Düş Ve Gizlicilik
Sigmund Freud
BAYANLAR. BAYLAR; bugün, bizi görünüşü göz alıcı bir noktaya götürecek olan
dar bir patikaya gireceğiz.
Düşün gizlicilik'le (occultisme) bağlantıları olduğundan söz etmekle, sizi
pek fazla hayrette bırakmayacağımı sanıyorum. Düş çoğu zaman mistik dünyaya
açılan bir kapı sayılmıştr ve bugün de çok kimse onu bir gizli şeyler
bilgisi olarak görmektediı. Onu bilimsel araştırmaların konusu alan biz
dahi, düş ile karanlık olgular arasında bir ya da birçok bağ bulunduğunu
yadsımaya çalışmıyoruz. Mistik, gizli şeyler...
Ne anlıyoruz bu sözcüklerden? Bu iyi tanımlanmamış kavramları kesin
adlandırmalar altında gruplamayı denememizi beklemeyiniz. Bundan ne
anlaşılmak gerekiyorsa, tümünü genel ve karışık şekilde biliyoruz. Bunda,
anlaşılan ve bilimin bizim için kurmuş olduğu sert yasalarla yönetilen
dünyadan farklı bir dünya söz konusudur. Gizlicilik (gizli şeyler bilgisi)
«gökle yer arasında bizim felsefemizin tasarlayamayacağı bu şeyler»in gerçek
varlığını ileri sürmektedir. İyi ama kendimizi Okul'un dar görüşleri ile
bağlı tutmaya metince karar verdik, bize akla sığar kılınacak şeylere
inanmaya hazır olduğumuzu bildiriyoruz.
Bilimsel olgular söz konusu olduğu zaman yapmaya alıştığımız gibi bir yöntem
kullanağız. İlk önce sözkonusu olayların kanıtlanabilmiş olup olmadıklarını
görecek sonra da, ama yalnızca sonra, gerçeklikleri tartışılmaz biçimde
kanıtlanınca onları açıklamaya çabalayacağız. İzlenecek bu programın,
entelİektüel, ruhbilimsel ve tarihsel etkenlerce güçleştirileceğini
saklamıyoruz. Durum başka araştırmalarmkinden farklıdır.
Önce entelİektüel güçlükleri. gözden geçirelim. Bunu size kaba, fakat apaçık
bir benzetme ile anlatmayı uygun buluyorum. Toprağın derinliklerinin
bileşimini öğrenmeye çalıştığımızı varsayalım. Bu henüz doğru çözümlenmemiş
bir sorundur. Dünyanın içinin akkor halinde ağır madenlerden oluşmuş
bulunduğunu kabul edelim. Şimdi birinin bize gelip onun karbon gazı ile
yüklü sudan bir cins gazozdan oluşmuş bulunduğunu söylediğini düşünelim.
Elbette ki bunun pek gerçeğe uymadığını, bizim görüşlerimize aykırı olduğunu
bizim madenler varsayımına gitmemizi sağlayan bilimsel dayanak noktasını hiç
hesaba katmadığını söyleceğiz. Ne de olsa bu yeni sav büsbütün saçma
değildir ve hiç direnmeksizin bize karbonatlı su varsayımını kanıtlama usûlü
sağlayacak olan herhangi bir kimseyi izleyebiliriz.
Şimdi diyelim ki başka bir kimse, bize dünyanın çekirdeğinin marmelattan
oluştuğunu ciddi ciddi bildirsin. Davranışımız o zaman bambaşka olacaktır.
Ona marmelatın doğada bulunmadığım, insanlarm mutfağında yapıldığını
söyleriz; ayrıca, şekerlemenin var oluşu bize meyve ağaçlarının ve
meyvelerinin varlığını önceden varsaydırır ve dünyanın içinde bitkileriyle,
insanların mutfak sanatının bir ürününün nasıl bulunabileceğini anlayamayız.
Bu zihinsel itirazlar bizi bu sorun ile ilgilenmemeye götürür ve dünyanın
çekirdeğinin gerçekten marmelattan oluşup oluumadığım araştırma fikrine
sahip olmayız. Tam tersine, hangi insan böyle bir fikre sahip olabilir diye
kendi kendimize sormaya girişir, belki de, zavallı marmelat kuramı
kurucusunu bilimin çıkış noktası üzerinde sorguya çekmeye dek gideriz; o ise
son derece üzülerek bizi iddialarını nesnel bir biçimde gözden geçirmeden ve
kuşkusuz bilimsel önyargılarla reddetmekle suçlandırır. Fakat bu boşunadır.
Önyargıların her zaman mahkûm edilemeyeceğini, bazen doğrulanabileceğim,
bizi boşuna bir uğraşmadan kurtardıkları için yararlı kabul edildiklerini
sezeriz. Bu önyargılar aslında, iyice kurulmuş kesin yargıların sonuçlarına
benzer düşüncelerden başka şeyler değillerdir.
Gizliciliğin verilerinden çoğu, üzerimizde, marmelat varsayımındaki gibi
etki yapar; işte bunun içindir ki, onlarla, önceden bir incelemeye
tutmaksızm reddetme yetkisinin bize verilmiş olduğunu sanırız. Bununla
birlikte, sorun göründüğünden daha karmaşıktır; aslında bu, genel
benzetmeler olgusudur. Bunun varsayılan hale uygun olup olmadığı sorulabilir
ve hemen onun umursanmayışla reddedilebilecek şekilde seçilmiş olduğu
anlaşılır.
Önceden algılanmış olan bazen iyi kurulmuş ve doğrulanmış fikirler yanlış ve
zararlı olabilirler; insan bunların kategorilerden birine mi ya da öbürüne
mi ait bulunduğundan a priori olarak habersizdir.. Bu bilimlerin tarihi,
bizi pek ivedice bir mahkûm etmeye karşı uyarmaya yarayan örneklerle dolup
taşmaktadır. Böylece, uzun zaman atmosfer boşluğundan dünyaya düşen ve şimdi
meteorit denilen şeylerin aslında birtakım taşlar olduğu fikri bir çılgınlık
olarak kabul edilmiştir. Bunun gibi, deniz hayvanları kabukları bulunan
dağlardaki kayaların, bir gün okyanusun dibini meydana getirmiş olduğu
olgusu güçlükle kabul edilmiştir.
Bize bilinçaltını tanımayı öğrettiği zaman psikanalizimiz için de öyle
olmamış mıdır? Demek ki, analizci olan bizler, yeni verileri reddetmek için
entellektüel motifler kullanırken pek ihtiyatlı olmanın özel nedenlerine
sahibizdir. İtiraf etmeliyiz ki, bu motif bizi nefreti, kuşkuyu ve
kararsızlığı yenmeye götürmemektedir.
Şimdi ikincisine, ruhbilimsel diye nitelemiş olduğum etkene geçelim. Bundan
insanın hurafe ile birlikte mucizeye inanmaya genel eğilimi sözkonusudur.
Daima, yaşam bize sıkı disiplini altında baş eğdirdikçe, içimizde düşüncenin
anlamsızlığına ve tekdüzenliliğine karşı, gerçeğin deneylerinin isteklerine
karşı bir direnç duyarız. Çünkü o bizi sayısız haz olanaklarından yoksun
bırakır.
Akıl, hiç değilse geçici olarak kendimizi akılsızlığın baştan çıkarmalarına
sevinçle kaptırmak için, boyunduruğundan kurtulacağımız bir düşman olur
çıkar. Öğrenci sözcüklerle oynamaktan boşlanır; bilgin, birkaç bilimsel
kongreden sonra asıl faaliyetini alaya aİır; ciddi insan bile nüktelerden
zevk duyar.
«Akla, bilime, insanın o üstün kuvvetine» karşı daha ciddi bir düşmanlık
kendini gösterme fırsatı bekler; «diplomalı* hekime karşı şarlatanı,
üfürükçüyü ortaya çıkaran odur; gizlicilik» tarafından kabul edilmiş olgular
yasaya, karşı gelme olduğu halde, falcılığın, müneccimliğin iddialarını öne
geçiren odur; eleştirmeyi uyutan, algıları yanıltan, kontrol edilemeyen
doğrulamalara ve kanıtlara zorla sahip çıkan odur. İnsanların bu «boş inan»a
eğilimini bilen kimse gizlicilik edebiyatının verilere sağladığı bütün
değerleri elbette yadsır.
Üçüncü itirazı tarihsel olarak nitelemiştim. Bunu yaparken, gizlicilik
dünyasında, doğrusu, yeni hiçbir şey geçmediği olgusu üzerine dikkati
çekiyorum. Orada, eski çağlarda ve eski kitaplarda gösterilmiş olan
belirtiler, mucizeler, kehânetler ve görünüşler bulunur.
Gizliciliğin bize bugün hâlâ göründüğünü söylediği olguları doğru diye
tutarsak, eski çağ öykülerinin inanılmaya değer olduğunu kabul etmekten bizi
hiçbir şey alakoyamaz.
Şimdi, geleneklerin, ulusların kutsal kitaplarının mucize öyküleriyle dolup
taştığını ve dinlerin gerekli inancı sağlamak için tümüyle bu olağanüstü,
harika türden olaylara dayandıklarını anımsatalım. Adı geçen olaylarda dünya
üstü güçlerin faaliyetlerinin kanıtlarını bulurlar. İyi ama gizliciliğin
doğurduğu ilgi ile dinsel şeylere yöneltilen ilgi arasında tıpkılık yok
mudur? Çünkü gizliciliğin kapalı amaçlarından birinin, bilimsel düşüncenin
ilerlemesiyle tehdit edilen dinin yardımına koşmak olduğundan
kuşkulanıyoruz.
Bu amacı keşfedince, ileri sürülen gizli olayların incelenmesine kendimizi
vermeye karşı güvensizliğimizin, direnişimizin arttığını görüyoruz.
Bununla birlikte, sonunda nefretimizi yenmemiz gerekir. Gizlicilikle
uğraşanların anlattıklarının yanlış mı, yoksa doğru mu olduğunu öğrenmek söz
konusudur. Gözlem, besbelli ki, bunu bize gösterecektir. Aslında biz
gizliciliğin coşkun yandaşlarına karşı pek minnettar olmalıyız. Eski
mucizelerin öyküleri soruşturmadan kurtulurlar, unların kontrol edilmez
olduklarını düşündüğümüz zaman da. biz yine de hiçbir ciddi reddin mümkün
olmadığını söylemek zorunda kalırız. Fakat tanıklık edebilmiş olduğumuz
güncel olgular, bizim belirli bir oy sahibi olmamıza olanak tanırlar.
Eskilere benzer mucizelerin günümüzde artık olmadıklarına kendimizi
inandırmayı başarırsak, hiç değilse onların daha önce gerçekleşmemiş
olduklarına itiraz ettiğimizin
işitilmesinden artık korkmayız. Biz daha çok başka açıklamalara
başvuracağız. Şimdi önceden algılanmış düşüncelerimizi bırakarak gizlicilik
olaylarının, gözlemlenmesi çalışmalarına katılmaya hazırız.
Ne yazık ki içten niyetlerimiz en elverişsiz koşullarca engellenecektir.
Fikrimizi desteklemesi gereken deneyler, bizim duyusal algılarımızı belirsiz
kılmaya ve dikkatimizi puslandırmaya yarayan koşullar içinde, yani karanlık
ortasında ya da zayıf bir kırmızı ışık altında, uzun ve boşuna bir
bekleyişten sonra uygulanmaktadır.
Kuşkuculuğumuzun, eleştirme duygumuzun beklenen olayın doğmasını önlediği
bize haber verilir. Böyle kurulan durum bilimsel araştırma koşullarımızın
tam bir karikatürüdür.
Gözlemler sözde medyum denilen kendilerine bir takım «duyusal» yetenekler
yüklenen, fakat asla başka karakter ya da ruh nitelikleri göstermeyen
kimseler üzerinde uygulanır. Onlar eski mucize yaratıcıları gibi bir büyük
fikirle, bir ciddî niyetle de hareket etmezler. Tam tersine, gizli güçlerine
inanan insanların gözünde bile güvene değer bulunmayan kimseler olarak
görünürler; medyumlar arasında çoğunun sahteci çıktığı kabul edilmiştir ve
biz, ne olurlarsa ol şunlar, başkalarından da aynı şeyi bekleyebiliriz.
Onların deneyleri bir açıkgözlük oyunu ya da hokkabaz numaralan etkisi
yapar.
Hiçbir zaman .oturumları sırasında ne yararlanılabilir bir olgu
yarattıkları, ne de yeni bir enerji kaynağı sundukları görülmüştür. Elbette
silindir şapkasından güvercinler çıkaran hokkabazdan, güvercin sevenlerin
bir şey kazanması beklenemez.
Kendimi, zihnimden, nesnelliğin gereklerine uymaya istekli olarak gizlicilik
oturumlarında hazır bulunmaya karar veren bir adamın yerine kolayca
koyabilirim; bir an sonra o kabul ettirilmek istenen garip fikirlerden
yorulmuş, usanmış olarak, bir şey öğretilmemiş halde eski kanılarına döner.
Bu adama, böyle bir davranışın haklı olmadığını ve bazı olayları incelemek
isteyen herhangi bir kimsenin önceden onların niteliği ya da görünüşlerinin
koşulları üzerine karar vermemesi gerektiği itirazı ileri sürülebilir.
Tersine, bunların üstünde durması, kontrol ve ihtiyat önlemleri alması uygun
olur. Bunlar yardımıyla insan, medyumların ikiyüzlülüğünü önlemeye çalışır.
Ne yazık ki modern kontrol tekniği, gizliciliğin gözlemlerini daha
zorlaştırmıştır. Gizlicilik özellikle güç, çeşitli başka etkinlikler gibi
açıktan açığa yapılmayan bir sorun olmuştur. Bu sorunla uğraşan
araştırıcıların bir sonuca varacağı ana değin, ona yalnızca kuşku ve
güvensizlikle bakılacaktır.
Bu uydurmaların en akla yakınlarına göre gizlicilikte henüz tanınmamış
olguların bir gerçeklik çekirdeği olabilir ki, aldatma, uydurmacılık onun
çevresine açılması güç bir örtü sarmıştır. Fakat yalnız bu çekirdeğe nasıl
yaklaşmalı? Soruna hangi noktadan girmeli? Burada düşün bize büyük bir
yardımı dokunacağını, bütün bu karmaşık şeyler yığınından bizi; telepati
tema'sı çıkarmaya götüreceğini düşünüyorum.
Belli bir anda gerçekleşen bir olayı, mekânca uzakta bir kimsenin basbayağı
haberleşme araçlarının yardımı olmadan hemen hemen aynı anda bilebilmesi
olgusuna telepati dediğimizi biliyorsunuz. Kapalı koşul şudur: Olay,
öbürünün, haberi alanın canlı bir duygusal ilintiye bağlı olduğu bir kimseyi
ilgilendirmelidir. Örnek: A kişisi bir kazaya uğrar ya da ölür; A'ya bağlı
olan B kişisi, annesi kardeşi, sevgilisi kötü haberi aşağı yukarı aynı anda
göz ya da kulak algısıyla öğrenir. Bu halde, sanki her şey, gerçekten hiçbir
şey olmadığı halde, telefonla alınmış gibi geçer. Bunda psişik bir
telsiztelgraf oluşundan söz edilebilir. Böyle
olayların ne denli akla sığmaz gibi göründüklerini söylemek tümüyle
gereksizdir. İnsan bu haber almaların çoğunu reddetmekte haklıdır, ama
kimileri için bu red pek kolay değildir. Şimdi benim size yapmak istediğim
açıklamada şu küçük «sanki» sözcüğünü artık kullanmama izin veriniz. Bununla
birlikte hiç de öyle olmadığını ve bu bakımdan hiçbir kanı edinmemiş
olduğumu da biliniz.
Size öğretecek pek az şeyim var; yalnızca minicik bir olguyu anlatacağım.
Benden fazlasını beklemeniz için, hemen size, düşün telepatiyle az
bağlantısı olduğunu söylüyorum. Telepati düşün içeriği üzerine hiçbir ışık
tutmamaktadır, buna karşılık düş de telepati gerçeğine doğrudan doğruya
hiçbir kanıt sağlamıyor.
Telepati olayı aslında düşe hiç de bağlı değildir, uyanıkken de görülebilir.
Düş ile telepati arasında bir yaklaştırma yapılmasına olanak tanıyan tek
motif, uykunun telepati mesajlarının alınmasına özellikle elverişli
olmasıdır. O halde telepatik denilen düş elde edilir ve bu, analiz yapılarak
.telepati haberinin günün bütün öbür kalıntıları gibi aynı rolü oynadığı
düşe katılmış olan eğilimleri onlar gibi işleyip değiştirdiği kamsına
varılır.
Telepatik gibi görünen bir düşün analizi, anlamsızlığına karşın bana, bu
konferansa çıkış noktası olmaya yaramış bir olguyu gözlemleme olanağı
vermiştir. Bu konuda ilk bildirimi 1922'de yapmıştım. O sırada ancak tek bir
gözlemi kullanabilmiştim; fakat ben bu ilk örneği ele alıyorum, çünkü onu
anlatmak daha kolaydır ve bununla sizi hemen in medias res (işin ortasına)
koyacağım.
Su götürmez derecede zeki ve kendi anlattığına göre «asla gizlicilikle
büyülenmemiş» olan bir adam, bana pek tuhaf bulduğu bir düş dolayısıyla bir
mektup yazıyor. Önce bu adamın şefkatle sevdiği ve kendisine son derece
bağlı tir kızı olduğunu söyleyelim. Kızı uzak bir yerde evlidir, gebedir ve
aralık ayı ortalarına doğru doğum yapacaktır.
Oysa adam 16 Kasımı 17'ye bağlayan gece, karısının ikiz çocuk dünyaya
getirdiğini düşünde görür.
Aslında doğrulanamayan bazı yararsız ayrıntıları geçelim. Düşünde
doğurduğunu gördüğü kadın ikinci karısı, kızının üvey anasıdır. Adam,
eğitici niteliklerini bilmediği bu kadından bir çocuk sahibi olmayı
istememektedir; düş gördüğü sırada ise, onunla uzun zamandır cinsel ilişkiyi
kesmiş bulunmaktadır. Bana yazması düş öğretisinden kuşkulandığı için değil,
bu kuşku görülen düşün içeriğiyle doğrulanacağı içindir. Çünkü düş, onu
görenin isteklerinin tersine bu kadının ana olmasına izin vermektedir.
«Hiçbir şey,» diyor, «bu istenmeyen olayın gerçekleşebilmesinden daha çok
korku veremez.» Adamı düşünü anlatmaya götüren şey, 18 Kasım sabahı kızının
ikiz doğurduğunu bildiren bir telgraf almış olmasıdır. Telgraf 1617 gecesi,
yani hemen hemen düşünde karısının çocuk doğurduğunu gördüğü saatte
çekilmiştir.
Adam bana, benim görüşüme göre, düş ile olgunun uygunluğunun bir rastlantı
eseri olup olmadığını sormaktadır. Bu düşü telepatik olarak nitelemeye
cesaret edemiyorum, çünkü düşün içeriğini gerçek olaydan ayıran, içerik gibi
görünen, yani doğuran kimsedir. Fakat bana mektup yazan adamın belirttiği
noktalar, onun gerçek bir telepati düşü görmüş olduğunu düşünmeme olanak
verdi. Kızı, kuşkusuz ki «acılı saatlerinde özellikle babasını anmış»tı.
Bayanlar, baylar; eminim ki şimdi siz kendi kendinize bu düşü açıklıyor ve
niçin anlattığımı anlıyorsunuz. İşte, karısından hoşnut olmayan adam; ilk
karısından doğmuş olan 'izi gibi bir eşi olmasını isterdi. Elbette
bilinçaltında bu «gibi.y silinmiştir. Oysa bu adam geceleyin telepatik bir
mesaj alıyor: Kızı ikiz dünyaya getirmiştir. Düğün hazırlanışı bn haberden
yararlamyor. Bilinçsizlik onun üzerinde, kızını ikinci karısının yerinde
görme isteğini harekete geçiriyor; böylece de. isteü maskeleyen ve mesajın
biçimini değiştiren garip düs görülüyor.
Diyelim ki, düş yorumu bize telepatik bir düşün konusu olduğunu
göstermiştir; psikanaliz, kendisinin yardımı olmadan bulamayacağımız
şeylerin gerçek bir durumunu keşfetmiştir.
Gelgelelim, buna o denli güvenmeyiniz: Düşün bütün vorumuna karşın o,
telepatik şeylerin halinin nesnel gerçekUğine dokunan hiçbir şey
öğretmemiştir. Belki başka tfırir. açıklanmaya elverişli bir görünüş
sözkonusudur. Belki de. bu adamın gizli düş düşünceleri şunlar olmuştur:
Kestirdiğim gibiyse, kızımın bugün doğurması gerekmektedir, hesaplarında bir
aylık yanlış yapmıştır. Son kez onu gördüğümde hali bana ikiz doğuracak
inancını vermişti. Ölen karım çocukları ne kadar severdi; Bu ikizlerin
doğuşu onun için ne büyük bir sevinç kaynağı olurdu!
Bunlara düş görenin, henüz burada anlatılmamış olan bazı çağrışımlarını
ekliyorum. Böyle bir düş bir telepatik mesaj olgusundan değil, düş görenin
iyice kurulmuş samları yardımıyla olmuştur; sonuç aynıdır.
Görüyorsunuz ki, düşün yorumlanması telepatiye nesnel bir gerçeklik katılıp
katılmamış olduğunu söylemiyor. Sorun, olgunun inceden inceye gözden
geçirilmesinden sonra kararlaştırılmış olamazdı. Ben bu işi ne bu örnekte,
ne de başkalarında yapabildim. Telepatinin açıklanmasının bütün
açıklamalardan daha kolay olduğunu söylemekle hiçbir şey kazanmadık. Zira,
en kolay açıklama değildir, çünkü gerçeğin karmakarışık olduğu sık sık
görülür. Karar vermeden önce, bütün gerekli ihtiyat önlemlerini bilmemiz iyi
olur.
Şimdi şu temayı bırakabiliriz: Düş ile telepati, bu tükenmiştir. Fakat iyi
dikkat ediniz ki düş değil; ama düşün yorumlanması. Psikanalitik çalışma
bize telepati üzerine bazı görüşler getirmişe benzemektedir. İşte bunun
içindir ki, şimdi düş bir yana bırakılabilir ve psikanalizin kullanılmasının
gizli şeyler denilen olgular üzerine ışık serpebilip serpemiyeceğini
araştırabiliriz.
Örneğin, düşüncenin tümevarımı ya da iletilmesi olayını ele alalım: Bu,
telepatiye öylesine yakındır ki, onunla hemen hemen karıştırılabilir. Bu
oluşa göre bir kimsede psişik süreç şöyledir: Fikirler, heyecanlar, geçici
istekler serbest mekân içinden, söz ya da işaret gibi pek basit araçlar
kullanmak gerekmeksizin başka bir kimseye iletilebUir. Bu olayın garipliğini
ve gerçekten olursa pratik bir önem olabileceğini anlıyorsunuz. Geçerken
diyelim ki, eski mucize öykülerinin en az sözünü ettikleri işte budur.
Bazı hastaları psikanalizle tedavi ederken profesyonel falcıların
müşterilerinin düşüncesinin iletilmesi üzerine özellikle kanıtlayıcı
gözlemler yapmaya elverişli bir fırsat sundukları izlenimini edindim.
Önemsiz kimseler ya da bazı belirsiz mesleklerle uğraşan minus habentes (*)
bile söz konusudur. Bunlar kart açanlar, el falı bakanlar, grafologlar,
kendilerini yıldız falı hesaplarına verenler ve böylece müşterilerine,
geçmiş ya da şimdiki yaşantılarının bazı olaylarını bildikleerini
gösterdikten sonra onlara geleceği söyleyenlerdir.
Müşteriler genel olarak bu danışmalardan hoşnut ayrılırlar, ama sonradan
kehanetler, gerçekleşmezse hiçbir kin tutarlık göstermezler. Benzer
olguların birkaçını ben tanıyabildim ve analizli olarak inceledim. Ne yazık
ki meslek sırrı çok sayıda olgu için beni karşınızda susmaya zorluyor, bu
da, bu öykülerin inandırıcı gücünü azaltıyor. Gerçeği bozmayı dikkatle
önledim.
O halde, kadın müşterilerimden biriyle bir falcının öyküsünü dinleyiniz.
(*) Az yetenekli kimseler,
O, kalabalık bir ailenin büyük kızıymış ve çocukluğundan beri babasına son
derece bağlıymış; genç yaşta evlenmiş; evlilik onu tam tatmin etmiş, ama
mutluluğunda bir şey eksikmiş: Çocuk. O olmadan sevgili kocası babasının
yerini büsbütün alamıyonnuş. Hayal kırıklığıyla geçen birçok yıllardan sonra
bir jinekologa ameliyat olmaya karar vermiş. İşte o zaman koca, bundan tek
sorumlunun kendisi olduğunu açıklamış, çünkü evlenmeden önce geçirdiği bir
hastalık onu kısırlaştırmışmış. Kadın bu darbeye dayanamamış, nevroza
tutulmuş; şiddetli isteklerden ileri gelen bunaltılar içinde bulunduğu
apaçık bir hal almış. Kocası onu eğlendirmek için bir iş gezisi dolayısıyla
Paris'e yanında götürmüş. Orada bir gün otelin holünde otururken, her
zamankine benzemeyen bir kalabalık kadının dikkatini çekmiş, ne olduğunu
sorunca, «Monsieur le Projesseur» un geldiğini, büroda konsültasyonlara
başladığını öğrenmiş.
O da bir denemeye girişmek istediğini açıklamış; kocası reddetmiş, ama kadın
kocasının bir anlık dikkatsizliğinden yararlanarak konsültasyon odasına
süzülmüş. Kadın 27 yaşındadır, fakat daha genç göstermektedir. Alyansını
çıkarmıştır. «Monsieur le Projesseur» kadının elini kül dolu bir fincanın
üzerine koydurmuş, izlerini inceden inceye gözden geçirmiş, sonra ona,
karşılaşmak zorunda kalacağı birçok savaşımdan söz ederek şu avutucu sonuca
varmış: Evlenecek ve 32 yaşında iki çocuk anası olacaksın.
Kadın bana bu öyküyü anlattığı sırada 43 yaşındaydı ve hastaydı, çocuk
sahibi olma umudunu da artık tümüyle yitirmişti. Fal gerçekleşmemişti, fakat
ondan hiç de acıyla değil, fakat tam tersine sanki hoş bir olguyu anarmış
gibi bir tür memnunluk duyarak söz ediyordu. Kehanetin iki ra" kamının ne
anlama geldiğinden hiç mi hiç kuşkulanmadığını görmek kolaydı. Hatta o
bunların bir anlama gelebileceği kavramına da sahip değildi.
Siz şimdi bunu ilgisiz bir öykü gibi buluyorsunuz ve bunu size hangi nedenle
anlatmış olduğumu kendi kendinize soruyorsunuz. Ben de tümüyle sizin
düşüncelerinize katılırdım, ama —işte şimdi canalıcı noktaya geldik— analiz
bize falın inceliklerinin açıklanmasıyla kandırıcı bir doğrulama yapmaya
olanak vermeseydi•• Söylenmiş olan iki rakam hastanın annesinin yaşamında
rol oynamaktadır. Bu anne geç evlenmişti; o zaman 30*unu aşmıştı ve aile
içinde sık sık yineleniyordu. Çünkü, ilk iki çocuğu —önce bizim hastamız—
aynı yıl içinde doğmuşlardı; ikisinin dünyaya gelişi zamanında en kısa doğum
arası vardı. Annesi 32 yaşında gerçekten iki çocuğa sahip olmuştu. İşte
hastama «Monsieur If Projesseur'iin (1) dedikleri: «İçiniz rahat etsin,
henüz pek gençsiniz ve annenizle yazgınız aynı. O da ancak uzun bir
bekleyişten sonra çocuk yapmıştı. 32 yaşınızda siz de iki çocuk anası
olacaksınız». Annesiyle aynı yazgıyı paylaşmak, babanın yanında onun yerini
almak, o bunu hararetle istemerr/iş miydi? Şimdi ona acı çektirmeye başlayan
,isteğin gerçekleşmemesi değil miydi? Fal ona, her şeye karşın dileğinin
yerine geleceğini bildirmişti, öyleyse kâhine karşı sempatiden başka birşey
duyulabilir miydi. Fakat «Monsieur la Professeur» ün gelip geçici bir
müşterinin içten aüe tarihlerinden haberi olduğunu mu düşünüyorsunuz? Hayır,
bu olanaksızdır.
Öyleyse, ona kehaneti içinde iki rakamın yardımıyla hastanın en ateşli ve en
derin isteğini belirtmeye olanak vermiş olan kavramı nasıl açıklarsınız?
Bunu açıklamanın iki yolu vardır : Ya bana anlatıldığı gibi değildir, başka
biçimde geçmiştir, ya da düşünce iletiminin gerçek bir olay olduğunu kabul
etmek gerekir. Doğrusu, hasta 16 yıllık bir aradan sonra, bu anıların içine
bilinçaltından çekip çıkardığı iki rakamı kendisi sokmuştur diye
düşünülebilir de. Hiçbir şey-
(*) Aslında Fransızca.
böyle bir varsayımı yapmama izin vermez, ama onu atamam ve sizin düşünce
iletiminin gerçekliğine inanmaya daha eğilimli olacağınızı sanırım. Eğer bu
sonuçtan yana karar verirseniz, yalnız analizin gizli şeylerin halini
yarattığını ve tanınmaz kılındığı yerde onu ortaya çıkarmış olduğunu
unutmayınız.
Benim hastamınkine benzer tek bir olgu daha ortaya çıkarılmazsa, insanın
omuzlarım silkerek başkasına geçmesi gerekir. Kimse, böylesine geniş
kapsamlı bir inanışı tek bir gözlem üzerine kurmayı düşünmez. Fakat benim
denemelerine inanınız, bu tek bir olgu değildir. Buna benzer bir dizi
kehanetler topladım. Hepsi de bana falcının düşünceleri, özellikle kendisine
başvurmuş kimselerin gizli isteklerini açıkladığı izlenimini vermiştir. Bu
kehanetleri, sanki hastanın kendi kendine yarattığı öznel oluşlar, hayal
kurmalar ya da rüyalarmış gibi haklı olarak analiz etmek gerekir.
Elbette, sonuçlar her zaman aynı ölçüde kanıtlanabilir olamazlar, bütün
olgulardan hemen daha aklayakm sonuçlamalar çıkarılamaz, fakat, tümüyle,
terazi gerçek düşünce iletimine doğru eğilir gibi görünmektedir. İşlemekte
olduğumuz konunun önemi bütün olguları size anlatmamı gerektirmektedir, ama
bu olanaksızdır; çünkü size vermek zorunda olduğum ayrıntılar beni ister
istemez bir gizliliğin yükümlülüğü altına soktu. Size daha birçok örnek
vererek vicdanımı yatıştırmaya çalışıyorum.
Bir gün, bir delikanlı, sadece doktora sınavına girecek olan bir üniversite
öğrencisi, kendini bunu yapacak halde bulmayarak beni ziyarete geldi. Çünkü
derslerine karşı bütün ilgisini, bütün zihnini toparlama gücünü, hatta
anılarını hatırlama yeteneğini yitirdiğinden yakmıyordu.
Bu kafaca kötürümleşmeden önceki olaylar çabuk aydınlandı: Büyük bir
güçlükle kendi kendini yendikten sonra hasta düşmüştü. Kız kardeşine karşı
pek güçlü, ama hep frenlenen bir aşk duyuyormuş. Kız kardeşi de ona karşı
sevgi besliyormuş. Her ikisi aralarında: «Birbirimizle evlenemeyisimiz ne
yazikh diyormuş. Saygıdeğer bir adam bu kızkardeşe âşık oîmuş, kız da ondan
hoşlanmış; fakat anababası evlenmelerine izin vermemiş.
Talihsiz çift kardeşe başvurmuş, delikanlı kendilerini desteklemiş,
mektuplaşmalarında aracılık yapmış ve onun etkisiyle anababa sonunda razı
olmuş. Çiftin nişanlılık döneminde şöyle bir olay geçmiş: Delikanlımız
ilerde eniştesi olacak adamla tehlikeli bir dağ gezintisine çıkmış.
Yanlarında kılavuz bulunmadığından, yollarını şaşırmışlar, ölüm tehlikesi
geçirmişler. Kızkardeşinin evlenmesinden az sonra da delikanlı sözünü
ettiğimiz psişik bitkinlik haline düşmüş.
Psikanaliz yardımıyla normal etkinliğine kavuştuktan sonra, yanımdan ayrılıp
sınavlarını başarıyla verdi; fakat, aynı yılın sonbaharında geçmiş olan
garip bir olayı anlattı. Bulunduğu üniversite kentinde pek tanınmış bir
falcı kadın varmış. Hükümdarlık sarayının prensleri bile ona danışmadan önce
önemli bir işe girişmezlermiş. Yöntemi pek basitmiş: Belli bir kişinin doğum
tarihini sorar, öznesi üzerine başka hiçbir bilgi almaz, hatta adını da
öğrenmezmiş. Sonra yıldız falı risalesini karıştırır, söz konusu kişi
üzerinde kehanetlerde bulunurmuş.
Hastam, eniştesi için kadının gizli sanatına başvurmaya karar vermiş. Falcı
hesaplarını yaptıktan sonra «söz ko~ nusu kimsenin temmuzda ya da ağustosta
İstakozların ya da midyelerin neden olacağı bir zehirlenme sonucunda
öleccğhni bildirmiş. Hastam öyküsünü şöyle bağırarak bitirdi: «İşte pek
şaşılacak bir şey!»
Önce, öyküyü istemeye istemeye dinlemiştim, ama bu haykırmayı duyunca
hastama şunu sormaktan kendimi alamadım. «Bu kehanette, böylesine şaşılacak
ne görüyorsunuz? Güz sona eriyor, enişteniz ölmemiş, öyle olmasaydı bunu
bana çoktan anlatırdınız. Demek ki kehanet gerçekleşmemiş.» «Doğru,» diye
karşılık verdi, «ama işin tuhafı eniştemin İstakozlara ve midyelere
bayıldığı, geçen yaz midyeden zehirlendiğidir. Hatta ölümden güç
kurtulmuştu.»
Buna karşı hangi itirazda bulunabiliriz? Tek bir şey beni kızdırdı: Pek
bilgili, üstelik de pek başarılı bir analize uğramış olan bu gencin
bağlantıyı iyice kavrayamamış olması. Ben kendi payıma, yıldız falı
tabloları yardımıyla İstakoz: ya da midyeden ileri gelmiş bir zehirlenmenin
önceden görülebileceği yerine, hastanın rakibine olan kinini yenmeyi henüz
başaramadığını kabul etmeyi yeğlerim. Bu kinin içetı kılması, onu daha önce
hasta etmişti.
Astrologun, müşterisinin isteğine uygun kâhinlikte bulunmuş olduğunu
düşünmek hoşuma gider. «Eniştem midyelere olan düşkünlüğünden vazgeçmiyor,
bir gün de bundan çatlayacak.» Olguyu başka türlü açıklayamadığımı itiraf
ederim. Hastamın benimle eğlenmek istemiş olmasını kabul edersem o ayrı.
Fakat o zaman, söylediğini ciddiyealır gibi görünüyordu; daha sonra da böyle
bir kuşkuyu' doğrulayacak hiç bir şey yapmadı...
İşte başka bir olgu: İyi bir mevkide bulunan bir gencin, kibar fahişeler
çevresinden bir kadınla ilişkisi vardı. Bu ilişki garip bir saplantıyla
sıkıştırılmaktadır. Adam, zaman zaman, metresi umutsuzluktan hasta düşünceye
dek. onu alaycı ve kıyıcı sözlerle üzmek zorunluğunu duyuyor. O anda bir tür
ferahlamaya kavuşuyor ve kadınla barışıyor, ona armağanlar veriyor. Fakat
şimdi kadından kurtulmayı pek istediği halde kendi saplantısından korkuyor;
bu ilişkinin, üstüne zarar verdiğini görüyor; evlenmek, bir aile kurmak
istemektedir. Onunla ilgiyi kesme cesaretine kendisi sahip olmadığından
psikanalize başvuruyor.
Tedavi sırasında bir tartışmadan sonra, metresinin yazmış olduğu bir kartı
bir grafoloğa götürüyor. Orada grafolog, bunun pek büyük bir umutsuzluk
içinde bulunan ve bugünlerde kendine kıyacak olan bir kimsenin yazısı
olduğunu söylüyor. Gerçekte bu olmuyor, kadın yaşamaya devam ediyor, fakat
analiz adamın kurtulmasına yardımda bulunuyor. O, bu metresi bırakarak,
kendisi için iyi bir eş olabileceğini umduğu, bir genç kıza kur yapmaya
girişmiştir. Az sonra genç kızın değerlerinden kuşkulanmaya başladığını
belirtecek bir düş görüyor. Kızın yazısından bir örneği alarak aynı yetkili
kimseye götürüyor. Bü incelemenin sonuçları kuşkularına uyduğundan,
evlenmekten cayıyor. Bu grafolog incelemelerini, özellikle birincisini
değerlendirmek gücünde olmak için bu adamın gizli Öyküsünün birtakım
noktalarını tanımayı öğrenmek gerekir.
Adam gençliğinde, tutkulu yaratılışının bütün taşkınlık larıyla kendinden
yaşça büyük bir genç kadına tutulmuştur. Kadın tarafından reddedilince,
kendini öldürmeye kalkışmıştır. Bu canına kıyma girişiminde içtenliğinden
kuşkulandıracak bir şey yoktur. Ölümden güçlükle kurtulmuştur, ayağa
kalkması için de uzun bir bakım görmesi gerekmiştir. Bununla birlikte, bu
umutsuzluk hareketi sevgilisini pek derinden heyecanlandırmış ve kadın onun
aşkına karşılık vermiştir. Delikanlı onun âşığı olmuş ve o andan başlayarak
tam şövalyemsi bir biçimde hizmette bulunurcasına kadına gizlice bağlı
kalmıştır.
Yirmi yıl sonunda, her ikisi de, tabii kadın ondan daha fazla yaşlanınca,
adam ondan kurtulma, özgür olma, bağımsızlığını kazanma ve bir aile kurma
isteğini duymuştur. Aynı anda, içinde uzun zamandır tıkılmış duran,
metresinden öç alma gereksinimi gelişmiştir. Kadın, hor görmekle bir gün onu
ölüme itmişti; şimdi o da sırası geldiğinden, kendisi tarafından terkedilen
kadının ölümü aradığını görme memnunluğuna ermek istemektedir. Fakat ona
karşı taşıdığı sevgi, hâlâ, bu isteğin bilinçli olmasını önleyecek kadar
güçlüdür. Ayrıca, kadının duyacağı acı, ölüme sığınmasını gerektirecek denli
güçlü olmayacaktır. İşte bu ruh hali içinde, öç alma susamışlığını in
corpore vili (*) doyuma ulaştırmak amacıyla kadım bir noktaya dek alay ve
eziyet etme aracı olarak kullanmaya başlamıştı.
Kendini elde etmek isteği sonuca ulaştırmaya yarayan her işkenceyi sevgilisi
üzerinde yapmaya kendi kendine izin vermiştir. Tek bir durum, öç alma
isteğinin kadına karşı yönelmiş olduğunu açığa vurmaktadır: Aldatmasını
ondan saklayacak yerde, onu yeni bağlantısı için bir dostu, bir öğütçü
olarak alması. Veren bir kimse sırasından, alan bir kimse sırasına düşen
kadıncağız, her halde onun sır açmasından çok kabalığından ve kendi düşük
kadınlığından acı duyuyordu. Adamın yakınlığı, onun yerini alan genç kızın
karşısında yakalandığını duyduğu ve kendisini analiz edilmeye yollanmış olan
saplantı, elbette eski metresinden yenisine geçmişti.
İşte bu sonuncunun karşısında bu saplantıdan kurtulmak istiyorsa da
başaramıyordu. Ben grafolog değilim, bir yazı ile karakter öğrenme sanatına
da önem vermiyorum. Bu yöntemle söz konusu kimsenin geleceğini söylemek
olanağına ise daha az inanıyorum. Hiç değilse, bunu görüyorsunuz,
grafolojinin değeri üzerinde öne sürülen görüş ne olursa olsun, bii" şey
yadsınamaz: Yazıyı yazanın yakında canına kıyacağını önceden bildiren
grafolog, kendisine başvuranın ateşli bir gizli isteğini aydınlığa
çıkarmıştır: Burada sözkonusu bilinçsiz istek yoktur, ama fal baktıranın
doğmakta olan kuşkusu, kaygısı, grafölogun karşısında anlatım bulmaktadır.
Analiz sayesinde hastanın aşk seçimini içine kapanmış olduğu büyülü çemberin
dışına çıkarmayı başarmıştır.
Bayanlar, baylar; şimdi düş yorumunun genellikle psikanalizin gizlilik için
ne yapmış olduğunu biliyorsunuz. Ör-
(•) Bayağıca beden üzerinde.
nekler, gizli olaylan aydınlığa çıkarmaya olanak sağladığını size
göstermiştir. Fakat bu olguların nesnel gerçekliğine inanmak uygun olur mu?
Bu soru size kuşkusuz ki pek ilgi çekici gibi görünmektedir. Psikanaliz buna
doğrudan doğruya karşılık veremez; bununla birlikte, aydınlığa çıkardığı
gereç, hiç değilse bizi olumluluğa doğru itmektedir. Merakınız bu sınırlar
içinde kalacak değildir, az çok bol olan ve psikanalizin hiçbir rol
oynamadığı bu gerecin bize hangi sonuçlamayı getirdiğini bilmek istersiniz.
Bununla birlikte benim olmayan bu alanda sizi ileri götüremeyeceğim. Size
yine yapabileceğim tek şey, birkaç gözlemimi daha anlatmaktır.
Tedavi sırasında yapılmış olduklarından ve belki yalnız bu sonuncusu onları
elde etmeye olanak vermiş olduğundan dolayı psikanalizi ilgilendirmektedir.
Size bir örnek, benim en çok dikkatimi çekmiş olan bir örnek vereceğim ve
sizden dikkatinizi çok sayıda özellikler üzerine çevirmenizi isteyerek size
hayli ayrıntılar sağlayacağım. Her şeye karşın, kendimi gözlemin inandırıcı
kuvvetini pek artırmış olan şeylerden çoğunu susma ile geçiştirmeye
zorlanmış göreceğim. Bu şeylerin halinin, pek aydınlık olarak göründüğü ve
analizle geliştirilmeye gerek göstermediği bir örnektir. Onu tartışarak gene
de analize başvurmanın önüne geçemeyeceğiz. Önceden size bildireyim ki
analitik durumdaki bu düşünce iletimi bile her türlü eleştiriye karşı
korunmuş değildir ve gizli olayın gerçekliğini kabul olanağını da hiç
vermez.
Şimdi, beni dinleyiniz. 1919 güzünde, bir gün aşağı yu kan saat 10.45'e
doğru Londra'dan gelen Dr. David Forsyth, ben bir hasta ile çalışırken evime
kartını bırakıyor. (Londralı seçkin meslektaşımın, eğer birkaç ay süresince
benim üzerinde durmamla psikanalitik tekniğine başladığını açıklarsam beni
sır saklamaz bir kimse olarak kabul etmeyeceğini sanıyorum.)
Bu meslektaşla ancak bir dakika görüşebildim ve daha sonrası için randevu
verdim. Dr. Forsyth haklı olarak ilgimi çeken bir kimseydi, zira o, savaştan
sonra (*) iyi günler umudu dolaşmaya başladığı sırada gelen ilk yabancıydı.
Bu ziyaretten az sonra, hastalarımdan biri, zeki ve sevimli, aşağı yukarı 45
yaşlarında olan Bay P. geldi. Kadınlar yanında tatsız durumlarda kalması
dolayısıyla bir analiz tedavisi geçirmişti. Hastalık belirtilerinin
uygunsuzluğu nedeniyle, analizi uzun zamandır bırakmıştım, ama hasta
sürdürmem için diretiyordu. Çünkü babasına karşı olan duygularım benim
üzerime aktarmıştı, kendini hoş bir hava içinde hissediyordu. Para sorunu, o
zaman bu maddenin pek az oluşu yüzünden ortaya çıkmıyordu bile... Bu hasta
ile geçirdiğim anlar ilgi çekici, dinlendiriciydi ve işte bunun içindi ki,
tıbbî tedavinin ciddi kurallarına karşın, psikanalitik çaba önceden
saptanmış bir tarihe dek sürmüştü.
O gün P. yeniden, kadınlarla aşk ilişkilerine tekrar baş lamak için yaptığı
denemeler sorununa yanaştı. Güzel, çekici, yoksul bir genç kızdan tekrar söz
açtı; eğer kızın bakire olması bu tür girişimleri engellememiş olsaydı, onun
yanında elbette başarı kazanabilirdi. Kızdan bana sık sık söz etmişti, ama o
gün ilk kez, kızın, onun çekinmesinin gerçek nedenlerini bilmeyerek, hatta
bundan hiç kuşkulanmayarak ona Bay İhtiyat (**) adını takmış olduğunu söyşu
(Forziht) Londralı doktorun adını andırıyor, ledi. Bu öykü dikkatimi çekti.
Dr. Forsyth'in kartı elimin altındaydı, ona gösterdim.
Bunu pek olağan diye niteleyeceğinizi bekliyordum, fakat devam edelim, başka
bir şey meydana çıkaracağız. îşte olgu :
(*) I. Dünya Savaşı (A.A.Ö.)
(*•) Almancada ihtiyat vorsichftir. Bu sözcüğün okunuşu (Forzith) Londraü
doktorun adını andırıyor.
P., gençliğinde birkaç yıl İngiltere'de kalmış; İngiliz yazınına karşı canlı
bir ilgi duymuştu. İngilizce yapıtlarla dolu zengin bir kitaplığı vardı.
Bana ödünç kitap vermeyi alışkanlık haline getirmişti. Önceleri pek okumamış
olduğum Barnett ve Galsworthy gibi yazarları tanımış olmamı ona borçluyum.
Bir gün bana, Galsworthy'rdn «The man of property, Mülk sahibi» adını
taşıyan bir romanım vermişti. Bunda olay Forsyth adlı hayali bir ailenin
içinde geçiyordu. Galsworthy besbelli ki yarattığı yapıta kendisi de
vurulmuştur; çünkü sonraki öykülerinde ailenin üyelerini yeniden ortaya
çıkarmış, sonunda bütün öykülerini «The Forsyte Saga» adı altında toplayıp
birleştirmişti. Sözkonusu olaydan az önce, P.v bu diziden yeni bir cilt daha
getirmişti. Forsyte adı ve yazarın canlandırdığı bütün tipik çizgiler, benim
P. ile olan konuşmalarımda rol oynamıştı. Bunlar, düzenli olarak görüşmeye
alışmış iki kişinin sık sık kullandığı dilin bir bölümünü oluşturuyorlardı.
Oysa, bu romanların kahramanlarının adı Forsyte Almanca söylenişi bakımından
benim Londra'dan gelen ziyaretçimin adı Forsyth'ten ve aynı şekilde
«telâffuz» edebileceğimiz anlamlı İngilizce sözcük foresight, (ok : Forsayt)
yani önlem, ihtiyat (Voraussicht ya da Vorsicht) olurdu. Demek ki P., kendi
ilişkilerinden, kendisinin bilmediği koşullar dolayısıyla, tam o anda, benim
bilmediğim bir ad çekip çıkarmıştı.
İşte, gittikçe daha ilginç oluyor, değil mi?.. Fakat bu dikkate değer olgu,
aynı oturum sırasında sağlanan başka iki çağrışımı analizle incelediğimiz
zaman bizde daha çok etki yapacaktır. Belki, sözkonusu olayın içinde geçtiği
koşulların kimi kavramlarını ele geçirmeyi başarabileceğiz.
1) Önceki haftanın kimi günlerinde, Bay P.'yi saat ll'de boşuna beklemiştim.
Sonunda Dr. Antoine von Treund'u, kaldığı aile pansiyonunda görmek için
çıkmıştım. Bay P.'nin de bu pansiyonda,, fakat başka katta oturduğunu
öğrenince şaşırmıştım. Bu konuda daha sonra, P.'yi adeta evinde kendisine
bir ziyarette bulunmuş olduğumu anlatmıştım. Görmeye gittiğim kimsenin adını
söylememiş olduğumu pek iyi anımsıyorum. Oysa hemen hastam, kendi takma adı
R. von Vorsicht (İhtiyat) tan söz ettikten sonra bana sormuştu : «Acaba Halk
Üniversitesinde İngilizce öğreten Bayan FreundOttorega kızınız mıdır?»
Görüştüğümüzden beri de ilk kez, her zaman memurların, müstahdemlerin,
mürettiplerin yaptıkları gibi adımı bozmuş Freud yerine Freund biçiminde
söylemişti.
2) Aynı oturumun sonunda bana, kendisini bir sıkıntı izlenimi bırakarak
uyandıran bir düşü anlatmıştı, «gerçek bir karabasan» demişti. Bana, o
sıralarda karabasan anlamına gelen İngilizce" sözcüğü anımsamadığını ve onu
birisi için a mare's nest deyimiyle çevirdiğini eklemişti. Bu saçma bir
şeydi; çünkü a mare's nest inanılmaz bir öykü, bir haydut öyküsü demekti
îngilizcede karabasana ise nightmare deniliyordu. Bu fikir bana, şu öğeye
öncülük eden şeyle ortak bir noktaya sahip gibi görünmüştü. Bu öge
İngilizceydi. Yinş bu fikir bana, bir ay önce geçmiş bir olayı anımsatmıştı.
P. büromda bulunuyordu o sırada. Bir ziyaretçi çıkagelmişti; bu uzun
zamandır görmediğim sevgili bir dostum, Londralı Doktor Ernest Jones'tu.
Ona, başka bir odada P. ile konuşmamın bitmesini beklemesi için gitmesini
işaret etmiştim. P. ise, bekleme salonunda bulunan bir fotoğraftan dostumu
tanımıştı, hatta onunla tanıştırılma isteğini göstermişti. Oysa, Jones
karabasan (night mare) üzerine bir monografi yayımlamıştı. P.'nin bu
incelemeyi okuyup okumadığım bilmiyorum, çünkü psikanalitik yapıtları
okumaktan kaçınıyordu.
Önce size, P.'nin verdiği düşünce çağrışımlarının analizle nasıl
yorumlanabileceğini göstermek ve motiflerinin neler olduğunu bulmak
isterdim. Forsyte ya da Forsyth adı karşısında P. benimle aynı durumda
bulunuyordu ve aslında bu adı taşımış olan roman kişilerini tanımış olmamı
ona borçluydum." Beni şaşırtan, hastamın onu, birdenbire yeni bir olaydan
hemen sonra söylemesini işitmem olmuştur; Londralı doktorun gelmesi, bana
bunu başka bir görüş noktasından da ilginç kılmıştı.
Bununla birlikte, bu oturum sırasında ortaya çıkan ad, görünmesinden daha az
ilgi çekici değildi. Çünkü P. «Romanın size tanıtmış olduğu Forsyte adını
düşünüyorum,» diye bağırmıştı. Hayır, önceden söz konusu kaynakla bilinçli
bağlantı kurmaksızın onu kendi öyküsü içine kaydırmayı bilmişti. Ve böylece,
onu bu kez öyküye katmıştı. Oysa, olay önceden hiç bir zaman «vuku
bulmamıştı.» Fakat o şunu eklemişti :
«Ben bir Forsyth'im, genç kız beni böyle çağırıyor.»
Bu cümle içindeki kıskançça hak iddiası ve onda anlatım bulmuş olan kendi
kendisinin melânkolik çöküntü karışımı nasıl farkedilmez? Bunu şu şekilde
tamamlayarak yanlış yola gitme tehlikesine girilmiyor mu? «Bu yabancının
gelişiyle bu denli ilgilenmeniz beni üzüyor. Bana dönünüz, artık. Ben kendim
de Forsyth değil miyim? Fakat genç kızın dediği gibi yalnızca Bay Vorsicht.»
Sonra düşüncesi, İngilizce öge sayesinde, onlarda kıskançlık doyurmaya
yarayan geçmiş iki duruma yöneliyor :
«Birkaç gün önce evime geldiniz, ama ne yazık ki aradığınız ben değildim. B.
Freund adında birine gittiniz.» Ve bu düşünce ona, Freud admı bozdurarak
Freund biçiminde söylettiriyor. Bana Bayan FreundOttorega'dan söz etmesi, bu
kadının İngilizce öğretmenliği niteliğinin görülen çağrışıma olanak
sağlamasıdır. Başka bir ziyaretçinin birkaç hafta önce gelen ve hastanın,
onun karşısında kendini aşağı durumda hissederek aynı şekilde kıskanmış
olduğu birisinin anısı bağlanıyor bütün bunlara. Çünkü, Dr. Jones karabasan
üzerine bir yazı yayımlamıştı; oysa P. üstelik kendini böyle düşler görmeye
yakın duyuyordu. A mar e nest
konusunda yapmış olduğunu söylediği yanlışlık aynı çağrışıma katılıyordu;
bunun anlamıysa şuydu : «Ben ne gerçek" bir İngiliz, ne gerçek bir
Forsyth'im.»
Kıskançlığına gelince, onu anlaşılmaz ve yersiz diye niteleyemezdim.
Analizin ve dolayısıyla bağlantılarımızın, yabancı öğrenciler ya da hastalar
Viyana'ya gelir gelmez kesilecmeğini haber vermişti ve bu öyle olmakta
gecikmemişti. Fakat bugüne değin yaptığımız, analiz çalışmasının ancak bir
parçasıydı; aynı saatta ortaya çıkmış ve aynı motiften doğmuş üç fikrin
açıklamasını vermiştik.
Bu fikirlerin düşünce iletimi olmaksızın doğmasının ya da doğmamasının az
önemi vardı; düşünce iletimi bu üç fikrin her birinde bulunur, böylece de üç
ayrı soru ortaya çıkabilir : P., Doktor Forsyth'in bana ilk ziyaretini
yapmış olduğunu bilebilir miydi? P., Jones'un karabasan üzerine bir yapıt
yazmış olduğunu biliyor muydu ya da fikirleri içinde ortaya çıkan bu şeyler
asıl benim bildiklerim miydiler? Düşünce iletimi yardımıyla her sonuçlama
ancak üç çeşit soruya bağlı olacaktır. Bu an için birincisiyle uğraşmıyoruz,
öbür ikisinin işlenmesi daha kolay. Pansiyonu ziyaret olgusu bize, ilk
bakışta özellikle kamtlayıcı gibi görünüyor. Rastlantıyla ve şaka olsun
diye, evine yaptığım ziyareti anlatırken kimsenin adını vermemiş olduğuma
güvenim var. Bay P.'nin, sözkonusu kimsenin adını aile pansiyonundan
öğrenmiş olması olasılığı da pek zayıf. Daha çok, bu adamın varlığından
haberli bulunmayı sürdürdüğüne inanıyorum. Fakat bu olgudan doğan kandırıcı
kuvy.et, bir rastlantıyla baştan aşağı yakılmıştır. Pansiyonda ziyaretine
gittiğim adamın yalnızca adı Freund değildi, o herkes için gerçek bir dost
'tu (*). Yaymevimizin kuruluşunu onun cömertliğine borçluyuz. Dr. Antoine
von Freund erken ölümü, biraz sonra Kort Abraham'mki gibi psikana-
(*) Dost sözcüğünün Almancası Freund'dur.
liz davasının uğradığı en büyük talihsizliklerden biri olmuştur. Belki o
zaman P.'ye pansiyonunda bir dost'u (Freund) görmeye gittiğimi
söylemişimdir. Bu durumda ikinci çağrışım gizlicilik bakımından bütün
ilgisini yitirmektedir. Üçüncü fikrin neden olduğu izlenim de çabuk
dağılmaktadır. Asla psikanaliz yapıtları okumayan P., Jones'un karabasanlar
üzerine bir çalışma yayımlamış olduğunu bilebilir miydi? Evet, kendisinde
kitaplarımızdan kimileri vardı, onların kapaklan üzerinde yeni yayın
adlarını böylece okumuş olabilirdi. Öyleyse kendimize bu yolda bir görüş
sağlamayı başaramayacağız. Gözlemimin başka birçok benzeri çalışmalarla
ortaklaşa bir yanlışlıktan kurtulmamasına üzülüyoruz : Çok sonra yazılmış ve
Bay P. gözden kaybolduktan sonra tartışılmış olması. Sözkonusu olgularla
ilgili başka ince noktalar elde etmek benim için olanaksızlaşmıştı.
Öyleyse birinci fikre, o ayrık olarak varsayıldığında bile, düşünce
iletiminin görünen konusundan yana söz eden fikre dönelim. O P., bir çeyrek
saat önce, Dr. Forsyth'in beni görmeye gelmiş olduğunu bilebilir miydi?
Hatta onun, bu doktorun varlığından ya da Viyana'da bulunduğundan haberi
olması mümkün müydü? Bu iki soruya olumsuz karşılık verme isteğine boyun
eğmemek gerekir. Kısmen olumlu karşılık verme yolu görüyorum. Çünkü P.'ye,
belki analiz uygulamaya başlamak üzere gelecek bir İngiliz hekimini
beklediğini söylemişimdir.
Bu, Dr. Forsyth'in, gelmesinden birkaç ay önce benimle mektuplaşarak
anlaştığı 1919 yazı içinde olmuş olabilirdi. Belki de. olgu bana pek
inanılmaz gibi göründüğü zaman onun adını söylemiş olabilirim. Eğer öyle
olmuşsa, bunun anısını saklamış olurdum. Çünkü, bu özel adın türlü anlamları
nedeniyle bir konuşma geçerdi. Öyleyse olay ortaya çıkmış, ben büsbütün
unutmuşumdur. Öyle ki, oturum sırasında bu 8. von Vorsicht takma adını
öğrenerek sanki, burada mucize varmış gibi hayret edebilmiştim.
İnsan kuşkucu olmakla övünürse, bazen kendi kuşkuculuğundan kuşku duyduğu da
olur. Belki benim içimde «harikulade» ye karşı gizli bir eğilim, gizli
olayların ürünlerini istekle toplamaya beni yönelten bir eğilim vardır.
^Harikulade» nin bir bölümü ortadan kaldırılınca, çalışma bitmemiştir.
Yapılacak başka bir iş vardır ve hepsinin en çetini de budur. P.'nin,
sonbaharda Viyana'yı ziyaret etmesi beklenen bir Forsyth'in varlığından
haberli olduğunu kabul edelim: bu, doktorun tam geleceği gün üzerinde bilgi
sahibi olduğu nasıl açıklanabilir? Elbette bu olgu rastlantıya bağlanabilir,
yani açıklama aramak gerekmez, fakat rastlantı sorunundan başka bir şey
olmayacağını iyi belirtmek ve size, beni görmeye gelen ve benim ziyarete
gittiğim kimselere karşı gerçekten kıskançlık düşüncelerinin sözkonusu
olduğunu göstermek için P.'nin yine başka iki fikrini belirtmiştim. Hiç bir
olasılığı bir yana atmamak için beni özel bir sinirlilikle gözlemiş ve bazı
sonuçlar çıkarmış olduğunu kabul etmeye de çalışabiliriz.
Yine İngilizden ancak bir çeyrek saat sonra, gelmiş olması dolayısıyla yolda
onunla karşılaştığını, karakteristik AngloSakson tipi nedeniyle onu tanımış
olduğunu kurmaya ve kıskançlık olgusunu düşünmeye izin verilebilir : <dşte.
gelişi analizimi sona erdirecek olan Forsyth. Herhalde Profesör'ün evinden
dönüyor.» Bu akla uygun süreci daha ileri götüremem. Bir kez daha non liquet
(*) üzerinde kalacağız; itiraf edeyim ki, benim görüşümce terazi burada da
düşünce iletimi yanına doğru eğilmektedir. Zaten, analiz sırasında, benzer
olgular karşısında kendimi yalnız bulmuş değilim. Belene Deutsch 1926'da,
benzer gözlemler yayımla-
(*) Karanlık, anlaşılmaz şey.
mış ve onların belirtilerini hastayla analizci arasındaki geçiş bağlantıları
yoluyla incelemiştir.
Bu sorun karşısındaki tutumumun sizi tam olarak kandırmadığını, eğer,
kendinizi kanmaya hazır bıraksanız da sizi daha çok tatmin etmeyeceğine
güvence veririm, tşte, diyeceksiniz, belki bütün ömrünü namusluca doğal
bilimlere vermiş bir insanın yaşlılığında zayıf zihinli, sofu ve saf oluşu
gibi, bilinen bir olgu diyeceksiniz. Seçkin kişilerin bu kategoriye düşmüş
bulunduklarını biliyorum. Hiç değilse ben ne sofu, ne saf bir kimse olmuş
değilim, öyle umuyorum. İnsan gerçekle acılı çarpışmaları önlemek için ömrü
boyunca bükülmüş durmuş olduğu halde yaşlılığında yeni olgular önünde eğilen
bir belkemiğini koruyamaz.
Kuşkusuz beni ılımlı bir tanrıcılığa bağlanmış ve gizliciliğin bütün
verilerini amansızca reddeder görmeyi yeğ bulurdunuz. Fakat hoşa gitmeye
çalışmak elimden gelmiyor, bu halde sizi düşünce iletimini daha ondan yana
bir gözle ve telepatiden hareket ederek kabullenmeye çağırıyorum.
Unutmayınız, burada bu sorunu psikanalize yaklaştığı ölçüde inceledik.
Bundan on yıl önce, ufkumda bu gizli olayların ortaya çıktıklarını gördüğüm
zaman, ben de, bizim bilimsel dünya anlayışımızı tehdide gelmeleri korkusunu
duydum. Eğer gizliciliğin bazı verileri doğrulasaydı. bizim anlayışımız
yerini ispirtizmaya ve mistisizmaya bırakırdı.
Şimdi fikrimi değiştirdim. Benim anladığıma göre gizliciliğin verileri
arasında doğru tanınacak olanları, bilimin içine almasının ve kullanmasının
olanaksızlığına inanma yerine, buna biraz şans tanınmalıdır. Özel olarak da,
düşüncenin iletimi bilimsel — karşıtları mekanik diyorlar — düşünce tarzının
pek güçlükle kavranabilen ruh rünyası üzerinde yayılmasını elverişli kılacak
gibi görünüyor. Telepati olayı ile, belli bir kimse tarafından yapılmış
eylemin gerçekleşmesini meydana getirmelidir. İki psişik eylem arasında
doğan şey, kolayca fiziksel hareket noktalı ve psişik varış noktalı bir olay
olabilir.
Başka yer değiştirmelerle, örneğin, telefonla ses iletmenin, işitmeyle olan
benzerliği tartışılmaz olur. Bu psişik eylemin fizik eşdeğerine insan
kendini egemen kılabilirse, ne olabileceğini kestirebiliyor musunuz? Hatta
şunu diyebilirim; psikanaliz fizikle, bugüne dek psişik dediğimizin arasına
bilinçsizliği sokarak telepati gibi olayları kabullenmemizi bize
hazırlamıştır. Telepati fikrine insan alışırsa, arkasından bu daha büyük bir
ölçüde, fakat şimdilik yalnızca hayal olarak kullanılabilir. Toplu halde
yaşayan böceklerde kolektif iradenin kendini nasıl kabul ettirdiğinin
anlaşılmadığını herkes bilir. Belki o türden doğrudan doğruya psişik bir
iletim yoluyla yapılmaktadır.
Bu, barbarlıklar arasında ilkelarkaik haberleşme biçiminin var olduğunu,
sonra yerini duyu organları yardımıyla algılanabilen işaretler yöntemine
bıraktığını düşünmeye götürmektedir insanı. Eski yöntem arka planda, hâlâ,
var olmayı sürdürebilir; kimi koşullarda, örneğin, bir heyecanın
kaynaştırdığı kalabalık içinde kendini gösterebilir. Bütün bunlar hâlâ
karanlık, henüz çözümlenmemiş bulmacalarla doludur, ama onlardan ürkmek
yersizdir.
Eğer telepati gerçekten varsa, varlığına kanıtlar bulma güçlüğüne karşın sık
sık beliren bir olay gibi kabul edilebilir. Onu çocuğun ruhsal yaşamında
bulunca hiç şaşmamalıyız. Çocuk sık sık, anababasına açıklamadığı halde,
düşüncesinin onlar tarafından bilindiğini sanmaz mı? Yetişkinlerin,
Tanrı'nın her şeyi bildiği inancı, belki de her yerde ortaya çıkan bu çocuk
düşüncesinin tıpkısıdır.
Geçenlerde, güvenilebilir bir kadın olan Dorothy BurHngham «Annenin ve
çocuğun analizi» başlıklı yazısında bir takım görüşlerini anlatıyordu ki
bunlara, eğer doğrulanırlarsa, düşünce iletiminin gerçekliği üzerinde hiçbir
kuşku bırakmamaları gerekir. Dorothy Burlingham artık pek az görülmeyen bir
durumdan yararlanıyordu : Bu, anne ile çocuğun aynı anda
analiz'edilmeleriydi.
Bize, örneğin, şunlara benzer garip olgular anlatmaktadır : Bir gün anne,
oturum sırasında, çocukluğunun sahneleri arasında bir rol oynamış olan altın
bir paradan söz ediyor. Henüz evine döner dönmez, aşağı yukarı on yaşındaki
oğlu odasına giriyor bir yana koyması için ona bir altın para getiriyor.
Şaşıran anne bunu nereden bulduğunu soruyor. Çocuk onu yaşgünü armağanı
olarak almıştır.
Bu yaşgünü birkaç ay önce kutlanmıştı, gelgelelim çocuğun niçin tam bugün,
bu armağanını anımsadığını hiçbir şey açıklamıyor. Anne, çocuğu analiz edene
bu rastlantıyı bildiriyor ve ondan çocuğun niçin böyle davranmış olduğunun
araştırılmasını rica ediyor. Fakat eylem o gün çocuğun yaşamına yabancı bir
cisim tarzında girmiş olduğundan ,analiz ortaya hiçbir şey çıkarmıyor.
Birkaç hafta sonra, anne masasında oturmuş, kendisinden istendiği gibi,
sözkonusu olayı kaleme almaktadır, o sırada çocuk geliyor ve annesini parayı
geri vermeye zorluyor. Onu psikanaliste göstermek için kendisi götürmek
istiyor. Ama analiz bir kez daha bir isteğin nedenini ortaya çıkarmayı
başaramıyor.
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın