AYNA EVRESİ
JACQUES LACAN
17 Temmuz 1949 Zurih Uluslararası 16. Psikanaliz Kongresi'ne Sunulan Bildin
İnsan gelişmesindeki ayna evresi üzerine geliştirdiğim anlayışı sizlere ilk
kez bundan on üç yıl önce yapılan son kongremizde tanıtmıştım. O zamandan
beri Fransız psikanaliz çevresinin kullanımına az çok girmiş bulunan bu
kavrayışı özellikleşu sıralar psikanaliz deneyimimizde tanıdığımız biçimiyle özne ben'in
işlevine ışık tutması bakımından, bugün tekrar dikkatlerinize sunmaya değer
buldum. Kabul etmek gerekir ki bu deneyim bizi, Cogito'yu doğrudan doğruya
başlangıç noktası alan her türlü felsefenin karşısında olmaya zorluyor.
Belki hatırlayanlarınız olacaktır, çıkış noktamız olan davranış öğesi, bir
karşılaştırmalı psikoloji olgusundan esinlenmişti: buna göre yavru insan
kullanıcı zekâda kısa bir süre, ama gene
de bir süre için, şempanzenin gerisinde kaldığı bir yaşta iken bile,
aynadaki imgesini kendisi olarak tamyabilmektedir. Bu tanıyışın çocuğun
içine doğduğunun bir belirtisi olan, Aha-Erlebnis [işte! deneyimi}
dediğimiz el ve yüz anlatımları, Köhler'e göre, içinde bulunulan konumun
algılandığı bilincini, yani zekâ eylemi için zorunlu olan ânı simgeler.
Gerçekten de bu eylem maymunda, imgenin yararsızlığı yada boşluğu, bir kez
denendikten sonra yitip gittiği halde, çocukta daha belirdiği ân bir dizi
davranışsal tepki yaratmaktadır. Tamamen cyun niteliğinde olan bu
davranışlarla çocuk, imgesinin takındığı tavırların aynada yansıyan çevre
ile ilişkisini sınadığı için, bu karmaşık ilişkinin aynada ikileştirmiş
olduğu asıl gerçeklikte de, gerek kendi bedeni ve diğer kişilerle, gerekse
çevresinde duran eşyalarla, aynı bağlantıları kurmayı dener.
(*) Köşeli ayraç içindekiler, bizim eklemelerimizdir. (Ç.N.)
Bu olayın altı aylıktan itibaren meydana gelebileceği Baldwin'den beri
biliniyor. Tekrar gözlemlediğimiz zaman, ayna karşısındaki süt-bebeğinin bu
içi açıcı manzarası önünde çoğu kez düşüncemizi yarıda kesip, daha yürümeyi
becerememiş, hatta ayakta bile tam duramayan bu yavrunun insan kucağında yada (Fransa'da «trotte-bébé» —yürüteç— dediğimiz) yapay bir destek içinde
sevinçli bir çaba ile engelini aşıp, bedeninin duruşunu az çok sarkmaya
benzer bir tavırda eğerek, imgenin bir anlık bir parçasını tekrar yakalamaya
çalışmasını seyre dalmışızdır.
Birbuçuk yaşma kadar söylediğimiz anlamda süren bu etkinliğin bize, daha
önceleri sorunsal sayılan cinsel içgüdü gerilimi [dynamisme libidinal]
hakkında öğrettikleri, en az paranoyak biliş üzerindeki düşüncelerimiz
arasında bulduğumuz varhkbilimsel dünya yapısı kadar aydınlatıcı olabilir.
Yeter ki ayna evresini, çözümlemenin bu terime kazandırdığı anlamda, bir
özdeşleşme olarak kavrayabilelim: özdeşleşme, yani öznede, bir imgeyi
benimsediği zaman meydana gelen dönüşüm olarak. Kuramda bu olgu için antik
bir terim olan imayo'nun kullanılması da zaten, imgenin böyle bir evre
etkisi yapmaya hazır bir yazgısı olduğunu yeterince göstermektedir.
Demek ki, yavru insan dediğimiz, henüz konuşma çağma bile gelmemiş, hareket
ve beslenme bağımsızlığı olmayan bu yaratığın kendi yansıyan imgesini böyle
sevinçle kabullenişini bundan sonra, insandaki simgesel dölyatağmm örnek bir
bağlamda kendini belli etmesi olarak görebileceğiz. Buna göre özne-ben,
başkasıyla özdeşleşmenin diyalektiğinde kendini henüz nesneîleştirmeden ve
öznelik işlevini dil yoluyla evrensel düzeyde yeniden kazanmadan önce, özünü
en ilk biçimiyle bu dölyatağında çökeltmekte, oluşturmaktadır.
Sözünü ettiğimiz biçim eğer alışılmış kalıplara sokulmak isteniyorsa, daha
çok ideal-özne-ben olarak belirtilmeli ki aynı zamanda ikincil
özdeşleşmelerin de kökeni olduğu anlaşılsın. Çünkü, bilindiği gibi,
ideal-ben teriminin kapsamına ikincil özdeşleşmelerin cinsel güdüleri
[libidoyu] normalleştirme işlevlerini de dahil ediyoruz. Fakat önemli olan
nokta, bu biçimin o anda varlık bulan nesne-ben'i [benlik'i] toplumsal belirlenişinden çok önce
saymaca bir süreklilik çizgisine yerleştirmesidir. Bu, bireyin sonradan
hiçbir zaman tek basma indirgeyemeyeceği bir çizgidir. Daha doğrusu, öznenin
kendi özgerçekliğiyle uyuşmazlığını özne-ben olarak çözmek için vardığı
diyalektik sentezler ne kadar başarılı olursa olsun, bu ben-lik çizgisi öznenin oluşum eğrisi ile, tıpkı sonuşmaziardaki [asimptot'lardaki]
gibi, hiç bir zaman tam birleşemez.
Bunun nedeni, özneyi bir serap görüntüsü gibi aldatarak gücünün esas
gelişmesinin ilerisine geçmesine neden olan bedensel biçim bütünlüğünün,
öznenin kendisi tarafından yalnızca bir Gestalt şeklinde yani parçalarına
ayrüamayan bir bütün olarak algılanabilmesidir. Başka bir deyişle, bedenin
algılanma dışsallığmda bu biçim bütünlüğü oluşturulan algının kendisi
değil, yalnızca algılananı oluşturan öğelerden biri olduğu halde, bu
algılayışta duruş/yükseklik boyutunun diğer öğelerden daha güçlü göze
çarpması, biçim bütünlüğünün zihinde yer etmesine neden olur. Aynı zamanda
biçim bütünlüğü, kendi tersine çevrildiği bir simetri [bakışım] içinde
algılandığından, öznenin kendisini çeşitli yönlerde harekete geçirdiklerini
ayırt ettiği iç kaynaşmalar
ile çelişki halindedir. Söz konusu süreçleri harekete geçiriş tarzını henüz
tam bilemediğimiz, fakat doğurganlığının insan türünden ayrı
düşünülemeyeceği kesin olan algılama kalıbı (Gestalt) bu iki yönüyle aynı
zamanda hem özne-ben'in zihindeki sürekliliğini simgeler hem de onun
yabancılaştırıcı yazgısını haber verir. Çünkü Gestalten gebe olduğu
ilintiler, kişinin boyunduruğunda olduğu görüntülere iz düşürmesi gibi
dışarı yansıyabilmek için yarattığı kendi görüntü-heykeli ile ösne-ben'i
birleştirir ve nihayet Gestalt, özne-ben'in, kendi uydurması olan bu
görüntüler dünyasının belli belirsiz bir uyum içinde bağımsızlaşma eğilimini
simgeleyen kurgu-kişi ile [otomatla] çakışmasını sağlar.
Yalnızca dış çizgileriyle yakalayabilme ayrıcalığına sahip olduğumuz
imago'lar açısından bakarsak, günlük deneyimimiz içinde, simgesel
etkinliğin2 alacasında beliren bu dumanlı, örtülü yüzler —yani yansıyan
imgeler— gerçekten de görme dünyamızın eşiği sayılırlar. Bunu anlamak için,
kendimizi asıl bedenin imago'sxma bırakmamız, ona sanrılarda ve düşlerde
göründüğü gibi, aynada düzenlenmiş haliyle inanmamız yeterlidir, bunu ister
bedenin kendine has özellikleri açısından yapalım, ister kusurları hatta
yalnızca nesnece yansıyışı açısından yapalım, fark etmez. Hatta bunun
yerine, ayna denen aygıtın, bize benzer olanın ortaya çıkmasında oynadığı
rolü fark etmemizde aynı işe yarar, ki burada ayrı türden ruhsal gerçeklerin hep birden
kendilerini göstermeleri söz konusudur.
Bir Gestalt'm örgenlik [organizma] üzerinde gerçekten bu denli belirleyici
etkileri olabileceği biyolojik bir deneyle saptanmıştır. Aslında bu deney
bile, konumuz olan ruhsal nedensellik düşüncesine o kadar yabancı ki, olayı
bu terimle tanımlamakta tereddüt eder bir hali var. Fakat gene de kabul
etmekten kaçmamadığı gerçek şu ki, deneyin sonunda, gonad denilen cinsel
hormonun güvercinlerde olgunlaşabilmesi için, cinsiyeti ne olursa olsun bir türdeşin görülmesinin zorunlu bir koşul olduğu bulunmuş. Bu
aynı zamanda o kadar yeterli bir koşul ki, güvercini bir aynanın yansıma
alanına koymak bile aynı sonucun alınmasına yol açabiliyor. Aynı şekilde,
gezginci çekirgenin soyunda, bir basma yaşama tarzından sürü halinde
yaşamaya geçiş, bireyi belli bir evrede kendisine benzeyen bir görüntünün,
tamamıyla görsel düzeyde, etki alanına sokmakla elde edilebilmektedir. Bunun
için gerekli olan, görüntüyü canlandıran hareketlerin o türe özgü
davranışlara yakın tarzda olması. Bu olgular, eşbiçimsel [homéomorphique]
özdeşleşmenin kapsamına giriyor. Onun da bir üstünde yer alan asıl sorun
ise, güzellik duyusunun benlik-oluşturma ve cinsel uyarma işlevleridir.
Eşbiçimsel özdeşleşme olarak düşündüğümüz bu yansılama
[mimétisme] olguları ile, mekânın yaşayan örgenlik için ne anlama geldiği
sorununa değindikleri ölçüde, ilgilenmek zorundayız. Sanırım bu konuya
psikolojik kavramlarla belli bir açıklık getirmek, aynı olguları sözüm ona
temel kural olan çevreye uyum yasasına indirgemek için gösterilen saçma
çabalardan daha yersiz olmasa gerek. Yalnızca bir Roger Caillois'nm,
düşüncesiyle bu alanda çaktırabildiği kıvılcımları anımsayalım (ki bu henüz
genç bir düşünceydi ve içinde oluştuğu sosyolojik gözaltından kendini daha
yeni kurtarmıştı) biçim yansılamasını, psychasthénie légendaire1 terimiyle
ve gerçeği bozma etkisi yapan daha geniş bir mekân saplantısı çerçevesinde
açıklaması, bu kıvılcımları çaktırmak için yetmişti.
Aslına bakılırsa, insan bilişini hayvanmkine kıyasla isteklerin güç
alanından daha özerk kılan, fakat onu gene de gerçeküstücü doyumsuzluğun
bu güç alanına tanıdığı dar gerçeklikte belirleyen nedeni, aynı insan
bilişini paranoyak biçimde yapılandıran toplumsal diyalektikte bulup çıkaran
da* bizler olduk. Biraz da bu düşüncelerin itişiyle, ayna evresinin ortaya
çıkardığı mekân aldatmacasında, insanın doğal gerçekliğinde duyduğu örgensel
yetersizliğin sonuçlarını görebiliyor, söz konusu diyalektikten daha önce
yer eden etkileri olduğunu kabul edebiliyoruz, (tabii, doğa terimine
gerçekten bir anlam verebilmiş sayılırsak).
Bunu kabul ettiğimiz andan başlayarak ayna evresinin işlevi gözümüze
imago'ya. ait işlevin tikel [özel] bir hali, bir örneği olarak görünmeye
başlıyor. Bu işlev de, örgenliğin kendi gerçeği ile ilişkisini sağlamak,
yani diğer bir deyişle Innenwelt [iç dünya] ve Umwelt [dışdünya] arasındaki
bağlantıyı kurmak.
Fakat doğa ile olan bu ilişki, örgenliğin içinde meydana gelen bir yarılma
ile, insanda değişime uğrar. Bu değişimin aracı, doğumu izleyen ayların temel devinimi olan rahatsızlık ve eşgüdümsüzlük
belirtilerinin de dışavurduğu gibi., benilk bir başlangıç Uyumsuzluğudur.
Bizim öznede bulduğumuz bu eğilimleri nesnelleştirerek piramidal sistemin
[sinir sisteminin] anatomik bitmemişliği olarak gören ve bunu anne
ergenlikten arta kalan sıvıların bir süre devam eden etkisiyle açıklayan
yaklaşım, bizim oluşturmaya çalıştığımız psikolojik görüşün, insan türünde
doğumun özgül, psikolojik bir anlamda gerçekten de gereğinden çok erken
meydana geldiğine dair bir veri olduğunu doğrulamaktadır.
Bu verinin embriyologlar tarafından ,'foetalisation' [dölütleşme]5
terimiyle ve aynen anlatıldığı biçimde kabul edildiğini belirtmeden
geçemeyeceğiz. Burada amaç, cortex' ve nevrax gibi üst sinir merkezlerine
ilişkin aygıtların birincil önemini belirlemektir, ki özellikle cortex'in,
ruhsal amaçla yapılan cerrahî müdahaleler sonucunda zamanla örgenliğin bir
tür iç aynası olarak görüleceğine kesin gözüyle bakmaktayız.
Bu gelişme bireyin oluşumunu kesin olarak tarihsel evrime çeviren bir zaman
diyalektiğidir. Yani, ayna evresi, iç dürtüsü, yetersizlikten önalmaya
dönüşen bir dramdır: kendi mekânsal kimliğine takılmış olan özne için
bedenine ilişkin kapıldığı yalancı görüntüleri üreten bir dram. Bedenin
parçalarına ayrılmış bir imgesi ile başlayan bu görüntüler giderek ortopedik
dediğimiz bir bütünlük kazanırlar ve sonunda, katı yapısıyla zihinsel
gelişmenin tümünde iz bırakan yabancılaştırıcı bir kimliğin zırhına girilir.
Böylece, kırılmış olan içdünya-dışdünya çemberinin, nesneben'i [benlik'i]
sınamak için sürekli olarak dördüle tkareyel çevrilmesi yani olanaksızın
aranması süreci başlar.
Kuramsal iletme sistemimize bir terim yoluyla katılmasını sağlamaya
çalıştığım bu parçalarına ayrılmış beden, çözümleme
[psikanaliz], bireydeki saldırgan çözülüşün belli bir düzeyine erişebildiği
ân, kendini düşlerde göstermeye başlamaktadır. Bu düşlerde beden parçalanmış
kollar ve bacaklar, aşın boyutlarda tasarlanmış organlar şeklinde görünür.
Sırasında kanatlanan, sırasında beden-içi zulümler için silahlanabilen bu
organlar, onları bütün zamanlar için saptamış olan ötelerin ressamı
Hiyeronimus Bosch'un fırçası ile, daha 15. yüzyılda modern insandaki düş
gücünün doruğuna tırmanmışlardı. Ama aynı parçalanış, örgenlik düzeyinde de
son derece elle tutulur bir biçimde kendini gösterebilir. Örneğin, histeri
kasınması ya da histerik zihin bölünmesi
[schize] semptomlarının iyice belirdiği hastaların zihninde, örgenlik
yapısının zihinde yansıyışı, bu tür bir parçalanmaya hazır bir takım
kırılganlık çizgileriyle tanımlanır.
Bununla bağıntılı olarak, özne-ben'in oluşumu, çevresi korunmalı bir kalede,
hatta sınırlı bir sahada düşsel olarak kendini simgeler. İç arenasından
surlarına doğru, kendini çevreleyen bataklık
ve moloz yığınlarına doğru iki karşıt-mücadele alanı bölüştürerek, kibirli
ve uzak ben-lik köşkünü elde etmek için kendini zora koşar. Bu köşkün biçimi
(ki bazan aynı kurguda kendi kendisiyle karşılaştırılır), işte bu duygusunun
çarpıcı bir simgesidir. Aynı güçlendirilmiş yapı parçalarını tamamen
zihinsel bir düzeyde de tekrar gerçekleşmiş buluruz: kullandığımız bu
benzetme ve eğretilemeler de, öznenin kendisinde de, sanki kendi
semptomlarından kaynaklanmış gibi, birden bire ortaya çıkar. Özne
kendisindeki sapkınlık [inversion], yalıtılmışlık [isolation], değersizleşme
[annulation], çoğalma [reduplication! ve saplantısal nevroz [névrose
obsessionnelleI mekanizmalarını bu benzetmelerle anlatır.
Fakat kavramsal çabalarımız, bu sezgileri bir dil tekniğinden elde etmemizi
sağlayan deneyimin koşullarından onları bağımsızlaştırmaya çalışsak bile,
yalnızca bu tür öznel veriler üzerine inşa edildikleri sürece, saltık bir
özneyi düşünce ile varılamayacak bir düzeyde yansıtmaya çalışmakla
suçlanacaktır. Bu nedenledir ki, burada nesnel bazı verileri bir araya
getirerek temellendirmeye çalıştığımız varsayımda, simgesel bir indirgeme
yönteminin yön verici çerçevesini araştırdık.
Bu yöntemle, nesne-ben'in savunmalarına getirilen gelişimci sıralamanın
[düzenlemenin] sayın Anna Freud'un büyük eserinin ilk bölümünde yer verdiği
dileğe bir yanıt getirdiğine inanıyoruz. Yöntem ayrıca, histerik bastırma ve
geri tepmeleri (sık sık ifade edilen bir önyargının tersine) saplantısal
sapkınlık [inversion obsessionnelle] ve onun süreçlerinden çok daha erken
bir aşamaya yerleştirmekte, üstelik bu süreçlerin de aynı biçimde, yansıma
özne-ben'in toplumsal özne-ben'e dönüşmesi sırasında meydana gelen paranoyak
yabancılaşmadan daha önce yer alması gerektiğini ortaya koymaktadır.
Ayna evresinin tamamlandığı (yani yansıyan özne-ben'in toplumsal özne-ben'e
dönüştüğü) aşama, benzer olanın imago'suyla özdeşleşme ve ilkel kıskançlığın
oluşması ile birlikte, (ki bu dram çocuktaki geçişlilik Itransitivisme!
olgularını inceleyen Charlotte Bühler okulu tarafından çok ustaca değerlendirilmiştir) 'özneben'i artık toplumsal yönü daha belirgin
durumlara bağlayan diyalektiği başlatır.
İnsan bilgisinin hep öteki'ne duyulan arzunun dolayımıyla [médiatisation]
dengelenişini kesinleştiren, bu bilginin nesnelerini yalnızca başkaları ile rekabet üzerinden kazanabilecekleri soyut bir
eşdeğerlilik içinde oluşturan, özne-ben'i, içgüdülerin tüm dürtülerim, doğal
gelişim sonucu olanları bile, tehlike sayan bir
araç haline getiren, hep bu ândır. Oidipus kompleksindeki cinsel nesne
örneğinde de açıkça görüldüğü gibi, bu andan itibaren doğal gelişmenin
normalleştirilmesi insanda artık kültürel bir aktarıma bağımlıdır.
Öğretinin, sözünü ettiğimiz âna özgü güdüsel [libidinal] birikimi, birincil
narsisizm terimiyle açıklaması, bizim anlayışımıza göre, kuramcılarının
sözcüklerdeki anlam dünyasının gizilliklerine ne kadar derinden duyarlı olduklarını gösteriyor. Fakat bunun yanı sıra
aydınlanan bir olgu daha var: bu kişiler, narsisist libido
ile özne-ben'in yabancılaştırıcı işlevi (yani özne-ben'in öteki ile olan
bütün ilişkilerinde —en hayırsever yardım isteğinde bile— ortaya çıkan
saldırganlık) arasında var olduğu bilinen ilişkiyi açıklamak için yıkıcı
güdüleri, hatta ölüm güdülerini öne sürerken, gerçekte narsisist libido ile
cinsel libido arasındaki dinamik çatışmayı tanımlamaya çalışmışlardır.
Böylelikle dokundukları varoluşsal olumsuzluk gerçeği, çağımızın varlık ve
hiçlik felsefesinde son derece derinlemesine geliştirilmiştir.
Fakat ne yazık ki, bu felsefe söz konusu gerçeği ancak bilincin
öz-yeterlilik sınırları içinde kavrayabiliyor. Bilinç, kendi öncüllerinin
çerçevesinde yerleşebilmek için, nesne-ben'i oluşturan yanılgılara bir de
özerklik yanılsamasını ekleyerek, oraya sığınır. Bu garip zihin oyunu,
özellikle çözümlemesel deneyimden yararlanarak beslenebilmek için sonuçta
kendi kendine varoluşsal bir psikanaliz yöntemi sağlamış gibi görünmeye
kadar varır.
Bir toplumun, kendisine fayda dışında hiç bir işlev tanımamayı amaçladığı
tarihsel girişimin sonunda ve sanki bu çabanın ürünüymüş gibi ortaya çıkan
toplumsal bağların yoğunlaştırıcı, baskıcı biçimi karşısında bireyin duyduğu
endişe önünde, varoluşçuluk kendi değerini bu koşulların bir sonucu olan
kişisel, öznel çıkmazları haklı çıkarmakla ölçebiliyor: yani, gerçekliğini
hiç bir yerde hapishane duvarları arasında olduğu kadar gösteremeyen bir
özgürlük, katışıksız bilincin hiçbir durumu aşacak gücü olmadığı için
duyulan eylem gerekliliği, cinsel bağın dikizci-sadik şekilde ülküleştirilmesi, kendini yalnızca intiharla gerçekleştirebilen bir
kişilik, yalnızca Hegelci 'öldürme' [okşama] ile doyum sağlayabilen bir
ötefefnin bilinci söz konusu burada.
Nesne-ben'i bu şekilde, algılama-bilinç sistemi üzerinde odaklanmış ve
«gerçeklik ilkesi» tarafından örgütlenmiş olarak gören, biliş diyalektiğine
olabildiğince ters düşen ve aşırı bilimci önyargılar taşıyan bu anlayışı
benimsemekten bizi, gerçek insan deneyimimizin tümü alkoyuyor. Alıkoyduğu
ölçüde de, saydığımız bu maddelerle çelişiyor. Kendi deneyimimiz bize çıkış
noktası olarak yanılgının işlevini almayı öğretiyor. Nesne-ben'i asıl
niteleyen, asıl tanımlayan bu yanılgı, Anna Freud'un son derece etkileyici
biçimde geliştirmiş olduğu yapılara gerçekten de sahiptir: çünkü,
nesne-ben'in çoğunlukla gizil olan biçimini en belirgin haliyle temsil eden
gerçekten Verneinung yani «Hayır-deyiş» ise, bu biçimin etkileri kalıcı
olacaktır, olmaya ki 'işte bu' duygusunun kendini belli ettiği
ölümlülük-yazgısı düzeyinde düşünülmüş bir yaklaşımla aydınlanabilsinler.
Kendini bu şekilde gösteren 'özne-ben'in oluşumlarına özgü süredurum
[inertie] aslında nevrozun en geniş tanımıdır: tıpkı öznede, belli bir
duruma yakalanma, kapılma olayının, deliliğin (ister tımarhane duvarları
arasına gömülü tür delilik, ister gürültüsü ve öfkesiyle ortalığı birbirine
katan tür delilik olsun) en genel anlatımı olduğu gibi.
Nevroz ve psikoz acıları, bizim için ruhsal tutkuların bir okulu, hatta
psikanaliz terazisinin denge ibresi gibidir. Yarattıkları tehditin bütün
olarak toplulukların ne kadar yakınında olduğunu ölçmek istediğimiz zaman,
siyasadaki tutkuları için ödenen zarar
bedelinin belirtilerini bize bu ibre gösterir.
Günümüz antropolojisinin inatla incelediği, doğa ile kültür arasındaki bu
birleşme noktasında, sevginin sürekli olarak çözmesi ya da kesip açması
gereken, hayal ürünü köleleştirilme düğümünü yalnız psikanaliz
görebilmektedir.
Böyle bir çaba doğrultusunda da, insansever, ülkücü, eğitim bilimci ve hatta
'ıslahatçı' eylemlerin aslında içerdiği saldırganlığı gün ışığına çıkaran
biz psikanalistler için özgeci [altruiste] duygunun sağlayabileceği hiç bir
yarar yok.
Psikanaliz, özneye gene öznenin kendisinin yardım etmesini sağlarken,
hastayı ancak «sen busun» gerçeğinin esrimeli sınırına, ölümlülük yazgısının
anahtarına kadar götürebilir. Fakat onu gerçek yolculuğun başladığı yere,
yani insanın kendisine başladığı âna ulaştırmak, tek başımıza biz
pratisyenlerin elinde değil.
(1) Freud'un Ideal Ich deyimine, bu makale için benimsediğimiz karşılığın
ayrıksılığım, başkaca açıklama yapmadan, kabulleniyoruz. Fakat bu karşılığı
artık desteklemediğimizi belirtmemiz gerek.
(2) Bkz. Claude Lévi-Strauss, «L'Efficacité symbolique» (Simgesel Et.
kinlik) Revue d'histoire des religions Ocak-Mart, 1949.
(3) Gerçeğin çarpıtılarak masalsı algılandığı bir zihin güçsüzleşmesi.
(Ç.N.) (4) Bkz. Lacan, Ecrits (Yazılar) s. 111 ve s. 180.
(5) Döllenmenin ürünü olan embriyon (cücük), hamileliğin üçüncü ayından sonra, doğuma kadar, foetus (dölüt) adını almaktadır. (Ç.N.)
(6) Cortex: beyindeki gri hücrelerin dis tabakası, bir üst sinir merkezi.
(Ç.N.)