Değer Ölçütü Olarak Haz
Erich Fromm
«Mutluluk erdemin
ödülü olmayıp kendisi bir erdemdir. Biz mutluluktan tutkularımızı
engellediği için haz duymaz; tersine, mutluluktan haz duyduğumuz için
tutkularımızı engelleyebiliriz.»
Spinoza
Yetkeci ahlak felsefesinin avantajlı yanı basitliğidir. Bu
etikte iyi ve kötünün ölçütü, yetkenin zorla kabul ettirdikleri; bunlara
boyun eğmek ise, insanın erdemidir. İnsancı ahlak felsefesine gelince bu
felsefe daha önce tartışmış olduğum güçlükle başa çıkmak zorundadır. Çünkü,
insanı değerlerin biricik yargıcı yapmakla haz ya da acı, iyi ve kötünün
kesin hakemi gibi görünebilir. Eğer tek seçenek bu olsaydı o zaman insancı
ilke gerçekten, etik normlar için bir temel olamazdı. Çünkü bazılarının
sarhoş olmaktan servet ve ün toplamaktan; bazılarının ise sevmekten,
başkaları ile birşeyler paylaşmaktan, düşünmekten, resim yapmaktan haz
duyduklarını görüyoruz. Nasıl olur da yaşamımız insanı olduğu kadar hayvanı
da, iyi kişiyi olduğu kadar kötü kişiyi de yönlendiren bir dürtü tarafından
yönlendirilebilir? Normal ve hasta bireyin benzer şekilde güdümlenmeleri
nasıl olur? Haz ilkesini başkalarının meşru çıkarlarına zarar vermeyecek
hazlarla sınırlayarak nitelediğimiz zaman bile, onun eylemlerimizin yönetici
ilkesi olması, pek yerinde olan bir şey değildir.
Ama, yetkeye boyun eğme ile hazza yanıt vermeyi, yönetici ilkeler olarak,
seçeneklerimiz diye görmek yanıltıcıdır. Ben, haz, doyum, mutluluk ve
neşenin doğalarına ilişkin deneysel bir çözümlemenin onların birbirlerinden
ayrı ve kısmen çelişik olaylar olduklarını ortaya çıkardığını gösterme
girişiminde bulunacağım. Bu çözümleme şöyle bir gerçeği gösteriyor. Mutluluk
ve neşe hernekadar bir anlamda öznel yaşantılarsa da nesnel koşullara
dayandıkları için, bu nesnel koşullarla karşılıklı bir ilişkinin
ürünüdürler. Bu yüzden, salt öznel haz yaşantısı ile karıştırılmamaları
gerekir. Bu nesnel koşullar ise, kuşatıcı şekilde, üreticilik olarak
özetlenebilir.
Hazzın nitelik yönünden çözümlenmesinin önemi, insancı etik düşüncenin
başlangıçlarından beri kabul edilmiştir. Ama sorunun çözümü, haz
yaşantısının bilinçdışı dinamiklerine nüfuz edilemediği sürece, doyurucu bir
çözüm olamamıştır. Psikanalitik araştırma, insancı etiğin bu eski sorununa
yeni veriler sunup yeni yanıtlar öneriyor. Bu buluşların ve etik kurama
uygulanışlarının daha iyi anlaşılabilmesi için haz ve mutluluğa ilişkin en
önemli etik kuramların bazılarının kısaca incelenmesi yerinde olacaktır.
Hedonizm (Hazcı kuram), insansal eylemin yönetici ilkesinin hem olgusal
olarak, hem de kural koyucu yönüyle, haz olduğunu öne sürer. Hazcı kuramın
ilk temsilcisi olan Aristippus, yaşamın ereğinin ve erdemin ölçütünün hazza
ulaşıp acıdan kaçınmak olduğuna inanmaktaydı. Haz, ise, Ona göre, içinde
yaşanılan andaki hazdı.
Bu köktenci ve naiv hazcı görüş, mutluluğu doğrudan yaşantı ile özdeş
kılarak bireyin önemini ve somut bir haz kavramının değerini kesin bir
şekilde vurguluyordu.44 Ama daha önce dile getirmiş olduğumuz ve
hedonistlerin doyurucu bir şekilde çözümleyemedikleri apaçık bir güçlüğün
sıkıntısını çekmekteydi. Bu güçlük ise, hedonizmin ilkelerinin tümüyle
öznelci olan özyapısı idi. Hazcı tutumu düzeltmek için yapılan ilk girişim,
haz kavramları içine nesnel ölçütler sokan Epikuros tarafından yapılmıştır.
O, yaşamın ereğinin haz olduğunu vurguladığı halde, her hazzın kendi başına
iyi olmasına karşın, tüm nazların seçilmemeleri gerektiğini dile
getirmiştir. Çünkü, bazı hazlar sonradan hazzın kendisinden çok daha büyük
acılara neden olmaktadır. Epikuros'a göre, yalnızca doğrıı haz, insanın
bilgece, iyi ve doğru bir biçimde yaşamasını sağlar. «Gerçek» haz, ruh
dinginliğinden ve korkusuzluktan oluşur. Bu haz ancak ölçülülük ve öngörü
sahibi ve bu yüzden sürekli ve dingin doyum uğruna hemen şu andaki hazzını
yadsımaya hazır olan biri tarafından elde edilebilir. Epikuros, kendi 'yaşam
ereği olarak haz' kavramının ölçülülük, yiğitlik, adalet ve dostluk
kavramları ile tutarlı olduğunu göstermeye çalışmıştır. Ama O, duyguyu,
aracılığıyla her iyiyi yargıladığımız yasa olarak kullanmakla temeldeki
kuramsal güçlüğü ortadan kaldıramamıştır. Bu temeldeki güçlük, öznel haz
yaşantısı ile «doğru» ve «yanlış» hazza ilişkin nesnel ölçütü
birleştirmesiydi. Ancak, Epikuros'un öznel ve nesnel ölçütleri bir uyum
içine sokma girişimi, böyle bir uyumun varolduğunu önesürmenin ötesine
geçememiştir.
Hazcıolmayan insancı (hümanist) filozoflar, doğruluk ve genel geçerlik
ölçütünü korumaya, buna karşın 'yaşamın son ereği olarak bireyin mutluluğu'
görüşünü yitirmemeye çalışarak aynı sorunla uğraşmışlardır.
Doğruluk ve yanlışlık ölçütünü isteklere ve hazlara ilk kez uygulayan Platon
olmuştur. Haz, düşünce gibi, doğrıı ya da yanlış olabilir. Platon, öznel haz
duyumunun gerçekliğini yadsımaz; ama haz duyumunun «yanlış» olabileceğine ve
hazzın düşünme gibi, bilgi türünden bir işlevi olduğuna dikkati çeker.
Platon bu görüşünü hazzın bireyin yalnızca yalıtlanmış duyusal bir
parçasından değil, kişiliğinin tümünden doğduğuna ilişkin kuramı ile
destekler. Buradan, iyi insanların doğru hazlan, kötü insanların ise yanlış
hazları edindikleri sonucuna varır.
Aristoteles de Platon gibi, bir etkinliğin iyiliği, ve bu nedenle de değeri
için, öznel haz yaşantısının bir ölçüt olamayacağını öne sürer. O der ki:
«Bazı şeyler, yapıları kötü olan kimselere hoş görünüyor diye, onların bu
gibilerden başkalarına da hoş görüneceğini düşünmememiz gerekir. Bu tıpkı
hasta olan kimseler için yararlı, tatlı ya da acı olan şeylerin bizim için
de öyle olduklarını söylemeye; ya da renk körlüğü olan kimselerin, beyaz
olmayan şeylere beyazlık niteliğini yüklemelerine benzer.»45 Aşağı hazlar,
gerçek hazlar olmayıp ancak «bozulmuş bir beğenisi olan kimselere»gerçek
hazlarmış gibi gelirler. Oysa gerçek haz adını nesnel bir şekilde hak eden
hazlar, «insana yaraşır etkinliklere eşlik eden nazlardır.»46 Aristoteles'e
göre, iki tür meşru haz vardır. Birinci türe gereksinmelerimizi giderme ve
.güçlerimizi gerçekleştirme süreci ile bağlantılı olan hazlar; ikinci türe
ise, edinmiş olduğumuz güçler uygulama ile bağlantılı olan hazlar girer.
Hazzın üstün olan türü, ikincisidir. Haz, insanın doğal durumdaki varlığının
bir etkinliğidir (energia). En çok doyum sağlayan ve yetkin olan haz,
kazanılmış ya da gerçekleştirilmiş güçlerin etkin kullanımında ortaya çıkan
bir niteliktir. Bu haz, neşe ve kendiliğindenliği ya da engellenmemiş
etkinliği dile getirir. Burada «engellenmemiş» «kalıplaşmamış» ya da
«bastırılmamış» anlamına gelir. Nitekim, haz etkinlikleri, böylece de yaşamı
yetkinleştirir. Haz ve yaşam birbirlerine katılırlar ve ayrılmayı kabul
etmezler. En büyük ve en sürekli mutluluk, Tanrınınkine benzeyen usun
etkinliği sonucunda doğar, insan kendinde bu Tanrısal öğeden bir parça
taşıdığı için, böyle bir etkinliği sürdürecektir.47 Aristoteles böylece,
sağlıklı ve olgun kişinin öznel haz yaşantısı ile özdeş olan bir gerçek haz
anlayışına ulaşmış oluyor.
Spinoza'nın haz kuramı da belli yönleriyle Platon ve Aristoteles'inkine
benzemektedir. Ama, Spinoza Onların çok ötesine geçer. o da neşenin,
hazcılığın karşıtı olan okulun öne sürdüğü gibi bir günahkârlık göstergesi
olmayıp doğru ya da erdemli yaşamın sonucu olduğuna inanmaktadır. Spinoza,
bu kuramı kendi insanbilimsel anlayışının bütünü üstünde temellenen daha
deneysel ve özgül bir neşe tanımı yaparak geliştirmiştir. Spinoza'nın neşe
kavramı güç kavramı ile bağlantılıdır. «Neşe, insanın daha az yetkinlikten
daha büyük bir yetkinliğe geçişidir.»48 Daha büyük ya da daha az yetkinlik,
insanın gizilgüçlerini gerçekleştirme ve böylece «insan doğası örneğine»
daha çok yaklaşma konusundaki gücünün çok ya da az oluşu ile özdeştir. Haz,
yaşamın ereği değildir. Ama insanın üretici etkinliğine kaçınılmaz bir
şekilde eşlik eder. «Kutsanmış olma (ya da mutluluk), erdemin ödülü olmayıp
kendisi bir erdemdir.»49 Spinoza'mn mutluluğa ilişkin görüşünün önemi, onun
devimsel (dinamik) güç kavramındadır. Yalnız bir kaç önemli ad verecek
olursak, Goethe, Guyau, Nietzsche kendi etik kuramlarını aynı düşünce, yani
hazzın eylem için başlıca dürtü olmadığı ama üretici etkinliğe eşlik ettiği
düşüncesi üstüne kurmuşlardır.
Haz ilkesine ilişkin en geniş kapsamlı ve dizgesel tartışmalardan birini
Spencer'in £fr&'inde buluyoruz. Spencer'in görüşlerini daha ileri düzeyde
bir tartışma için yetkin bir başlangıç noktası olarak kullanabiliriz.
Spencer'in haz ve acı ilkesine ilişkin kilit noktası evrim kavramıdır. O,
haz ve acının insanı, birey olarak kendisi için yararlı olana olduğu kadar,
insan ırkına da yararlı olana göre eylemde bulunacak şekilde uyaran
dirimbilimsel bir işlevleri bulunduğunu öne sürer. Bu nedenle, haz ve acı
evrimsel süreç içinde gerekli etmenlerdir. «Acılar organizmaya zararlı olan
eylemlerin karşılıkları olduğu halde, hazlar ona mutluluk sağlayan
eylemlerin karşılıklarıdır.»50 «Birey ya da tür, günbegün haz verenin
ardından giderek ya da haz vermeyenden kaçınarak canlı tutulur.»51 Haz,
öznel bir yaşantı olduğu halde, yalnızca öznel öge aracılığıyla
yargılanamaz. Onun nesnel bir yanı da vardır. Bu nesnel yan, insanın
fiziksel ve ansal mutluluğudur. Spencer, günümüz kültüründe pek çok
«bozulmuş» haz ve acı örneklerinin ortaya çıktığını kabul ediyor. O, bu
olayı toplumun çelişki ve yetkinsizlikleri ile açıklıyor. «İnsanlığın tam
anlamında toplumsallaşmış devleti uygulamasıyla özelde ve genelde
gelecekteki mutluluğun sağlanacağını; eylemlerin ancak doğrudan doğruya haz
verdikleri zaman, tümüyle doğru olduklarını; acının yanlış eylemlerin asıl
değil ama en yakın yardımcısı olduğu52 gerçeğinin kabul edileceğini öne
sürüyor. Spencer, acının yararlı ya da hazzın zararlı bir etkisi olduğuna
inananların istisnayı sanki kuralmış gibi gösteren bir saptırmanın suçlusu
olduklarım söylemektedir.
Spencer, hazzın dirimbilimsel işlevine ilişkin kuramını toplumbilimsel bir
kuramla koşutluk içine koyar. O, 'insan doğasının toplumsal yaşamın
gereksinmelerine uyacak şekilde yeniden biçimlendirilmesinin, sonunda hoşa
gitmeyen etkinlikleri bu gereksinmelerle karşıtlık içine sokarken tüm
zorunlu etkinlikleri hoşa gider kılacağını'53 öne sürer. Bundan başka, bir
ereği gerçekleştirmek için bir araç kullanmaya katılan hazzın kendisinin bir
erek haline geldiğini»51 dile getirir.
Platon, Aristoteles, Spinoza ve Spencer'in görüşlerinde yer alan ortak
düşünceler şunlardır: 1. Öznel haz yaşantısı kendi başına yeterli bir değer
ölçütü değildir. 2. Mutluluk iyi ile bağlantılıdır. 3. Hazzın
değerlendirilmesi için nesnel bir ölçüt bulunabilir. Platon doğru hazzın
ölçütü olarak «iyi insan»; Aristoteles «insanın işlevini»; Aristoteles gibi
Spinoza da insanın kendi güçlerini kullanarak doğasını gerçekleştirmesini;
Spencer ise, insanın dirimbilimsel ve toplumsal evrimini sözkonusu
etmişlerdir.
Yukardaki haz kuramları ve hazzın etikteki rolü bu kuramlar titiz araştırma
ve gözlem tekniklerine dayanan yeterince arınmış verilerden kurulmadıkları
için zarar görmüşlerdir. Bilinçdışı güdümlemeleri ve özyapı dinamiklerini
inceden inceye araştıran psikanaliz bizim hazzı geleneksel görüş açısının
ötesinde bir yaşam kuralı olarak daha ileri bir düzeyde tartışmamıza olanak
sağlamaktadır.
Psikanaliz hazcı etiğe karşı çıkanlarca savunulmuş olan bir görüşü
pekiştirir. Bu görüş, öznel doyum yaşantısının kendi başına aldatıcı
olduğuna ve değerin geçerli ölçütü olamayacağına ilişkin görüştür. Mazoşist
kilimlerin doğası ile ilgili psikanalitik bulgular, hazcıolmayan tutumun
doğruluğunu pekiştirmektedir. Tüm Mazoşist istekler, kişiliğin bütününe
zararlı olan şey konusundaki yeğin birer istek olarak betimlenebilirler.
Daha açık biçimlerinde mazoşizm, fiziksel acı duymak için bir itilim ve bu
acının ardından gelen hoşlanmadır. Mazoşizm, bir ruhsal bozukluk olarak
cinsel heyecan ve doyumla bağlantılıdır. Burada söz konusu olan acı isteği,
bilinçli bir istektir. «Ahlaksal mazoşizm» tinsel bakımdan zarar görmek,
aşağılanmak, baskı altına alınmak itilimidir. Bu istek genellikle bilinçli
değildir ama bağlılık, sevgi ya da özünü yadsıma olarak ya da doğa
yasalarına, yazgıya ve insanı aşan öteki güçlere bir yanıt olarak
ussallaştırıhr. Psikanaliz, mazoşist itilimin ne kadar derinlerde
bastırılmış ve ne kadar iyi ussallaştırılmış olduğunu gösterir,
¦ Ama mazoşist olaylar yalnızca nesnel olarak zararlı olan bilinçdışı
isteklerin özellikle çarpıcı birer örneğidirler. Tüm nevrozlar, bir bireyin
gelişmesini engelleyip bu gelişmeye zarar verme eğilimi gösteren bilinçdışı
çabaların sonucu olarak anlaşılabilir. Ansal hastalığın asıl özünde zararlı
olan şeyi istemek yatar. Böylece her nevroz, hazzm insanın gerçek
çıkarlarıyla çelişkili olduğu gerçeğini pekiştirir.
Nevrotik isteklerin doyumundan doğan haz, bilinçdışı olabilir. Ama bu,
zorunlu değildir. Mazoşist sapkınlık, nevrotik istekten doğan bilinçli bir
hazzm örneğidir. İnsanları aşağılamaktan doyum sağlayan sadist kişi, ya da
istiflediği paradan haz duyan cimri, yeğin isteğinin doyumundan edindiği
hazzm ayırdmda olabilir de olmayabilir de. Bu tür bir hazzm bilinçli ya da
bastırılmış olması, iki etmene bağlıdır: Kişinin içindeki, onun usdışı
çabalarına karşı koyan güçlerin kuvvetlerine ve toplumun törelerinin böyle
bir hazdan hoşlanmayı doğru bulmasına ya da yasaklamasına. Hazzın
bastırılması, iki ayrı anlam taşıyabilir: Tam olarak bütünleşmemiş ve daha
sık görülen bastırma biçimi, içinde hazzın usdışı çaba ile değil, ama daha
çok bu çabanın ussallaştırılmış anlatımı ile bağlantı içinde, bilinçli
olarak duyduğu bir hazdır. Örneğin cimri, ailesi için duyduğu sakıngan
özenden ötürü doyum duyduğunu düşünebilir. Sadist ise, duyduğu hazzın haksız
bir eylemin uyandırdığı bir ahlaksal öfke duygusundan doğduğunu düşünebilir.
Bastırmanın daha köktenci bir tipi, içinde hiç bir hazzın ayırdına
varılmadığı bastırma tipidir. Sadist kişilerden çoğu, başkalarının
aşağılandıklarını görmenin kendilerine bir haz duygusu verdiğini büyük bir
içtenlikle yadsıyacaklardır. Buna karşın, bu gibilerin düşleri ve özgür
çağrışımları çözümlendiği zaman, bilinçli olmayan bir hazzın varlığı da
ortaya çıkmaktadır.
Acı ve mutsuzluk da bilinçsiz olabilir; ve bastırma, hazla ilgili olarak
betimlemiş olduğumuz aynı biçimlere bürünebilir. Kişi istediği ölçüde
başarılı olamadığından, sağlığı bozulduğundan ya da yaşamındaki çok sayıda
koşullar yüzünden kendisini mutsuz hissedebilir. Ama, mutsuzluğunun temel
nedeni, üretken yanının eksik oluşu; yaşamındaki boşluk; sevme konusundaki
yeteneksizliği; ya da kendisini mutsuz kılan çok sayıda içsel kusurlar
olabilir. O mutsuzluğunu sanki başka bir nedeni varmış gibi ussallaştırır ve
böylece gerçek nedeni ile olan bağlantısını kavrayamaz. Yine mutsuzluğun
daha tam bir şekilde bastırılması, bu mutsuzluğun bilincine hiçbir zaman
varılmadığında görülür. Böyle bir durumda kişi, gerçekte hoşnutsuz ve mutsuz
olduğu halde, çok mutlu olduğuna inanır.
Bilinçsiz mutluluk ve mutsuzluk anlayışı ciddi bir tepki ile karşılaşır. Bu
tepki ya da karşı koyuşa göre, mutluluk ve mutsuzluk, mutlu ya da mutsuz
olmamıza ilişkin bilinçli duygumuzla özdeştir. Bu yüzden, bilmeden acı ya da
haz duymak, haz ya da acı duymamaya eşdeğerdedir. Bu savın önemi yalnızca
kuramsal olmakla kalmamaktadır. O, toplumsal ve etik kapsamı nedeniyle de
çok büyük bir önem taşımaktadır. Eğer köleler kitle halinde kendilerine acı
çektirildiğinin bilincinde değillerse, nasıl olur da o kitlenin dışında
biri, insan'ın mutluluğu adına köleliğe karşı çıkabilir? Eğer çağdaş insan,
bizi kandırmaya çalıştığı ölçüde mutlu ise, bu mümkün dünyaların en iyisini
kurmuş olduğumuzu kanıtlamaz mı? «Mutluluk yanılsaması yeterli değil midir?
Yoksa daha çok, kendi kendisi ile çelişkili bir kavram mıdır?»
Bu karşı çıkışlar, mutsuzluk kadar mutluluğun da ruhsal bir durumdan daha
fazla bir şey olduğu gerçeği görmezlikten geliyorlar. Mutluluk ve mutsuzluk
gerçekte tüm organizmaya yani kişiliğin bütününe ilişkin durumların
anlatımlarıdır. Mutluluk, canlılığın, düşünme ve duygu yeğinliğinin,
üreticiliğin artışı ile mutsuzluk ise bu yetenek ve işlevlerin azalması ile
bağlantılıdır. Mutluluk ve mutsuzluk öylesine tüm kişiliğimize bağlı
durumlardır ki dile getiricileri çok kez bilinçli duygularımız değil de
bedensel tepkilerimiz olur. İnsanın asık yüzü, üzüntülü ya da yorgun oluşu,
başağrısı çekmesi gibi fiziksel belirtiler; giderek daha önemli hastalık
biçimleri, çok kez mutsuzluğun dışlaşmalarıdır. Tıpkı fiziksel yönden çok
iyi olma duygusunun mutluluğun «belirtilerinden» biri olması gibi. Gerçekten
bedenimiz, mutluluk durumu konusunda aldatılmaya anlığımızdan daha az
yatkındır. İnsanın ne ölçüde mutlu ya da mutsuz olduğunun gelecekte bir gün
bedendeki kimyasal süreçlerin incelenmesinden çıkarılabileceği düşünü pekâlâ
kabul edilebilir. Ansal ve duygusal yeteneklerimizin işleyişleri de, buna
benzer şekilde, mutluluğumuz ya da mutsuzluğumuzca etkilenir. Usumuzun
keskinliği ve duygularımızın yeğinliği buna dayanır. Mutsuzluk tüm ruhsal
işlevlerimizi zayıflatır giderek felce uğratır. Mutluluk ise onları
arttırır. Mutlu olmaya ilişkin öznel duygu, kişinin bütünü için söz konusu
olan bir iyiolma durumu olmadığı zaman yalnızca bir duyguya ilişkin aldatıcı
bir düşüncedir ve gerçek mutlulukla hiçbir ilgisi yoktur. Ben insanın
kafasında varolup onun kişiliğinin bir koşulu olmayan haz ya da mutluluğu,
sözdehaz ya da sözdemutluluk diye adlandırmayı öneriyorum. Örneğin, biri bir
yolculuğa çıkar ve bilinçli olarak mutludur. Ama, o böyle bir duyguya haz
duymak için çıktığı yolculukta mutlu olacağını umduğu için kapılabilir.
Gerçekte pekâlâ bilinçsiz olarak düş kırıklığa uğramış ve mutsuz olması
olasılığı da vardır. Gördüğü bir düş ona hakikati açıkça gösterebilir ya da
belki kendisi daha sonra, mutluluğunun gerçek bir mutluluk olmadığını anlar.
Göreneksel olarak üzüntü ya da mutsuzluğun beklendiği ve bu nedenle de
duyulduğu pek çok durumlarda, sözde acı gözlemlenebilir. Sözdehaz ve sözde
acı, gerçekte yalnızca düzmece duygulardır. Gerçek duygusal yaşantılar
olmaktan çok, duygulara ilişkin düşüncelerdir.
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın