya, sağduyuya ilişkin yetenekleri devre dışı kaldığı için yanlış
Sdavramşlara sürüklenip önemli sorunlar yaşayabilecektir. Bir Ideprem anında
olduğu yerde donup kalmak veya paniğe kapılıp I kendini balkondan aşağıya
atmak bir bireyin yaşamını nasıl kurtarabilir? Kötü not almaktan korktuğu
için okuldan kaçan; sözllüye kalkma" heyecanı yüzünden dili tutulup kalan
bir öğrenci j derslerinde nasıl başarı sağlayabilir?
Oysa denetleyebildiğimiz küçük duygusal gerilimler veya hafif j heyecansal
uyarımlar, bireyin içinde bulunduğu duruma uygun ve uyumlu davranmasını
sağlayabilir. Sözgelimi karşı cinsten birine duyduğu ilgi ve hayranlık;
giyimine, kuşamına, davranışlarına dikI kat etmeyen bir erkek çocuğu, daha
özenli giyinip daha kibar davranmaya yöneltebilir. Zayıf not alma
tedirginliği, öğrencilerin daha fazla çalışmasını sağlayıp onları başarılı
kılabilir. Sınıfta veya takımda arkadaşlar, evde kardeşler arasında yaşanan
rekabet; genci daha başarılı, daha uyumlu, daha paylaşmacı biri olmaya
itebilir.
Buna karşın şiddetli heyecanlar için aynı şeyleri söylemek pek mümkün
değildir. Şiddetli heyecanların yaşandığı anlarda bellek, tüm doğal
etkinliklerini yitirir. Algılama, değerlendirme, denetleme, karar verme
yetileri felce uğrar. İçinde bulunulan âna; ortama ve koşullara uyumu
sağlayan genel uyum etkinliği yok olur. Telkine gelirlilik artar.
Kışkırtmalara kapılma kolaylaşır. Genç, olağan koşullar altında hiç
göstermediği aşırı tepkilerde bulunup hiçbir zaman yönelmediği olumsuz
davranışlara sapabilir. Sakin yaradılışlı, sevecen mizaçlı biri, öfke krizi
içindeyken bir başkasını yaralayabilir veya öldürebilir. Yaşama bağlı, hayat
dolu bir başkası, derin bir keder halindeyken kendi yaşamına kendi elleriyle
son verebilir. Köpekten korkup caddeye fırlayan biri, araba altında kalıp
canından olabilir.
Bunlara benzer pek çok örneğin gösterdiği gibi sarsıcı heyecanlar; neden
oldukları anî, bilinçsiz, aşırı tepkiler nedeniyle çoğunlukla hatalı ve
istenmeyen sonuçlara yol açarlar. Gençlerin yaşamını bir anda alt üst edip
birer karabasana çevirirler. Hemen herkesin yaşamında; tutkunun, öfkenin,
korkunun, kıskançlığın neden olduğu yanlışlar mutlaka yaşanmıştır. Özellikle
önergenlik ve ergenlik süreci boyunca oğullarımızın heyecanlılık ve
etkilenebilirlik düzeyini yükselten, onları birçok gençlik hatasına yönelten
testosteron hormonunun etkilerini de dikkate alarak erkek çocuklarda
heyecanların denetlenmesine büyük önem verilmelidir. Bu konuda verilecek
eğitimin yanı sıra gösterilecek sevgi, ilgi, özen ve disiplin; başlarını
belâya sokmakta çok sakınmasız davranan oğullarımızı biraz olsun koruyacak
ve zaman içinde heyecan olgunluğu kazanmalarını sağlayacaktır.
Gençlerde Heyecan Olgunluğunun Kazanılması
Heyecansal yapı çoğunlukla doğuştan ve kalıtsaldır. Ancak aile ve toplum
gibi içinde yaşanılan sosyokültürel ortam da heyecansal yapının
özelliklerinin belirlenmesinde etkili olur. Yaşanan bazı doğum öncesi
sarsıntılar, doğum sorunları, psikolojik şoklar, zehirlenmeler; heyecansal
yapıda birtakım anormalliklere neden olabilir. Anne karnında bebeğin boynuna
kordon dolanması, kısa bir süre için bile olsa doğum esnasında bebeğin
oksijensiz kalması, küçük yaşta anneden, babadan ayrılmak veya benzeri
duygusal sarsıntılar yaşamak; heyecanlı yapıya neden olabilir. Ancak
doğumdan itibaren öğrenmeyle kazanılan etkiler de, heyecan olgunluğunun
kazanılmasında önemli bir rol üstlenir.
Sözgelimi bir bebeğin ilk ağlayışları; acıkma, gaz sancısı gibi fizyolojik
nedenlerden kaynaklanır. Onun bu çağrılarına koşan ve sıkıntılarını gideren
anne; böylece bebeğine ağlayarak her istediğini yaptırabileceğini de
öğretmiş olur. Ancak daha sonra bebeğin ağlamalarından sıkılan ve onu yerli
yersiz ağlamaması için eğitmek isteyen anne, bu çağrılara kulak tıkarsa;
bebek, ağlamalarını saatlerce sürdürebilecektir. Böylece annenin çocuğuna
verdiği eğitim, vermek istediğinin aksine, "İstediğini alana dek ağlamalarım
sürdürmelisin!" olacaktır.
Çocuk zamanla ağlamanın yanı sıra gülmenin, öfke, korku, cesaret
göstermenin; annesi, babası ve çevresi üzerinde yaptığı etkileri gözleyip
öğrenir. Böylece yaşadığı heyecanları, yararları açısından kullanmanın
yollarını da bulmuş olur. Ancak heyecan tepkilerini kullanma becerisi,
ilerleyen yaş ve kazanılan olgunlukla beraber gelişip olgunlaşmalıdır.
Sözgelimi; büyük bir alış veriş merkezinde annelerini kaybeden üç ve dokuz
yaşında iki kardeşten küçüğünün korkuya kapılıp ağlaması nasıl normalse,
büyük olanın da böyle bir tepki içinde bulunması o kadar anormaldir. Dokuz
yaşındaki bir çocuk korkmakla birlikte, mağaza görevlisine gidip annesini
bulmada kendisine yardımcı olmasını isteyebilmelidir.
Görüldüğü gibi özellikle çocukluk dönemindeki yaşayışların, heyecansal
yapının şekillenme sindeki payı pek büyüktür. Eğer çocuklarımızın heyecansal
davranışlarını sağduyulu bir denetim altında tutmalarını bekliyor ve
istiyorsak; onlara bunu kazandıracak en önemli etkenin, küçük yaşlardan
itibaren sağlanacak bilinçli bir aile içi eğitim olduğunu da bilmeliyiz.
Heyecanların daha ileriki yaşlarda denetim altına alınabilmesi hem daha
güçtür hem de daha uzun zaman ve daha çok çaba gerektirir.
Çocuk aile içinde sevinç, tasa, korku, öfke, sevgi ve tutku gibi
heyecanların nasıl hissedilip yaşandığını, nasıl yorumlanıp karşılandığını
görür, duyar ve bunları benimser. O da; ürktüğünde korkusunu, başarı
kazandığında sevincini, düş kırıklığına uğradığında kederini, kızdığında
öfkesini, sevdiğinde tutkusunu benzer biçimde gösterir. Özellikle anne ve
babanın hem kendi özel heyecansal ve duygusal yaşayışlarında ve hem de
çocuklarına yönelik öfke, sevinç, sevgi davranışlarında örnek bir olgunluk
içinde bulunmaları, çocuklarının heyecansal olgunluk kazanmalarında sağlam
bir temel sağlar. Bunun aksine, en önemsiz sorunlarda bile büyük kederlere
gömülen, korku ve öfke krizleri geçiren bir anne ve baba, çocuğun heyecan
olgunluğu kazanmasının önündeki en önemli engeldir. Pek çok yetişkinin
heyecan yaratan anî ve sarsıcı durumlarla karşı karşıya kaldıklarında yalnız
bağırarak, çığlıklar atarak, ağlayarak tepki göstermesi; genellikle başka
bir biçimde tepki göstermeyi öğrenmemiş olmalarındandır.
Heyecansal yapımızı biçimlendiren ve belirleyen etkenlerden biri de ailenin
yanı sıra içinde yaşadığımız toplumdur. Toplumlar, heyecansal
davranışlarımızın lâ sesini verirler. Hepimiz, ait olduğumuz toplumun
koyduğu sınırlar içinde heyecanlarımızı yaşar ve gösteririz. Toplumun
duyarlı olduğu konularda duyarsız kalan, veya toplumun hoş gördüğü sınırlan
aşan tepkiler veren kişiler, toplum tarafından benimsenmez ve dışlanırlar.
Hiç kimsenin bir ölü evinde neşeli, bir düğün evinde mutsuz davranmasına
hoşgörüyle bakılmaz. Toplumu ilgilendiren sevinç ve üzüntülerin de, o
toplumu oluşturan tüm bireyler tarafından paylaşılması ve aynı şekilde
yaşanması beklenir. Normal heyecansal davranışla anormal heyecansal
davranışın ölçütlerini koyan toplum, bunların ne zaman, nasıl ve nerede
gösterileceğini de belirler.
Çocuk nasıl ana babasından, öfke tepkilerini bağırmak, ısırmak, tırmalamak,
yumruklamak, tekmelemek gibi davranışlarla göstermek yerine , haklılığım
belirten sözlerle dışa vurmayı öğrenirse; üzüntüsünü, kederini, sevincini,
mutluluğunu da çevresinin tepki ve beklentilerine göre düzenlemeyi
öğrenebilir. Sınıfta arkadaşlarının başarısız olduğu bir derste üstün başarı
gösteren bir öğrenci, sevincini ancak çok sınırlı ölçülerde gösterebilir.
Arkadaşlarının sevmediği bir öğretmene sevgisini açıkça belirtenez. Yoksa
suçlanır, aşağılanır ve dışlanır.
Çocuklar büyüdükçe, içinde yaşadıkları toplumun sorunlarına karşı daha
duyarlı ve daha paylaşmacı olmayı öğrenmelidirler. Böylece kendi öz
benliklerinin dışında kalan ancak yine de kendilerini etkileyen olgulara
karşı kazanacakları bu heyecansal duyarlılık; onların sosyal uyumlarına,
başarılarına ve mutluluklarına elverişli bir ortam sağlayacaktır. Zaten
heyecansal olgunluğun temel görevi, bireyin sosyal ve fizik çevresine daha
iyi bir uyum sağmasından ibarettir.
Çocuğa heyecan olgunluğunun kazandırılmasında yararlanılabilecek bütün bu
eğitsel ve sosyokültürel etkilere karşın, heyecansal yapının temelinde yer
alan iç salgı bezlerinin rolü ve önemi asla göz ardı edilmemelidir. Çünkü
erkeği dişi cinsten farklı kılan kendine özgü biyolojik, zihinsel ve
heyecansal yapının temel belirleyicisi hormonlardır. Organizmayı belirli
yönde uyararak belirgin farklılıklarla erkek cinsi dişiden ayıran erkeklik
hormonları, etkin oldukları süre boyunca onun hem cinsel yaşamını hem de tüm
davranışlarını etkilerler.
Bununla birlikte ne dişi ne de erkek tam olarak birbirlerinden ayrılmazlar
aslında. Çünkü bütün erkeklerin dolaşım sisteminde belirli bir oranda
dişilik hormonları ve bütün dişilerin dolaşım sisteminde de belirli bir
oranda erkeklik hormonu bulunmaktadır. Kadınsı davranışlar gösteren
erkeklerin ve erkeksi davranan dişilerin bulunmasının yanı sıra cinsiyet
değiştirme olaylarının da ortaya koyduğu gibi beden kendinde erkek ve kadın
olarak çift potansiyellik bulundurabilmektedir. Öyleyse erkek veya dişi
oluşu belirleyen şey yalnızca bir oran, bir nicelik farkıdır. Peki ama
büyümeyi ve gelişmeyi adım adım gerçekleştiren, bu arada cinsiyet bezlerinin
çalışmasını belirli bir çağa kadar dizginleyen, sonra bu çağa gelindiğinde
onları etkin kılan sistem, nasıl bir sistemdir?
cinsel kimliğin kazanılmasında ve kişiliğin Yapılanmasında İç Salgı
Bezlerinin Etkileri
Vücudumuzun çeşitli yerlerine dağılmış; hipofiz, epifiz, timüs, tiroit,
paratiroit, böbrek üstü, cinsellik bezleri gibi çeşitli iç salgı (endokrin)
bezlerinden oluşan bir sistemimiz vardır. Bu iç salgı bezlerinin her biri,
birçoğu doğrudan kana karışan birbirinden farklı çeşitli kimyasal maddeler
salgılarlar. Bunlar bir tür kimyasal uyarım taşıyıcılarıdır. Kan dolaşımıyla
birlikte tüm bedeni dolaşmalarına karşın, yalnızca etkilemeleri gereken
organı veya dokuyu uyararak onun uyarım yönünde çalışmasını sağlayan
uyarıcılardır bunlar. Bir hormon vücuda ne kadar çok salgılanmışsa, o
hormonun uyardığı organ veya doku, istenilen uyarım yönünde o kadar çok
etkinlik gösterir.
Normal koşullarda sistem düzenli işler. Her bir hormon, salgı. lanması
gereken miktarda ve zamanda kana karışarak vücudun gerektiği gibi
çalışmasını, gelişmesini, gerektiği gibi tepkide bulunmasını sağlar.
Sözgelimi, heyecan uyandıran durumlarda böbrek üstü bezlerinin salgıladığı
adrenalin(epinefrin), vücutta enerji oranının anîden yükselmesini ve kanın
pıhtılaşma oranının artmasını sağlar. Herhangi bir nedenle bu salgılar kana
gerektiği oranda salgılanmadığı takdirde; bedenin görünüşünde, yapısında,
çalışmasında, uyarımlar karşısında gösterdiği tepkilerde, cinsel
özelliklerin kazanılmasında, mizaçta, zekâda ve şahsiyette sapmalar görülür.
Dengesizlikler ve bozukluklar ortaya çıkar. Ünlü fizyolog Jean Rostand'ın
dediği gibi, "Geleceğimiz iç salgı bezlerinin elindedir." Çünkü hormonların
gelişimin yönü ve nitelikleri üzerindeki etkisi; içinde yaşanılan doğal ve
sosyal çevre, sosyoekonomik durum, yaş ve beslenme gibi etkilerden çok daha
önemlidir.
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın